Türk milletine yemin eden Kürd vekiller Hejarê Şamil ███████████████████████ hejare_shamil@hotmail.com Tarih: 5 Ağustos 2007 Pazar D.Baykal’la, T.Erdoğan’ın el sıkışıp gülümseyerek verdiği pozları anımsıyor musunuz? Bir de seçim meydanlarında birbirlerine olmazın hakaretler yağdıran Erdoğan’ı ve Baykal’ı düşünün. Yine el sıkışacaklar. Siyasi nezaket kuralları bunu gerektirir. A.Türk ve D.Bahçeli’nin TC meclisinde el sıkıştığını gördüğümde aklıma ilk gelen Baykal ve Erdoğan ilişkisi oldu. Gerçi Baykal ve Erdoğan arasında çokça belirtilenin aksine ciddi bir ideolojik çelişki de yoktur. İkisi de “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne” tapan ve bu yönde siyaset yürüten kişilerdir. İki “ideolojik düşman” olan Türk ve Bahçeli el sıkıştı. Bir süre sonra kavga edecekler. Etmek zorundalar. Nedeni çok basit; Kürd milletini temsil etmeye soyunanlar ile, Türk milleti devletinin asıl koruyuculuğuna oynayanların “ortak bir çatı altında” bulunması mümkündür fakat ortak milli siyaset yürütmesi imkansızdır. Bu, eşyanın doğasına aykırıdır. Bir kere de yazmıştım; bir Kürdle bir Türkün arkadaşlığı çok kolaydır, ne var ki, Kürdlerle Türklerin siyasal amaçları bağdaşmazdır. Türkler ve kimi Kürdler tarafından yapılan tüm zorlamalara rağmen bağdaşmayacaktır. Ahmet Türk, yemin töreni sürerken meclis bahçesinde NTV’ye verdiği mülakatta ortalama şunları söyledi: Aslında biz değişmedik, taleplerimiz olduğu gibi duruyor. Değişmesi gereken inkar ve imhadan vazgeçmeyen devletçi zihniyettir. Bu yönlü uygulamalar devam ederse, buna karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Türk cephesinden A.Türk’ün sözleri anında şöyle yorumlandı: Adam hala inkarcı ve imhacı devlet diyor, bu zihniyetle çözüme katkıda bulunmaları zor. DTP’liler terörü meşrulaştırmak ve siyasallaştırmak için numara yapıyorlar. Söz konusu değerlendirmeler, kavgaların çok geçmeden başlayacağının işaretleridir. Kürdün 22 vekili TC parlamentosunda Türkçe yemin etti. Dahası, yemin metninin noktasını, virgülünü ihlal etmeden. Ben şahsen DTP’li arkadaşlardan bir kaçının yemin metnindeki “Türk milleti” yerine “Türkiye halk(lar)ı” ifadesini kullanabileceklerini ummuştum… Kavga isteyenlerden miyim acaba? Hiç alakası yok. Dayatılan sahte bir olguya ibadet etmek yerine var olan bir şeyi kendi ismi ile adlandırmaktan bahsediyorum. “Ne mutlu türkümcüler”in Kürd vekillerini “ehilleştiremeyip” “makul hizada” tutamayacağı andan itibaren üstlerine çullanacakları her kese bellidir. Kavga isteyenler, çulları ellerinde hazır duranlardır. El sıkışmalara, Türk milletine edilen yeminlere Türk cephesinden “anlamlı” diyenler çok oldu. Kürdler içerisinden bile bu davranışa anlam biçenler çıktı. Aslında söz konusu görüntüler görüntüden başka bir şey değildir. Fazla manası da yoktur. Azerilerin bir sözü var; “Köprüyü geçinceye kadar Ermeni’ye dayım diyeceksin”. DTP’lilerin yaptığı buna benzer bir şey. “Dayım” demeyip de ne yapacaksın? Köprü başında Ermeni, nehir de çılgın dalgalı… Atatürk Kürd ağalarının ellerini öpüp bir devlet kurabilir de, birkaç Kürd vekili Atatürk’e babam diyemez mi? Dünya mı dağılır? Gerçi bu babalık-evlatlık muhabbeti bir türlü içimize sinmiyor da. Fazla sorun değil ama. Açmaz şurada; Kürd vekiller köprüyü geçebilecekler mi? Çok zor! Türkiye’nin ve Kürdlerin önünde dağ boyda bir “Kürd sorunu” vardır. 23. dönemine başlayan TC meclisi bu sorunun çözümüne katkıda bulunabilecek mi? İmkansız! Bu imkansızlığın nedenini ve meclis iktidarsızlığının kökenlerini geçen yazımızda ifadelendirmeye çalışmıştık. Bazı arkadaşların; “1991’de Kürd sorununun varlığını haykırmak gerektiği için Kürdçe yemin edilmiştir, 2007 ise çözüm yılıdır, bundan dolayı özverili ve olgun davranmak gerekmiştir” belirlemeleri gerçek olanı yansıtmamakta, “zorunlu” bir siyasal davranışın dekore edilme çabaları olarak görünmektedir. 2007’de çözüme daha fazla yaklaşıldığı doğru bir tabir olabilir. Fakat çözümün gerçekleşeceği yerin Türk meclisi olmadığı için bu çatı altında yapılacak olgunluk ve ya radikallik, sorunların çözümünde farklı sonuçlara ulaşmayı sağlamayacaktır. Türk devlet koruyucuları, meclisi ve resmi kurumlarının tamamı Kürd halkına, onun temsilcilerine karşı önyargılıdır. Anti-Kürdlük, her bir “ne mutlu türkümcü”nün mayasında vardır. Ve onlar çözüm filan istemiyorlar. Başka bir değimle, onların çözümden anladıkları tek şey, Kürdlerin seslerini kısıp fakirhanelerinde usul-usul oturması, devlet tanrıya şükür etmesidir. Türk gazeteci-aydınlarının ve de siyasilerinin algısında DTP’nin “Türkiye’nin bütününe güven vermesi”, Kürdün vekillerinin oturduğu dalı keserek PKK’yi “terörist örgüt” adlandırması ve Kürdlerin tüm siyasal taleplerinden vazgeçmesidir. Güya bunu yapıp “Türkiye’nin bütününe” güven verebileceklermiş? Türk devlet koruyucularının bu tür görüşlerinin ihanete davet çağrısı olması bir yana, bir kere deli saçması bir mantıksızlık üzerinde kurulmuştur. Bütün Kürd halkını Türk sofrasının artığına satan ve annesinin oynaşına babam diyen Kamaran İnan bile bunu başaramamıştır! Kürdün vekilleri bütün Kürd özgürlük şehitlerini mezardan çıkartıp kemikleri üzerinde “küfür duası” okutsalar bile, “Türkiye’nin bütününe” güven veremezler, kendilerine karşı var olan önyargıları kıramazlar. Kürd vekillerinin ettiği yeminler içten değildi, “numara yaptılar”, tamam. Türk partilerinin ve aydın-ulama kesiminin “hizaya doğru mesafe kat eden” DTP’lilere gösterdikleri hoşgörü de baştan-başa numaradır. Her kes ılımlı davranmaya, kibar konuşmaya çalışıyor. Bal aylarının özelliğidir bu. Sevgisiz evliliklerde de bal ayları olur. Bu süreçten sonra kibar söylemlere, nazik ve ılımlı görünmenin zorunluluğundan kaynaklanan davranışlara fazla takılmamak gerekir. Bazı adımlar mecburidir. “Yüce Türk milletine” yemin eden her Kürd vekilini dinlediğimde dargınlaştım, doğrusu. Ancak kesinlikle onlara yönelik bir kırgınlık yaşamadım. Kürd destekli “Ankara rehini” arkadaşlarımızın düzmece bir milletin bekasına ant içerken ciddi bir burukluk yaşadıklarından eminim. Kuzey Kürdistan’lı Kürdlerin özellikle yurtsever duruşu ile seçilen önemli bir kesimi DTP’lileri Türkiye başkentine göndererek bizi temsil et, demiş, kendilerine tarihsel bir sorumluluk vermiştir. Bin yıllık Türk boyunduruğunun Türkiye resmi zeminlerinde deşifrasyonunu yapmak, özgürlük mücadelesini savunmak, Özgür Kürdistan’ı kollamak misyonu yüklemiştir. Benim, Kürd vekillerinin sıkça kullandıkları “misyon” kelimesinden anladığım budur. Kürd sorunu “ne mutlu türkümcüler” meclislerinde çözülemeyeceği için, DTP’lilerin “Kürd sorununu çözmek misyonu” ile hareket ederek kendilerini kandırmaması önemlidir. Onların Kürd sorununu çözmek değil (çünkü çözemezler ve de bulundukları yerde çözülemez), Kurd ulusunun gerçekçi ve tarihsel taleplerini TC’nin yüksek kürsülerinden siyasal bir olgunlukla ve cesaretle dile getirmek sorumlulukları vardır. Bunu yapabilmek bile başlı-başına bir kahramanlıktır. Halkımızın, DTP’li arkadaşların bundan fazlasını yapabileceklerine inandığını da sanmıyorum.

To: The Secretary General of the United Nations, Ban Ki-moon,The United Nations High Commissioner of Human Rights, Louise Arbour, The Leader of the Islamic Republic of Iran Ayatollah Seyed Ali Khamenei, and The Head of the Judiciary of IRI Ayatollah Shahroudi Adnan Hassanpour and his cousin Abdolwahed (known as Hiwa) Butimar have been sentenced to death. Adnan Hassanpour, a Kurdish journalist and advocate of cultural rights for Iranian Kurds, was detained on 25 January and environmentalist Hiwa Butimar on or around 23 December 2006, both in Marivan, Kordestan province. They were reportedly held incommunicado in a Ministry of Intelligence facility in Marivan, and transferred to Marivan prison on 26 March. Following his arrest Hiwa Butimar‘s home was searched by members of the Intelligence Service, who are said to have confiscated items including Kurdish flags, videos in Kurdish and family pictures of a trip to Iraqi Kurdistan. The confiscated items were also reportedly used as evidence against the cousins, who reportedly appeared before a Revolutionary Court in Sanandaj on 12 June, in the presence of their lawyer. Adnan Hassanpour and Hiwa Butimar were reportedly returned from Marivan prison to an unconfirmed place of detention, possibly the detention facility run by the Ministry of Intelligence in Sanandaj, the capital of Kordestan province, early in the morning of 15 July. On 17 July the men were told that they had been sentenced to death on charges of espionage and Moharebeh (being at enmity with God). If confirmed on appeal, the sentences would then have to be further confirmed by the Supreme Court. Adnan Hassanpour is a former member of the editorial board of the Kurdish-Persian weekly journal Aso (Horizon), which the authorities closed down in August 2005 following widespread unrest in Kurdish areas. Adnan Hassanpour had reportedly been tried for offences supposedly arising from articles published in the journal. Hiwa Butimar heads an environmental organisation called The Green Mountain Society. Herby we are expressing our concern that Adnan Hasan Poor and Abdol Wahd (Hiwa) Butimar may be facing imminent execution. We call on you to halt the execution. We have our unconditional opposition to the death penalty, as the ultimate cruel, inhuman and degrading punishment and violation of the right to life. Moreover we would like to express concern at reports that Adnan Hasan Poor and Abdol Wahd Butimar may have been tortured. We seek assurances that they are no longer at risk of torture or ill treatment. We also seek assurances that they will be given access to their families and to all necessary medical care, outside the detention facility if necessary. Furthermore we seek details of the specific charges against each man and details of trails that they have faced. We hope for your urgent attention to this matter. Sincerely;

  • Avrupa Birliği dönem başkanı Portekiz, İran’da idama mahkum edilen iki Kürt gazetecinin cezalarının infaz edilmemesi için çağrıda bulundu. AB Kürt gazeteciler için devrede ANF LİZBON (04.08.2007) - Avrupa Birliği dönem başkanı Portekiz, İran’da idama mahkum edilen iki Kürt gazetecinin cezalarının infaz edilmemesi için çağrıda bulundu. AB dönem başkanlığının internet sitesinde yayınlanan açıklamada Birliğin, İran’ın Adnan Hasanpur ve Hiwa Botimar adlı iki Kürt gazeteciyi idama mahkum etmesinden büyük endişe duyulduğu belirtildi. İran’a iki gazetecinin cezalarının infaz edilmemesi çağrısında bulunan AB, ikilinin adil bir mahkemede yargılanmasını istedi. AB’nin özellikle Kürt ve Arap azınlıklara mensup kişilerin ifade özgürlüğü konusunda İran’ın baskılarından kaygı duyduğu belirtildi. Açıklamada İran’ın son dönemlerde ülkenin çeşitli bölgelerinde gerçekleştirdiği infazlara değinilerek bu durumunun ciddi bir endişe kaynağı olduğunu ifade edildi. AB sonuç olarak İran’daki idam uygulamalarının artışından kınadığını ve idam cezasına her koşul altında karşı olduğunu duyurdu. Adnan Hasanpur ve Hiwa Botimar’a 16 Temmuz 2007 tarihinde Meriwan mahkemesi tarafından idam cezası verilmişti. Gazeteciler idam cezası aldıktan sonra Sine cezaevine götürüldüler. 2005’te kapatılan Aso haftalık gazetesine çalışan bu iki gazeteci Aralık 2006’da istihbarat güçleri tarafından tutuklanmış ve ağır işkencelere maruz kalmıştı. Her iki gazeteci de ‘ajanlıkla’ suçlanıyor. İran Adalet Bakanlığı sözcüsü Alireza Cemşidi yaptığı açıklamada Kürt gazeteciler Adnan Hasanpur ve Abdulvahid Hiwa Botimar’ın ‘muhareb’ oldukları için idam cezası verildiğini söylemişti. Muhareb Farsça’da ‘Allah’ın düşmanları’ anlamına geliyor. İran’da son üç gün içinde 12 kişi idam edildi. Ağustos 2005 tarihinde Tahran savcı yardımcısı Hasan Mugaddas’ı öldürmekten suçlu bulunan, aynı aileden Macid Kavusifar ve Huseyin Kavusifar, 2 Ağustos günü başkent Tahran merkezinde halkın gözleri önünde asılarak idam edildiler. 10 kişi de 1 Ağustos Çarşamba günü idam edildi. İran’da 2007 yılının başından beri en az 151 idam gerçekleşti. Uluslararası Af Örgütü, yayımladığı raporda 2006 yılında 177 kişinin idam edildiğini bildirmişti. Af Örgütü, dünyada en fazla idamın yaşandığı ilk üç ülkenin Çin, Pakistan ve İran olduğunu açıklamıştı. İran’da “ihanet, casusluk, cinayet, silahlı saldırı, uyuşturucu trafiği, tecavüz, oğlancılık, zina, fuhuş ve dinden dönme” idam cezasına götürebiliyor.
  • Lutfen sizde idami protesto icin linki tiklayin.
Click Here to Sign Petition

Bu slaydi izlemeden Kürtler, Cumhuriyet ve Şiddetini okumayin

Bu slaytta kesinlikle bazi hatalar olmus... Ben once klibi sonra yapilan zulmu ayrintili okuyabildim o yuzden... Ben boyle ozel dosyalar buldukca sizlerle paylasmaya devam edecegim... Aslinda paylasilacak, okunulacak ve ogrenilecek cok sey var Kurdistan hakkinda... Ben her gun yeni bir dosya eklemeye gayret ediyorum... Sizi Kurdler ve Kemalist Irk devletinin insanlik sinirlarini asan cizgisiyle basbasa birakiyorum. KURDIA2010

 Kürtler, Cumhuriyet ve Şiddet Türk resmi ideolojisinin milliyetçilik ilkesi, rejimin konformist ve entegralist hassasiyetlerinin de tesiriyle, herkesin 'eşit' olduğunu vurgulamak yerine, herkesin 'Türk' olduğunu ön plana çıkardı. Ancak belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım çerçevesinde, Türk olma konusuna ırki bir önkoşul konmuyor ve kendini Türk olarak tanımlayan herkes (bir tehdit olarak algılanan gayrimüslim nüfus haricinde) herhangi bir sınırlanmaya maruz bırakılmadan Türk kabul ediliyordu. Bu uygulamayı, farklı1 yapısı nedeniyle diğer ırkçı uygulamalardan ayırt edebilmek için, 'Türklükte eşitlik' (ya da 'Türklükte eşitlenme') olarak nitelendirmek de mümkün. Farklı bir ırka mensup olduğunu düşünen bir insanın, Türklerle herhangi bir alıp veremediği olmasa bile, sırf 'devlet öyle istedi' diye durup dururken kendini Türk olarak tanımlamaya başlamayacağı açık. Bu nedenle de, Türklere muhalif olmamakla birlikte kendilerini Türk olarak tanımlamayan ve yüzyıllardır adem-i merkeziyetçi Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kendi özerk idarelerinde yaşamış bulunan kimi gruplar, (doğal olarak) milliyetçi/merkeziyetçi uygulamaları benimsemediler. Kürt Milliyetçiliğinin Doğuşu Halifeliğin kaldırılmasına bir tepki olarak başgösteren, bir başka deyişle, etnik değil, dini bir yapıya sahip olan Şeyh Said İsyanı ile birlikte Ankara'nın Kürtlere bakışının değiştiği, karşılıklı yapılan hatalarla birlikte sorunun giderek büyüdüğü söylenebilir. Doğudaki pek çok şeyh, aşiret ve boy, Şeyh Said İsyanı'na katılmamış, dahası, telgraflar çekerek Ankara'ya bağlılıklarını bildirmişlerdi. Ancak isyan bastırıldıktan sonra sadece isyan edenler değil, Atatürk'e bağlılıklarını bildirenler de cezalandırılınca tepki büyümüştü.2 Şeyh Said İsyanı'nın başlamasının ardından yürürlüğe konan Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte, bir tür sıkıyönetime geçildi. 'Bu dönemde, Kürtçe ve Kürt kültürüne dayalı her türlü simge ve ifade yasaklandı. Ve Kürtleri "aslında Türk" olduklarına ikna etmeye yönelik uzun bir siyasetin startı verildi.'3 Pek çok Kürt zorla göç ettirildi. Ancak göçe zorlananların bir kısmı dağa çıktı, bir kısmı ise Suriye, Irak ve İran'a göçerek oradaki Türkiye karşıtı örgütlere katıldı.4 Şeyh Said İsyanı esnasında son derece zayıf olan Kürt milliyetçiliği, bütün bu yaşananlar sonucunda, sürekli kaşınmış olması nedeniyle (doğal olarak) giderek güçlendi. Araştırmacı Mustafa Akyol, 'Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek' adlı kitabında, Kürt aydın Canip Yıldırım'ın, Tek Parti Dönemi'nde, 'Vatandaş Türkçe Konuş!' kampanyası çerçevesinde gerçekleştirilen uygulamalar konusundaki sözlerini alıntılıyor. Akyol'un, PKK'yı eleştirmekten çekinmeyen ve 'Türk ve Kürt halkları asla birbirinden ayrılmaz' diyebilen bir aydın olduğunu belirttiği Canip Yıldırım, o yılları şöyle anlatıyor: Hatta öyle ki, yaşlı köylülere bile Türkçe öğretmeye kalkıyorlar. Türkçe konuşamayanlara para cezası verildiği yıllar. Bu işi belediyenin zabıta memurları yapıyorlardı, öyle bir hız verdiler ki bu işe, artık köylü şehre gelmemeye başladı, üretim durdu. Diyarbakır'ın kenarında yakın köyler var, Şılbe, Şeyh Kend, Ali Pınar, Zoğe, fakir köyler. Bunlar maişetlerini sağlamak için yoğurdu ayran yapar, kaymağını, tereyağını ayırırlar, kışa saklarlar, bu ayranı getirirlerdi eşek sırtında, sokaklarda bağırırlardı, 'Hayde dev hayde dev' (hadi ayrana gel, hadi ayrana gel) diye. Tabii Diyarbakır'da kışın yorgansız, yazın ayransız olmazdı. Herkes bu ayrancılardan bir kuşhana (tencere), bir kuşhana daha ayran alırdı... Belediyenin zabıtaları bunları alır götürürlerdi, haydi bakalım para cezası. Onun için kimse gelmemeye başladı. Köylü satmak için değil, ancak kendisinin [tüketebileceği] kadar ürün üretmeye başladı.5 Kürt İsyanları ve Ankara'nın Tepkisi Şeyh Said İsyanı sonrasında yaşananların ardından Kürt isyanları birbirini izledi. Atatürk'ün ölümüne dek Kürt ayaklanmasının yaşanmadığı tek bir yıl bile olmadı.6 Dahası, bu isyanlar, çok geniş halk kitlelerinin katılımıyla, çok geniş bir alana yayılarak büyüyordu. Bitlis, Van, Ağrı ve Botan bölgelerine yayılan isyan, '45000 kişilik bir ordu gücü kullanılarak bastırılabildi. 12 Temmuz'da, 15000 askerin, ağır topların ve savaş uçaklarının katıldığı bir meydan savaşı yaşandı.'7 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi, 'Ağrı Dağı Harekatı bu hafta başlıyor' başlığıyla duyurduğu gelişmeleri şöyle aktarıyor: Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset dolmuştur... Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa, bizzat Ağrı Dağı'nda tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez. Cumhuriyet'le başlangıçta problemi bulunmayan Kürtlerin Şeyh Said İsyanı'ndan sonra genellenmeleri ve kendilerine sürekli yasaklarla, sürgünlerle ve şiddetle muamele edilmesi, milliyetçilik ilkesinin konformist yapısı kadar, rejimin militarist ruhu ile de ilgiliydi. Mustafa Akyol'un, o dönemde yayınlanmakta olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinden yaptığı bir alıntı, söz konusu militarist zihniyetin bir yansımasını çok net bir şekilde ortaya koyuyor: İnkılabımızı yaşatmak, istiklalimizi muhafaza, haricin tecavüzlerini karşılamak ve kuvvetlendirmek mecburiyetindeyiz. Unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat vardır. Ve nihayet, kuvvetin celbedeceği hürmet ve muhabbet vardır.8 (vurgu eklendi) Siyasette merhametin olmaması bir yana, vatandaşın devlet yönetimine hürmet ve sevgisinin kaba kuvvetle temin edileceğini ifade eden bu cümleler, o dönemde nasıl bir siyasi ortamın hakim olduğu konusunda fikir verici mahiyette. Kendi doğru bildiği tektipleşmeyi gerçekleştirme adına halkın üstüne bombalar yağdırmakta, köyleri yakmakta bir mahzur görmeyen militarist zihniyetin acımasızlığının vardığı noktalara, 1937 Dersim İsyanı'na devletin verdiği tepkiler örnek olabilir. Dersim İsyanı Yaşanılan korkunç olaylar nedeniyle adı daha sonra 'Tunceli' olarak değiştirilen Dersim, Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinden bu yana özerk bir yönetime sahipti. Ancak değişimin hızlandığı ve merkeziyetçiliğin arttığı Tanzimat Devri'nden itibaren bu yapı her değiştirilmek istendiğinde, Dersim halkı buna direnç gösterdi. Cumhuriyet döneminde de özerk yapısını sürdürmek isteyen Dersim halkı, askerlik hizmetine katılmaya ve vergi vermeye de karşı çıktı. 1930'larda devletin Dersim'deki (şehri yönetmek üzere askeri vali atama gibi) uygulamalarına karşı bir dizi isyan yaşandı. 21 Mart 1937 tarihinde Seyyid Rıza önderliğinde başlayan büyük isyan ise, 1938 yılının Ekim ayına kadar bastırılamadı. Cumhuriyet gazetesi, gelişmeleri, 25 Haziran 1937 tarihli nüshasında, 'Tayyarelerimiz, şakilerin son sığınaklarını da bombaladı', 27 Haziran 1937 tarihli nüshasında ise, 'Tayyare filolarımız kaçmak isteyen şakileri şiddetle bombalıyor.' şeklinde duyurdu. Operasyonlarda toplam 50000 asker ve 40 savaş uçağı kullanıldı.9 Yoğun bombardıman ve şiddetli kara saldırılarıyla onbinlerce Kürt öldürüldü. Dünya'nın ilk kadın savaş uçağı pilotu olan Sabiha Gökçen de, (Atatürk'ün özel izniyle) Dersim'i ilk bombalayan pilotlar arasındaydı. (1,2) Dersimlilerin o dönemde yaşananları bugün 'soykırım' olarak nitelendiriyor olmaları pek makul değilse de, onları böyle düşünmeye iten nedenler de yok değil. Dersim'de yaşananların canlı şahitlerinden Albay Hulusi Yahyagil, yaşadıklarını anlatırken şunları söylüyor: '1938'de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. Bize verilen emir ise tek kelime idi: 'İmha!' 'Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire.''10 Necip Fazıl Kısakürek'in, bir kitabının 'Doğu Faciası' adlı bölümünde yer alan şu cümleler de aynı doğrultuda: Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.11 Aynı kitapta başka korkunç örnekler de var: Elazığ Ortaokulu'nda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat'a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil'in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: "- Sizi de onun yanına götüreceğiz!" Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir. Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: "Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!"12 Köy öğretmeninin bu sözleri, öğretmenleri 'rejimin köydeki sözcüsü' olarak gören tek parti zihniyetiyle de uyum içerisindedir.13 Nefretin Nefret Doğurması Militaristlerin zannettiğinin aksine, dünyanın her yerinde edinilen her tecrübe, şiddetin hürmet ve sevgi değil, nefret doğurduğunu, nefretin de yeni nefretlere gebe olduğunu ortaya koyuyor. Zira militarist zihniyetin öfke ve nefreti de, Dersim İsyanı'nda onbinlerce insanın öldürülmesiyle dahi sona ermedi. Mustafa Akyol, Kürt milliyetçisi Naci Kutlay'ın, 'Kürtler' adlı kitabında, Dersim İsyanı'nın ardından bölgedeki Kürt çocuklarına Türkçe öğretmek üzere kurulan okullardan bahsederken, Kürt öğrencilerin bu okullarda bile insanca muamele görmediklerini söylediğini aktarıyor. Kutlay, bu okullarda görev yapan İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar'ın şu anısını naklediyor: Nöbetçiyim bir gün. Kalkma zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı katı bir dolaşmaya gittim. Şaşırdım doğrusu: Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odunları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu işler çok sessiz cereyan ediyor. Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum: - Bu işleri hademeler yapmazlar mı? Sobayı üfleyen çocuk başını kaldırdı, gözleri dumandan yaş içindeydi. Kollarından odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti. Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi: - Helbet yapacaklar ya... Bunlar isyan eden Kürtlerin dölleri, dağ ayıları... 14 İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar'ın anlattığı diğer olay ise, halka hakim olan bu bakışın, siyasi iktidardan yansıdığını gösterir mahiyette: Okulumuz üç vilayetin valileri, Milli Eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilirdi. Bakanlık müfettişleri de ayrı. Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahinbaş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu: - Kürt kızları mı bunlar? Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, değiştikçe de hainleşti. - Tunceli'nin Türk kızları efendim. Vali Bey devam ediyordu: - Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler. Ben sözünü kesmek isteğiyle; - Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli… - Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz… Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti: - Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder! - Beyefendiciğim, öbür sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedeflerini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruyu soruyorlardı: - Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar? - Neden "Kürt" diye hep hakaret ediyorlar? - Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar? - Hani siz "hepimiz Türküz" diyordunuz? Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu.15 (vurgular eklendi) Aradan yıllar geçeçek, ancak kafatası avcısı Afet İnan'ın (ve diğerlerinin), 'kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmiş vatandaş ve milletdaşlarımız'16 şeklinde ifadeler yüklü kitapları basılmaya devam edecekti: Bu eser, Doğu Anadolu’da oturan, Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan bırakmayan ilmi deliller ile... Dünya üzerinde "Kürt" diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur… Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türklerinin kendilerini aydınlığa çıkaracak bu kitabı dikkatle okumaları, can evine çekilip derin derin düşünmeleri lazımdır.17 1 Anadolu gibi onca uygarlığın gelip geçtiği topraklarda sadece %100 Türk olan insanları vatandaş kabul etmenin işlevsel olmaktan uzak olacağı açık. Bu noktada, bir yandan Türklüğü 'kabul' ya da 'varsayım' ile tanımlarken, diğer yandan ders kitaplarında Türk ırkını 'üstün ırk' olarak tanımlamanın fazlasıyla çelişkili olduğunu da hatırlamak gerekli. 2 Bu konuda bkz. Akyol, Mustafa. (2006). Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? (İkinci baskı.). İstanbul:Doğan Kitap. 104 3 a.g.e. 103 4 a.g.e. 105 5 a.g.e. 122-123 6 Oran, Baskın. (1993). Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji dışında Bir İnceleme İstanbul:Bilgi Yayınevi. 219 7 Akyol 106 8 a.g.e. 104 9 a.g.e. 107 10 Şahiner, Necmettin. Son Şahitler. İstanbul:Nesil. 1041. 11 Kısakürek, Necip Fazıl. (1976). Son Devrin Din Mazlumları (Doğu Faciası bölümü). (Dördüncü baskı). İstanbul: Büyük Doğu Yayınları. 154. 12 a.g.e. 13 Bu konuda bkz. Üstel, Füsun. (2005). "Makbul Vatandaş"ın Peşinde: II. Meşrutiyetten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi (İkinci baskı.). İstanbul:İletişim Yayınları. 198-208 14 Akyol 124 15 Akyol 124-125 16 Afetinan, Ayşe. (1969). Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 23. 17 Fırat, M. Şerif. (1970). Dogu İllerı ve Varto Tarihi (Üçüncü baskı). Ankara:Kardeş Matbaası. 67 BİREYSEL HAKLAR TARİHİMİZ

Osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle: "Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz.                                                                           Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır.                                                                                   Türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur." OSMANLI VE TÜRKLER Bilindiği üzere birçok tarihçi Osmanlıyı Türk sayar fakat hakikat aslında öyle değildir. Bütün deliller ise tam tersini ispatlamaktadır. Osmanlı’ya Türk diyenler özellikle son 100 yılda yazılmış kitaplarda geçer. Osmanlı ise hiç bir zaman kendine ne Türk demiştir, ne de Türklüğü kabul etmiştir. Osmanlı Devleti’nde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı. Ve böyle birçok şeyler vardır. Osmanlı’nın Türk olmadığını maddelerle açıklayalım. 1. Osmanlı’nın Kayı boyundan olduğu söylenir fakat böyle bir delil veya ispat yoktur. 1597’de Şerefhan tarafından yazılan Şerefname'de “Rum hükümdarı Fatih Sultan Mehmet” diye yazıyor. Yunan ve Rum tarihçilerde Fatih Sultan Mehmed’in Rum kökenli olduğunu söylüyor. Rumların o dönemde çoğunlukta olduğu belli oluyor. Osmanlı hiç bir zaman Türkçe konuşmamıştır. Osmanlıca Arapça ve Farsça karışımı dildi. Bilinenin aksine Osmanlıca denen yapay Türkçe değildir. Türkçede çok fazla Arapça ve Farsça kelime olduğu için böyle sanılıyor. 1a. Osmanlı’da saray dili Persçeydi. Osmanlı’nın kullandığı alfabe de Pers (Fars) alfabesiydi. Arapça ve Farsça yazan, konuşan ediplerin, Türkçe konuşan ve yazanlardan daha üstün tutulmaları sebepsiz değildir. 2. Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan geldiler. Hanedanda bu kan yabancılığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti. 3. Osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle: "Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz. Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır. Türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur." Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise; "Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir. Divan-ı Hümayun yazmanlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, "Baban da olsa Türk’ü öldür" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün İslam Peygamberi Hz. Muhammet'e ait olduğunu vurgulamaktadır. Sadece bir kıtasını yineleyelim: Osmanlı sarayının devşirme yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi'nin 1499 yılında yazdığı şiirin bir kıtası şöyledir: SAKIN TÜRK'Ü İNSAN SANMA BİR AN BİLE OLSA TÜRK’LE OLMA TÜRK ELİNE ŞEKER OLSA,O ŞEKER ZEHİR OLUR TÜRK'ÜN BAŞINI KESERKEN SAKIN GAM YEME BABAN BİLE OLSA TÜRK'Ü ÖLDÜR. 4. Anadolu’da öldürülen Türk sayısı, Yavuz Sultan Selim zamanında 50.000 kadardır. Bu gerçek Osmanlı İmparatorluğu'nun Türklükle alakası olmadığının açık bir kanıtıdır. 5. Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: "Türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltiyamına derman yok." Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır. Osmanlı tarihçisi Naima "Tarihi"nde Türkler için; nadan (kaba) Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk ifadelerini kullanmaktadır. 6. Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar Selçuklulardan beri yaygındır. Örneğin, Selçuklu yazar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır: "Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar." 7. Osmanlı düşüncesinde, "kavmi necip" olarak görülen Araplar karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda; "Türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. "Türk hükümeti", "Türk ordusu", "Türk ülkesi" deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. 8. Osmanlı Efendisine Türk demek hakaret sayılmış, "Türk" sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur. Yani Türk kelimesi aşağılamak ve küfür yerine kullanılırmış. Irki bir anlam taşımıyor ve sadece cahil köylüleri aşağılamak söylenirdi. 9. İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır. 10. Devlet-i Aliyye Devri'nde, Başbakanlara, Sadrazam deniyordu. 624 yıllık Osmanlı devrinde, 215 sadrazam oldu. Ve sadece 78'inin Türk asıllı olduğu iddia ediliyor. Yani en 197 sadrazam Türk soyundan değildi. Bu 78 Türk olduğu iddia edilen sadrazamlarda büyük olasılıkla uydurmadır. Böyle birşey gerçek değildir. Son yıllarda yazılan tarih kitaplarında yer alır ancak. Eski tarih kitaplarında böyle birşey yer almaz. 11. Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi arasında birlik ve beraberlik içinde değildi. Anadolu’da tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. "Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler", "Pis Türkler" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu. 12. Osmanlı yönetiminde Türk’e yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir: "Türk değil mi, Merzifon'un eşeği, Eşek değil, köpekten de aşağı." 13. Osmanlı Devleti’nde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı. Ne dini, ne dili, ne ırkı, ne davranışı Türklükle alakası olmayan Osmanlı’ya “Türk” demek kadar komik ve saçma birşey olamaz. Dünyada böyle birşey ne görülmüştür, nede duyulmuştur. 14. Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk kökenliler "azınlık" konumunda kaldı. 1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu: "Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'Türk' veya Türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin 'eşek kafalı' anlamında, 'Türk kafa' diye homurdanırsın. Büyük genetik araştırmaların hepsi Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmiş Türkmenlerin azınlık olduğunu ispatlamıştır. BAKINIZ, ORTA ASYA’DAN ANADOLU’YA GELMİŞ TÜRK GENİ YÜZDE 9 Bu araştırma dünyanın en büyük 3. Üniversitesi olan Stanford Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır. Son iki cümleyi okuyun. http://med.stanford.edu/profiles/frdActionServlet?choiceId=s howPublication&pubid=14897&fid=3792 Daha detaylı versiyonu: %9 Türk http://hpgl.stanford.edu/publications/HG_2004_v114_p127-148. pdf Türkiye’deki genetik uzmanları da Anadolu’da Orta Asya kökenli gen taşıyanların çok az olduğunu söylüyor. http://www.milliyet.com.tr/2005/05/17/guncel/agun.html Dr. Wells: “Anadolu'da Türk dili ve kültürünün yayıldığını biliyoruz. Ancak genetik veriler, Selçuklu ile Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Türk geninin burada fazla yayılmadığını gösteriyor. Kendinizi “Türk” sayabilirsiniz, ama kökleriniz başka yere uzanabilir”. 15. Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı'nın, Türk’e yaklaşımından farklı değildi. Avrupa Türk ismini aşağılamak için kullanırdı, Osmanlı da öyle. Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Osmanlı’lardan bahsederken Türkler dedikleri gibi. Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları, “Hangi dindensin?” sorusuna, “Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler. Pakistan’daki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken, “mahbûb ve müslim” kelimeleriyle açıklanmaktadır. Hatta Avrupalılar Türk kelimesini kullanırken Araplar dahil birçok müslüman halkı kastederek Türk demişlerdir. Yani Avrupa Türk derken müslümanları kastediyordu. Bu Türkiye (Turchia) ismi Selçuklunun Anadolu’yu almasından süregelmiş bir kelimedir. Anadolu’ya “Türkiye” denmesinin sebebi Selçuklu Türklerinin Anadolu’da nüfus çoğunluğu olduğu için değildir, Anadolu’yu hakimiyeti altına alıp kontrol etmelerinden dolayıdır çünkü Anadolu’ya Türkmen askerler gelmiş ve bu militer güçle Anadolu’ya hakim olmuşlar. Kim hakimse onların ülkesi denmiş, ama Türkler hiç bir zaman nüfus çoğunluğuna sahip olmamıştır. Halende öyledir. Türkmenler ise fethettikleri yerlere Rumların ülkesi demeye devam etmiştir. Dolayısıyle Avrupalıların Turc/Turco sözcükleri eskiden süregelmiş kelimeden oluşuyor, fakat Türkler çoğunluk değildir. Ama Osmanlı Türklüğü hiçbir zaman kabul etmemiştir çünkü Türk değildi. Osmanlı Türkmenlere “Etrak-ı bi idrak = anlama kaabiliyeti olmayan Türkmenler” derdi (bu ibare, Osmanlı döneminde Türkmenler’e yakıştırılan bir ibaredir). Osmanlı Padişahına “Türk” dense, kendine hakaret edildi diye söyleyenin kafasını vurdururdu. 16. Ancak biz başa dönerek, Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. İlk Osmanlı Padişahı Osman beyin annesinin Türk, Mo(n)gol veya Acem kökenli olduğuna dair rivayetler varsa da, bunlara ait bir kanıt bulunamamıştır. 1- Osman Beyin iki eşi vardı, Mal ve Bala Hatunlar. Her ikisinin de Moğol asıllı olduğu iddia edilse de herhangi bir kanıt yok. 2- Orhan Bey: Osman Bey'in Mal Hatun isimli eşinden doğdu. Eşleri Rum asıllı Horofira (Nilüfer Sultan), Rum Asporçe ve Rum Teodora. 3- Birinci Murad: Horofira'dan doğdu. Eşleri Bulgar-Yahudi melezi Marya ve Bulgar Tamar. 4- Yıldırım Beyazıd: Marya'dan doğdu. Eşleri: Sırp kökenli Olivera, Devlet Hatun, Bulgar Olga, Maria, Angelina ve Anita. 5- Çelebi Mehmed: Olga'dan doğdu. Eşleri: Sofia, Anna, Veronica. 6- İkinci Murad: Veronica'dan doğdu. Eşleri: Nache de la Bazory (Fransız), Mara Despina, Stella. 7- Fatih: Mara Despina'dan doğdu. Eşleri: Rum Zaganoz paşanın kızı Kornelya, Anna, Helen, Tamara. 8- İkinci Beyazıd: Kornelya'dan doğdu. Eşleri: Beti, Anita, Suzi, Liliana, Katherin, Nina, Martha ve Danilova. 9- Yavuz Sultan Selim: Annesi (Beti, Anita, Suzi, Liliana, Katherin, Nina, Martha ve Danilova... tartışmalı). Eşleri: Polonyalı Helga (Havza Sultan), Sırp Aleksandra (Ayşe Sultan). 10- Kanuni Sultan Süleyman: Polonya'lı Helga'dan doğdu. Eşleri: Bir Rus papazının kızı Roksalan (Hürrem Sultan), Sicilya'lı Rozaline (Gülfem Hatun). 11- İkinci Selim (Sarı Selim): Roksalan'dan doğdu. Yahudi Rasel (Nurbanu Sultan). Sarı Selim, kızı Esmahan'ı Hırvat kökenli Sokullu Mehmet Paşa ile evlendirdi. 12- Üçüncü Murat: Raşel'den doğdu. 130 cariyesinden 112 çocuğu oldu. Eşleri: Venedik'li Sofia Baffo (Safiye Sultan), Polonyalı Mona (Mihriban Sultan), Macar Ninuska (Nazperver Sultan), Rus Olga (Şahhüban Sultan), Romanyalı Meri (Fahriye Sultan). 13- Üçüncü Mehmet: Sofia Baffo'dan doğdu. Eşi: Yunanlı Helen (Handan Sultan), İspanyol Sinderella Violetta (Mahpeyker Sultan). 14- Birinci Ahmet: Helen'den doğdu. Eşleri: Rum Evdoksia (Mahfiruz Sultan), bir Rum Papazının kızı Anastasia (Mahpeyker Köşem Sultan). 15- Birinci Mustafa (Deli Mustafa): Üçüncü Mehmed'in eşi Sinderella Violetta'dan doğdu. 16- İkinci Osman (Genç Osman): Evdoksia'dan doğdu. 17- Tekrar Deli Mustafa (15. numarada konu edildi). 18- Dördüncü Murad: Anastasya'dan doğdu. Eşleri: Keti, Anna (Atifet Sultan), Helena (Cihannüma Sultan). 19- Birinci İbrahim (Deli İbrahim): Dördüncü Murad'in kardeşi. 20- Dördüncü Mehmet (Avcı Mehmet): Nadya'dan doğdu. Eşleri: Rum Evemia (Emetullah Gülnüs Sultan), Korsika'lı Bella (Afife Sultan), Romanyalı Cesika (Güner Sultan), Ermeni Flora (Gülbeyaz Sultan), Rum Helen (Hatice Sultan). 21- İkinci Süleyman: Katrin'den doğdu: Eşleri: Yok. Cariyeler: çok. 22- İkinci Ahmet: Lehistanli Yahudi Eva. Eşleri: Giritli Rum Yeremiye (Rebia Sultan), Mora'li Diana (Sayeste Sultan). 23- İkinci Mustafa: Evemia'dan doğdu. Eşleri: Rus Vera (Mahfiruze Sultan), Sırp Mari (Hafize Sultan), Giritli Rum Aleksandra (Saliha Sultan). 24- Üçüncü Ahmet: Rum Emevia'dan doğdu. 25- Birinci Mahmut: Aleksandra'dan doğdu. Eşleri: Fransız Julienne (Hatem), Sicilyalı Lili (Raziya), Macar Maggi (Tiryal), Rus Olga (Verdinaz). 26- Üçüncü Osman: Mari (Şehsuvar Sultan)'dan doğma. Eşleri: Sırp Olga (Ferhunde), Sicilyalı Olivya (Zerki). Cariyeler: Yok! 27- Üçüncü Mustafa: Gürcü Janet (Mihrisah Sultan)'dan doğdu. 28- Birinci Abdülhamid: İda (Rabia Sultan)'dan doğma). 29- Üçüncü Selim: Gürcü Janet (Mihrisah), Eşleri: Patricia (Afitab), Linda (Nefizar), Berti (Pakize), Alis (Tabisefa), Lisa (Hüsnümah), Rosa (Nurisems), Anna (Rafet), Magdalena (Ziybifer). 30- Dördüncü Mustafa: Bulgar Sonya (Seniyeperver Sultan)'dan doğma. Eşleri: Flora (Dilpezir), Adela (Seyyare), Sofi (Peykidil, Gloria (Sevkidil). 31- İkinci Mahmut: Fransız Aimee (Naksidil)'den doğma. 32- Birinci Abdülmecid: Rus Suzi (Bezmialem Sultan)'dan doğdu. Eşleri: Safiraz Ermeni, Bezmara (Bezmican) kökeni bilinmiyor, Fransız Vilma (Şevkefza), Ermeni Verjin (Tirimüjgan – İkinci Abdülhamid'in annesi), Rum Karoli. 33- Abdülaziz: Hamam natırı Çingene Besime'den doğma. Eşleri: Camelya (Dürrünev), Asporce (Gevher), Anna (Edadil), Adela (Hayranidil) ve Alis (Nesrin). 34- Beşinci Murat: Fransız Vilma (Şevkevza Sultan)'dan doğma. Eşleri: Carmen (Cananiyar), Marone (Elaru), Elfi (Filiztan), Clarissa (Gevheri), Henna (Reşan) v.b. 35- İkinci Abdülhamid: Ermeni Verjin (Tirimüjgan Sultan)'dan doğma. 36- Mehmet Reşat: Rum Sofi (Gülcemal Sultan)'dan doğma. 37- Vahdeddin (Beşinci Mehmet): Abdülmecid'in karısı Henriet (Gülüstü Sultan)'dan doğma. Eşleri: Emine Nasik Eda ve saray bahçıvanının kızı Nevzut. Kökeni bilinmiyor; Çerkez olduğu iddiaları var. GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ TEK BİR TÜRK YOKTUR OSMANLININ İÇİNDE. 17. Osmanlı’nın mutfak kültürü Orta Asya’dan çok farklıdır. Osmanlı’da zeytinyağlı yemeklerin neredeyse tamamı Bizans mutfağıdır. 18. Türk musikisi, sanat müziği denilen şey Bizans müziğidir. Kullanılan enstrümanlar hemen hemen aynıdır. Hatta “Musiki” kelimesi bile Yunancadır. 19. Sultan Selim’in 50.000 bin Türkmen’i kestiğini de bilmezsiniz belki. Osmanlı devleti Türkleri teker teker kılıçtan geçirdiği halde nasıl olur da Osmanlı devleti'nin Türk soyundan geldiğini söylerler. 20. İlk 1481 yılından kurulan Galatasaray Lisesi 1868 yılında Abdülaziz tarafından Mekteb-i Sultani adında tekrar açıldı. Eğitim dili Fransızcaydı ve Türkçe yasaktı. Rumca, Ermenice, Latince, Fransızca, Almanca, Farsça, Arapça vb. öğretilirdi. Kurulduğundan beri Türkmenler hiç bir zaman alınmamıştır bu mektebe.. Gördüğünüz gibi Mektebi Sultanide Rumca, Ermenice, Latince, Fransızca, Almanca, Farsça, Arapça v.b. öğretilirdi ama hiçbir zaman Türkçe öğretilmemiştir ve Türkmen öğrenciler hiçbir zaman bu mektebe alınmamıştır. Bu nasıl Osmanlı ki Türkçe yasak ve Türkmen öğrenciler bu mektebe alınmıyor? Tarihte böyle birşeye rastlanmamıştır. Osmanlı’nın Türk olması mümkün değildir. 21. Osmanlı döneminde bir müslümanlaştırma politikası vardır, ancak Osmanlı devletinin Türkleştirme gibi bir politikası olmamıştır, çünkü Osmanlı zaten Türk değildi. 22. Fatih Sultan Mehmed Han, Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan ile, 11 Ağustos 1473’te, Otlukbeli mevkiinde büyük meydan muharebe yapmıştır. Halbuki bunların ikisinin de Türk olduğu iddia ediliyor. Neden iki Türk savaş yapsın ki? Demek ki Fatih Sultan Mehmet Türk değil. Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan Fatih bile, Otlukbeli Savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen Türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "İşine devam et" demiştir. Sonuç Osmanlı’nın kesinlikle Türk olmadığı bellidir. Osmanlı'nın kendini Türk olarak nitelendirmediği hatta Türk kelimesinin anlamının Osmanlı için bir aşağılama terimi olmasıdır. Prof. Dr. Aslıhan Tolun, “Anadoludaki Türklerin gen yapısı Asya'daki Türkçe konuşan toplumlardan çok, Anadolu’lu çıkıyor. Genetik yapı olarak, Orta Asya'dan çok Yunanistan, Bulgaristan gibi komşularımıza benziyoruz.

Tarihe Kazınmış Belgeler; Kürt Soykırımları

Önceki yazılarımızda değişik zaman ve zeminde yaşayan bir çok halkın karşılaştığı kitlesel soykırımların bir çoğuna özetle değinmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise Ortadoğu'nun en kadim halkı olan Müslüman Kürtler'e ve onun güzel coğrafyası olan Kürdistan'a yönelik olarak tüm dünyanın gözü önünde uygulanan ve hâlâ uygulanmakta olan soykırımlara değineceğiz.
İrili ufaklı bir çok soykırıma dipnotlar düşen tarihi kaynakların, Kürtler'e yönelik sistemli ve kapsamlı soykırımları görmezden gelmesi elbetteki esef vericidir.
Zira Kürtler'in son 200 yıldır yaşadıkları, diyebiliriz ki tarihte hiçbir halkın yaşadıklarıyla kıyaslanamaz. Kürt Halkının bu süreçte yaşadıklarının soykırım tanımına tamamıyla uyduğunu, akıl ve vicdan sahibi hiçbir insan inkar edemez. Resmi tarihi kaynakların görmezden geldiği ve kaydetmediği 'Kürtler'e yönelik bu soykırımların' belli başlı olanları şunlardır:

Rusya ve Ermeniler (Kürt Soykırımı; 1917):

1915-1917 yıllarında Osmanlılar tarafından soykırımdan geçirilen Ermeniler, intikam almak için bu soykırımdan Kürtler'i de sorumlu tutarlar. 1917 yılında Rus orduları Kürdistan sınırını geçip, yaklaşık 128 bin Kürd'ü katletmiştir. 1. Dünya Savaşı öncesinde de Ermeniler, Büyük Ermenistan Devleti hayalleri uğruna birçok Kürt şehrine saldırarak kadın, çocuk, yaşlı demeden binlerce Kürd'ü katliamdan geçirmişlerdir. İşin esef verici yanı, Ermeni soykırımını bu kadar dillendirenler, Kürtlere yapılan bu saldırıları hiçbir şekilde ifade etmemiş olmalarıdır.

Osmanlı Devleti, (Kürt Soykırımı; 1914-1918):

Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda, "Ermeniler geliyor" söylemiyle Kürtler'i iskan değişikliğine zorlamış ve bu politikanın sonucunda 700 bin Kürt, yollarda; açlıktan, soğuktan ve salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybetmiştir. Bunun yanında Kafkas (Sarıkamış) Cephesi'ne -ölüme- gönderilen ve çoğunluğu Kürtler'den oluşan ordu, açlığa ve soğuğa teslim olmuş, bu cephede 90 bin insan kirli bir politikanın ürünü olarak canından olmuştur. "İçerde bir Kürt tehdidi, dışardan gelebilecek bir Rus tehdidinden daha tehlikelidir" diyen Enver Paşa, bununla Kürtler'den kurtulmayı amaçlamıştır. Bunun yanında Yemen'e gönderilen Kürtler'den ise hiç bir haber alınamamıştır. Denilebilir ki, Osmanlı'nın 1. Dünya Savaşı'na girme nedenlerinden biri de tehlike olarak gördüğü Kürt potansiyelini bitirmekti. Bu yüzden olacak ki, kimi Türk subayları savaş içinde şu sloganı dile getirmişlerdir: "Gelişte Zo'ları temizledik, dönüşte de Lo'ların icabına bakacağız!.." "Zo"larla kastedilen Ermeniler, "Lo"larla kastedilen ise Kürtler'dir. Kürtler, I.Dünya Savaşı'nda 1,5 milyon kayıp vermişlerdir.

Türkiye; 1920-1938:

Anadolu'yu ve Kürdistan'ı Türkleştirme ve bu nedenle Türk olmayan halkları yok etme düşüncesinin zeminini ilk kez İttihat ve Terakki hazırladı. İttihat ve Terakki'den beslenen Kemalistler ise, Cumhuriyet'i bu ideolojik temel üzerine kurmuşlardı. Ermeni Tehciri'nden sonra sıranın Kürtler'e geldiği belliydi. 1920 Koçgiri Ayaklanması'nda Kürtler'e reva görülenler, bunu doğrulamıştı. Koçgiri Ayaklanması'nı bastırmakla görevlendirilen Merkez Ordu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa'nın; "Türkiye'de Zo (Ermeniler) diyenleri temizledik. Lo (Kürtler) diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim" sözleri Kemalistlerin Kürtlere yönelik politikasını özetliyordu. Nurettin Paşa komutasındaki Türk ordu birlikleri ve Topal Osman çetesi, tüm güçleriyle Koçgiri'de soykırıma giriştiler. Kürt çocuklarını ateşe atarak yakmak, köy yakmak ve evleri talan etmek, dar ağacı kurmak ve göçe zorlamak gibi kural dışı uygulamaları devreye sokan ordu birlikleri, tüm hünerlerini göstererek vahşette adeta birbirleriyle yarışmışlar ve arkalarında, küçük bebeklerin de içlerinde bulunduğu binlerce masum insan cesedi bırakmışlardı. Cumhuriyetin kuruluş arefesinde yaşanan bu vahşet, Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber Kürtler'e yönelik 80 yıldır uygulanacak olan jenositlerin ve soykırımların da adeta habercisi niteliğindeydi.
1925'ten itibaren Kürdistan'ın her tarafında katliamlar, zulümler, soykırımlar, bitmeyen tehcir yasaları ve sıkıyönetim vardı. 1925-38 yıllarında Kürdistan'da yaklaşık 800 bin ile 1 milyon insanın katledildiği ve bir milyon civarındaki Kürd'ün ise isyanlar bahanesiyle ülkesinden, Türkiye'nin batı illerine sürgün edildiği, kaynaklarda belirtilmektedir.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürtler, imha politikalarının yanında büyük çaplı bir asimilasyona tabi tutularak "Türkleştirilmeye" çalışılmıştır. Kürtler ise bu politikalara kıyamlarıyla cevap verdiler. 1925 Şeyh Said Kıyamı, 1927-1929 ve 1930 Ağrı Ayaklanması ve 1937 Dersim Direnişi ile bu kanlı politikalara karşı koyuş gerçekleşmiştir. Cumhuriyet döneminde kanla bastırılan en önemli Kürt ayaklanması olan 1925 Şeyh Said Kıyamı, bu kirli politikalara gösterilen ilk tepkidir. Bu kıyam bastırılınca, Şeyh Said ve 46 Müslüman Kürt önderi idam edilir. Ama katliam bununla sınırlı kalmaz. Ve esas olarak halka yönelik zulmün kitlesel boyutları köylerde, dağ başlarında, yol boylarında, dere kenarlarında katledilen on binlerce insana ulaşır. Binlerce kişi ele geçirildikleri yerde "Anında ve yerinde infazlarla" katledilirler. Canlı tanıkların anlattıklarına göre, Bingöl`ün köylerinden Türklere teslim olan bütün köylüler, Bingöl`e doğru götürülürken yolda süngülenerek öldürüldüler. Şeyh Said'in torunu Muhammed Kasım Fırat, Şeyh Said kıyamında 80 bin insanın katledildiğini bildirmektedir. Ayrıca Kasım Fırat, eski ismi Darahini olan Genç İlçesi'nde Zıkti Aşireti'nin toplu mezarlarının da halen bulunduğunu belirtmektedir. Yaşayan canlı şahitler ise, Şeyh Said Kıyamı'nda evlere toplatılarak diri diri yakılan çocuk ve kadınlardan, dinamitlerle parçalanan suçsuz insanlardan, ağaçların arasında gizlenmeye çalışırken, üzerlerine benzin dökülerek, ateşe verilen insanlardan söz etmektedirler. Bütün bunların yanında, ayrıca binlerce Kürt, İstiklal Mahkemeleri'nin kararlarıyla asılır.
1927-1930 yıllarında Ağrı Ayaklanması gerçekleşir. İran'ın da desteğiyle Ağrı Ayaklanması kanla bastırılır. Ağrı Ayaklanması'nın kanla bastırıldığı günlerde aynı zamanda Van'ın Erciş İlçesi'nin Zilan Deresi'nde büyük bir imha harekatı başlatılmıştır. Ağrı Dağı Başkaldırısı'ndan sonra Zilan Vadisi'ne sığınan Kürtlere, Kolordu Kumandanı Salih Paşa tarafından yürütülen askeri harekatla tam bir soykırım uygulanmıştır. Türk uçakları tarafından Zilan Bölgesi bombalanmış, dağlar ve dereler ateş altına alınmıştır. Bölgenin giriş ve çıkışları tutulmuş, on binlerce asker tarafından kuşatılmış ve katliam başlamıştır. Katliam boyunca yer-gök insan feryatlarıyla dolmuştur. Yeni doğmuş bebekten, 90'lık ihtiyara kadar her yaş ve cinsiyetten insan; mitralyöze tutularak, süngülenerek, buğday başağı biçilircesine yok edilir. Devletin yarı resmi gazetesi durumunda olan Cumhuriyet Gazetesi, 16 Temmuz 1930 tarihindeki sayısında Zilan Vadisi'ndeki toplu katliamı şöyle veriyordu:
"Ağrı eteklerinde eşkıyaya katılan köyler yakılarak, ahalisi Erciş'e sevk ve orda iskan olunmuştur. Zilan Harekatı'nda imha edilen eşkıya miktarı, 15 binden fazladır. Yalnız, bir müfreze önünde düşüp ölenler 1000 kişi tahmin ediliyor. Zilan Deresi'ne sıvışan 5 şaki teslim olmuştur. Buradaki harp, pek müthiş bir tarzda cereyan etmiştir. Zilan Deresi, lebalep (tamamen) cesetlerle dolmuştur." (Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları -Tedip ve Tenkil)
Ağrı ve Zilan Katliamları'ndan sonra onları izleyen Dersim Katliamı'nda da dereler oluk oluk kan akar. Sadece Munzur Çay'ında 50 bin insanın öldürüldüğü kayda geçmiştir. Bunun yanında Dersim Katliamı'nda resmi kaynaklara göre 70 binden fazla insan öldürülmüştür. Öyle ki bu rakamın 300 bin olduğu da söyleniyor. Zaten Celal Bayar'ın 29 Haziran 1938'de Millet Meclisi'nde "Dersim sorunu genel bir temizlik harekatıyla ortadan kaldırılmıştır" sözleri, yapılan soykırımın boyutunu yeterince açıklıyor.

Tüm bu yaşananların yanında bu son yirmi yıllık kirli savaş sürecinde faili meçhule(!) giden binlerce Kürt insanının, askeri cezaevlerinin işkence tezgahından geçen yüz binlerce insanın, yakılan ve yıkılan binlerce köy ve kasabanın ve büyük şehirlere göç ettirilen milyonlarca insanın tüm dünyanın gözü önünde yaşadığı zulümler de yine soykırımdan başka bir şeyle açıklanamaz.

İran, (Doğu Kürdistan, 1979-1989);

1979 İran Devrimi'nden sonra, "Biz devrimi Kürtlerle yaptık" diyebilecek kadar bu konuda Kürtlerin devrimdeki büyük rolünü dile getiren Ayetullah Humeyni, ne yazık ki devrimden kısa bir zaman sonra ise Kürtlerin haklı istemlerine kulak tıkamıştır. Bundan dolayı İran yönetimi, haklarını talep eden Kürtler'le savaştı ve 40 bin Kürt bu süreçte katledildi.

Irak, (Güney Kürdistan ve İran; 1980-1990):

Güney Kürdistan'da, Kürtler'e yönelik soykırım 1961 yılında başlamış 1964'e kadar devam etmiş ve 3 bin Kürt öldürülmüştür. 1971-1975 yılları arasında ise 10 bin Kürt öldürülmüştür. 1980-1982 yılları arasında da Bağdat'ta aralarında profesörler, üniversite öğretim görevlileri, yazar, şair, sanatçı, aydın demokratların olduğu 13 bin Feyli Kürt, Saddam Rejimi tarafından kaçırılarak hapsedildi ve kaybedildi. 300 bin kişi öldürülerek toplu mezarlara konuldu. Saddam Rejimi'nin soykırım uygulamalarının simgesi haline gelen Halepçe ise insanlık tarihine kara bir sayfa olarak girmiştir. Saddam Hüseyin yönetimi, 16-18.03.1988 tarihlerinde Güney Kürdistan´ın Halepçe Kenti'nde, Amerika ve Avrupa'daki bazı ülkelerden edindiği kimyasal bombalarla, Kürtler'e soykırım uyguladı. Bunun neticesinde çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 5 bin sivil Kürt, kimyasal silahın yakıcı etkisiyle feci şekilde hemen can verdi. Bebeklerine sarılarak ölen anneler, yol ortasında cesetleri uzanan küçük çocuklar… 6 bin civarında Kürt de sakat kaldı. Yüz binlerce Kürt, Saddam'ın zulmünden kurtulmak için Türkiye ve İran'a sığınmak için yollara düştü ama birçok kişi açlık ve soğuk nedeniyle yolda hayatını kaybetti. Ne yazık ki, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün insanlık ailesi, bu insanlık dramı karşısında sessiz kaldılar. Kürtler, kendi topraklarında bile, mülteci statüsünde kabul edilmediler, etrafı tellerle çevrili yarı açık cezaevlerine konuldular, aç kaldılar, susuz kaldılar, ilaçsız kaldılar ve zehirlenerek tekrar öldürüldüler.
Saddam'ın bu yaptıklarının yanında 1980'li yıllarda İran ve Irak arasında yaşanan kanlı savaşta yüz binlerce kişi öldü. Bu sayı farklı kaynaklara göre 400 bin ila 1 milyon arasında değişiyor. Yaklaşık 20 bin kişinin ölümüne Irak'ın kullandığı hardal gazı yada benzeri sinir gazlarının yol açtığı düşünülüyor.
20. yüzyılın en büyük diktatörlerinden biriolan Saddam'ın, Güney Kürdistan'da işlediği soykırımlar, toplu mezarlar, Kürtlere yönelik soykırım politikaları 1988'de İran Savaşı'ndan sonra daha bir kapsamlı olarak hayata geçti. Saddam Hüseyin ve yönetimindeki Baas Rejimi "Enfal Operasyonu"na başladı. Irak Hava Kuvvetleri'ne ait savaş uçakları, helikopterler, tanklar, buldozerler, askerler, cumhuriyet muhafızları, istihbarat elemanları Kürt kentlerine, kasaba ve köylerine saldırılar yaptı. Bu saldırılarda 5 bin köy kimyasal silahlarla, Napalm bombaları ve ardından buldozerlerle haritalardan silindi. Sadece bu operasyonlar sırasında elli bin kadar Kürt; topluca öldürülür, yaklaşık yüz seksen bin kişi kaybedilir. Onlarca yerleşim yerinde, sivil halka karşı kimyasal gaz kullanılır, binlerce kadın, çocuk ve yaşlı sudan sebeplerle hapsedilir.
Soykırıma girişenler yaptıklarının açığa çıkmayacağını ve unutulacağını sanarak hareket etmişlerdir. Oysa ki, insanlar tarafından unutulan bu suçları, Kainatın Sahibi unutmuyor, açığa çıkarıyor ve soykırıma girişenlerin bir çoğuna soykırıma uğrayanların elleriyle dünyada hak ettikleri cezayı da veriyor.
1990'nın başlarında Gare Dağı'nın zirvesine bir saray inşa ettiren Saddam: "Ben Irak'ta Kürtleri önüme katıp süpüreceğim" diyordu. Fakat bugün Kürtler tarafından yargılanıyor.
Mussolini, halkı tarafından önce yargılandı sonra da öldürülüp kuzular gibi çıplak vaziyette ayaklarından asıldı ve cesedi sokaklarda gezdirilerek aleme ibret oldu.
1945 Nisan ayı sonunda Rus birlikleri, Berlin Kapısı'na dayandığında; Hitler, intihar etmekten başka çaresi kalmadığını anlayınca bir sığınıkta intihar etti.
Lenin, önce felç geçirdi sonra da çıldırarak öldü.
Romanya'nın komünist diktatörü Nikolay Çavuşesku, halkı tarafından idam edildi. 1965-1989 yılları arasında gizli polis terörüyle yönettiği Romen Halkı'nı canından bezdiren Çavuşesku, eşi Elena Petresku ile birlikte kaçmaya çalışırken yakalandı ve idam edildi.
Sırp Kasabı Miloseviç ise önce paronayaklaştı ve bu hal üzere bir süre daha yaşadıktan sonra o da benzerleri gibi feci bir şekilde öldü.
Koçgiri'nin celladı Topal Osman, onu nice kirli işlerinde kullanan Kemalistler tarafından 'çok şey bildiği ve bu yüzden zararlı olabileceği!' gerekçesiyle önce öldürüldü sonra da cesedi meclis kapısına asıldı.
Ve daha niceleri bu ve buna benzer şekilde dünyada kısmi olarak hak ettikleri cezayla karşılaşmışlardır, kurtulanlar ise daha feci bir şekilde yargılanmak ve cezalandırılmak suretiyle ahirete sevk edilmişlerdir. Bu kural, böyle işlemeye devam ediyor. Gerek Kürdistan halkına ve gerekse diğer mazlum halklara zulmü ve katliamları reva görüp onlara bu dünyada insanca bir yaşamı çok gören bütün diktatörler, yaptıklarının hesabını hem bu dünyada ve hem de ahirette vereceklerdir. Hz.Ali'nin dediği gibi "Mazlumun intikamı, zalimin zulmünden daha çetin olacaktır."

Kaynaklar:
Bülent Çetiner-Soykırımlar Sözlüğünde Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti ve Kürtler, M. Emin Zeki-Kürdistan Tarihi, Ali Çimen 22.12.2003 tarihli yazısı, Ahmet Varol-İslam Dünyası, Ali Haydar Koç- 19. yüzyıldan 21. yüzyıla devredilen Kürt Meselesi, Milliyet'in 13 Mayıs 2005 tarihli sayısından Dr. Erol Kürkçüoğlu ile yapılan söyleşi ve D. T. Makaleler…
www.mizgin.net, www.niviskar.com, www.xoybun.com, www.radikal.com.tr http://www.rojhilat.net