AB: Kürt sorunu siyasi bir sorundur

ANF-STRASBOURG (23.04.2008)- Avrupa Birliği dönem başkanı ve AP Başkanı, Türkiye’ye Kürt sorununun çözümü için çağrıda bulundu. Dönem başkanlığı yapan Slovenya Cumhurbaşkanı Danilo Türk Kürt sorununun siyasi olduğunu belirterek Kürtlerin kimliksel haklarının tanınmasını istedi. Avrupa Birliği dönem başkanı ve Slovenya Cumhurbaşkanı Danilo Türk, Avrupa Parlamentosu’nda (AP) düzenlediği basın toplantısında ANF’nin Kürt sorunun çözümüne dair pozisyonlarını sorması üzerine, “Kürt sorunu siyasi bir sorundur. Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde, birlik içinde farklı kimlikleri kabul etme esprisi ile diyalog yöntemi kullanılarak siyasi bir çözüme kavuşmasını bekliyoruz” dedi. AB dönem başkanı Danilo Türk, AB projesinin birlik içinde farklılıkları koruma ve geliştirme projesi olduğunu ve buna uyulmadığı takdirde Avrupa’nın geçmiş tarihinin nerelere savrulduğunun acı göstergeleri ile dolu olduğuna vurgu yaptı. “AB içinde var olan azınlık haklarını koruma mekanizmalarının çok eski olmadığını ve bunların yenilenmesi gerektiğini belirten Türk, daha önce var olan ideolojik ön yargıların da artık terk edilmesi gerektiğini kaydetti. Danilo Türk, “Biz AB olarak bu mekanizmaları geliştirme ve uygulama görevi ile de karşı karşıyayız” diyerek AB’nin bu konuda geleceğe dair görüşünü dile getirdi. Türk, “sonuç itibarıyla Kürt sorunun çözümü diyalog yöntemiyle başarılması gereken bir sorudur” diye konuştu. AP: DOĞU TİROL İYİ BİR ÖRNEKTİR Aynı basın toplantısında hazır bulunan AP Başkanı Hans Gert Poettering ise, ‘Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde olmak üzere Kürt halkının kimliksel haklarının tanınması gerektiğine inanıyoruz” açıklamasında bulundu. “Kürtlerin de şiddete son vermesi lazım” diyen AP Başkanı Hans Gert Poettering AB’nin ‘birlik içinde farklılıklar’ temel ilkesine katıldığını ve bunun Türkiye’deki Kürt halkı için de geçerli olduğuna vurgu yaptı. Poettering AB içinde azınlık-çoğunluk ilişkileri ve çözümlerine dair bir çok örneğin var olduğuna işaret ederek, İtalya ile bağı olan Doğu Tirol sorununun aşılmasının bu konuda çok iyi bir örnek teşkil ettiğini sözlerine ekledi.

Türk marşları çalıntımı?

>Devşirme marşlarla milliyetçilik olur mu, demeyin! Taraf yazarlarından tarihçi Ayşe Hür'e göre, Türklerin topluca ezbere söyleyebildikleri nadir marşlardan olan Gençlik Marşı, İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı’nın bestelerinin de ‘gayri-milli’ olduğu yolunda iddialar var. Bunlardan 10. Yıl Marşı, 28 Şubat 1997 müdahalesinden beri rejime iman tazelemek isteyenlerin ilk aklına gelen marş... Ayşe Hür / Taraf ‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik?Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur/Katibimin setresi uzun eteği çamur… diye başlayan ünlü türkünün bestesi 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’daki Selimiye Kışlası’nda kalan ‘eteklikli’ İskoç Alayı’na moral vermek için yazılmış ‘Donsuz askerler…’ diye başlayan bir asker şarkısıdır. II. Mahmut döneminde (1808-1826) modernleşme çabaları sırasında askerlere giydirilen setre ve pantolon mutaassıp çevreler tarafından ‘sokağa donla çıkmakla’ eşdeğer görülmüş, özellikle de ‘gavur mukallitliği’ denilen bu modernleşme hareketine çabuk uyum gösteren eli yüzü katipler halkın diline düşmüştür. Bir İstanbul külhanbeyi, bu katiplerle alay etmek için, Üsküdar yolu üzerinde olan Selimiye Kışlası’nda kalan İskoç askerleri için yazılan marşın müziğine Türkçe sözler yazar ve ünlü Katibim türküsü ortaya çıkar.

1974 Kıbrıs ‘Barış Harekatı'ndan sonra bir Yahudi şarkısına Türkçe sözler yazılmış ve ortaya Ayten Alpman’ın ünlü Memleketim şarkısı çıkmıştır. 1980 darbesinden sonra solcu mahkumları ‘millileştirmek’ için marş niyetine binlerce kez çalındığı için bu gün pek çok eski mahkum, bu şarkının adını duyduğunda bile ciddi bir gerginlik yaşar. On binlerce Fenerbahçelinin coşkuyla söyledikleri Yaşa Fenerbahçe Marşı, Franko dönemine ait faşist güfteli Viva L'Espanya (Yaşa İspanya) adlı İspanyol marşıdır ve bugün İspanya’da pek çok kişi bu marşı duymaya tahammül edemez. Ülkücülerin söylerken gözlerini yaşartan “Çırpınırdı Karadeniz/Bakıp Türkün Bayrağına” türküsü 18.yüzyılda yaşamış Sayat Nova adlı Ermeni sanatçının Kamança adlı şarkısının Türkçesi’dir.

AKP BİAT MI EDİYOR? Ama daha ilginci, Türklerin topluca ezbere söyleyebildikleri nadir marşlardan olan Gençlik Marşı, İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı’nın bestelerinin de ‘gayri-milli’ olduğu yolunda iddialar var. Bunlardan 10. Yıl Marşı, 28 Şubat 1997 müdahalesinden beri rejime iman tazelemek isteyenlerin ilk aklına gelen marş. Geçenlerde AKP’nin Gençlik Kolları 2. Olağan Kongresi’nde, Başbakan Erdoğan’ın salona gelişi öncesinde 10. Yıl Marşı ve ‘Atatürk’ün İzindeyiz’ şarkısı çalınması, Erdoğan Deniz Baykal’ı eleştirirken sık sık Atatürk’e vurgu yapması aklımıza AKP de ‘iman tazeleyenlere katıldı?’ sorusunu getirmedi değil. Nitekim Hürriyet başyazarı Ertuğrul Özkök de kendilerini ‘marşa itibarını iade ettikleri ve zihniyet devrimi yaptıkları için’ kutlamıştı. AKP eğer düne kadar eleştirdiği merkezle ittifak yapmaya karar vermediyse, merkezi ‘Kim daha Atatürkçü?’ yarışmasıyla alt etmeyi düşünüyor demektir ki, bu gerçekten ilginç bir duruma işaret ediyor. Şimdilik işin bu yanını zamana bırakarak, “bu marşı 28 Şubat Marşı diye küçümsemek”, “çok ama çok kötü bir şeydir”, hatta ‘tehlikeli bir bölücülüktür’ diye gözdağı veren ‘Türkiye Türklerindir’ gazetesinin başyazarının gazabına uğramayı göze alarak, üç ‘milli’ marşımıza da yakından bakalım dedik. Kemalist Güzelleme: 10.Yıl Marşı Müziği ‘devşirme’ olan marşlardan bir diğeri bazı kaynaklara göre İstiklal Marşı’nın yerine hazırlatıldığını söylenen 10. Yıl Marşı. Marş adından da anlaşılacağı üzere 1933 yılında Cumhuriyet’in 10. yıldönümü kutlamaları için hazırlanmış. Güftesi Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Behçet Kemal’e (Çağlar), bestesi Cemal Reşit’e (Rey) ait olan marş, tüm dünyaya bir zamanların ‘Hasta Adamı’ nın nasıl dirildiğini ve 10 yılda ne büyük işler başardığını anlatmayı amaçlıyor. Marşı ilk kez 14 Ekim’de dinleyen Mustafa Kemal’in marşı beğenmesi üzerine önce İstanbul’da Beyazıt ve Taksim meydanlarında, Şehir Bandosu’nun eşliğinde marş talimleri yapılmış, ardından bütün yurtta bir marş seferberliği başlatılmıştı. Ancak 1940’larda çocukların ağzında ‘Hamama da gittik nalınla/ Annem bizi yıkadı/Mis kokulu sabunla` şekline dönüşen marş, uzun süren bir kış uykusuna yattı. Aradan yıllar geçti, doğru dürüst bir ikinci marş bestelenemediği için olsa gerek 1990’larda Güneydoğu’da kan gövdeyi götürünce Cumhuriyet’in bekasına ilişkin kuşkulara kapılan kesimler tarafından tozlu raflardan indirildi ve yeniden dolaşıma sokuldu. Bunda Cumhuriyet’in 75. Yılı için bestelenen marşın tutmamasının da rolü büyüktü. 28 Şubat 1997’de TSK tarafından RP-DYP Koalisyonu’na verilen muhtıra sonrasında ise adeta Kemalist bir meydan okumaya dönüştü. O tarihten bu yana Türkiye’yi iç ve dış düşmanların saldırı altında hisseden kesimler, 10. Yıl Marşı’nı topluca okuyarak kendilerini güçlü hissetmeye çalışıyorlar. Aynen mezarlıktan geçerken ıslık çalanlar gibi…

DEMİR AĞLAR. “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan/On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan/Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan/Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” şeklindeki ilk kıtada, Mustafa Kemal’in asker kimliği öne çıkarılarak Milli Mücadele dönemindeki askeri ve sivil mücadeleler vurgulanıyor ve aslında 14 milyon civarında olan ülke nüfusu kafiye uğruna 15 milyona çıkarıldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri yönünü Batıya çevirmiş bir toplum olarak, o dönemde medeniyetin sembolü olarak görülen ve eksikliği ciddi bir eziklik yaratmış olan demiryolu meselesine atıfta bulunuluyor. Marşın “Türk'üz, Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi/Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” şeklindeki nakarat bölümünde ise o yıllarda pek beğenilen Nazi Almanyası ile Mussolini İtalyası’nın esintileri var.

TÜRK’ÜZ. “Bir hızla kötülüğü, geriliği boğarız/Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız/Türk'üz, bütün başlardan üstün olan başlarız/Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” şeklindeki ikinci kıtasının ilk dizesinde Cumhuriyet’in yerini aldığı Osmanlı Devleti ve onu oluşturan tüm unsurların nasıl algılandığına dair ipuçları var. İkinci dizede, malum ırkçı tema tekrar karşımıza çıkıyor. Son dizeler ise dünyadaki bütün dillerin Türkçe’den türediğini ileri süren Güneş Dil Teorisi ile, dünyadaki tüm kültürlerin kökeninde Türklerin olduğunu ileri süren Türk Tarih Tezi’ne bir gönderme.  

“Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını/Dindirdik memleketin yıllar süren yasını/Bütünledik her yönden İstiklâl kavgasını/Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını” dizeleri ‘öz yurt’ tanımı ile Anadolu’nun Türklere ait olduğunu bir kez daha vurgularken, her ne kadar Birinci Dünya Savaşı sonunda imparatorluk topraklarının çoğu kaybedilmişse de, son Osmanlı Meclisi’nde alınan Misak-ı Milli kararı ile tarif edilen sınırların korunduğu tesellisiyle bitiyor.

SINIFSIZ KİTLE. “Örnektir milletlere açtığımız yeni iz/İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz/Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülküye biz/Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz” dizelerinde önce toplumsal ayrışmayı ve sınıf oluşumunu rejime yönelik en büyük tehlike gören zihniyetin icadı olan ‘halkçılık’ ilkesinin ifadesi olarak Cumhuriyet rejiminin en kof hedefi vurgulanıyor, ardından bir İslam toplumundan Batılı bir toplum yaratmanın çelişkilerini çözmek için Ziya Gökalp’in icad ettiği ‘Batı medeniyeti-Türk/İslam kültürü’ sentezine atıfta bulunuluyor. Marşın noktasını rejimi tehdit eden iç ve dış düşmanlara verilen gözdağı oluşturuyor.

‘Şakıyan Üç Genç Kız’

Türklerin en çok bildiği ve sevdiği üç marştan biri olan “Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar’ diye başlayan Gençlik Marşı, İsveçli besteci Felix Körling'e ait bir ormancı şarkısı. Marşın asıl adı ‘Tre Trallade Jantor’ yani ‘Şakıyan Üç Genç Kız’. Bazıları şarkının sözlerinin erotik olduğunu söylüyor ama İsveççe bilmediğim için kontrol edemedim. Marşın ‘millileştirilmesi’  1900’lerin başında oluyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından kurulan ‘paramiliter’  Osmanlı Genç Dernekleri’ndeki gençlerin ‘milli duygularının yoğunlaşması için’ Mektebi Sultani’nin idman hocalarından Selim Sırrı (Tarcan) Bey müzik eğitimi için gittiği Stocholm’den döndükten sonra aklına bir fikir geliyor. Gerisini İstanbul Erkek Muallim Mektebi Türkçe öğretmeni Ali Ulvi (Elöve) Bey’den dinleyelim: “Bir gün okulun uygulama odalarından birinde çalışırken, Selim Sırrı Tarcan ziyaretime geldi. O günlerde pek gözde olan bir İsveç marşı için yazmamı istedi. İstenilen güfte 4x4 veya 8 heceli olacaktı. Vakit geçirmeden çalışmaya koyuldum. I. Dünya Savaşı’nın aleyhimize döndüğü yıllardı o yıllar. Gençlik ve halk kaygıya kapılmıştı. Marş yazarken başlıca amacım bu havayı dağıtmak, gençlere azim, ümit ve kalp vermek oldu…”

MUSTAFA KEMAL ÇOK SEVİYOR. Marş ilk kez Ali Ulvi Bey’in okulunda (bugün St. Joseph Koleji) çalınır ve pek sevilir. Okul dışındaki ilk icrası ise 1916 yılının ilkbaharında Kadıköy’de İttihat Spor Çayırı’nda olacaktır. Marşın Cumhuriyet döneminin en sevilen marşı olmasını ise Mustafa Kemal’e borçluyuz. Önce Samsun’a giden Bandırma Vapuru’nun güvertesinde yıldızlara bakarak dalgaların sesini dinlerken; Samsun’dan Havza’ya giderken Çamlıbel mevkiinde arabası bozulduğunda ise yürüyerek Havza’ya giderken güç toplamak için, yanındakilerle bu marşı söylemiş. Milli Mücadele sırasında ordudaki subaylara moral veren marşın resmen ‘milli marş’ olması ise ancak 20 Haziran 1938 tarihli, 2400 Sayılı Kanun’la olmuş.

Bu bölümü eğlenceli bir anekdotla bitirelim: 1955'te İsveç'ten bir kız jimnastik ekibi İstanbul'a gelir. Spor ve Sergi Sarayı'nda yaptıkları gösteriyi piyano eşliğinde söyledikleri bir şarkıyla bitirirler. Şarkı ‘Tre Trallade Jantor’dur. O sırada salondaki bütün izleyiciler ayağa kalkar ve ‘Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akaarrrrr….’diye İsveçli sporculara eşlik eder. Durumu bilmeyen İsveç medyası olayı "centilmen Türk seyircisinden jest" olarak yorumlar. Nereden bilsinler, tam 40 yıl önce şirin şarkılarını millileştirdiğimizi…  

İstiklal Marşı ve Karmen Silva Opereti

“Bir gün Orta Tedrisat Müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkanı Harbiye Albayı girdi. Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim. ‘Buyurunuz’ dedim. Bu zat ‘Ben, Garp Cephesi Erkanı Harbiye Reisi İsmet’ dedi. Kendisini masamın önündeki iskemleye buyur ettim, oturdu. ‘Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik. Bir İstiklal Marşı istiyoruz. Bunun güftesini ve bestesini ayrı müsabakaya korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz’ dedi. Emirlerini hemen yapacağımı söyledim. O da kalktı gitti.” Bu satırlar 1921’de Maarif Vekaleti’nde orta dereceli eğitimden sorumlu olan Kazım Nami (Duru) Bey’e ait.

 O sırada Ankara’da ev bulamadığı için, Taceddin Dergâhı’nda misafir edilen ve Meclis’e Burdur Milletvekili olarak katılan ‘Çanakkale Şehitleri’ ve ‘Bülbül’ şiirlerinin sahibi Mehmet Akif (Ersoy)’un ‘Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini’ düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği, yarışmaya gönderilen 724 şiiiri gözü tutmayan ‘Türkçü’ Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in kendisine yazdığı davet mektubundan sonra fikrini değiştirdiği bilinir.

MEHMET AKİF’İN ŞİİRİ SEÇİLİYOR. Ön elemeyi geçen yedi şiir, Mustafa Kemal’in oturum başkanlığını yaptığı 12 Mart 1921 günü tartışmaya açılır. İyi bir hatip olan Hamdullah Suphi, gür sesiyle Mehmet Akif’in şiirini okuduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapılırlar. Hamdullah Suphi’nin başını çektiği bir ekip diğer şiirlerin okunmasına gerek bile görmez ve oylamaya geçmeyi önerir. Buna itiraz edenler olur. Çünkü diğer altı şiir Mehmet Akif’in şiirinden daha fazla ‘milli’ öğeler taşımaktadır. Örneğin bu şiirlerde ‘Türk’ sözü geçerken Akif’in şiirinde sadece ümmet anlamına gelen ‘ırk’ terimi vardır. Mustafa Kemal’in konuşmasını takiben şiir iki kez daha okunur ve oylamaya geçilir. Şiirin bazı yerlerinin tadil edilmesini gerektiğini ima eden Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey oylamanın oldu-bittiye getirilmesinin marşın meşruiyetini zedeleyeceğini ileri sürer ama sözünü dinletemez. Hamdullah Suphi’nin el kaldırma usulüyle yaptığı oylamada Akif’in şiiri ‘çoğunlukla’ ‘İstiklal Marşı’ olarak kabul edilir. Bunlar olurken Mehmet Akif, utangaçlığından başını kollarının arasına saklayarak, sırasının üstüne kapanır. Oylama sonucu belli olur olmaz da heyecanla Meclis’i terk ederek Taceddin Dergahı’na gidecek ve tebrikleri orada kabul edecektir. Daha sonra Hamdullah Suphi Bey’e “Ben bu kadar güzel yazmadım. Ama siz, çok güzel okudunuz.” diyecektir. O günlerde büyük yoksunluk içinde yaşayan şair, yarışmanın başındaki tutumunu sürdürecek ve 500 liralık para ödülünü Darü’l Mesai adlı hayır kurumuna bağışlayacaktır. Mustafa Kemal daha sonra gazeteci İsmail Habib Sevük'e, İstiklal Marşı'nın en beğendiği beytinin "Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl" olduğunu söyleyecek ve "bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır" diyecektir. GÜFTECİ ÇOK BESTECİ AZ. Sıra beste yarışmasına gelmiştir. Aralarında yine Kazım Karabekir’in olduğu 24 ‘besteci’ eser göndermiştir, yani katılım düşüktür. Fakat o günlerde Yunan ordusu Polatlı’ya yaklaşmıştır. Hükümetin ve Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir. Sonunda, Meclis’te ordunun Sakarya’da savunma düzenine geçmesi fikri galip gelerek, Ankara’nın tahliyesinden vazgeçilir ama yarışma unutulur gider. Bunun üzerine bazı bestekarlar kendi bestelerini çevrelerinde ‘İstiklal Marşı’ diye yaymaya başlarlar. 1924 yılında bu kargaşaya son vermek için Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturulur ve Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in Türk müziği etkisindeki ‘acemaşiran’ motifli bestesinde karar kılınır. Ancak 1930’da nedendir bilinmez, yeni bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Osman Zeki (Üngör)’ün Batılı tarzdaki bestesinin ‘milli marş olarak kabul edildiği’ memleketin dört bir köşesine bildirilir. Batıcı modernleşme çabalarının bir sonucu olarak Türk musikisinin gözden düşmeye başlayacağının ilk işaretidir bu karar.

İLK MEZURLAR.Nurettin Eşfak/mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:/-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var/bilmem ki, nasıl anlatsam,/Âkif, inanmış adam, büyük şair/fakat onun/inandıklarının hepsine inanmıyorum./Meselâ, bakın: ‘Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.’/Hayır,/gelecek günler için/gökten âyet inmedi bize./Onu biz, kendimiz/vaadettik kendimize./Bir şarkı istiyorum/zaferden sonrasına dair./ ‘Kim bilir belki yarın...’”

Yer sorunu yüzünden büyük bir ayıp işleyerek düzenini bozarak aktardığımız bu dizeler, Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan alınma. Nazım’ın itirazının neye olduğunu anlıyoruz ama, konumuz bu olmadığı için duymazlıktan geliyoruz. Ama başka aksayan yanlar da İstiklal Marşı’mızda. Hepimizin bildiği gibi 1930’dan beri “larda yüzen alsancak…”, “nim milletimin…” “bu celal sana…”, “kanlarımız sonra helal hakkıdır” gibi dizelerle savaşmak zorunda kalmıştır vatan evlatları. Çünkü marşta ‘prozodi’ hataları vardır, yani sözlerle müzik arasında ahenk yoktur. Marşın neden böyle olduğunu irdelemeden önce marşın besteleniş hikayesinin Zeki Üngör versiyonunu dinleyelim: “İstiklal Savaşı’nın devam ettiği sıralarda ben Muzıka-i Humayun muallimi idim. Yani doğrudan doğruya saraya ve Vahdettin’e bağlıydık (…) Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdiklerinden iki veya üç gün sonra evimde, Talim-Terbiye Hey’eti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyorduk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyano başına geçtim. Ve derhal içimden doğan parçayı çalmaya koyuldum. Böylece marşın ilk ‘ti’ yerine kadar akordu çıktı. Bu şekilde iki üç mezur yaptım (…) İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim. Kıymeti hakkında daha kat’i bir fikir edinmek maksadı ile besteyi Viyana Konservatuvarı direktörüne gönderdim. On gün sonra direktörden gelen bir mektupta eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisinin Türk ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum. Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara’dan çağırdılar, gittim. Bana Muzıka-i Hümayun-u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi (…) Vahdettin henüz padişah olduğu için bu işleri gizli yapıyorduk. Bir ay sonra da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim. Ve hemen İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım. Üç gün sonra geldiler. Böylece milli marşı bu heyete ilk defa olarak Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık. İşte milli marş böyle bestelendi.” DÖRTNALA ATLILAR NEREDE?. Osman Zeki Bey, marşın pek ölgün bulunan ritminin kabahatini de başkalarına atar: “Ben İstiklal Marşı’nı bestelerken kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Bir de marşın bugün aldığı şekli düşünün. Eserin başında metronomu 1 dörtlük 80 olan bir eser hiç bir vakit cenaze marşına benzemez. Plaklardaki ağır tempolu çalınışı ise, ‘Sahibinin Sesi’ stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyenler, bunun çok süratli bir marş olduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?” Bu açıklamaya inanıp ‘keşke böyle yapmasaydı’ deyip geçiyoruz çünkü çok daha vahim bir iddia var. İNTİHAL Mİ?. O yıllarda TBMM’de Bursa Milletvekili olarak görev yapan askeri doktor Osman Şevki (Uludağ) Bey’e göre Osman Zeki Bey’in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlenerek yapılmış, özgün olmayan bir eserdir. 1924’ten 1930’a kadar söylenen Ali Rıfat Bey’e ait besteyi prozodi açısından çok daha iyi bulan Osman Zeki Bey bu konudaki iddiasını defalarca Meclis kürsüsünde dile getirmiş ancak yetkililerden ve besteciden tatmin edici bir cevap alamamıştır. Şimdi sözü Osman Zeki Bey’e bırakalım: “…Sekiz ay sonra Ali Rıfat Bey’in kardeşi Samih Rıfat bey, Maarif Vekaleti’nden ayrılmış, onun yerine [Süleyman] Necati Bey geçmişti. Bu esnada Zeki Bey İstanbul’dan Ankara’ya gelerek yerleşmişti. Rivayete göre Zeki Bey kendi bestesinin Milli Marş olması için [Atatürk’ün eşi] Latife Hanım’ın tavassutunu rica etmiş ve o da Necati Bey nezdinde iltimas ederek bu suretle Ali Rıfat beyin marşı men olunmuş ve sırada dördüncü olan Zeki beyin bestesi onun yerine geçmiştir. Bu rivayeti o zamanın mebusları hep böylece naklederler. Zeki Bey’in, kendi zamanında iyi bir viyolonist olduğunu söylerler. Fakat bu muhterem zatın besteciliği hakkında biz, ancak menfi bir kanaat sahibiyiz. Evvelce Maarif Vekaleti tarafından mekteplerde okutulan bir musiki kitabında ‘papatyalar’ adlı şarkının notaları üstüne kendisinin ‘bestekar’ diye imza atması ve eskiden Sâti Bey’in mektebinde musiki hocalığı ettiği esnada bunu talebesine kendi eseri olarak göstermesi hoş görülmez (…) Ben bunu 07/05/1940’da C.H.P. Meclis Gurubu’nda Maarif Vekili’nden sordum ve izahat istedim. Sonra da İstiklal Marşı’na geçerek bunun ilk kısmını teşkil eden on ölçüsünün Karmen Silva adında bir sokak şarkısından transpozisyon suretiyle alındığı rivayetini naklettikten sonra sordum: ‘Bu Marş, İstiklal Marşı olarak ortaya çıkarılmazdan evvel Vahdettin’e marş olarak takdim edilmiş midir, değil midir? Bu marşın orkestrasyonunu yapan Ermeni milletinden [Edgar] Manas Efendi değil midir?” ‘BİZDE BESTEKAR YOKTUR’. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel kendisine şu cevabı vererek adeta iddiaları doğrular: “… Demek isteniyor ki bizim bestekarlarımız, kompozitörlerimiz yoktur, başka milletlerin bestelemiş oldukları şarkıyı alıp sözlerini değiştiriyor ve bu nağmeleri alıp kendi çocuklarımıza veriyoruz. Üstelik de bunları nereden aldığımızı söylemiyoruz. Arkadaşımızın bunda hakkı vardır. Çünkü hakikaten bir kısım şarkılarda ve marşlarda böyle iktibaslar, intihaller yapılmış ve bunu yapanlar da kemali cesaretle kendi adlarını altına koymuşlardır… adaptasyon mutlaka fena şey değildir. Fakat yalancılık, tercüme ettiği bir eser üzerine ‘Benimdir’ diye imza koymak ayıp bir şeydir….” Ve sonra İstiklal Marşı’na geçerek devam eder: “Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de Karmen Silva diye bir vals varmış, revaçta imiş, onun bilmem kaç batutası  benziyormuş. Zeki Bey bunun orkestrasyonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır…” Osman Şevki Bey’in ısrarlı sorularına rağmen, Zeki Üngör, eserini kısmen Karmen Silva adlı sokak şarkısından kopya ettiği yolundaki iddialara karşı suskun kalmıştır. Dolayısıyla İstiklal Marşı’mızın bestesi üzerindeki ‘gayri millilik’ şaibesi hala devam etmektedir! İlgililere duyurulur…. BESTE GAYRİ MİLLİ Mİ? İstiklal Marşı ile ilgili çarpıcı iddialarda bulunan Osman Şevki Bey’e göre, Cemal Reşit Rey’in bestesi de özgün değildir. Cemal Reşit eseri bestelerken, librettosu (güftesi) ve bestesi ünlü yazar Jean-Jacques Rousseau’ya ait olan ve ilk kez 1752 yılında Kral XV. Louis’in huzurunda sergilenen tek perdelik ‘Le devin du village’ (Köy Kâhini) adlı operanın “J’ai perdu tout mon bonheur/J’ai perdu mon serviteur” (bütün saadetimi kaybettim/hizmetçimi kaybettim) diye başlayan bölümden esinlenmiştir. Osman Şevki Bey, bestedeki ‘prozodi’ hatalarını bu kopyacılığa bağlar. Bu iddialara karşı uzun süre sessiz kalan Cemal Reşit Rey, sonunda böyle bir operanın tek bir notasından bile haberi olmadığını söylemekle yetinir. Ancak, Cemal Reşit Rey’in 1913’de, yani Jean-Jacques Rousseau’nun 200. doğum yılı etkinliklerinin düzenlendiği yıldan sadece bir yıl sonra, ailecek Paris’e yerleştiği; müzik eğitimini de bu ülkede aldığı düşünülünce ‘hiç duymadım’ savunması inandırıcı görünmez. Bu konuda kendi karar vermek isteyen okuyucularımız  http://www.rousseauassociation.org/aboutRousseau/musicalWorks.htm adresinden Rousseau’nun operasını dinleyebilirler. Kaynakça: Etem Üngör, Türk Marşları, Türk Kültürünü Araştırma Ens. Yayınları, Ankara, 1966; Ahmet Hatipoğlu, Türk Musıkîsi Prozodisi, TRT Yayınları, Ankara, 1988; Nusret Karanlıktagezer, İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy, 1986; Musiki Mecmuası, 1 Nisan 1954, S.74.

VELİ AY / DİYARBAKIR-DTP'nin sınır ötesi kara harekatını protesto etmek amacıyla düzenlediği yürüyüşün ardından sivil polisler tarafından tekme, tokat dövülerek gözaltına alınan Ozan Tatlıdil ve Aziz Işıktaş'ın Adli Tıp Kurumu'ndan alınan rapora rağmen, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı polislerin 'yasal sınırlar' içinde şiddet uyguladığına kanaat getirerek takipsizlik kararı verdi. AK Parti Hükümeti tarafından değiştirilen Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun (PVSK) uygulamaları vatandaşın canını yakmaya devam ediyor. Bir çok kentte polisin PVSK'ye dayanarak sokak ortasında insan öldürmesinin ardından işkence dosyalarında da takipsizlik kararı verilmeye devam ediliyor. DTP Diyarbakır İl Örgütü tarafından 25 Ocak 2008 tarihinde DTP İl Örgütü önünden başlayıp Konukevi önünde sona eren yürüyüşün ardından, polis bir çok yerde gençlere müdahale etmiş, hatta gazeteciler de polisin şiddetinden payını almıştı. 25 Ocak'ta düzenlenen yürüyüşün ardından Bağlar'da sivil polisler tarafından kalaslarla, tekme tokat dövülerek gözaltına alınan Ozan Tatlıdil ve Aziz Işıktaş hem gözaltında hemde çıkarıldıkları mahkemede polislerin kendilerine şiddet uyguladığını beyan etti. Diyarbakır Devlet Hastanesi'nde alınan raporlarda da polisin sokak ortasındaki işkencesi kayıt altına alındı. Polisler hakkında takipsizlik Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde görevli polis memurları hakkında soruşturma başlattı. Ancak başsavcılık polisler hakkında takipsizlik kararı verdi. Başsavcılık gerekçesinde, 'Müştekiler hakkında görevli memurlarca 6 bin 500 kişilik bir kalabalığın karıştığı ortamda işlenen PKK 'terör' örgütü ve amacının propagandasını yapmak suçundan işlem yapılmış olması, müştekiler hakkında atılı eylemleri dolayısıyla kamu davası açılmış oluşu ve müştekilerin raporda belirtilen yaralanmalarının basit nitelikte olması nazara alındığında, şüpheli polis memurlarınca Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'ndan kaynaklanan zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşıldığına dair müştekilerin mücerret iddiaları dışında şüpheliler hakkında kamu davası açılmasını gerektirir nitelik ve yeterlilikte delil elde edilememiş olması sebeplerine istinaden C. Başsavcılığımıza kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildi' diyerek polisler hakkında takipsizlik verdi.

Kürtler Kerkük'ten vazmigeçiyor?

">Kerkük'ün kaderi kapalı kapılar ardındaOrtadoğu'da sular durulmuyor. ABD'nin bölge üzerinde hegemonya kurma çabaları son hızla devam ediyor. 11 Nisan'da ABD Başkanı Bush'un 'Irak, ABD'nin bu yüzyılda karşılaştığı en büyük iki tehdidin çakıştığı yer. Bu tehditler El Kaide ve İran. Eğer Irak'ta başarısız olursak, El Kaide kendisine, bize, dostlarımıza ve müttefiklerimize saldırmak için Irak'ta bir sığınak elde etmiş olacak. Başarısız olursak, Irak'taki boşluğu İran dolduracak. Bizim başarısızlığımız İran'ın radikal liderlerini ve onların bölgeye hakim olma ihtirasını ateşleyecek' dedi. Ve Tahran yönetimine tercih yapmasını önerdi. ABD'nin bu çağrısını sıradan bir çağrı olarak algılamamak gerekir. Çünkü bu savaş ABD için varlık-yokluk savaşıdır. ABD'nin Irak'taki savaşı kaybetmesi demek dünya çapındaki tüm kalelerinin bir domino taşı misali arka arkaya düşmesi ve ABD imparatorluğunun hazin sonu anlamına gelecektir. Biliniyor ABD, Irak işgali esnasında Baas rejimini yıkarak rejimin dayanmış olduğu Sünni kesimi tümden iktidardan uzaklaştırmış, Irak nüfusunun yüzde 60'ını oluşturan Şiilere dayanarak stratejisini belirlemişti. ABD Şiilerin Kabesi ve İran'ın Kum şehrine alternatif olan Necef'i aktifleştirerek bölgedeki Şii nüfusu üzerinde etkili olmaya çalıştı. ABD'nin Şiiler üzerindeki stratejisi görüldüğü kadarıyla tutmadı. Necef'in daha uzun bir süre Kum'un bir şubesi gibi çalışmaktan kendisini kurtaramayacağı görülmektedir. ABD, bu durumu gördükten sonra Irak'ta Şiilerden ziyade, Sünnilere ve Kürtlere dayanarak Irak'ta daha etkili olabileceği yeni bir yol haritası çıkardı. Buna göre;

  • Askeri anlamda taktiksel değişikliklere gitme, merkezi bazı hedefler seçilerek tüm gücünü buraya yığma, bu alanları tümden 'terör'den arındıktan sonra halka halka ülke geneline yayılma
  • Şii milislerden Mukteda el Sadr'ın Mehdi Ordusu'nu silahsızlandırma
  • Bazı Sünni direnişçilerle görüşme ve onların taleplerini göz önünde bulundurma
  • En önemlisi ise Sünni aşiret güçlerini kazanarak bu 'Uyanış Konseyleri' aracılığıyla güvenliği sağlamaktı. ABD'nin maddi ve askeri desteği sayesinde bu uyanış konseylerinin oluşumu, El-Anbar'dan sonra Diyala, Salahattin (Tikrit), Kerkük, Musul ve Bağdat'ta yaşayan aşiretler arasında hızla arttı. Bugün Irak'ın 180 bölgesinde faaliyet gösteren 180 Uyanış Konseyi'ndeki eski Iraklı subaylar tarafından yönetilen silahlı üyelerin sayısı kimi kaynaklara göre 70 bin, kimilerine göre ise 78 bine ulaştı. ABD, konseylere 80 milyon dolara yakın para desteğinde bulunmuş. Ayrıca uyanış hareketinin tüm üyeleri merkezi Irak hükümeti tarafında maaşa bağlanmıştır. Konsey üyelerinin çoğu bulundukları alanlarda polis ve askeri güçlere de dahil edildiler. 'Adalet ve Sorumluluk Yasa Tasarısı' olarak bilinen ve Baas Partisi üyelerinin eski görevlerine dönmesi önündeki engelleri kaldıran yasa da 13 Ocak 2008'de merkezi Irak hükümeti tarafında kabul edilmişti. Kerkük'te yaşananlar ABD'nin bu yeni stratejisinin Sünni ülkelerin de desteğiyle büyük oranda başarılı olduğu görülüyor. Bu stratejinin bir ayağını Sünniler oluştururken diğer ayağı da Kürtler oluşturmaktadır. Biliniyor, bu süreçte Kürt liderler Suudi Arabistan, Katar vb. ülkeler tarafında ağırlandılar. Sünni ülkeler Kürtlerle Irak'taki Sünni kesimi ortak bir paydada buluşturma çabaları içerisindeydiler. Burada esas anlaşmazlık noktası, daha önce olduğu gibi 17 Nisan'da da Kerkük'ün güneyinde bulunan Bakuba yakınlarındaki Tuzhurmatu-Uzem'de Irak'taki El Kaide örgütüyle savaşırken ölen 2 kardeş için yapılan yas töreni sırasında düzenlenen intihar saldırısında 50 kişinin hayatını kaybettiği Kerkük sorunuydu. Çünkü Sünni bölgesi büyük oranda çöl olduğu için ciddi bir petrol kaynağı söz konusu değil. Bundan kaynaklı Sünnilerin Kerkük'ten vazgeçmeleri mümkün görünmüyor. Görünen o ki Kürtler bu yeni stratejiye razı edildiler ve Kürtler Kerkük'ten vazgeçtiler. Bazı kaynaklardan aldığımız bilgilere göre, merkezi Irak hükümetiyle yerel Kürt hükümeti arasında bazı anlaşmalar yapılmış. Bu anlaşmaya göre; Musul'a bağlı Maxmur, Şengal, Şexan, Guer ve Xanegin kasabalarının Federal Kürdistan bölgesine katılması kararı alınmış. Bu karar çerçevesinde üst düzey bir BM yetkilisi bu kasabalardaki şex ve aşiret reislerini ikna etmek için toplantılar yapmakta ve mevcut konumda bu toplantılar h‰l‰ devam etmektedir. 1 Haziran 2008 tarihinden itibaren de resmiyette Musul'a bağlı olan Maxmur kasabasının da resmen Federal Kürdistan bölgesine dahil edileceği söylenmektedir. Buraya kadar her şey normal görünmektedir. Oysa Kürtlerin nüfus yoğunluğunun olduğu tüm yerleşim alanları ve Kerkük sorunu Irak Anayasası'nın 140. maddesi çerçevesinde çözülecekti. İlk etapta Kerkük'te yapılacak bir referandumla Kerkük'ün statüsü netleştirilecek ve sonrasında sırayla bu kasabalarda yapılacak referandumlarla statüleri belirlenecekti. Sünniler Musul'a bağlı kasabalarda Kürtlere dönük katliamlar yaparak Kürtleri Musul ve çevre kasabalarından kaçırtma politikası izlemedi mi? Binlerce insan bu politikalar doğrultusunda katledilmedi mi? 100 binden fazla Kürt Musul'da İslami partilerce sürülmedi mi? Yine Kerkük'te aynı politikalar yürütülmedi mi? Peki, şimdi ne oldu da Sünniler referandumu beklemeden bu kasabaların Federal Kürdistan bölgesine katılmasına ses çıkarmıyorlar. Acaba buna karşı Kürtlerden ne tür tavizler kopardı? Büyük ihtimalle Kürtler Kerkük noktasında taviz verdi. Eğer tüm bu saydıklarımız doğruysa, ki öyle görünüyor, Kerkük sorununun aynı şekilde kapalı kapılar ardında tartışıldığı ve bir çözüme ulaştırıldığı kuşkusunu güçlendirmektedir. Eğer merkezi Irak hükümeti ve Sünniler Musul'a bağlı bu kasabaların Federal Kürdistan bölgesine dahil olmasına ses çıkarmıyorlarsa, bilelim ki Kerkük Federal Kürdistan bölgesine dahil olmayacaktır ve bu noktada Kürtler ikna edilmiştir. Büyük ihtimalle Kerkük sorunu özel statüye bağlanmıştır. Bu durum aynı zamanda Kürtlerin bölgede gelişmekte olan Şii blokajına karşı Sünni blokunu tercih etmesi anlamına da geliyor. Önümüzdeki günlerde ise bazı Kürt yetkililerinABD'yi ziyaret edeceği dile getirilmektedir. Bu ziyaretin ABD'nin yeni stratejisi doğrultusunda İran'a karşı yapacağı olası operasyonda Kürtlerin rollerinin tam olarak netleştirilme görüşmesi olacağını düşünüyorum. Bu noktada Kürtlerin oldukça kritik ve önemli bir süreçten geçtiğini, canları ve kanları bahasına elde etmiş oldukları kazanımlarının masa başlarında ve bazı elit kesimlerin ailesel çıkarları uğruna heba etmesinden korkuyoruz. Bunun olmaması için tüm Kürt aydınları ve halkın bu süreçleri çok yakından, büyük bir sorumlulukla takip etmesi gerekir. Her Kürt bireyi üstüne düşen görevi bu süreçte yerine getirmek zorundadır.

  • 'Türkiye, Kürdler ve Avrupa Birlği: Barış ve diyalog için bir dava'

    Leyla Zana Londra'da parlamentoda konuşacak Katkıda Bulundu rizgarionline Rizgarî Online/Londra: DEP eski milletvekili Leyla Zana Mayıs ayın da İngiliz Parlamentosunda yapılacak bir toplantıda konuşacak. 'Türkiye, Kürdler ve Avrupa Birlği: Barış ve diyalog için bir dava' konulu toplantıda Leyla Zana'nın yanısıra tanınmış bazı İngiliz şahsiyetler de konuşacaklar. Peace in Kurdistan tarafından yapılan bilgilendirmede Sakharov Barış ödülü sahibi Leyla Zana'nın yanısıra Baroness Frances D'Souza, Lord Avebury, Lord Rea, Abdullah Öcalan'ın avukatlarından Mark Muller'de konuşma yapacaklar. 19 Mayıs pazartesi günü Grand Committee room'da yapılacak toplantı saat 19:00'da başlayacak.

    Türkiye'nin Ortadoğu'daki rolü sorunlu

    BUYUTMEK ICIN TIKLA  Steven A.Cook*/ Türkler, Kürtler ve Iraklıların sık sık çatışan politikaları, Kuzey Irak'ın aslında na kadar kırılgan olduğunun göstergesi. Osmanlı'dan beri Türkler bölgede bu kadar etkin ve potansiyel olarak sorunlu bir rol oynamamıştı. Son beş yıldır Irak'ta bütün dikkatler Mezopotamya'daki Kaide'nin akıbetinin ne olacağına, Sünni-Şii çatışmasına, İran'ın rolüne, Anbar eyaletinin güvenliğine, 'asker takviyesi'ne ve son olarak da Basra'daki durumun kötüleşmesine odaklandı; Kuzey Irak'ın durumunaysa sadece arada bir bakıldı. Yaygın kabul, Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu kuzeyin 'Özgürlük Harekâtı'nın başından bu yana ülkenin tek istikrarlı parçası ve bir başarı hikâyesi olduğu yönündeydi. İşgal kuzeyi, ülkenin diğer bölgelerinden farklı olarak fazla sarsmadı ve Bölgesel Kürt Yönetimi'ne dönüşen yapı idari kurumları inşa etmeye başlamak açısından 12 yıllık bir avantaja sahipti. Saddam'dan hemen sonraki dönemde BKY hizmetleri yerine getirmeye ve bölgede güvenliği sağlamaya muktedirdi. Oysa Kuzey Irak, ülkeyi yeni bir iç savaşa sürükleme potansiyeli olan kritik bir bölge. Ayrıca şiddete batması halinde Irak'ın bazı komşularını da çatışmanın içine katabilecek tek bölge niteliğinde. Kürt bölgesiyle alakalı sorunlar (Kerkük'ün statüsü ve Kürt milliyetçiliğinin buna bağlı meselelerinden, PKK'nın Türkiye, PJAK'ın İran'la çatışmasına, oradan uzun süredir bekleyen petrol yasasına kadar) Türkiye, Irak, bu iki ülkedeki Kürtler ve ABD için korkutucu riskler barındırıyor. Diyaloğu reddetmek Türkiye'ye zarar Türkler, Kürtler ve Iraklıların sık sık çatışan politikaları Kuzey Irak'ın kırılganlığını ve nasıl çökebileceğini yansıtıyor. Sözgelimi, Türkiye'nin şikâyetlerine rağmen, Iraklı Kürt liderliğinin PKK'ya maddi destek sağladığına dair gerçek kanıt yok. Liderliğin politikası özünde, Irak Kürt nüfusunun daha kapsamlı hedeflerini (bağımsızlık veya buna yakın bir şey) etkilemeyeceği umuduyla PKK'yı görmezden gelmekti. Türkiye'nin PKK'ya diz çöktürülmesi yönündeki ısrarlı taleplerine karşılık vermenin ne anlama geleceği açıktı ve Kürt Bölgesel Yönetimi'nin harekete geçmemesi en nihayetinde Türkiye'nin geçen aylardaki askeri harekâtlarına yol açtı. İşte bu harekâtların devamı, kuzeyin istikrarını bozma potansiyeli taşıyor. Benzer biçimde, Ankara'nın Kuzey Irak'a yönelik politikaları da bir idrak karmaşasını yansıtıyor. Türkler Bağdat'ın kuzeydeki gelişmeler üzerinde konrolü olduğuna inanmıyor olsa da, Bölgesel Kürt Yönetimi'yle temas kurmayı reddetmek konusunda tutarlı davrandı. 2006'da Irak-Türkiye-ABD arasında başlatılan ve bu üç ülkedeki PKK karşıtı faaliyetlerin koordinasyonunu amaçlayan mekanizmanın başarısızlığa uğramasının başlıca sebebi buydu. Türkiye Iraklı Kürt liderlerle birlikte çalışıyor, ancak diyaloğa girmeyi reddetmesi sınır ötesi operasyonlarla da birleşince Iraklı Kürtlerin PKK'ya desteğini ateşliyor ve Kürt milliyetçiliğine daha da ivme kazandırıyor; ki Türkiye'nin çıkarlarına zarar veren gelişmeler bunlar. Gerek ABD'nin Irak'ı işgal ederek yol açtığı değişikliklerin, gerekse Türkler, Kürtler ve Bağdat arasındaki karmaşık ilişkilerin bölgesel etkileri ortada. Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri Türkler Ortadoğu'da bu kadar etkin ve potansiyel olarak sorunlu bir rol oynamamıştı. ABD'nin tavır değişikliğine gidip Türkiye'ye PKK'yı Irak içlerinde takip etmesi için yeşil ışık yaktığı göz önüne alınırsa, Türkiye'nin sınır ötesi müdahalelerinin kontrol altında tutulabilir olduğu söylenebilir, fakat büyük tehlikelere yol açabilecek kadar ciddi olduğu da açık. Arap dünyasında Kürtlerin çektiği acılara dair belli bir sempati söz konusu, fakat sadece Irak'ın birliğini zedelemediği sürece. Alternatif olarak, Türkiye'nin operasyonları İran'ın da PJAK'a karşı benzer operasyonlarına yol açar ve Irak'ın Arap nüfusu çatışmaya dahil olursa, Türkiye Ortadoğu'da (ki iktidardaki liderleri bu bölgeyi stratejik ve ticari açıdan çok önemli sayıyor) yeni elde ettiği bu statüyü ve prestiji yitirecektir. Kendi payına ABD, Türkiye'nin kuzeyde, İran'ın Irak'a daha fazla karışmasını tetikleyecek eylemlere girişmesine müsamaha göstermeyecektir. Kürtler emsal teşkil edebilir Kürtlerin, birleşik bir Irak'ın parçası veya bağımsız devlet sıfatıyla olsun, bölge siyasetinde yeni bir aktör haline geldiği de inkâr edilemez. Bu yeni statünün, Türkiye, Suriye ve İran'daki Kürt yoğunluklu bölgelerin ötesine giden etkileri olabilir. Çoğunluğunu Arapların oluşturduğu bir ülkede devlet başkanlığı, dışişleri bakanlığı, başbakan yardımcılığı ve başka birçok önemli mevkinin Kürtlerin elinde olması, Arap dünyasıyla ilgili mitleri yerle bir ediyor. Iraklı Kürtlerin ister bağımsızlık yoluyla, isterse birleşik bir Irak içinde elde ettiği büyük siyasi güçle oluşturacağı örnek, bölgedeki diğer büyük azınlık gruplarını konumlarını değiştirme arayışı konusunda cesaretlendirecek. Bu tür değişiklikler muhtemelen sükunetle karşılanmayacaktır. *Avrupa merkezli internet sitesi, ABD Dış İlişkiler Konseyi üyesi, 17 Nisan 2008/Radikal

    Gönderen: rizgarionline Tarih: 21.04.2008 Saat: 12:21 Katkıda Bulundu rizgarionline William Grimes*/ Irak ile ilgili senaryo şu şekilde devam etmeliydi: Diktatör devrilir, baskı altındaki kitleler kutlama yapar, demokrasi kök salar ve minnettarlık yağmuruna tutulan ABD, düşman Orta Doğu'da Batı destekli yeni bir müttefiki kucaklar. Quil Lawrence "Görünmez Ülke" eserinde tam olarak bu şekilde olduğunu savunuyor, ancak bunu görebilmeniz için kuzeye, Irak'ın üç Kürd eyaletine bakmanız gerekiyor. Lawrence şöyle yazıyor: "Amerikalılar, Arap Irak'ta gözler önüne serilen korkunç iç savaştaki zorluklar nedeniyle mıhlanmış bir şekilde duruyor, ancak Irak Kürdistanı'nın, Amerika'nın bölge için belirlediği hedeflerin ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladıklarını güç bela fark ediyorlar." Lawrence mantıklı bir şekilde, Kürd tarihini kısaca gözden geçirerek ve her Kürd sözcüsünü rahatsız eden soruya cevap vererek başlıyor: Tam olarak Kürd nedir? Birçok cevaba bağlı.Türk Hükümeti yıllarca milyonlarca Kürdün varlığını basitçe reddederek onları "dillerini unutmuş dağdaki Tükler" olarak nitelendirdi. Lawrence, eserinin büyük bir kısmında Kürdistan'ın aşiret temelli iki büyük partisini ve onların Hüseyin sonrası dönemde konumlarını belirlemek için yaptıkları hileleri anlatıyor. Mesud Barzani'nin 1975'ten beri liderliğini yaptığı Kürdistan Demokratik Partisi, kurucusu coşkulu ve karizmatik lider Celal Talabani olan Kürdistan Yurtseverler Birliği ile rekabet ediyor. Uzmanlar bile iki partinin programları arasında bir fark bulamıyor. Lawrence, Kürdler için en iyi yolun "sakince bölünme" olduğunu söylüyor. Kürdlerin yalnızca yüzde 2'si Irak'ın bir parçası olarak kalmak istiyor, ancak bir bağımsızlık ilanı,komşu güçlerin silahlı müdahalesine neden olur. Lawrence onların gizlenerek ve Sünniler ile Şiiler arasındaki ihtilaftan yararlanarak, ayrı olarak gelişmeye devam edebileceklerini ve biraz şansla ABD'yi Kürdistan'da kalıcı bir askeri üs kurmaya ikna edebileceklerini söylüyor. Lawrence, Kürd liderlerin zihinlerini okuyarak, eserinde, "ABD himayesini devam ettirmek onlar için kilit nokta ve bunu yapmak için biraz görünmez kalmak zorundalar. Kürdler isim haricinde bir ülke için her şeye sahip olabilirler ve bu yolla komşuların hiçbirisi onları haritayı yeniden çizmeye çalışmakla suçlayamaz" şeklinde yazıyor. Yaklaşık bir asırdır Kürdler ellerindeki bağımsızlık kozunu atarak ilk defa zafere yaklaşıyorlar. Kürdlerin değişim için şimdi bir şansları var. *The New York Times gazetesi Hazırlayan: Kaya Vural

    Devletin Kürt filmi

    1925’ten 2007’ye kadar devlet ‘’Kürt sorunu’’ üzerine 70 rapor hazırlatmış, sonuç ortada... Şöyle de denilebilir:‘’Sorunu çözmek için hazırlanan her rapor, yeni bir sorun haline gelmiş!’’ Devletin Kürt filmi/Hasan Pulur-Milliyet İLK bakışta kitabın adı sanıp beğeniyorsunuz, ‘’Belma Akçura kitabına iyi isim bulmuş!’’ diyorsunuz. (x) Meğer devletin de bir ‘’Kürt filmi’’ varmış, çekimlerine başlanmış, müdahaleler yüzünden uzadıkça uzamış, sonunda ‘’Şimdi zamanı değil!’’ diye arşive konmuş... Herhalde ‘’Arşive konmuştur’’ diyoruz çünkü ‘’filmin imha edildiğini’’ gösteren bir bilgi yok. Belma Akçura’ya göre, 1925’ten 2007’ye kadar devlet ‘’Kürt sorunu’’ üzerine 70 rapor hazırlatmış, sonuç ortada... Şöyle de denilebilir: ‘’Sorunu çözmek için hazırlanan her rapor, yeni bir sorun haline gelmiş!’’ * * * BELMA Akçura’nın kitabında kişilerin ve kurumların bu konuda neler dedikleri var. Mesela kimler ne demiş? ATATÜRK: Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da (Kürtler) beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri her zaman varittir.’ İNÖNÜ: Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla, asıl korkuncu, Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi biçimde kaygılanmak yerindedir. BAYAR: Bölgede yaşayanlara yabancı bir unsur oldukları resmi ağızdan ifade edildiği takdirde, bizim için elde edilecek sonuç bir tepkiden ibaret olabilir. ÖZAL: Kürt meselesini mutlaka çözeceğim, bu benim milletime yapacağım son hizmetim olacaktır. TÜRKEŞ: Biz ne kadar Türksek, onlar da o kadar Türktür, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz. DEMİREL: Yani şimdi biz, Kürt halkına kötü davranıyoruz da Türk halkına daha iyi mi davranıyoruz?’’ * * * PEKİ, şimdi iktidarda olanlar, Kürt sorununa bakması gerekenler nasıl bakıyorlar, mesela Başbakan Erdoğan? AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Moskova gezisinde (25 Aralık 2002) Moskova’daki Türk iş merkezinin inşaatını geziyor. Kürt kökenli inşaat işçisi Zülfikar Boran ile Kürt sorununu tartışıyor: Erdoğan: Sorun var diye inanmayacaksın, sorun yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan, sorun olur. Sorun yok dersen, sorun ortadan kalkar. Biz diyoruz ki, bizim için böyle bir sorun yok. Boran: Siz Türkiye’de tek başına iktidara geldiniz ama iktidardan da gidersiniz. Yani siz böyle bakmayın, ben çalışan bir insanım ama siyasete bakınca... Ecevit de, diğerleri de işbaşına geldiler ama böyle de gittiler. Siz de sorunları görmezlikten gelirseniz... Erdoğan: Ben böyle bir sorunu var kabul etmiyorum. Yok böyle bir sorun, diyorum. Bak, ben Siirt’ten evliyim, huzurluyum diyorum, bitti. Böyle yaklaş olaya. Böyle yaklaştığın sürece problem kalmaz. Boran: Bunu pratikte biliyorum da Sayın Başbakan... Türk arkadaşlar var, biz kardeşçe beraber yaşıyoruz, çalışıyoruz gerçekten... Erdoğan: ‘Türkiyeliyiz hepimiz’ diyeceğiz. Boran: Elbette, Türkiye için canımızı da veririz. Erdoğan: Ha, o kadar! Ama ben diyeceksin Kürdüm, Türk de ben Türküm diyecek. Boran: Nasıl olsa fark etmiyor. Boran: Ama biz kardeşiz, diyeceksiniz. (Boran’a sarılarak) ben seni Allah için seviyorum. * * * Böyle bir yaklaşımın, değil Kürt sorununu, başka herhangi bir sorunu çözeceğine inanıyor musunuz? Sorun var, diye inanmayacaksın, sorun yok, diye inanacaksın... Böyle yaklaşım olur mu, böyle bir sorunu ‘’Benim eşim de Siirtli diyerek’’ çözmek mümkün mü?