DTP'den AB'ye eleştiri: “AKP davasında duyarlılık gösteren AB, DTP davasında sessiz”

Türk'ten AB'ye eleştiridtp_savunma_turk_aciklama

DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, Avrupa Parlamentosu Liberal Grubu üyeleriyle yaptığı görüşmede, Kürt sorunu demokratik yöntemlerle çözülmediği sürece, Türkiye'deki demokratik değişim ve dönüşümün mümkün olmadığını söyledi. Türk, AKP davasında duyarlılık gösteren AB'yi DTP davasında sessiz kalması nedeniyle eleştirdi.

Avrupa Parlamentosu Liberal ve Demokratlar Grubu, önceki gün DTP Grubuyla görüştü. Görüşmeye DTP Eşbaşkanları Ahmet Türk ve Emine Ayna ile milletvekilleri Bengi Yıldız ve Nuri Yaman katıldı. Yarım saat süren görüşmede Kürt sorunu, AB reformları ve DTP hakkındaki kapatma davası gündeme geldi. Edinilen bilgilere göre; DTP olarak Türkiye'nin AB'ye üyeliğini savunduklarını ve desteklediklerini ifade eden DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, 'AB üyeliği Kürtlerin ve Türkiye'deki azınlıkların rahatlamasını beraberinde getirebilir' dedi. Türkiye'de siyasetin vesayet altında olduğunu, bu nedenle sivil reflekslerin gelişmediğine dikkat çeken Türk, DTP'nin de bu vesayeti reddettiği ve resmi söylemin dışında siyaset ürettiği için hedef alındığını söyledi. Türk, Kürtlerin yeni anayasa, anadilde eğitim ve Demokratik Özerklik taleplerini gündeme getirerek, 'Bu sorun askeri yöntemlerle çözülebilecek bir sorun değildir. Demokratik barışçıl yöntemlerin geliştirilmesi gerekiyor. Ancak hükümet bu konuda samimi değil' dedi.
'Hükümetten daha önemli bir misyona sahibiyiz'
DTP'nin misyon olarak hükümetten daha önemli bir role sahip olduğunun altını çizen Türk, kapatma davasına değinerek, Kürt sorununun sivil demokratik yöntemlerle çözümünü savundukları için hedef alındıklarını söyledi. Türk, AB'nin DTP davasındaki tutumunu de eleştirdi. Türk, 'AKP davasında AB tepki gösterdi. Ama DTP davasında aynı duyarlılığı göremedik. AB'nin bu siyaseti bizi ürkütüyor' dedi. Alınan bilgilere göre görüşmede Liberal Grup üyeleri, DTP'li belediye başkanları hakkında açılan davalar ve Kürtçe yayınla ilgili sorular yöneltti. Türk de, 52 belediye başkanının her biri hakkında davalar açıldığına dikkat çekerken, 8 milletvekili için de siyaset yasağı istendiğini anımsattı. Kürtçe konuşmadan dolayı haklarında açılan davaları örnek gösteren Türk, 'Bir arkadaşımız Kürtçe su istediği için hakkında fezleke hazırlandı. Bir yandan hükümet Kürtçe konuşmanın serbest olduğunu söylüyor. Ama vekillerimiz, yöneticilerimiz hakkında Kürtçe konuşmaktan dolayı davalar açılıyor. Siyasi Partiler Yasası resmi dil dışındaki dillerde siyaset yapılmasını yasaklıyor. TRT 3'teki yarım saatlik Kürtçe yayında ise fillerin ve karıncaların yaşamı anlatılarak Kürtlere hakaret ediliyor. TRT yayını Kürtlerin kültürünü, yaşam biçimini yansıtmıyor. Burada bir hakkın tanınması olayı yok. AB aldatılıyor. Yapılan reformlar göstermelik' dedi.
'Türkiye 1920'lerin gerisinde'
Demokrasinin bedel gerektirdiğini, DTP'nin de bu bedeli ödediğini vurgulayan Türk, 'Demokrasi göstermelik maddelerle gerçekleştirilemez. 1920'lerin Türkiye'sine bakıldığında Kürtler kimliğiyle Meclise girebiliyordu. Bugün 1920'lerdeki belirlemelerin bile gerisindeyiz' dedi. Türk, Türkiye'nin 'uluslararası sözleşmeler iç hukukun üstünde' dediğini ancak bugün Venedik Kriterleri'ni bile uygulamadığını sözlerine ekledi.
BRÜKSEL

Karayılan: Tehlikeli bir süreç tezgahlanıyor

Koma Civaken Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un gerçekleri çarpıttığını ve başarıyı 'kan dökmekte' aradığını kaydetti. Karayılan ABD-AKP-Ordu ittifakına dikkat çekerek tehlikeli bir sürecin tezgahlandığını söyledi.ANF'nin sorularını yanıtlayan Karayılan, yeni Türk Genelkurmay Başkanı'nın daha çok muratkarayilan56Başbakan gibi davrandığına dikkat çekerek,'İlker Başbuğ'un bu tutumu başbakanı, halkın oylarıyla seçilmiş hükümeti sollamadır, başka bir şey değildir' diye konuştu. Karayılan gerillanın gerilemediğini aksine, çok daha fazla yüksek bir eylem güçler olmasına rağmen kontrollü bir savunma savaşı stratejisini esas aldıklarını dile getirdi…

Basbuğ gerçekleri çarpıtıyor

Yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Kürt sorunuyla ilgili yeni bir konseptten bahsediyor. Yaptığı açıklamalarda hareketinizin bir kırılmayı yaşadığı, geçmiş yıllara oranla eylem düzeyinde büyük düşüş olduğu ve bir gerilemeyi yaşadığını dile getiriyor. Bu konuda siz ne diyorsunuz?
» İlker Başbuğ gerçekleri çarpıtıyor. Hakikatleri gizlemeye çalışıyor. Madem ki süreç üzerinde bir hakimiyeti var, PKK'yi bütün yönleriyle incelemişse, yine '94 ve 2008 yıllarıyla ilgili rakamlar vererek, sonuçları ortaya koymaya çalışıyorsa o zaman 94'te yürüttüğümüz mücadele stratejisi ile şimdi yürüttüğümüz mücadele stratejisi arasındaki farkı da koyması gerekirdi. İlker Başbuğ çok aldatmacalı bir yöntemle hareketimizin yeni dönemde yürüttüğü 'Savunma Savaşı' gerçeğini göz ardı ederek, rakamlarla kamuoyunu yanıltmaya çalışmak istiyor. Böylece gerçeklerin üstünü örtmek, Türk ordusunun başarısızlığını gizlemek istiyor.
Biz bir özgürlük hareketiyiz. Kürt toplumunun demokratik ulusal hakları uğruna yola çıkmış bir hareketiz. Bizim esas mücadele anlayışımız siyasal mücadele ile toplumsallaşma anlayışıdır. Biz hiçbir zaman silahlı mücadeleyi bir amaç olarak ele almadık. Sadece bu çerçevede hareketin düzeyini ölçmeye kalkışmak kişiyi doğru sonuçlara götürmeyeceği gibi gerçekleri gizlemektir.
Siyasal mücadelenin toplumsal düzey kazanması
'Esas mücadele anlayışımız siyasal mücadele ile toplumsallaşma anlayışıdır' diyorsunuz, bunu biraz açabilir misiniz?

»Biz daha önce silahlı mücadele yürüten bir harekettik. Kürdistan'da 1984!ten 99!a kadar süren on beş yıllık bir silahlı mücadele dönemi yaşanmıştır. Bu silahlı mücadelenin stratejisi 'Uzun Süreli Halk Savaşı' stratejisiydi. Ancak Önderliğimizin geliştirdiği yeni paradigma temelinde bizim silahlı mücadele ve genelde toplumsal mücadeleye olan bakış açımız çok köklü bir değişimi yaşamıştır. Biz şimdi klasik silahlı mücadele vermiyoruz. Biz 'Meşru Savunma Stratejisi' temelinde bir mücadele yürütmekteyiz. Meşru Savunma Stratejisi ne demektir? Meşru savunma çizgisine dayalı demokratik siyasal mücadele stratejisi demektir. Bizim için esas önemli olan ideolojik ve siyasal mücadelenin toplumsal düzey kazanmasıdır. Toplumun bu çerçevede örgütlü hale getirilmesidir. Biz buna hizmet eden, meşru savunma anlayışını esas alıyoruz. Yani 94'teki gibi yoğun bir savaş ve saldırıyla 'Kurtarılmış Alanlar' yaratma taktiği yerine Meşru Savunma Savaşı temelinde siyasal demokratik mücadelenin geliştirilmesi stratejisini geliştiriyoruz. Bunun için biz çok yoğun eylem yapmak durumunda değiliz. Mevcut durumda yürüttüğümüz savaş bir savunma savaşıdır, kontrollü bir savaştır. Biz savaşın çok yaygınlaşmasına dönük herhangi bir çaba içinde de değiliz. Olması gerektiği kadar eylemle yetinmekteyiz.
'Kontrollü bir savunma stratejisi izliyoruz'
»Türk genelkurmaylığı adeta 'Neden daha fazla savaşmıyorsunuz?' derecesine bir tahrik üslubunu kullanıyor ve aynı zamanda bilinçli bir çarpıtmayla gerçekleri kamuoyundan gizlemeye çalışıyor. Bizim şuanda kontrollü bir savaşı yürüttüğümüzü gizlemeye çalışıyor. Mademki PKK'yi o kadar inceliyorsun bunu da söylemelisin. Açık ki gerçekleri çarpıtma tutumundan dolayı buraya değinmiyor. İşte 1994'te 6000 küsur olay olmuş, 2008'de 1100 küsur olay olmuş diyerek, eylemlerde bir düşüşün olduğunu ifade etmeye çalışıyor. Bundan hareketle bizim bir kırılmayı yaşadığımızı, eski eylem gücünün kalmadığını ifade etmeye çalışıyor. Bu tamamen gerçeklerin ters yüz edilmesidir. Bizim şuanda çok daha fazla yüksek bir eylem gücümüz olmasına rağmen kontrollü bir savunma savaşı stratejisini esas alıyoruz. Ama esas olarak Kürdistan'ın dört parçasında bugün Önder Apo'nun görüşleri çerçevesinde yürütülen ve büyümekte olan bir ulusal demokratik mücadele söz konusudur. Şu gerçek ki Kürdistan'da Önderliğimizin çizgisi daha güçlü bir çizgidir. Hareketimizin siyasal etkisi daha fazla büyümüştür.
'94'te 2 bin, Son 4 Yılda 800 Kaybımız Var'

»Örneğin, sekiz yıl önce Doğu Kürdistan'da mücadele diye bir şey yoktu. Ama bugün Kürdistan'ın dördüncü büyük hareketi Apo'cu çizgide mücadeleyi yürüten bir düzeyi vardır. Yani PKK hareketinin bir büyümeyi yaşadığı, bunun karşısında Türk ordusunun başarısız kaldığı, uluslar arası komplonun sonuç almadığı gerçeğini örtemezler. En son gerçekleşen PKK 10. kongresinin yakaladığı düzey bunun açık göstergesidir. PKK hareketi kendisini yenileyebilen, ideolojik-siyasal doğrultusunda büyümeyi yaşayan bir harekettir. PKK'nin meşru savunma çizgisinde yürüttüğü demokratik siyasal mücadeleyle, savunma savaşını nitelikçe ileri düzeye çıkaran bir performansı yakaladığını gizleyemezler. Rakamlar vererek, sanki kendileri bir başarı kazanmış, biz ise bir küçülmeyi yaşamışız gibi göstermeye çalışmak, gerçekleri çarpıtmaktır. Biz bugün klasik gerilla savaşını yürütmüyoruz, biz silahlı mücadeleyi de yürütmüyoruz. Sadece ve sadece gelişen imha hareketlerine karşı Kürdistan özgür gerillası kendisini savunma tutumunu sergilemektedir. Bunu yüksek bir başarı ve manevra kabiliyetiyle ustalıklı bir biçimde gerçekleştirdiği ortadadır. Madem rakamlar karşılaştırılıyorsa o zaman 94'teki kayıplarını da vermelidirler. 94'te bizim de kayıplarımız vardır. Sadece 94'teki kayıplarımız 2000 civarındadır. Ama 2004'ten bu yana dört buçuk yıllık savunma savaşında sekiz yüz civarında kaybımız vardır. Bu sonuç Kürdistan özgürlük gerillasının daha az kayıpla nitelikli bir savunma savaşını verecek bir düzeyi yakaladığını göstermektedir. Bu da pratikte yüksek bir başarı oranının gösterilmesi demektir. Bunun karşısında Türk ordusunun bütün çabalarına ve kullandığı yüksek teknolojiye rağmen istediği sonucu alamadığı da açık ortadadır.
Siz yaşanan çatışma düzeyinin geçmişten farklı bir stratejik yaklaşımdan kaynaklandığını belirtirken, Genelkurmay Başkanı bunu hareketinizin kırılması olarak yorumluyor. Bir anlamda şiddet yöntemleriyle Kürt özgürlük hareketini zayıflattıklarını ifade ediyor. Bu yaklaşım devletin önümüzdeki süreçte şiddet politikalarında ısrar edeceğine mi işaret ediyor?

İlker Başbuğ'un iş başına gelmesiyle birlikte geliştirdiği temaslar, yürüttüğü çabalar Kürdistan'ı baştanbaşa dolaşması, konuşmaları, eğilimi ve çabası gösteriyor ki Kürdistan üzerinde yeni bir plan, yeni bir saldırı dalgası geliştirilmek isteniyor. Bunun alt zeminini hazırlamak için basın-yayın organlarıyla, çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkiler geliştirilmekte, zemin oluşturulmaya çalışılmaktadır. İlker Başbuğ Kürdistan'da yeni bir katliam sürecini geliştirmeyi tasarlamaktadır. Bunun görülmesi gerekiyor. Yirmi beş yıllık mücadele dönemi şu gerçeği ortaya koymuştur; şiddetle, inkâr ve imha politikasıyla Kürt sorunu çözülemez, PKK'nin öncülüğündeki direniş bastırılamaz. Bu ortaya çıkmıştır.
'Şiddetle sonuç alamayacaklar'
» Şimdi rakamlar vererek, çeşitli senaryolarla kamuoyunu yanıltarak, işte 'kırılma noktasına gelinmiş, bir hamleyle artık sonuç alınabilecek bir durum söz konusu, haydi topyekun bir savaş yürütelim, demek istemektedir. Bu bir yalandır. Daha önce de çoğu kez topyekun savaş naralarıyla birçok genelkurmay ortaya çıktı. Kan dökmekten başka bir sonuç elde ettiler mi? Hayır! Şimdi İlker Başbuğ da aynı şeyi yapmak istiyor. Bu bir aldatmacadır. İstedikleri kadar şiddet yöntemine başvursunlar. Bununla sonuç alamayacakları açıktır. Bugün Kürdistan Özgürlük Hareketi, Halk Savunma Güçleri artık baskıyla, şiddetle geriletilecek durumu çoktan aşmıştır. Kürdistan özgürlük gerillası her koşul altında kendini savunabilecek güç ve kabiliyettedir. İstenilirse savaş tırmandırılabilinir. Ama biz artık savaşın tırmandırılmasını değil, dengeli bir biçimde ve savunma anlayışı çerçevesinde yürütülmesini ön gördüğümüz için bu düzeyde tutuyoruz. Elbette ki onlar topyekun bir yönelimi Kuzeyde, güneyde her yerde yaygınlaştırırlarsa o zaman hareketimiz ve halkımız da buna karşı daha kapsamlı bir direnişle cevap verecektir.
Son iki ayda Kürdistan özgürlük gerillasının Dersim'de, Botan'da, Erzurum'da, Karadeniz'de, Amanos'ta, Zağros'ta ve Serhat'ta, yani ülkenin dört bir yanında göstermiş olduğu performans çok önemli bir sonucu ortaya koymaktadır. Şimdi Genelkurmay Başkanlığı bunu doğru değerlendireceğine, bu eylemlerin başarı düzeyi neden yükseldi, neden sonuçsuz kalıyoruz, diyerek daha gerçekçi bazı politika ve yöntemler üzerinde derinleşeceğine, eski klasik, inkâr ve imha siyasetini allandıra-ballandıra yeni bir şeymiş gibi yutturmaya ve herkesi ortak etmeye çalışmaktadır. Açıkça şunu söylemektedir; 'Kan dökeceğim, siz de gelin benim bu kan dökmeme ortak olun.'
Tehlikeli bir süreç tezgahlanıyor
ABD Genelkurmay Başkanı ile yapılan görüşmeler fazla kamuoyuna yansımadı, çeşitli değerlendirmeler oldu. Türk devleti yeni genelkurmay başkanının ilan ettiği konsepte ABD'den destek buldu diyebilir miyiz?
» Esas olarak bir uzlaşma durumu söz konusu. Hareketimize karşı öncelikle ordu ile AKP'nin anlaştığı görülmektedir. Arkasına bu ittifakı alan Başbuğ kendini güçlü göstermeye çalışıyor. Ama anlaşılıyor ki en son Amerika Genelkurmay Başkanı Michael Mullen'in mesajlarından oldukça cesaret almışlar. Zaten bu son birkaç gündür sınırlarda bir askeri hareketlilik de söz konusudur. Kısaca tehlikeli bir sürecin tezgahlanmakta olduğunu söylemek mümkündür. Fakat hareketimiz ve halkımız bu tür süreçleri önceden de görmüştür ve özellikle bu dönemde bu yönlü olası yönelimleri boşa çıkarabilecek, onu tersine çevirerek, mücadeleyi yeni bir aşamaya taşıyacak güç ve kararlılıktadır.
PKK 10. kongresi bu kararlılığı ortaya koymuştur. Bu güç ve kudrette olduğunu göstermiştir. Artık gelinen noktada Türk devletinin inkâr ve imha siyasetine dayalı her tür ideolojik, siyasal, toplumsal ve askeri saldırısı başarısızlığa mahkumdur. Kürt halkı kararını vermiştir. Hiç kimse ve hiçbir kuvvet Kürt halkına bu doğru ve haklı davasında geri adım attıramaz. Hiçbir yönelim biçiminin bu gücü olamaz. Bizdeki kesin kararlılık ve başarı ruhu her türlü yönelimi boşa çıkarmaya ve dönemi mutlaka başarılı bir biçimde cevaplamaya yetecek düzeyde imkanlara sahiptir. Bunu denemek isteyenler pratikte göstereceklerdir. Fakat bizim esas tercihimiz bu biçimde çatışmanın tırmandırılması değildir. Bir arada yaşama koşullarını aramak ve demokratik çözüm kapısını sürekli açık tutmak kaydıyla saldırılara karşı güçlü bir savunma savaşını hazırlanma durumumuz vardır. Ve biz önceden denenmiş, defalarca tekrarlamış kan dökmekten başka bir sonuç vermeyen politikalardan vazgeçilerek, siyasal demokratik yöntemlerle çözümün tek çözüm yöntemi olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.
Kerkük konusunda baskı süreci
Türk devleti bir süredir Güney Kürdistan federe hükümetine dönük ılımlı açıklamalar yapıyordu ama yeniden bir sertleşme yaşanıyor. Yeni Genelkurmay Başkanı resmen suçlamalarda bulundu. Güney Kürdistanlı Kürtler arasında esen ılımlı rüzgar sona mı eriyor?
» Daha önceki konuşmalarında 'PKK'ye yardım eden herkes hedeflenecektir' demişlerdir ve bunu defalarca söylemişlerdir. Şimdi de 'Peşmergeler yardım ediyor' diyerek onlar da hedefimizdir demek istiyorlar. Bu da korkutma ve sindirmeye dönük bir çabadır.
İlker Başbuğ'un yapmak istediği eskiden beri yapılanı bir kez daha yapmaya yönelmektir. Yani sadece kuzeyde şiddet ve bastırmayla sonuç almakla yetinmiyor, aynı zamanda güneye dönük de baskı, tehdit ve şiddet yöntemiyle sonuç almak istiyor. Kerkük konusunda bir baskı süreci Kürtlere dayatılmış bulunmaktadır. Şimdi Türk ordusu bu baskı sürecini fiili tehdide dönüştürmek istediği için dil değiştirmiş bulunmaktadırlar. Buna da yine gerillaya yardım ediyorlar biçiminde gerekçeler gösteriyorlar ama esas olarak güneydeki yerel hükümeti baskı altına alarak, Kerkük2te istediği sonucu almak için Kürtlerin sessiz kalmasını, taviz vermesini sağlamak istiyorlar. Aslında İlker Başbuğ'un bu sözü son dönemde Kürt cephesinden gelen Kerkük'ü pazarlık konusu yapmayız, dış güçler ellerini Kerkük'ten çekmelidir, biçimindeki açıklamalara dolaylı bir cevaptır. Yoksa güneydeki pozisyonumuzda ve dengeler durumunda bir değişiklik yoktur. Ama durup dururken Türk genelkurmayının ağız değiştirmesi güneylileri tehdit etmesinin nedeni Irak'ta ve Kerkük çerçevesinde gelişen süreç üzerinde etkili olmak istediği içindir.
Başbuğ, başbakan gibi davranıyor
Başbuğ başta basın olmak üzere çeşitli çevrelerle toplantılar yaparak, kendisini yenilikçi göstermeye çalışıyor. Ayrıca Türk basını da yeni bir yaklaşım sunuyormuş gibi her fırsatta övgüler diziyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
» Hayır bir yeniliği temsil etmiyor. Zaten 'Biz eski kararlarımızda herhangi bir değişikliği yaşamamışız' diyor. 94'te Doğan Güreş de bütün gazetecileri, bütün yayın organlarını toplayarak, aynı şeyi söylemişti. O zaman da 'Sizler bir milli maç gibi tarafımızı tutmalısınız, siz de buna katılmalısınız' demişti. Şimdi de üzerinden on dört yıl geçmiş ama aynı şeyler bir kez daha tekrarlanmaktadır. Bir de İlker Başbuğ'un edası bir başbakanlık edasıdır. Yani Türkiye'yi genelkurmay başkanı mı yönetiyor yoksa başbakan mı yönetiyor, sorusu çok bariz bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Sergilenen tablo adeta 'Seçilmiş başbakan göstermelik işler yapar, ülkenin esas stratejik karar ve işlerini bizler yaparız' görüntüsüdür. İlker Başbuğ'un bu tutumu başbakanı, halkın oylarıyla seçilmiş hükümeti sollamadır, başka bir şey değildir.
Ordu siyaset sahnesine resmen çıktı
» Resmen ordunun siyaset sahnesine çıkışıdır. Bu bir müdahaledir. Artık kalıcılaşmış bir biçimde Türk ordusunun rejim içindeki stratejik konumunu ve yönlendiriciliğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu Türkiye'nin en büyük handikabıdır. Bugün gündemi belirleyen resmen belirleyiciliğini de söyleyen bir güç var ortada. Zaten haftalık toplantılar yapacağını da söylemektedir. O zaman ülkeyi bu yönetiyor, gerçek yönetici zaten kendileridir. Bana göre İlker Başbuğ'un yaptığı şey daha önce örtülü, dolambaçlı yapılan şeyleri açıkça yapması ve ortaya koymasıdır. Bunun da öyle ayıplanacak yanı yoktur. Aslında Türk devletinin gerçekliği böyledir. Bu noktada Türk basın-yayın organlarının çifte standartlı yaklaşımları, genelkurmayın bu biçimdeki bir müdahalesini ballandıra ballandıra anlatması, doğal görmesi, onaylaması handikabın öbür yüzüdür. Neredeyse alkışlayacaklar, işte bizi sıcak ve iyi karşıladılar, diyerek anti demokratik bir tutumu bu kadar normalleştirerek, topluma empoze etmeye çalışıyorlar. Ama aynı basın Türkiye'nin geleceğinin belirlenmesinde önemli yeri olan, Kürt sorunuyla alakalı DTP davasına o kadar değinmemiştir. DTP'nin kapatılması veya kapatılmaması durumu Türkiye için bir yol ayrımıdır.
Türkiye'nin Kürt sorununa nasıl yaklaşacağının belirleneceği önemli bir noktadır. Durum böyle olmasına rağmen Türk basını hiç oralı bile olmamıştır. Ama katliam ve şiddetle bu iki yüz yıllık sorunu çözeceğini söyleyen bir askerin etrafında fır dönmektedirler. Oysa yeni bir şey de söylememiştir. Yirmi beş yıldır söylenen şeyleri orada farklı kelimelerle tekrar etmektedir. O sözlerin hangisi yenidir? Neyi vaat ediyor? 'Savaş' diyor, 'Ezeceğiz, yok edeceğiz,' diyor. Kürt toplumunu da artık savaşla yok etme yöntemleriyle bastıramayacakları açık ortadadır. Bu anlamda Türk basın-yayın organlarının bu biçimde sürece iştirak etmeleri suç ortaklığıdır. Doğru-dürüst bir eleştiri yapılmaması, bunun normal görülmesi hem de topluma güzelleştirerek aktarma çabaları tam bir suç ortaklığı durumudur. Anti demokratik bir rejim anlayışına katılım gösterme, Kürt halkının imha ile yok edilmesi, özgürlük davasının bastırılmasına tam bir katılım gösterme durumudur. Bu kendileri açısından üzerinde durulması gereken bir sorundur. Türkiye'de egemen basının bu anlayışı esas sorunların ana kaynağını teşkil etmektedir. Egemen basının demokratik siyasal yöntemlerle Türkiye'nin tüm sorunlarının çözüm çerçevesini göz ardı etmesi, bunun yerine inkâr ve imha yaklaşımının sözcülüğünü yapması Türkiye'nin en ciddi problemidir.
'DTP'yi kapatmakla mücadeleyi geriletemezler'
Göründüğü kadarıyla Türk basını ağırlıklı olarak DTP'nin kapatılmasından yana bir tutum sergiliyor. Genelkurmay'ın brifingi sonrası bu tutumu daha bir göze çarpıyor. DTP kapatılacak mı? Kapatılması süreci nasıl etkiler?
» DTP'yi kapatmakla Kürt halkının özgürlük mücadelesini geriletemezler. Sadece siyasal demokratik kanalları kapatarak, sürecin daha sancılı bir kulvara doğru evrilmesine hizmet etmiş olacaklar. Kürt halkı özgürlük mücadelesi ve iradeli bir halk olma tutumu konusunda kararını vermiştir.
Türkiye'nin sınırları içerisinde ortak, eşit özgür yaşam çizgisi doğrultusunda sorunu demokratik yöntemlerle çözmek istiyor. DTP'nin kapatılması böyle bir sürecin önünün kesilmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla Kürt toplumu da özgürlük mücadelesini daha değişik kanal, yol ve yöntemlerle daha üst bir aşamaya taşımanın çabası içerisinde olacaktır.
Önder Apo'nun barış çağrıları, DTP'li yöneticilerin barışçıl çaba ve mücadelesi cevapsız bırakılırsa ve Kürt halkının barışçıl bir arada yaşama istencinin önüne geçilirse Kürt halkı da farklı yol ve yöntemlerle özgürce yaşama imkanlarını geliştirme olanaklarını değerlendirmeye çalışacaktır. Bu konuda Kürt halkı çözümsüz değildir. Değişik seçeneklere sahip bulunmaktadır. Sorun bir tercih sorunudur. Bütün ısrarlara rağmen Türk devleti ezme seçeneğinde ısrar ederse o zaman Kürt halkı da değişik seçenekleri doğal olarak düşünecektir. Bunu herkesin bilmesi gerekmektedir.
Tezkere, tehdit ve şantaj politikası
Cemil Çiçek hükümet olarak orduya sınırötesi harekat yetkisi veren tezkerenin süresini uzatacaklarını resmen açıkladı. AKP ve Türk ordusu gerek içte gerek bölge düzeyinde bu tezkere ile neleri hedefliyor?
»  AKP hükümetinin bir çırpıda tezkereyi yeniden uzatma kararı bir kez daha AKP'nin Kürtler için CHP'den, DYP'den ve daha değişik düzen partilerinden herhangi bir farkı olmadığını ortaya koymuştur. Kürt halkını iradesizleştirme, bastırma, katliamla teslim alma politikasının bir uygulayıcı gücü olduğunu böylece göstermiştir. AKP, inkâr ve imha politikası temelinde Kürt düşmanı politik yelpazenin uygulayıcı gücü durumundadır. Ama halkımızın dini duygularını kullanarak, Kürtlere sıcak mesajlar vererek, bir aldatmacayı oynamıştır, bu oyun da artık bitmiştir. AKP'nin böylece gerçek yüzü de açığa çıkmıştır. Hiçbir zorlama altında olmamasına rağmen tezkereyi bir yıl uzatma kararı AKP'nin bu gerçekliğini bir kez daha ortaya koymuştur. O Kürt halkının ezme politikasının, iradesizleştirme siyasetinin baş aktörü olmaya çalışarak, orduyla uzlaşma, bu temelde devletle iç içe geçme kararını vermiştir. AKP demokrasiyi, uzlaşmayı, emekçi kesimlerle, Türkiye'deki farklı çevrelerle, Alevilerle, Kürtlerle uzlaşı siyasetini değil, orduyla, derin devletle uzlaşarak iktidar olmayı önüne koymuş bir siyasi anlayıştır. Ergenekon'a yaklaşımında da bu temel anlayış geçerlidir, tezkereye yaklaşımında da bu temel anlayış geçerlidir, günlük siyaseti yönlendirmede de bu temel anlayış geçerlidir. Bu demokratik siyaset ve toplumla uzlaşma değil, sistem içindeki egemen güçlerle uzlaşarak, onların iktidarcı, katliamcı politikalarının bir uygulayıcı gücü haline gelerek, iktidar olma çabasıdır. Amaçları ve istemleri budur.
AKP ve ordu bu tezkereyle Kürt halkına karşı uygulanmakta olan tehdit ve şantaj politikasını sürdürmeyi amaçlıyor. Özellikle Güney Kürdistanlı güçleri tehdit altında tutma, böylece birbirine karşı kullanma politikasına zemin yaratma amacıyla da bu tezkere uzatılmaktadır. Şunu herkesin iyi bilmesi gerekiyor, bu tezkereyi çıkarmakla Türk devleti ve ordusuyla hemen kapsamlı saldırılar geliştirerek, oraya buraya el atmayacaklardır. Öyle bir gücünün olduğu da kuşkuludur. Zap örneğini unutmayalım. Yine şuanda Kuzey Kürdistan'da gerillanın geliştirdiği eylemsellik karşısında ordunun başarısızlığını göz ardı edemeyiz. Bu durumdaki bir gücün öyle çok etkili yönelimleri yapacağını düşünmek doğru değildir. Hiçbir zaman düşmanı, karşı tarafı küçümsememek gerekiyor ama gerçeklik de ortadadır. Esasında bölgesel muratkarayilan56dengelerdeki konumunu kullanarak, ABD'den aldığı destek, bölge güçlerinden aldığı destekle belli bir pozisyonda durma ve sağı-solu tehdit etme siyasetini daha fazla geliştirmek istiyorlar. Özellikle Irak konusunda, Kerkük konusunda ve Kürt özgürlük mücadelesi konusunda tehditvari bir siyasi anlayışı geliştirerek, Güney Kürdistanlı siyasetçileri etkilemek, böylece amaçları doğrultusunda kullanabilecek bir zemini yaratmak istiyorlar. Açıkçası yeniden Kürtler arası bir iç çatışmayı politikalarının ana merkezine almış bulunuyorlar. Bu tezkerenin bir yıl daha uzatılmasının en temel amaçlarından biri hatta esası budur. Hem Kürtler arası çatışma yaratmak amacıyla etkili bir pozisyonda durmak, bir tehdit gücü olmak, hem de Kerkük'ün Kürdistan'a bağlanmaması noktasında daha etkili bir askeri baskı düzeyini geliştirmek, yine Kürtlerin Irak siyasetinde daha da daraltılması noktasında amaçlarına ulaşmak için bu tezkerenin uzatılması öngörülmüştür. Yani tezkere daha çok Güney Kürdistanlı güçleri etkilemek, Irak politikasına yön vermede etkili bir pozisyon almak ve bu temelde Kürt Özgürlük Hareketine karşı yürüttüğü saldırgan politikasına daha yetkin olanaklar sağlamak amaçlıdır. Türk devleti geliştireceği katliam politikalarının zeminini böylece oluşturmak ve bu anlamda kendi konumunu pekiştirmeye dönük bir kararlaşma içine girmiştir.BEHDİNAN /ANF www.gundemonline.org

Türkiye'nin Kürtçe halleri

turkiyenin_kurtce_halleriTürkiye'de Kürtçe yasağına ilişkin trajikomik örneklerin sayısı giderek artıyor. Berxwedan 7 yıldır 'x' ve 'w' harfleri nedeniyle kimlik alamıyor. Kaymakam Rojda ismi yüzünden kutlama programının yerini değiştiriyor. TRT ise izlenebilmek için Roj TV'ye sinyal gönderilmesine son verilmesini istiyor

Berxwedan 7 yıldır direniyor
Diyarbakır'ın Kocaköy ilçesinde Ay Ailesi'nin 7 yaşındaki çocukları Berxwedan'a, isminde 'X' ve 'W' harfleri bulunduğu gerekçesiyle kimlik verilmiyor. Oğluna kimlik almaya çalışan Baba Ay, dava açtı. Davayı reddeden mahkeme aileye, 'Birkaç yıl bekleyin. Türkiye'de kanun değişirse o zaman Berxwedan adında kimlik verilir size' dedi.
Diren ha 'Berxwedan'
Kaymakam Rojda'yı sevmedi
İzmir Aliağa'da Şehit Çavuş Bülent Kula İlköğretim Okulu'nda yapılması planlanan kutlama programının yeri, Rojda adlı bir öğrencinin şiir okuyacak olması nedeniyle kaymakam tarafından değiştirildi. Olayı Meclis'e taşıyan DTP'li Yaman, İçişleri Bakanı Atalay'a 'Bu anlayıştaki yöneticileri bir tehdit olarak görüyor musunuz' diye sordu.
Rojda'ya şiir okutmadılar
Kürtçe en büyük hak ihlali
İHD, 2008 yılının ilk 9 ayında başta İmralı Tek Kişilik Kapalı Cezaevi olmak üzere, 25 cezaevine ilişkin rapor hazırladı. Başvurular üzerine hazırlanan raporda, öne çıkan temel ihlal Kürtçe konuşma ile yazışmaya yönelik baskı ve yasaklar oldu. İHD cezaevlerindeki sorunlara dikkat çekmek amacıyla 10 Ekim'de Ankara'ya bir yürüyüş düzenleyecek.
İ H D hak ihlallerine karşı Ankara'ya yürüyecek
Sokaklarda Kürtçe eğitim
TZPKurdî'nin 'Êdî bes e anadilde eğitim istiyorum' kampanyası çerçevesinde Siirt'in Kurtalan ile Şırnak'ın Cizre ilçelerinde Kürtçe eğitimler verildi. Kurtalan'da Berfin Kadın Yaşam Parkı'nda verilen eğitim polisin müdahalesi nedeniyle yarıda kalırken, Cizre'de de Menderes İlköğretim Okulu'nun önünde çocuklara Kürtçe ders verildi.
Cizr e ve Derik'te Kürtçe eğitim verildi
TRT ROJ TV''ye özgürlük istedi
TRT, devletin Roj TV'nin izlenmesini engellemek için gönderdiği sinyallere son vermesini istedi. Ancak TRT'nin bu isteğinin sebebi başka. Çünkü Kürtçe yayın yapmayı planlayan TRT de Roj TV'nin yayın yaptığı uyduyu kullanacak. Bu nedenle TRT Diyarbakır Bölge Müdürlüğü, TRT Genel Müdürlüğü'nden sinyallere son verilmesini istedi.
ROJ TV'ye bir 'destek' de TRT'den

AİHM ilk siftahı Türkiye’yle yaptı

ANF-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), gözaltında işkenceden Türkiye’yi mahkum etti. Ankara davalılara 12 bin euro maddi tazminat ödeyecek.

Yunus Atalay, Hadiye Dur ve Mahfuz Türkan’ın açtığı davayı karara bağlayan AİHM, Tavrupa insan haklari mahk_1ürkiye'nin kötü muamele ve işkencenin yasaklanmasıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3. maddesini ihlal ettiği görüşüne vardı. Türkiye, karar gereği mahkeme masrafları dışında Atalay'a 10 bin, Dur'a 7 bin ve Türkan'a 5 bin euro ödeyecek.

ATALAY'IN BAŞINA GELENLER
24 Ağustos 1995 günü bir grup polis, Beyoğlu’ndaki büfesinin yanında bulunan iki dükkanın duvarına yazılı olan ‘DHKC’ yazısının silmesini ister. Atalay, “yazının kendi duvarında olmadığını, bu yazıyla hiçbir ilgisi bulunmadığını, dolayısıyla silmekle de yükümlü olmadığını” söyler. Atalay, polislerden yazının bulunduğu dükkanın sahibiyle konuşmalarını isteyerek, ‘’Dükkan sahipleri silsin, üstelik emniyet ya da belediye yetkilileri de bu yazıyı silebilir” dedi.
Atalay’ın sözleri, polislerin saldırısına uğraması için yeterli olur. “Sen bizim istediğimizi nasıl yapmassın” diyerek Atalay’a saldıran polislere, o sırada olay yerinden geçen ekip otosundan inen polisler de katılır. Atalay’ı zorla polis otosuna bindirilir. Dayak faslı arabanın içinde de devam eder. Kulaksız Karakolu’na gelindiğinde, polisler kendilerinin yazdıkları ifade tutanağını zorla imzalattırmak ister. Bunun için Atalay, falakaya yatırılır, kaba dayağa maruz kalır. Atalay, yediği dayak için gözaltından çıkınca 10 günlük iş göremez raporu aldı..
POLİS DÖVDÜĞÜYLE KALMAYIP DAVA BİLE AÇTI
Atalay’ı öldüresiye döven polisler, attıkları sopayla kalmaz, bir de “polise mukavemet” ettiği iddiasıyla hakkında dava açar. Dava sürecinde polis Atalay’ın gözaltına alınma işlemi sırasında otonun kapısına ve otonun içinde kafasını sağa sola çarptığını iddia eder. Bu ifadeler üzerine polisler mağdur duruma düşmüştür. Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Atalay’ın TCK’nın 258/1 maddesi gereği cezalandırılmasına, fakat polislerin memuriyet hududunu aşarak keyfi hareketleriyle suça neden olduklarından cezanın ortadan kaldırılmasına karar verilir.
Atalay’ın avukatı Şeref Turgut da, polisler hakkında suç duyurusunda bulunur. Atalay’ın aldığı on günlük iş göremez raporu bulunduğuna dikkat çeken Turgut, Beyoğlu Ekipler Amirliği’nde Komiser Müslüm Ayan ve aynı yerdeki polis Mehmet Aksaç ve Müjdat Pamuk’un “efrada suimuamele, işkence, müessir” fiil suçlarından cezalandırılmalarını ister. Polisler hakkında açılan davada, önce polislerin başka birimlere ya da başka illere atandıkları ortaya çıkar. Uzun bir süre duruşmalara gelmeyen polisler, mahkemeye geldiklerinde de çelişkili ifadeler verirler. Müslüm Ayan, bu sefer de, Atalay’ın kendisine büyük kaldırım taşıyla vurduğunu iddia etti. Aradan beş yıl geçtikten sonra 2000 yılında sonuçlanan davada, polislerin TCK’nın 245. maddesine göre üç hapis ve üç ay meslekten men edilmelerine karar verildi. Daha sonra ceza, 2 ay 7 gün hapise indirildi. Bu da yetmedi; “sanıkların geçmişteki durumu suç işleme konusundaki eğilimi nazara alınarak” cezalar ertelendi. Bunun üzerine Atalay AİHM’e başvurur.

Dünya siyasi literatüründe 70 arkadaşının öldürüldüğünü söyleyen tek lider

orhan miroglu Devlet inat ederse / Orhan Miroğlu- Taraf

Devletin inadı hiç bir şeye benzemez.

Devlet inat ederse, Kürtlerin tam da her iki halkın çapraz ateş altında olduğu yıllardan başlayarak, 1991’den bu yana kurduğu bütün partiler peş peşe kapatılır.

Devlet inat ederse, bu partiler, TBMM’ye girmek için, sabırla 16 yıl beklerler.

Devlet inat ederse, 16 yıl bekledikten sonra binbir seçim hilesinin ve tuzağının üstünden atlayarak Meclis’e girebilen bu milletvekilleri, Meclis’e girdiklerine bin pişman edilir, Meclis’te öteki muamelesi görür, onlara merhaba verilmez, elleri dahi sıkılmaz ve milli bayramlarda bile, resepsiyonlara davet listelerine adları yazılmaz.

Devlet inat ederse, 16 yıl boyunca HEP, DEP, ÖZDEP, HADEP, adını taşıyan partiler peş peşe kapatılırken ve kendini fesheden DEHAP bile kapatma davasından kurtulamazken, parti üyeleri de yıllara sari faili meçhul cinayetlere kurban gider.

Devlet inat ederse, Ahmet Türk, yakın zamanların dünya siyasi literatüründe 70 arkadaşının öldürüldüğünü söyleyen tek siyasi lider olur.

Devlet inat ederse, hapsedilmekten kurtulmak ve öldürülmemek için Avrupa’ya kaçamayan DEP’liler yok yere 10 yıl hapis yatar.

Devlet inat ederse, Orhan Doğan gelip cezaevinde onu bulan hastalıklardan kurtulamaz ve siyasi yasağının biteceği yılları beklemeye devam ederken, hayatını kaybeder.

Devlet inat ederse, DEP milletvekili Mehmet Sincar, ERGENEKON katilleri tarafından Batman’da öldürülür.

Devlet inat ederse, HEP’in il başkanı Vedat Aydın evinden geceyarısı ERGENEKON timi tarafından alınır ve iki gün işkence edildikten sonra infaz edilir.

Devlet inat ederse, bu inadına gün gelir kısmen halkı ortak etmeyi de başarır hatta memleketin aydınları bu kadar partinin kapatılmış olmasını PKK’yle mesafe sorunu olarak görmeye başlar ve yanılır.

Devlet inat ederse, bu partilerin mensuplarına karşı linç girişimleri tezgâhlanır, parti binaları, genel merkez binası sık sık saldırıya uğrar.

Devlet inadını sürdürüyor sevgili okurlar, DTP davası bu inat sürdüğü için var.

İddianamesi, kendisi de Urfalı bir Kürt olan Abdurrahman Bey tarafından hazırlanan DTP davası hukuki bir dava olmadığı gibi, karar da hukuki olmayacak.

Ve Kürtlerin ya sistem içinde kalmalarına ya da dışlanmalarına yol açacaktır.

24 yılın tecrübeleri bize şunu gösteriyor ki, şiddet ortamının belirlediği koşullarda, şiddet dışı yöntemleri kullanmak suretiyle, Kürtler, siyasi manada kimlik mücadelesini iki kurumsal mevzi üzerinden yürüttüler.

Bu, HEP’in kurulması ve MED TV’nin yayın hayatına başlamasıyla mümkün oldu.

Bu iki kurumsal çalışma, işlevsel olarak ve amaç bakımından farklı yapılarda da olsa, üç milyonu yerlerinden edilmiş bir nüfus için siyasi ve moral rehabilitasyon işlevini gördü.

Eğer sosyal patlamalar olmamışsa bunu büyük oranda bu iki kurumun varlığına borçlu Türkiye.

O yıllarda MED TV için çatılara kurulan antenleri toplamak, evleri basıp televizyon kumandalarına el koymak, bir işe yaramıyordu

Tek kelime Türkçe bilmeyen insanlar, büyük şehirlerdeki yalnızlıklardan, sosyal iletişimsizlikten ancak akşam olup ta MED TV’nin başına geçtiklerinde kurtuluyor ve rahatlıyorlardı

Müyesser Güneş çatışmalarda iki evladını kaybetmiş bir ana, İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış on binlerce savaş mağdurundan biri, o yılları anlatırken şöyle diyor:

“Çok sonra, damadımdan duyduk ki, DEP partisi açılmış. Dedim ki damadıma nerede açılmış Seyidhan bu parti? Valla dedi Bağcılar meydanında açılmış, eğer canınız sıkılırsa, oraya gidin, zaten Kürtler birikmiş oraya. Apo (Müyesser’in kayınbabası) dayanamıyor, Apo’yu alın götürün oraya dedi. Ailece bir sevindik bir sevindik, sanki köyümüze yeniden geri gitmişiz gibi olduk. O kadar içimiz açıldı. Pazar günü oldu. Paramız yoktu. Haznedar’dan yayan, Bağcılar’a kadar yarım saat yol gittik. Binayı gösterdiler, ama bina nasıl biliyor musun, üfürsen uçuyor! Dökülmüş bir bina, ne çerçeveler var, ne camlar var. Girdik binanın içine, baktık, bizim göç etmiş insanlarımız oturmuşlar. Siyah sandalyeleri yan yana dizmişler, demirleri hep pas içinde, bilmiyorum çöplüklerden mi getirmişlerdi, nereden getirmişlerdi, o halkı gördük, o DEP’in masasını gördük, o gariban başkanı gördük, halkın dramını gördük orada.

“Herkes bir yerden gelmiş ve herkes birbirine derdini anlatıyor. Bir yandan ağlayanlar var, bir yandan sevinenler. Yeni açılmıştı bina, fazla duyan olmamıştı. Bir yüz kişi kadar vardı. Apo Ali’yi de götürmüşüz tabii. O seviniyordu. Bize diyordu ki, siz hafta içinde çalışıyorsunuz, ben gelirim buraya nefesim çıkar. Benim evim oldu burası diyordu, sabah gelirim, akşam da eve dönerim. Ali amcam böyle de yaptı sonraları. Sabah yemeğini yer partiye gelirdi, akşam olunca da eve dönerdi.”

Düşünün ki bir halka siz bir trajedi yaşatmışsınız.

Halk bu trajedinin travmalarından kurtulmak için, kendisine bir ‘ev-parti’ kuruyor.

Ve siz, bu kadar acı tecrübeleri unutarak bu ‘ev-partiler’den beşini kapatıyorsunuz, şimdi de halkın altıncı ‘ev-partisini’ kapatmaya kalkıyorsunuz.

Olmaz ama, bu kadar da adaletsiz olmayın, inadı bırakın beyler!

TZPKurdi ve Azadiya Welat’tan Dilbihar’ın tutuklanmasına tepki

tzpkurdi_anadil_mitingi1AMED / Kürt Dil ve Eğitim Hareketi (TZPKurdî) ve Kürtçe günlük gazete Azadiya Welat, TZPKurdi Merkezi Meclisi Üyesi ve Yazar Hamit Dılbahar'ın tutuklanmasını sert bir dille kınadı.

TZPKurdi, Kürt Yazar Hamid Dılbahar'ın tutuklanmasına ilişkin yaptığı yazılı açıklamada Dılbahar'ın 10 Eylül'de Batman'da düzenlenen mitingdeki konuşması nedeniyle tutuklanması kınadı. "Türk Devleti kuruluşundan bu güne kadar Kürt dili ve kültürü üzerinde asimilasyon, imha ve inkara politikaları sürdürmüştür" denilen açıklamada, Kürt halkının da bu politikalara karşı, her zaman direnmeyi bildiği belirtildi.  Kürtlerin direnişlerini sürdürdükçe devletin, baskı, imha ve inkar politikalarıyla karşı karşıya kaldığına dikkat çekilen açıklamada, "Günümüzde devlet Kürt dili, kültürü ve kimliğine karşı büyük bir tahammülsüzlük içinde bulunmaktadır. Yazar Hamit Dılbahar'ın tutuklanması da bu tahammülsüzlüğün ürünü olarak ortaya çıkmaktadır" diye kaydedildi. hemiddilbahar2

‘TUTUKLANAN KÜRTÇEDİR’

Dılbahar'ın Kürtçe'ye büyük katkılar yapan bir yazar olduğuna vurgu yapan TZPKurdi, "Hamid Dılbahar hümanist kişiliğiyle her zaman Kürtçe'nin geliştirilmesi için çaba sarf etmiştir. Dılbahar birçok kişiye duruşuyla örnek olmuş ve Kürtçe'yi sevdirmiştir. Üyemiz 'yasadışı örgüte üye olmaktan' tutuklanmıştır. Bu devletin ikiyüzlülüğünü göstermektedir. Cumhurbaşkanı Avrupa'da Kürçe'nin önünde hiç bir engelin olmadığını söylüyor ama Türkiye'de Dılbahar'ın kalemine tahammül edilmemektedir. Bu gün tutuklanan Dılbahar değildir, tutuklanan Kürtçe'dir" dedi.

Kürt dili ve kültürü için verilen mücadelenin her zaman devam edileceğini kaydeden TZPKurdi, "Tutuklanan her üyemiz, bizim için bir mücadele gerekçesi olmaktadır. Hiç bir güç Kürt Dili için verdiğimiz mücadeleden bizi alıkoyamaz. Biran önce üyemizin serbest bırakılmasını istiyoruz" çağrısını yaptı.

Halka yapılan çağrıda ise "Dılbahar'ın şahsında 'Êdî Bes e, anadilde eğitim istiyoruz' kampanyasına sahip çıksınlar. Halkımız her yerde dilini geliştirmeli ve savunmalıdır" denildi.azadiya welat

AZADİYA WELAT: DEVLET KENDİ HUKUKUNU DA TANIMIYOR

Dilbihar’ın “örgüt propagandası” gibi komik bir gerekçe ile tutuklandığı tepkisinde bulunan Azadiya Welat Yazı İşleri Müdürü Emine Demir, “Biz Azadiya Welat gazetesi olarak Kürt gazeteci ve yazarlara karşı baskıları kınıyoruz” dedi.

Hemid Dilbihar’ın kamuoyu tarafından tanındığı belirten Azadiya Welat, tutuklamanın yapılan adaletsizliği ve devletin Kürtler sözkonusu olunca kendi hukukunu bile tanımadığını gösterdiğine vurgu yaptı.

Kürtçe gazete, Dilbihar’ın tutuklanmasını Kürt kültürü ve diline karşı devletin bir refleksi olarak gördüklerini ifade ederek, Dilbihar’ın bir an önce serbest bırakılarak bu adaletsizliğin giderilmesini istedi.

Azadiya Welat Yazı İşleri Müdürü Emine Demir, Kürt dilinden ötürü Dilbihar’ın tutuklandığını belirterek Kürt halkını Dilbihar ve Kürtçe dil kampanyasına aktif destek sunmaya çağırdı. Demir, ulusal ve uluslar arası insan hakları kurumlarını da duyarlı olmaya çağırdı. ANF NEWS AGENCY-Rojaciwan

"Terörle Mücadele"nin Sayıları Kafa Karıştırıyor

İlker Başbuğ, gazetecilerle toplantısında "terörle mücadele"de 24 yılda ölen PKK militanı, sivil ve güvenlik mensuplarının sayısını açıkladı.

 

1998'in resmi açıklamalarıyla birlikte okunduğunda rakamlar kuşkuya düşürüyor. Yerinden edilenlerden söz edense yok.

 

BİA Haber Merkezi - Ankara

17 Eylül 2008, Çarşamba

Tolga KORKUT - tolgakorkut@bianet.org

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, gazetecilerle yaptığı toplantıda, 24 yılda, "terörle mücadelede" 32 bin PKK militanının "etkisiz hale getirildiğini" söyledi.

Rakamları, bugünkü Hürriyet'te, toplantıya katılan Enis Berberoğlu veriyor.

Ancak bu rakamlar 1998'de biri Genelkurmay, diğeri dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından yapılan açıklamalarla birlikte okunduğunda, çatışmalı 24 yılın insani maliyetini hâlâ bilmediğimiz ortaya çıkıyor.

"Etkisiz hale getirilen", ölen PKK militanları

Başbuğ'a göre toplam rakam yaralı ve sağ yakalananlarla 46 bin.

Demirel'se ölen PKK militanlarının sayısını 23 bin 938, yaralılarınkini 749, sağ yakalananlarınkini 8 bin 693, teslim olanlarınkini 2 bin 304 olarak açıklamıştı.* Toplam sayı 35 bin 384.

Demirel'den yaklaşık yedi ay önce, Kurmay Albay Bülent Dağsalı'nın Genelkurmay adına yaptığı açıklamadaysa "etkisiz hale getirilen" PKK militanlarının sayısı toplamda 40 bin 407.**

Demirel'inkiyle karşılaştırıldığında, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirildiği 1999'un başından, PKK'nin ateşkesi kaldırdığını duyurduğu 2005'e kadar geçen, çatışmanın görece düşük olduğu dönem de dahil, 10 yıl içinde yaklaşık 8 bin PKK militanının ölmüş, yaklaşık 2 bin 500'ünün de yaralı veya sağ olarak yakalanmış olması gerekiyor.

Ancak Dağsalı'nın rakamlarına bakıldığında, Mayıs 1998'le Öcalan'ın getirildiği Şubat 1999 arasındaki çatışmanın yüksek olduğu dönem de dahil olmak üzere, 10 yılda "etkisiz hale getirilen" PKK militanının sayısı yaklaşık 6 bin.

Ölen siviller

Başbuğ'un rakamlarına göre 24 yılda 5 bin 560 sivil öldü.

Demirel'in açıklamasında bu sayı 5 bin 302. Demirel 5 bin 877 sivilin de yaralandığını söylemişti.

Dağsalı'nın açıklamasına göreyse 5 bin 238 sivil öldü.

Bu rakamların içinde, Kızıltepe'de güvenlik güçlerince 2004'te öldürülen Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz, geçen yıl Tunceli Hozat'ta askerlerce vurulan ve ölen arıcı Bülent Karataş yer alıyor mu, bilmiyoruz.

Ölen güvenlik mensupları

Başbuğ'un açıklamasında "TSK ve güvenlik güçlerinden" ölenlerin sayısı 6 bin 482.

Demirel'inkinde bu sayı 5 bin 555. Yaralananların sayısıysa 11 bin 168.

Dağsalı'nın açıklamasında ölen askerlerin sayısı 3 bin 990; polislerin sayısı 157, korucuların sayısı 1115; toplam 5 bin 262.

Başbuğ'un rakamlarında korucuların olup olmadığı haberde yer almıyor. Ancak farka bakıldığında, 1998 sonuyla bugün arasında ölen "TSK ve güvenlik gücü mensubu" sayısı en az 927.

Habere göre, Başbuğ 1990'larda PKK militanı sayısının 6 bin, bugün de 6 bin olduğunu, örgüte katılımı önlemenin şart olduğunu söylüyor.

Yerinden edilenlerden söz eden yok

Açıklamalarda, çatışmalı süreçte ülke içinde yerinden edilenlerden, yaygın deyişle "zorunlu göç" edenlerle ilgili bilgi yok. Bu konudaki tek resmi rakam, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün sonuçlarını 2006'da açıkladığı çalışmada yer alıyor.

Buna göre, son 20 yıl içinde Olağanüstü Hal (OHAL) bölgesindeki 14 ilden güvenlik nedeniyle gerçekleşen göçün boyutu 953 bin 680 ila 1 milyon 201 bin 200 kişi arasında.

"Terörle mücadele"nin maliyeti

Çatışmalı dönemin Türkiye ekonomisine parasal maliyetine dair net, ayrıntılı bir resmi açıklama da yok. En son, Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in açıklamasına göre Türkiye'ye "terörün maliyeti" yaklaşık 300 milyar dolar.

Taraf'ta Nevzat Onaran'ın haberine göre, Savunma Sanayisi Destekleme Fonu'nun 2007'deki 2,8 milyar YTL'lik kaynağı 10 bakanlığınkini geçmiş durumda.

Bu rakamlar neden önemli?

Peki bütün bu rakamlar neden önemli? Her şeyden önce çatışmanın bize neler kaybettirdiğini görmek, neden bitmesi gerektiğini daha iyi anlamak için. "Yaşam hakkı"nı unutmamak için.

Her ölümün yakınlarında, tanıdıklarında, onu hiç tanımayanlarda yarattığı travmanın ne denli büyük olduğunu görebilmek, çatışmanın hangi arka planla sürebildiğini anlayabilmek için de gerekli bu rakamlar.

Ayrıca bunca insanı ve bunca ekonomik kaynağı kaybetmesek, ölüm yerine yaşam için neler yapılabileceğini hayal etmek için de önemli.

Savaşanlara "Yeter, bir an önce barış" demek, barışı gerçekleştirmenin yollarını düşünmek için de... (TK/EÜ)

* Cumhuriyet, 28 Aralık 1998

** Hürriyet, 8 Mayıs 1998

*** 1998'le ilgili rakamlar, Nadire Mater'in kitabı, "Mehmedin Kitabı"ndan alındı.

Fotograflar: www.kurdtime.blogspot.com

 

14 Agusts_2007Turkey_Syria_ezidi_shingal_700_kurds

70'lik dedeye asker işkencesi

Bölge'de operasyonların artmasıyla birlikte sivillere yönelik had safhaya ulaşan baskılara bir yenisi daha eklendi. Diyarbakır'ın Dicle ilçesi Kocalan köyünde ikamet eden 70 yaşındaki Zülfü Çelebi, 13 Eylül'de operasyondan dönen askerlerce Kuran-ı Kerim okuduğu sırada iskence_asker_yaslisaatlerce işkenceden geçirildi. Askerler hakkında suç duyurusunda bulunan Çelebi, işkencecilerin cezalandırılmaması durumunda vatandaşlıktan ayrılma talebinde bulunacağını belirtti.

 

Vicdansızlar!
Yıllardır süren çatışmalı ortamın yaşattığı acılara her gün bir yenisi eklenirken, son dönemlerde askerlerin sivil halka yönelik baskı ve işkencesinin son kurbanlarından birisi de 70 yaşındaki Zülfü Çelebi oldu. Diyarbakır'ın Dicle ilçesi Kocalan köyünde ikamet eden 70 yaşındaki Zülfü Çelebi, 13 Eylül'de operasyondan dönen askerler tarafından Kuran-ı Kerim okuduğu sırada işkenceden geçirildi. Bir oğlu PKK'de, bir oğlu da şu anda askerde olan Çelebi, kendisine işkence yapan askerlerin cezalandırılmaması durumunda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmak için başvuracağını söyledi.
Dicle'nin Kocalan köyünde yaşayan 70 yaşındaki Zülfü Çelebi, 13 Eylül'de Alindokbirin olarak adlandırılan mıntıkada bulunan bahçesinde Kuran-ı Kerim okuduğu sırada operasyondan dönen askerlerin işkencesine maruz kaldı. Askerlerin sebepsiz bir şekilde işkence yaptıkları Çelebi, yaşadıklarını şöyle anlattı: 'Her zamanki gibi bahçemde keçilerimi otlatıyordum. Ramazan ayı nedeniyle Kuran-ı Kerim kitabımı da kendimle birlikte getirmiştim. Ağacın gölgesinde oturmuş Kuran okuyordum. Operasyondan dönen askerler bana yaklaştıklarında 'O Kuran'ı at ve yere yat' diye bağırdılar. Ben şaka yaptıklarını sandım. Ancak üzerime doğru geldiklerini gördüm. Ben de 'Ben ne yapmışım. Kuran okuyorum. Lütfen bana karışmayın yaşlı bir adamım' dedim. Ancak bunu söylerken içlerinden birisi çok sinirlenmeye başladı ve beni yere yatırdılar. Önce elbiselerini çıkartmamı istediler. Gömleğimi çıkarttım ama 'pantolonu da çıkart' diye bağırmaya başladılar. Ben de ağladım 'Lütfen yapmayın, haramdır. Nasıl pijamamı çıkartırım' dedim. Bu kez beni tekmelemeye başladılar. Ne kadar çığlık atsam da sesimi duyan olmadı ve başıma silah dayadılar. O sırada şahadet getirdim ve 3 kez silahın tetiğine bastılar. Meğer silahta mermi yokmuş. Elbiselerimi paramparça ettiler, beni iyice dövdükten sonra bırakıp gittiler.'
Bir oğlu asker, biri oğlu da gerilla
Bir oğlunun PKK'de, bir oğlunun da şu anda askerde olduğunu ve insanların ölmesini istemediğini söyleyen Çelebi, 'Şu an bir oğlum PKK'de bir oğlum ise askerde. Ben her asker ölümü sonrası bir hafta şuurumu kaybediyordum, ancak Kuran-ı Kerim okuduğum sırada beni ve kitabı bir tarafa fırlatan askere hiç kimse şehit diyemez. Bu Müslümanlıkla ve insanlıkla, hiçbir kitapla bağdaştırılamaz' dedi.
'Beni vatandaşlıktan çıkarsınlar!'
Kendisine yapılan haksızlığı Adalet Bakanlığı'na taşıyacağını söyleyen Çelebi, Dicle Emniyet Müdürlüğü'ne başvurdu. 'Polis bana bir şey demedi ama bana işkence yapan askeri bulacaklarını da söylemedi. Ben de konuyu Adalet Bakanlığı'na taşıyacağımı söyledim' diyen Çelebi, son dönemde artan baskıların nedeninin bu yetkiyi veren Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olduğunu vurguladı. Kendisine işkence eden askerlerin cezalandırılmaması durumunda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasını isteyeceğini söyleyen Çelebi, 'Bu yaşlı halimle o kadar yalvarmama rağmen hunharca dövülmem ve gördüğüm zulme karşı bir bardak zehir verseler de ben zehri tercih ederdim, o zulmü kabul etmezdim' diye konuştu.
Ferhat Arslan