Türk: Başbakan'ın söylemleri linçlere neden oluyor DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, son dönemlerde yaşanan linç girişimlerine dikkat çekerek, Başbakan'ın pompalı saldırganlara destek vermesinin nerelere varılacağını görmesi gerektiğini söyledi. DTP politikalarının AKP'nin gerçek yüzünü açığa çıkardığına vurgu yapan Türk, 'Yarın çok geç olmadan, şimdi bu dönemde, bu meclis yapısıyla, cumhuriyeti demokratikleştirmeye davet ediyorum. Kürtlerle barışmaya, onların eşit hak ve özgürlüklerini kabul etmeye çağırıyorum' dedi.
Partisinin grup toplantısında konuşan DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, güncel gelişmeleri değerlendirdi. Toplantıya, EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel'inde dinleyici olarak katıldı. Atatürk'ün 70. ölüm yıldönümünü değerlendiren Türk, Mustafa Kemal'in, iç barış, uzlaşı, ortak akıl ve diyaloga önem verdiğini bu yüzden birkaç kez demokrasiyi kurmak girişiminde bulunduğunu ancak başarılı olmadığını söyledi. Türk, yapılan Mustafa belgeseli ile Atatürk'ün kutsallaştırılmadan gerçekçi bir şekilde tartışılmaya ihtiyacı olduğunu söyledi. Atatürk'ün iç barışa hizmet için 1938 Genel Affı'nı ilan ettiğini belirterek, 'Ötekileştirilen, cezalandırılan, hapsedilen bütün muhalifleri, bütün kesimleri, Cumhuriyetle barıştırmak için, büyük bir iç uzlaşı hamlesi başlatmıştır' dedi.
'Obama'nın seçilmesi tarihi bir gelişmedir'
ABD seçimlerini değerlendiren ve seçimlerin sonuçları nedeniyle, dünya hakları tarafından sevinçle karşılandığını belirten Türk, 'Barack Obama'nın Amerika'nın yeni başkanı seçilmesi, dünyada ırkçılık ve ayrımcılığın da sona ermesi olarak selamlandı. İnsanlığın eşit-özgür ve kardeşçe bir dünyaya ulaşma umutlarını artırdı' şeklinde konuştu. Obama'nın seçilmesini, siyahilerin değil, demokrasinin zaferi olarak tanımlayan Türk, 'Bu durum ABD'de olumlu karşılandı. Mccain 'Ben kaybettim ülkem kazandı' dedi. Şimdi Türkiye'ye bakıyoruz, halkın iradesi ile seçilen bir parti var, Demokratik Toplum Partisi. Eskiden bir yerden bir yere giderken, telsizler çalışırdı, 'Malum kişiler falan yerden falanca yere gitti' anonsu yapılırdı. Şimdi başbakan, halkın oyları ile seçilen bir partiye onun milletvekillerine, malum parti, malum kişiler diyor. 72 milyonun Başbakan'ı. Bir yerde birilerine malum partiler diyeceksiniz, diğer yandan herkesin başbakanı olduğunuzu iddia edeceksiniz' şeklinde konuştu.
Devlete, Kürtlerle barışma çağrısı yaptı
Başbakan'ın bu yaklaşımının halkları karşı karşıya getirdiğini dile getiren Türk, kendilerinin etnik milliyetçiliğe izin vermeyeceklerini belirterek, 'Biz bunu her zeminde ve her yerde söyledik. Etnik milliyetçilik halkların düşmandır, halkları karşı karşıya getiren bir anlayıştır. Biz burada halkların kardeşliğini esas alan bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyoruz' dedi. Başbakan Erdoğan'ın 'Kürt yurttaşlarım' söyleminin bir kimlik tarifi olduğunu belirten Türk, 'Bunu bizde söylüyoruz. Bu kimliği güvenceye alın. Anayasaya bakıyorsunuz, herkes Türk'tür diyor' şeklinde konuştu. Türk, 'Yarın çok geç olmadan, şimdi bu dönemde, bu Meclis yapısıyla, Cumhuriyeti demokratikleştirmeye davet ediyorum. Kürtlerle barışmaya, onların eşit hak ve özgürlüklerini kabul etmeye çağırıyorum' dedi.
'Hükümet kriz fırsatçılığı yapıyor'
Ekonomik gelişmeleri değerlendiren Türk, hükümetin ekonomik krizin faturasını emekçilere, işçilere ve dar gelirlilere çıkarmak istediğini belirterek, 'Ne yazık ki ülkemizde yaşanan tam bir kriz fırsatçılığıdır. Krizi fırsat bilen AKP iktidarı frenden ayağını çekerek, zam gazına basıyor' dedi. Şimdiye kadar doğalgaza yüzde 80 oranında zam yaptığını, bir ailenin aylık ortalama enerji giderinin 200 YTL'yi bulduğunu belirten Türk, ' Görüldüğü üzere yapılan bu zam kıt kanaat geçinen halkımızın yaşamını daha da karartmaktadır. Doğal gazda KDV ve ÖTV'yi indirmeyen hükümet bunun yerine şok zamlara başvurmaktadır' dedi. Türk, aynı dönem içinde elektriği de yüzde 60 oranında zam yapıldığını hatırlatarak zamların önümüzdeki günlerde, yağ, şeker, ekmek, un, tuz gibi temel gıda ürünlerine zam yapılacağını belirtti. Hükümetin yükselen tepkiler karşısında ' Mecbur kaldık o yüzden zam yaptık!' sözleri ile zammı savunduğunu anımsatan Türk, hükümetin doğal gazı Mart ayında düşüreceği yönündeki açıklamalarını da hatırlatarak, şunları ifade etti:
'Yani doğal gaz tüketiminin azaldığı bir dönemde fiyatlar indirilecek! Bu halkı aşağılamak değil midir? Eğer samimiyseniz ve yoksulu düşünüyorsanız şimdi fiyatları indirin. İndiremezler. Çünkü bunların gündeminde ne yoksulluk sorunu var, ne açlık sorunu ne de dar gelirlinin yaşamını nasıl idame ettireceği sorunu var. 'Biz kendimizi sağlama alalım da halk ne duruma düşerse düşsün' anlayışındalar.' Türk, çiftçilerin de zor durumlar yaşadığını ve gübreye bir yılda yüzde 300 zam yapıldığını bu yüzden, çiftçilerin gübre kullanmadığını söyledi.
'Krizin temel nedeni, askeri harcamalardır, dağa taşa atılan bombalardır'
Hükümetin bunun yanında halkı sadakaya alıştırmak istediğini bu yüzden şimdiye kadar 7 milyon ton bedava kömür dağıttığını belirten Türk, hükümetin yoksulluğu yenmek yerine yoksulu yenmek peşinde olduğunu söyledi. Türk, hükümetin verdiği yardımlarla yoksulluğu suiistimal ettiğini dile getirdi. Türk hükümetin halkı canından bezdirdiğini, 85. Yılına giren cumhuriyetin dışa bağımlı, tekellerin kontrolüne giren bir ülke haline getirildiğini söyledi. Türk yapılan resmi açıklamalarda, Türkiye'de 1984'ten buyana çatışmalara l trilyon dolar harcama yaptığını anımsatarak, şu bilgileri verdi: 'Aslında Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu siyasal kriz kadar yaşanan ekonomik kriz ve darboğazın da nedeni budur: askeri harcamalarıdır. Dağa taşa atılan bombaların maliyeti 70 milyonun mutfağına yansımaktadır. O halde Türkiye'nin ekonomik krizleri yara almadan atlatabilmesi için öncelikli olarak savaş ekonomisine son vermesi gerekir.' Hükümetin yolsuzlukla mücadele etmesin de isteyen Türk, 'Yolsuzluk iddialarıyla sarsılan hükümetin elbette bu mücadeleye başlayabilmesi ve inandırıcı olabilmesi için temizliğe önce evin içinden başlaması gerekmektedir' çağrısında bulundu. Deniz Feneri davasına dikkat çeken ve Deniz Feneri'ne seçimlere yönelik yatırım yapıldığını belirten Türk, 'Şimdi Deniz Feneri Batman'da bölge illerinde kullanılmaya çalışıyor. Bunun üstüne gitmek yerine Deniz Feneri kullanıyor. Çünkü burada bir menfaat var' dedi.
'AKP, başından beri statüko sınırları içindedir'
Hükümetin, AB süreci, Kürt sorununda reforma yapma beklentisi yarattığı ancak daha sonra geldiği aşamada kendisinden bekletin içinde olanları halay kırıklığına uğrattığını dile getiren Türk, AKP'nin devletleştiği, çillere benzeri yönündeki değerlendirmeleri de hazırlatarak, 'AKP aslında bu duruma yeni düşmemiştir. Biz bir yıldır Meclis kürsüsünden bunları ifade etmeye çalışıyoruz' dedi. AKP'nin giderek milliyetçileştiğini dile getiren Türk, hükümetin batıda sistemle kavgalı gibi görünmeye çalıştığını ancak, bölgede sistemin kendisine dönüştüğünü söyledi. AKP'nin birden bire değişmediğini belirten Türk, 'İşte AKP'nin durduğu yer statükonun sınırlarını belirlediği, halka değil devlete yakın, demokratik değerlere değil militarizme bağlı alandır' şeklinde konuştu. AKP'nin içinde bulunduğu durumu, 'Takke düştü kel göründü' sözleri ile ifade eden Türk, AKP'nin artık kendi gerçekliğini gizleyememeğini söyledi. Türk, AKP'nin gerçeğinin görünmesinde, DTP'nin demokratik duruşu, kararlılığı ve izlediği barışçıl politikalarının etkisi olduğunu sözlerine ekledi. Başbakan'ın bu yüzden DTP'ye kızdığını dile getiren Türk, 'Bölge'de Kürtleri bir süre daha oyalarım, batıda da aydınların ve liberallerin desteğini almaya devam ederim' diye düşünüyordu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı' dedi. AKP'nin bu duruma düşmesini arzulamadıklarını ve sürekli uyardıklarını belirten Türk, buna karşın hükümetin yanlışta ısrar ettiğini sözlerine ekledi.
'Önce, Anayasadaki Türklük tanımını değiştir'
Türk, Başbakan'ın 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bizim üst kimliğimizdir' şeklindeki açıklamalarına katıldıklarını dile getiren Türk, 'Sayın Başbakan bunları söylerken Anayasa'daki etnik tanım olan 'Türklük' tanımı varlığını korumaya devam ediyor. Mevcut Anayasa'daki bu etnik tanım varlığını sürdürürken, sizin kalkıp yeni bir üst kimlik tanımı yapmanızın siyaseten bir geçerliliği var mı? Hayır. O halde değiştirin Anayasayı biz de samimiyetinize inanalım' dedi. 'Devletin kapsayıcı bir anayasal yurttaşlık tanımına dönmesi sorunu kökten çözecek bir açılım olacaktır' şeklinde konuşan Türk, hükümete hızlı bir demokratikleşme süreci başlatması çağrısında bulundu.
'Başbakan'ın sözlerinden sonra linç girişimleri arttı'
Son dönemlerde yaşanan tutuklanmalar ve DTP üzerindeki baskılara dikkat çeken Türk, son bir hafta içinde PM üyeleri ve İl Başkanlarının da aralarında bulunduğu 125 üyelerinin tutuklandığını söyledi. Bununla birlikte linç olaylarının geliştirildiğini anımsatan Türk, Gebze'de 'Kürtçe müzik dinlediği ve Kürtçe konuştuğu' için, Antalya'nın Serik İlçesinde de Yusuf Öz isimli bir kişinin linç edildiğini anımsattı. Türk, söz konusu olayların Başbakan'ın pompalı saldırganlara destek vermesi söylemlerinden sonra meydana geldiğini ifade ederek, 'Başbakan'ın sözlerinin nereye varacağını bilmek lazım. Buradan bir kez daha Sayın Başbakanı ve hükümeti ülkemizi bu gergin atmosferden çıkartmak için sorumluluğa çağırıyoruz' dedi. Alevilerin 'Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı' konulu mitingine değinen Türk, söz konusu isteklere ve Alevilerin mitingine büyük destek verdiklerini söyledi. DİHA
Antalya'nın Serik beldesine çalışmaya giden Yusuf Öz, oturduğu kahvede nereli olduğunu soran 3 kişiye Mardinli olduğunu söylemesinin ardından, aynı kişilerin 'Pis Kürtler şehitlerimizin kanını yerde bırakmayacağız' diyerek kendisine saldırdığını öne sürdü. Kahvede başlayan saldırı sokakta linçe dönüşünce Yusuf Öz canının zor kurtardı. 'Bu Kürt'tür vurun alçağı' denilerek sokakta her gelenin kendisine tekme attığını belirten Öz, polisler tarafından otobüse bindirilerek, Adana'ya gönderildi.
Kürtlere yönelik saldırı ve linç girişimlerine her gün bir yenisi ekleniyor. Linçlerin sıkça rastladığı Antalya'dan da bu yönlü olaylar yaşanmaya devam ediyor. Adana'dan Antalya'nın Serik Beldesi'ne çalışmak için giden Mardin doğumlu Kürt genci Yusuf Öz, 8 Kasım günü maruz kaldığı linç girişiminden canını zor kurtardı. Serik'te çalışacağı şirkete ait bir kamyonetle yola çıkan Yusuf Öz, sabah iş başı yapmak için çalışacağı sebze halinde açık olan bir kahveye giderek oturduğunu anlattı. Kahvede oturan 3 kişinin yanına yaklaştığını dile getiren Yusuf Öz, 'Bana nereli olduğumu sordular. Ben Mardinli olduğumu söyledim. Bunun üzerinde yanıma yaklaşan 3 kişi 'Pis Kürtler, siz bölücüsünüz, biz şehit vermişiz ve şehitlerimizin kanını yerde bırakmayacağız' diyerek bana saldırdılar. Sopa, taş ve kiremitlerle beni dövmeye başladılar' dedi.
Kahvede başlayan saldırı sokakta linçe dönüştü
Saldırı üzerine kahveden dışarı çıktığını dile getiren Yusuf Öz, 'Onlarda dışarı çıktı. 'Bu Kürt'tür vurun alçağı' dediler. Bundan sonra her gelen bana tekme tokat saldırdı. Yaklaşık 20 kişi yüzüme, gözüme, vücudumun her yerine taşlarla vurmaya başladılar' diye konuştu. Kendisini döven grubun kimliğini ve telefonunu aldığını söyleyen Yusuf Öz, '3 kişi beni tuttu birkaç kişi de beni getiren şoförlerin yanına giderek, 'Neden bu teröristleri buraya getiriyorsunuz' diyerek onlara hakaret etti. Sonra benim yanıma geldiler. Bana 'defol git' dediler' şeklinde konuştu.
Yardım için çaldığı her kapı yüzüne kapandı
Olay yerinde bulunan lokantaya kaçtığını, lokanta sahibinin 'Defol git başımı belaya sokma' diyerek kendisini dışarı attığını, evlere doğru kaçarak zillere bastığını ancak evlerden de kimsenin kendisine yardım etmediğini dile getiren Öz, 'Bir evin balkonunun dibinde iki saat saklandım. Gelip geçenlere 'Polis çağırın, ambulans çağırın' dedim ama kimse bana bakmadı bile. Çaldığım her kapı 'Pis Kürt sen teröristsin' diyerek beni dışarı attı. En son bir fırıncı bana yardım etti. Kanlarımı biraz temizledikten sonra polisi çağırdı' dedi.
Polisin 'Davacı olursan seni yaşatmazlar' dediği iddiası
Gelen polislerin kendisini Serik Devlet Hastanesi'ne götürdüğünü anlatan Öz, 'Hastane kafamda üç kırık olduğu halde bir yeri dikti ve adeta benden kurtulmak istercesine doğru düzgün bir pansuman bile yapmadan beni gönderdi' diye konuştu. Polisin kendisine 'Davacı mısın? Oğlum davacı olursan seni yaşatmazlar. Buradan sağ çıkamazsın ve biz senin can güvenliğini sağlayamayız' dediğini öne süren Öz, 'Sonra polisler 'Hemen arabaya bin eve git' diyerek üzerimde sadece pantolon varken beni otogara getirip otobüse bindirerek Adana'ya gönderdi. Kanlar içinde üzerimde sadece bir pantolon kalmış halimle Adana'ya geldim' diye kaydetti.
Öz ailesi: Olayın peşini bırakmayacağız
Baba Seyithan Öz, oğlunun durumundan Antalya'dan arayan polisler tarafından haberdar edildiğini söyleyerek, 'Yusuf'u karşılamaya gittim. Otobüsten inerken kanlar içinde ve her tarafı şişmiş halde bulduğumda şok oldum. Oğlumu alır almaz Adana Numune Hastanesi'ne götürdüm. Hemen acile yatırdık' dedi. Yusuf'un kafasının üç yerinde kırık olduğunu, sol gözünü hiç açamadığını, vücudunun her yerinde darp izi olduğunu söyleyen baba Seyihtan Öz, 'Oğluma yapılan saldırı aslında Kürtlere yapılan bir saldırıdır. Bizim varlığımız ve duruşumuz onların zoruna gittiği için bize tahammül edemiyorlar. Bu tür ırkçı saldırılara başvuruyorlar. Bunlar vahşileşmiş canilerdir. Biz oğluma saldıranlar hakkında dava açacağız ve bu olayın peşini bırakmayacağız' diye konuştu. Oğlunu otogarda kanlar içinde ve tanınamayacak durumda görünce tanıyamadığını söyleyen anne Edibe Öz de, 'Bu saldırıyı ancak vahşiler yapar. İnsanlıktan nasibini almamış kişilerdir bunlar. Bizi bölücülükle suçluyorlar. Bu şekilde saldıranlar asıl bölücüdür' dedi.JİHAT AKÇA / ADANA (DİHA)
Türkiye'de internet sitelerine getirilen tüm yasaklar Güney Kürdistan 'da hükümetin onayıyla kurulan Aria Fon şirketi tarafından da olduğu gibi uygulanıyor. Sitemiz Gündem Online ve ANF sitesi Aria Fon engeline takılıyor.
Güney Kürdistan'da yasaklar en çok Behdinan bölgesini etkiliyor. Hiçbir muhalif yayına izin verilmeyen Behdinan bölgesinde, bir çok internet sitesine de erişim sağlanamıyor.
Resmi yasak yok ama herşey yasak
Kürt hükümetinin onayı ile kurulan Aria Fon şirketi evlere internet hattı ulaştırıyor. Ancak ilginç bir şekilde Türkiye ile Kürt yetkililer arasında görüşme trafiğinin başlamasından sonra internete yasaklar geldi. Kürt hükümetinin resmi olarak aldığı bir yasak yok.
Ancak Güneyli şirket Aria Fon, Türkiye'deki yasakları olduğu gibi kopyalıyor. İnternet kullanıcıları bu yasakların önceden olmadığına dikkat çekiyor. Gazetemiz Gündem'in sitesi olan www.gundemonline.com ve ANF'nin www.firatnews.com adresinin de aralarında bulunduğu çok sayıda internet sitesine Aria Fon internet ağı üzerinden ulaşılamıyor. Türkiye'nin mahkeme kararıyla erişim yasağı getirdiği siteler, Kürt bölgesinde de Türkiye bahane edilerek yasaklanmak isteniyor.
Muhalif kitap ve dergiler yasak
Yerel kaynaklara göre Kürt muhalefeti Güney Kürdistan'da da Türk eliyle susturulmaya çalışılıyor. Bu da Kürt kamuoyunun sadece yanlı bilgilerle yönlendirmenin önünü açacak. İnternet kullanıcıları, yasaklara tepki göstererek, muhalif görüşlerin engellenerek, resmi görüşlerin empoze edilmeye çalışıldığına dikkat çekiyorlar.
Behdinan bölgesinde sadece internet değil, bir çok muhalif gazete ve kitaba da yasak konuluyor. Bu engellemeler resmi bir yasakla yapılmıyor. Örneğin Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PÇDK)'nin yanları ve Süleymaniye'de yayınlanan bir çok derginin burada dağıtımına izin verilmiyor.
Behdinan'daki Agiri dergisi de bunlardan biri. Hükümeti ve bölge partilerini eleştiren hiçbir kitap da Behdinan bölgesinde basılamıyor. Yayınlar ya yasaklanıyor ya da yazarları tehdit ediliyor.ANF
Arnavut göçmeni ama Diyarbakır'lı karanlıklar prensi!
AKP'de Dengir Mir Mehmet Fırat'ın Genel Başkan Yardımcılığı görevinden alınması ardından, aynı göreve getirilen eski İçişleri Bakanları'ndan Abdülkadir Aksu, Kürtlerin yakından tanıdığı bir isim. Diyarbakır'a Arnavutluktan yerleştirilen göçmen bir aileden gelen ve yıllardır yazılanların aksine Kürt olmayan Aksu, 70'li yıllarda CHP-MSP koalisyonu döneminden itibaren 12 Eylül yönetimi de dahil, kurulan birçok hükümette Vali, Emniyet Müdürü ve Bakanlık görevlerinde bulundu.
1989-1991 yılları arasında İçişleri Bakanlığı görevindeyken dinci ve MHP'li kadroların emniyete yerleşmesine önayak olan Aksu'nun bu görevi sırasında bölgede Hizbullah cinayetleri start aldı. Kürt düşmanlığı ile bilinen Aydınlar Ocağı üyeliği de bulunan Aksu'nun İçişleri Bakanı olarak görev yaptığı dönemlerde Türkiye faili meçhul cinayetlerle anılıyor.
Arnavut göçmeni bir Diyarbakırlı
Aslen Arnavut kökenli bir aileden gelen Abdülkadir Aksu, posta memuru olan babasının Diyarbakır'a sürgün edilmesiyle 1944 yılında Diyarbakır'da doğdu.
İlk, orta ve lise öğrenimini Diyarbakır'da tamamlayan Aksu, ardından Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne kaydoldu. Mülkiye'de okurken, Aydınlar Ocağı'na üye oldu ve milliyetçi-muhafazakar öğrenci ve öğretim üyelerini barındıran Hür Düşünce Kulübü'nün 7 kişilik yönetim kurulu kadrosunda yer aldı.
Yıldızı, 12 Mart askeri darbesi ardından 1973 yılında kurulan CHP-MSP hükümeti döneminde parladı. MSP'nin ağır toplarından Korkut Özal ve Oğuzhan Asiltürk'ün desteğiyle Emniyet Müdürlüğü kadrosuna alındı.
Emniyet Müdür Yardımcılığı'na getirilmesiyle ortaokul mezunu oldukları için yükselme şansları olmayan 3 bin kadar MSP ve MHP sempatizanı polisi, 6 aylık kurstan sonra komiser ve komiser yardımcısı yaptı.
Emniyet Genel Müdürlüğü görevine getirilmesinden sonra emniyette giriştiği kadrolaşma nedeniyle MİT tarafından hakkında rapor hazırlandı.
Aksu, tarihe Maraş Katliamı olarak geçen yüzden fazla kişinin öldürüldüğü tarihte ise bu kentte Vali Vekili idi.
Darbeciler dokunmadı
1980 yılında Rize Valiliği'ne atanan Aksu, 12 Eylül askeri darbesinin dokunmadığı nadir valilerden biriydi. O dönem tüm belediye başkanlık görevlerini Alay Komutanları üstlenirken, Aksu aynı zamanda hem Rize Valiliği'ni, hem de Belediye Başkanlığı görevlerini yürüttü.
Özal hükümeti tarafından Diyarbakır'dan 1987 yılından meclise giren Aksu, iki yıl sonra İçişleri Bakanlığı'na getirildi.
1991 yılına kadar bu görevi sürdüren Aksu, 5 yıl sonra Refah Partisi, ardından da Fazilet Partisi'nde yer aldı.
Fazilet Partisi kapatılınca yeni kurulan AKP'ye geçen Aksu, yıllar sonra tekrar İçişleri Bakanı olarak siyaset sahnesinde bakan olarak yer aldı.
Faili meçhuller onun döneminde damgasını vurdu
Abdülkadir Aksu'nun devlet katında yetkili makamlarda bulunduğu Maraş Katliamının ardından, İçişleri Bakanı olduğu yıllarda da Türkiye gündemini sarsan birçok olay ve faili meçhul cinayet yaşandı.
1989 yılında Cizre'de Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirilmesi, gazeteci Çetin Emeç, 1991 yılında HEP İl Başkanı Vedat Aydın'ın öldürülmesi, Prof.Muammer Aksoy, gazeteci Çetin Emeç, Turan Dursun, MİT müsteşar yardımcısı Hiram Abbas, emekli korgeneral Hulusi Sayın, emekli korgeneral İsmail Selen, Prof. Bahriye Üçok, Doç. Dr. Necip Haplemitoğlu, gazeteci Hrant Dink cinayetleri, Şemdinli bombalaması gibi olaylarda, Aksu hep İçişleri Bakanı koltuğundaydı.
Hizbullah Aksu döneminde hortladı
1989-1991 yılları arasında İçişleri Bakanlığı görevindeyken dinci ve MHP'li kadroların emniyete yerleşmesine ön ayak olan Aksu, özellikle Kürt illerindeki Emniyet Müdürlüğü kadrolarında milliyetçi-dinci ekipleri görevlendirdi.
89-91 yılları arasında Kürt illerinde işlenen yüzlerce faili meçhul cinayetin tek bir zanlısı bile yakalanıp hakim karşısına çıkartılmadı. Bazı faili meçhul cinayet zanlıları ise ancak Aksu'nun görevde olmadığı 1994 yılından itibaren gözaltına alınmaya ve yargılanmaya başlandı.
Hizbullah cinayetlerini görmezden geldiği öne sürülen Abdülkadir Aksu, Diyarbakır'lı işadamlarından Mehmet İçkale ile ortaklık kuran Hizbullah'ın o dönem Diyarbakır'daki önde gelenlerinden Hacı Bayancık ile dostluğu ise hala bilinen bir gerçek.
İkinci adamlıktan kabineye geçiş yolu açık
Hep karanlık dönemlerin adamı olarak bilinen ve Türkiye'nin gündemini sarsan suikastler, faili meçhul cinayetlerde devletin karar mekanizmalarında bulunan Abdülkadir Aksu'nun, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 'Ya Sev, Ya Terk Et' söyleminin ardından partisinin ikinci adamlığına getirmesiyle hem Türkiye'de hem de Kürt illerinde nelerin değişeceği, yada Türkiye'nin hangi yeni suikastlerle anılacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Kürt ve sol karşıtlığıyla bilinen devşirme Abdülkadir Aksu'nun önümüzdeki kabine değişiminde İçişleri Bakanlığı'na getirilmesi uzak bir ihtimal olarak görülmüyor.
SİDAR BORAN - AMED / ANF
Örneğin, Kürtçe yerine, “Türkçe’den başka diller, mahalli diller”, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” yerine, Kuzey Irak’taki oluşum” denilmektedir.
Bu ilişkilerin başka bir boyutu daha vardır. Türk düşüncesinde, “Türklerin başka halkları yönetmesi” gibi bir boyut da vardır. Türkler, kendilerini üstün görüyorlar, başka halkları yönetmek gibi bir beceriye sahip olduklarını söylüyorlar. Türkler bunu ilahi bir hak olarak algılıyorlar. Türk sağında, muhafazakar düşüncede bu çok yaygın, daha belirgin bir şekilde ifade ediliyor. Bu arada, Kürtlerin “düşük” bir ırktan geldikleri, bu bakımdan kendi kendilerini yönetemediklerini, Kürtleri hep başlarının, Arapların, Farsların, Türklerin vs. yönettiğini söylüyorlar. Bunlar elbette ırkçı niyetler, ırkçı düşüncelerdir.
Irkçılık daha başka nasıl ifade edilebilir?
Kürtler güçlü bir şekilde özgürlük istemiyor (Gecmis röportaj)
İsmail Beşikçi- www.kurdistan-post.org
Tarih: 9 Kasım 2008 Pazar
Hasan Bildirici: Türklerle Kürtlerin bir arada yaşaması zorlaşıyor diyorsunuz. Bu görüşü doğrulayan bir çok örnek var bir önceki cevap içinde. Bir zamanlar bu topraklarda Rumlar ve Ermeniler de vardı. Bugün Kürtlere yapılanların aynısı geçmişte onlara da yapılmıştı. Bu demektir ki, Türk ırkçılığına dayalı devlet sisteminin böyle bir özelliği var. Nüfusla birlikte şehirleri, kasabaları, köyleri ve mülkiyeti de Türkleştirmek... Bun da en çok da Türklük iddiasında olan göçmenleri kullanıyor. Göçmenlik arayıştır, alan edinmek için yerlilerden daha atılgan ve fanatik davranmaktır. Hele bu Türk göçmenler için daha çok böyledir. Türkiye’nin dört bir tarafındaki ırkçı saldırılara rağmen Kürt siyasetçileri ve aydınları çok iyimser. Belirttiğiniz gibi hala kardeşlikten söz ediyorlar... Bu durum bana biraz, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar bize saldırmaz diyen Rusların durumunu hatırlatıyor. Hitler birlikleri öyle ani bir saldırılar başlatmışlardı ki, binlerce kilometrelik alandaki Rus askerleri ve silahları bir santim bile kıpırdamadan yerle bir olmuştu. Bir gün sanırım Kürtler Türk ırkçılığı karşısındaki iyimserliğin bedelini ağır ödemek durumuyla karşı karşıya kalabilirler. Batı illerindeki servetlerini kaybettiklerinde, Kürdistan yoksulluğu onları ne kadar sarıp sarmalayabilir?.. Aslın da bunun da cevabını vermişsiniz. Kürtlerin Kürdistan’dan kopmaması ve batı illerindeki varlıklarına çok umut bağlamamaları gerekir diyorsunuz. O zaman şöyle bir soru çıkaralım buradan: Türk devletinin Kürt sorununu çözme niyet ve yeteneği yok. Hiçbir zaman da olmayacak. Yani Kürt sorununu uluslar arası koşullar mı çözecek artık? Türk sisteminin çözüm güç ve niyetinden Kürtler kesinlikle umut kesmelidir diyebilir miyiz?
Kürtlerin kazanımları fiili kazanımlar olacaktır
İsmail Beşikçi:Türk devletinin Kürt sorununu çözme niyeti yok. Niyet olmadığı için bu konuda yetenek geliştirmesi de söz konusu değil. Kürtlerin kazanımları fiili kazanımlar olacaktır. 20-25 yıl öncesini düşünelim. Kürtler ve Kürtçe inkar ediliyordu. Kürtler, Türk; Kürtçe, Türk dilinin ilkel bir şivesi sayılıyordu. Aksini iddia etmek, yazmak, konuşmak çok ağır idari ve cezai yaptırımlar getiriyordu. Ama gerilla mücadelesi sürecinde, devlet artık bu tür iddialarda bulunamıyor. Kürtler artık fiilen kabul ediliyor. Bu artık, fiili bir kazanımdır. Devlet artık, bu tür yazıları, konuşmaları, iddiaları görmezlikten, duymazlıktan gelmektedir. Yine bu mücadelenin bir aşamasında, Ekim 1991 de, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti. Süleyman Demirel bunu sadece bir defa söylemiş olsa da, bu sözün bu kabulün gereklerini hiç yerine getirmemiş olsa da, bunun, Kürt-Türk ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. Mücadelenin boyutlanması ise fiili kazanımı daha da güçlendirmiştir.
Türk devleti Kürtlerle masaya oturmaz
Devletin Kürtlerle, Kürtlerin temsilcileriyle masaya oturması, soruna birlikte çözüm aranması mümkün görünmemektedir, kanısındayım. Çünkü, Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan inkarcı, imhacı ve ırkçı bir politika ile, sistematik bir uygulamayla karşı karşıyadır. Bir Kürt’ün kendisine “Kürdüm” demesini devlet, Türlüğe hakaret, devlete hakaret olarak algılamaktadır. Dünyanın başka bir yerinde, ulusal kurtuluş mücadelelerinde, toplumsal mücadelelerde, Kürt-Türk ilişkilerindeki bu inkarcı duruma rastlamak mümkün değildir. Bu ifadenin bir abartma olarak değerlendirilmemesi gerekir. Bu bakımdan, Kürtlerin kazanımları fiili kazanımlar olacaktır. Bu da başta Kürt diline sahip çıkmak, Kürtçe’yi işlevsel bir hale getirmekle mümkün olacaktır. En sağlıklı çözüm arayışı Kürtçe’ye sahip çıkmaktır. Daha ileri çözümlere yol açacak tek yol budur. Geçen yıl Diyarbakır’da, Sur Belediyesi çok dillilik çalışmalarından dolayı, idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. Belediye Başkanı görevden alındı. Kürtlerin yönettiği bu tür belediyeler çoğaldığı zaman, çok dillilik benzeri çalışmalar çoğaldığı zaman bu hak da fiilen kazanılma yoluna girebilir. Bu tür çalışmalarından dolayı, başka belediyeler de idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalabilir. Ama, Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da, Hakkari’de, Muş’ta, Bitlis’te, Ağrı’da, Batman’da, Bingöl’de vs. bu girişimler çoğaldığı zaman, sivil itaatsizlik eylemleri geliştiği zaman, devletin bu süreçte davalarla baş etmesi zorlaşacaktır. Devletin bütün engellemelerine rağmen, fiilen kazanılmış bir hak, daha sağlam, daha kalıcı olmaktadır.
Mahalli idarelerde, örneğin belediyelerde, Kürtlerin ağır basmasının çok önemli olduğu kanısındayım Hasan. Bunun, Ankara’da, TBMM’de Kürtlerin temsil edilmesinden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun için belediye seçimlerine önem vermek, iyi hazırlanmak gerekir .
Dış güçler çözüm sağlayamaz
Dış güçlerin, örneğin, uluslar arası kurumların Kürt sorununu çözmek için girişim başlatması kanımca olası görünmemektedir. Bu, doğru da değildir. Bu, uluslar arası kurumların anti-Kürt yapılarıyla yakından ilgilidir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti’de, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler de anti-Kürt bir yapıya sahiptir. Milletler Cemiyeti döneminde kurulan statüko, Birleşmiş Milletler döneminde daha da olumsuz bir yapıya büründürülerek korunmaktadır. Birleşmiş Milletler, Milletler Cemiyeti döneminden gelen birçok olumsuz yapıyı düzeltmiş, değiştirmiştir. Ama, Ortadoğu’nun ortasında kurulun statüko, yani Kürdistan’a yönelik statüko değiştirilmemiştir, aynen korunmaktadır. Öte yandan, Kürtlerin bu yoldaki söylemleri de sağlıklı değildir. “Bir şey istemiyoruz, sınır çizmek, bayrak vs. düşünmüyoruz, kardeşçe bir arada yaşamak istiyoruz” söylemleri uluslar arası kurumları, uluslararası güçleri Kürtlerin lehine harekete geçirmez.
Türk devleti ırkçıdır
Dikkat edersen, Türk devleti için, inkarcı, imhacı sıfatları yananda, ırkçı sıfatını da kullandım değerli Hasan. “Irk devleti” diyerek sen de bu kavramı kullanıyorsun ve çok isabetli kullanıyorsun. Burada, bu kavramla ilgili küçük bir açıklama ve değerlendirme yapma gereğini duyuyorum. Türk düşüncesi, Türk aydını, devletin, ırkçı olmadığını ısrarla ileri sürerler. “Irkçı devlet asli tebaası, yani asli uyruğu saydığı insanlarla ‘ötekiler’ arasına, asli uyruğu ile daha ‘düşük’ dediği ‘ırklar’ arasına aşılmaz duvarlar koyar. Böylece ‘ötekiler’in, asli uyruğu ile karışmasını önler. Türkiye’deyse böyle bir durum yoktur. Bilakis halkların birbirine karışması teşvik edilir.” denir. Bu çok yaygın bir görüştür. Türk sağı, Türk solu, Türk liberali, Türk siyasal İslamı bu görüşü yoğun bir şekilde destekler. Üniversite, yargı gibi devletin temel kurumları, basın, sendikalar, siyasal partiler, genel olarak sivil toplum kurumları, yine bu görüşü destekleyen tavır ve davranışlar sergiler. Bu oturmuş, geçerli, toplumda çok büyük kabul görmüş düşünceyi irdelemekte yarar vardır.
1960’larda, 1970’lerde. 1980’lerde, Güney Afrika için, “dünyanın en ırkçı devleti denirdi. Burada beyaz yönetim yerlilere şöyle söylüyordu: “Sizin renginiz siyah. Siz bizim içimize, beyazların içine karışmayın. Sizin mahalleleriniz, okullarınız, hastaneleriniz, parklarınız, otelleriniz, plajlarınız, eğlence yerleriniz ayrı olsun.” Bunun için “Bantustan” denen, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlar kurmuşlardı. Yerliler buralarda yaşıyorlardı. Ama özerkliklerini koruyarak yaşıyorlardı. Dikenli tellerle çevrili bu geniş alanlarda fiziki altyapı çok yetersizdi. Su, elektrik sık sık kesilirdi. Kanalizasyon sistemi çok olumsuzdu. Yollar, okullar, hastaneler, konutlar pek çok olumsuzluk içeriyordu. Fakat buralarda yerliler özekliklerin koruyarak, kendileri olarak yaşıyorlardı. Beyazlarla yerliler arasında aşılmaz duvarlar vardı. Buna Apartheid sistemi deniyordu.
1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde, ABD’de de benzer bir sistem vardı. Zenciler, beyazların girip çıktığı kahvehanelere giremezlerdi. Zencilerin çocukları beyazların çocuklarının devam ettiği okullara alınmazlardı. Beyazlarla zenciler arasındaki duvarlar aşılmazdı.
1990’larda ne oldu? Güney Afrika’da, yerlilerin kararlı mücadelesi sonunda, Afrika Ulusal Kongresi Lideri Nelson Mandela, cezaevinden çıkarıldı. 1994 yapılan seçimler sonunda Cumhurbaşkanı oldu. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan beyaz yönetimin lideri De Klerk cumhurbaşkanı yardımcılığına, Nelson Mandela’nın yardımcılığına getirildi. Dikenli tellerle çevrili, Bantustan denilen ve fiziki alt yapısı çok olumsuz alanlarda yaşayan, fakat kendileri olarak ve özerkliklerini koruyarak yaşayan yerliler başarıya ulaşmışlardı. Burada, “dünyanın en ırkçı devleti” denilen yerde, resmi görüşün nasıl esnek olduğuna da dikkat etmek gerekir. Afrika Ulasal Kongresi Lideri Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan yönetimin, 1994’den sonra, O’nun yardımcılığını kabul etmesini, başka türlü nasıl değerlendirmek gerekir? 1960’llarda, 1970, lerde, 1980’lerde, Afrika Ulusal Kongresi’nin terörist bir örgüt, Nelson Mandela’nın da bir terörist olarak kabul edildiği biliniyor.
Türkiye’de durum nasıl? Kürtlerin yaşantılarında, beklentilerinde bir değişiklik oldu mu? İnkarcı, imhacı ve ırkçı görüşler hala, Türk siyasal hayatının temel görüşleridir. Kürtlere söylenen şudur: “Türklüğün değerlerini kabul edersen, Kürtlükten tamamen koparsan, örneğin Türkçe öğrenir konuşursan, Kürtçe’yi kamu hayatının tamamen dışına atarsan, kapılar sana açıktır. Türklüğün değerlerini kabul ederek, bu değerleri yaşayarak kamu yönetiminin bütün alanlarında görev alabilirsin, kamu yönetiminde, devlet bürokrasisinde yükselebilirsin. Kendi özel işini kurup geliştirebilirsin. Ama, Kürt kalarak, Kürtlüğün değerlerini koruyarak, bunlar için mücadele ederek hiçbir kazanç elde edemezsin.” Bu bakımdan bu söylemi, aslında bir dayatma olarak kabul etmek gerekir. Türk düşüncesi, Türk aydını, devletin ırkçı olmadığını, birlikte yaşamanın söz konusu olduğunu, Kürtlerin, Türklerin birbirine karıştığını söylüyor ama, bunun temel koşulundan söz etmiyor. Daha açık bir ifadeyle Kürtlere dayatılan şudur: “Sen benimle birlikte yaşayacaksın, ama bana benzeyerek yaşayacaksın. O ilkel dili, o ilkel değerleri unutacaksın. Başka seçeneğin yoktur.” Türkiye’de hızla değişen bir toplum hiç değişmeyen bir resmi ideoloji ile yönetiliyor. Soruların temel kaynağı budur.
Türk ırkçılığı ağır bir ırkçılıktır
Kişi olarak, “sen benimle birlikte yaşayacaksın, ama bana benzeyerek yaşayacaksın, o ilkel dili, değerleri unutacaksın, başka seçeneğin yok” ırkçılığının, “sen benim dışımda yaşa, benim içime karışma” ırkçılığına göre çok daha ağır, çok daha çürütücü olduğunu düşünüyorum. Çünkü yerliler,”dünyanın en ırkçı devleti” denen yerde, “kendileri” olarak yaşamışlar, “kendileri” olarak mücadele etmişler, başarıya ulaşmışlardır. Kürtler ise “kendileri” olarak değil, hep devletin istediği biçimde, egemen devlet için yaşamışlar, “kendileri” olarak hiçbir şeyin, hiçbir değerin sahibi olamamışlardır. Kürt değerleri bu süreçte çürümeye yüz tutmuştur. Halbuki doğal olan, insani olan, doğru olan kişilerin, toplumların, “kendileri” olarak yaşamalarıdır. İnsani olan, doğal olan, doğru olan budur.
Kürtlerin Türklerin için karışması neden isteniyor? Elbette asimilasyon için. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu, devletin, Cumhuriyet’in, temel politikalarından biridir. Devlet, Kürtlerin asimilasyonunu sağlayabilmek için ekonomik, politik, toplumsal, kültürel her önlemi almakta, uygulamaktadır. Bulgaristan’daki Türklerin, Batı Trakya’da ki, Kerkük’deki Türklerin, Kuzey Kıbrıs’taki, Kosova’daki Türklerin, Almanya’daki Türk işçilerinin asimilasyonuna kaşı çıkan devlet, Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunu gerçekleştirmek için yoğun bir çaba içindedir.
“Kendileri” olarak yaşamanın nasıl değerli olduğunu, Türk düşüncesi, Türk aydını, 1985-1988 arasında, Bulgaristan’da, isim değiştirme sürecinde göstermiştir. Bu yıllarda, Bulgaristan yönetimi, orada yaşayan Türklere, Türk azınlığa, “eğer Türk ismini bırakıp Bulgar ismi alırsanız yaşamınız kolaylaşır. Bulgaristan Komünist Partisi’nde ve Bulgaristan devlet yönetiminde yer alır, bu yönetimlerde yükselme olanakları bulursunuz. Aksi halde, Bulgaristan’daki yaşamınız çok zorlaşır” diyorlardı. Bulgaristan yönetiminin Türk azınlığa bu dayatması, başta Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Başbakanlık, hükümet, kamu yönetimi olmak üzere, basın tarafından, üniversite ve yargı organları tarafından, siyasal partiler, işçi ve işveren sendikaları, sivil toplum kurumları tarafından, dinsel kurumlar ve spor kurumları tarafından… yoğun bir şekilde eleştirilmişti. Bulgaristan yönetimi ırkçılık ve sömürgecilik yapmakla, emperyalist olmakla, gericilikle ve çağdışı olmakla suçlanmıştı. Uluslar arası kurumlardan, bu yönde harekete geçip Bulgaristan yönetimini eleştirmeleri ve uygulamalarından geri adım atmasının sağlanması istenmişti. İkili ilişkiler çerçevesinde, Türkiye’deki her kurum, muadili kurumla ilişkiye giriyor, Bulgaristan yönetiminin eleştirilmesini ve bu çağdışı uygulamayı bırakması için baskı yapmasını istiyordu. Bu süreçte, “kendileri” olarak yaşamanın ne kadar değerli olduğu açıkça anlaşılıyor.
Türkler kendileri için istedikleri hiç biri şeyi Kürde layık görmüyorlar
Buradan hareketle Türk ırkçılığının başka bir özelliğini daha görüyoruz. Milli değerlere sahip olmak, örneğin anadili özgürce kullanmak Türkler için çok değerli. Türkler, bunu her yerde, her koşulda istiyorlar, savunuyorlar. Fakat Türkler, kendilerin layık gördükleri, kendileri için istedikleri bu değerleri başkaları için örneğin Kürtler için layık görmüyorlar, Kürtleri için istemiyorlar. Kendinize layık gördüğünüz, kendiniz için istediğiniz bazı şeyleri başkaları için istemiyorsanız, başkalarına layık görmüyorsanız, başkalarını o değerlere sahip olmak için, o değerlere kavuşmak için yaptıkları mücadeleyi bastırmaya çalışıyorsanız, bu düşüncede, bu eylemde ve bu niyetlerde ırkçılık var demektir. Türk devlet ve hükümet yöneticileri, TBMM, hükümet, kamu yönetimi, üniversite, yargı organları, Türk siyasal partileri, işçi sendikaları, sivil toplum örgütlerinin çok büyük bir kısmı, Türk din kurumları, Türk spor kuruluşları vs. örneğin Bulgaristan’daki Türkler için istedikleri hakları Kürtleri için layık görmüyor, Kürtler için istemiyor. Kürtlerin bu doğrultuda yaptıkları mücadeleye karşı duruyor. İşte ırkçılık budur. Kaldı ki, Bulgaristan’daki Türklerin konumlarıyla, Ortadoğu’daki örneğin Türkiye’deki Kürtlerin konumları çok farklıdır. Kürtler, binlerce yıldır kendi toprakları üzerinde yaşamaktadır. Bulgaristan’daki Türkler ise, Bulgaristan’ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra, yani 1376-1387 yılları arasında, Anadolu’dan kaldırılarak, oraya yerleştirilen Türklerdir. Oğuz boylarının Ortasya’dan Anadolu’ya akınlarının ise, onbirinci yüzyılın ortaları olduğu bilinmektedir. Bu gelişmelerde şu sonucun vurgulanması da önemlidir. Bulgaristan yönetimi sözü edilen bu uygulamayı ta, 1988 yılında bırakmıştır. Bugün oradaki Türkler, Türk azınlığı, kendi siyasal partileriyle, Haklar ve Özgürlükler Partisi’yle Bulgaristan hükümetinde yer almaktadır. Türkiye’deyse, şunca fedakar ve vefakar mücadeleye rağmen, Kürt, Kürtçe gibi adlar bile kabul edilmemiştir. Örneğin, Kürtçe yerine, “Türkçe’den başka diller, mahalli diller”, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” yerine, Kuzey Irak’taki oluşum” denilmektedir.
Bu ilişkilerin başka bir boyutu daha vardır. Türk düşüncesinde, “Türklerin başka halkları yönetmesi” gibi bir boyut da vardır. Türkler, kendilerini üstün görüyorlar, başka halkları yönetmek gibi bir beceriye sahip olduklarını söylüyorlar. Türkler bunu ilahi bir hak olarak algılıyorlar. Türk sağında, muhafazakar düşüncede bu çok yaygın, daha belirgin bir şekilde ifade ediliyor. Bu arada, Kürtlerin “düşük” bir ırktan geldikleri, bu bakımdan kendi kendilerini yönetemediklerini, Kürtleri hep başlarının, Arapların, Farsların, Türklerin vs. yönettiğini söylüyorlar. Bunlar elbette ırkçı niyetler, ırkçı düşüncelerdir. Irkçılık daha başka nasıl ifade edilebilir?İsmail Beşikçi
Alevilerin Ankara Sıhhiye Meydanı'nda düzenlediği 'Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı' mitingine yaklaşık 100 bin kişi katıldı. Mitingde AKP'ye tepki gösterildi.
Alevi Bektaşi Federasyonu'nun öncülüğünde Ankara Sıhhiye Meydanı'nda 'Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı' mitingi 100 bin kişinin katılımıyla yapıldı. Mitingde konuşma yapan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Tekin Özdil, hak ve eşitlik için Ankara'da toplandıklarını belirterek, bir Kürt'ün hesabını bir Türk'ün sorması gerektiğini, bir Alevi'nin hesabını bir Sünni'nin sorması gerektiğini ve bir Türk'ün gözyaşlarını bir Kürt'ün silmesi gerektiğini ifade etti. Türkiye'yi katillere ve işkencecilere terk etmeyeceklerini söyleyen Özdil, 'Devletin bize elbise biçmesini istemiyoruz. Bu ülkeyi terk etmeyeceğiz. Alevi'si Sünni'si bu ülkeye sahip çıkacağız. İşkencecileri, yargısız infazları, faili meçhul cinayetleri, Kerbelayı, Maraş'ı, Sivas'ı, Madımak Oteli'ni unutmadık ve unutmayacağız' dedi.
'İktidar eşitlik talebini görmezden geliyor'
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş ise, eskiden Alevi olduklarını söyleyemediklerini dile getirerek, bugünkü iktidarın şiddetin kaynağı olduğunu belirtti. İktidarın farklı inanç, düşünce ve etnik kökenlilerin eşitlik talebini görmezden geldiğini kaydeden Gümüş, 'Alevilerin inançları ret edilerek, yok sayılarak eşitlik ihlal ediliyor. Alevilerin çocuklarına zorla din dersi veriliyor. Alevi köylerine, Alevi inancını yok etmek asimile etmek için zorla camiler yapılarak eşitlik ihlal ediliyor. İnsanlar Alevi olduğu gerekçesiyle ayrımcılığa tabi tutuluyor. Hükümet farklı inanç, düşünce ve etnik kökenlerin eşitlik talebini görmezden gelerek, Türkiye'nin ulusal birikimini emperyalizme peşkeş çekerek, eğitim, sağlık gibi en temel ihtiyaçları serbest piyasaya açarak da şiddet uyguluyor' dedi. Gümüş, Başbakan Erdoğan'ın 'Ya sev ya terk et' anlayışını eleştirerek, Başbakanı'n ırkçı ve gerici olduğunu söyledi.
'Alevilerin üzerindeki baskılar kalkmalı'
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız da, ayrımcılığa karşı ve haklı, meşru ve insani taleplerini gerçekleştirmek için Ankara'ya yürüdüklerini söyledi. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını isteyen Balkız, inanç olgusunun kişiye has olduğunu ve kimsenin inançlara müdahale etme hakkının olmadığını belirtti. Alevilerin üzerindeki baskıların kalkmasını talep eden Balkız, 'Zorunlu din dersinin kaldırılmasını, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmesini, Cemevlerinin yasal statüye kavuşmasını, Madımak Oteli'nin müze olmasını ve ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkının tanınmasını istiyoruz' dedi.
Balkız, Alevilerin taleplerini yıllardır dile getirdiklerini belirterek, şunları söyledi: 'Aldığımız yanıt sadece 'Yerden göğe kadar haklısınız' oldu ancak gerçek bir uygulama göremedik. AKP Hükümeti eğer gerçekten içten ise 'Alevi açılımı' diye tartışılan ucubenin nemenem bir şey olduğunu açıklamalıdır. Aleviler, taleplerini parti programlarına ve seçim bildirgelerine almayan partilere oy vermeyecektir' diye konuştu.
DTP'li vekiller sahneden indirildi
Miting görevlileri sahnede yer alan DTP milletvekilleri Sırrı Sakık, Hasip Kaplan, Sevahir Bayındır ve Şerafettin Halis'i sahneden indirdi. Buna tepki gösteren Sakık, görevlilerle tartıştı. Görevlilerin sahnenin çok kalabalık olmasından kaynaklı olduğu için herkesi indirdiklerini söyledi. Arif Sağ, Edip Akbayram, Ferhat Tunç, Mustafa Özarslan gibi sanatçıların verdiği mini konserle sona eren mitingde, ÖDP, EMEP, DTP, SDP, ESP, SHP, CHP, DSP, KESK, DİSK, TMMOB, Halkevleri ve Halk Cephesi'nin de aralarında bulunduğu çok sayıda demokratik kitle örgütü temsilcileri de yer aldı. ANKARA (DİHA)
Çillerleşme süreci dediğim bu uç noktadır. Gazeteci Hasan Cemal, ilk dönemlerde Özal’a özenen Türk Başbakan Recep T. Erdoğan’ın Demirelleşme sürecini tamamladığını söyledi. Çillerleşme sürecine işaret eden Cemal, “‘Sevmeyen bu ülkeyi terk etsin’ demek gibi Almanya’da Neonazilerin söylediği bir şeyi kullanabilmesi, ‘pompalı tüfek’ sözü ki, bu bir yerde şiddete tahrik ve teşviktir ve demokratik açıdan baktığınız vakit de suça girer” dedi. Uzun süre AKP Hükümeti’ni destekleyen Gazeteci Hasan Cemal, dün NTV’den Mirgün Cabas ve Ruşen Çakır’ın birlikte sunduğu Yazı İşleri programına katıldı.
Alevileri görmüyor
Pazar günü Alevilerin ilk defa Ankara’da sokağa çıkarak, taleplerini haykıracaklarını hatırlatan Cemal, “Başbakan Erdoğan’ın dini inancının Sünni boyutu ve bir yerdeki İslamcı geçmişi ağır basıyor, o yüzden de Aleviliği görmemiş oluyor” dedi.
Önce Demirelleşti
2002-2003’ten itibaren Recep T. Erdoğan’ın bir Özallaşma süreci içine girdiğini savunan Cemal, “Fakat 2005’ten sonra bu süreçte tersine bir dönüş başladı. Bence ‘Demirelleşme’ sürecine girdi bu sefer. Demirel’i hatırlayın, başbakan olduktan sonraki siyaset yasaklarını kaldırarak falan gelmişti. ‘Kürt realitesi’ dedi en uç noktaya gitti ve sorunu unuttu”” diye konuştu
Çillerleşme başladı
Hasan Cemal şöyle devam etti: “Ondan sonra 1990’larda Güneydoğu ve Kürt meselesi OHAL’ler, faili meçhuller ve olağanüstü insan hakları ihlaliyle öyle bir sürece girdi. Bir Çillerleşme süreci vardı. ‘Çillerleşme’ sürecinde bir şey vardır, bu söyleyeceğimi Mehmet Ağar çok iyi bilir; ‘Doğru Yol+Asker =İktidar’ formülünü geliştirilmeye başlandı. Doğan Güneş Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde de Çiller bütün bu meseleyi ‘Demirelleşme’nin bir devamı olarak aldı ve askere teslim etti.”
Neden Çillerleşme süreci?
Şimdi bu ‘Çillerleşme’ sürecinin işaretlerini de Erdoğan’da gördüğünü vurgulayan Hasan Cemal, “Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un ilk defa Bakanlar Kurulu’na brifing vermesi, arkasından Başbakan Erdoğan ve bakanları alarak Eğridir’e Komando Okulu’na götürmesi... çok ilginç. Bence Silahlı Kuvvetler siyaseti en iyi oynayan ve bilen kurumların başında geliyor. Başbuğ Paşa bunu çok dikkatle oynuyor. Erdoğan’ı da kendi oyun alanı içine çekmeye başladı. Ve bu Çillerleşme süreci dediğim bu uç noktadır” diye konuştu.
Erdoğan suç işledi
Erdoğan’ın 2005’te Kürt sorunuyla ilgili yaptığı konuşmayı alıp bir daha okuması gerektiğinin altını çizen Hasan Cemal, sözlerini şöyle tamamladı: “Ondan sonra da ‘Sevmeyen bu ülkeyi terk etsin’ demek gibi Almanya’da Neonazilerin söylediği, Türkiye’de MHP’nin neredeyse ağzına almayıp kardeşlikten söz etmeye başladığı bir şeyi kullanabilmesi, ‘pompalı tüfek’ sözü ki, bu bir yerde şiddete tahrik ve teşviktir ve demokratik açıdan baktığınız vakit de suça girer. Bence bu kadar vahim sözlerle birlikte Türkiye’de Kürt meselesinde bir şeyler yapmak mümkün değil.”
İSTANBUL
Seydi Fırat: Yeni konsept işliyor
Türkiye Barış Meclisi Sekreteryası’ndan Seydi Fırat, Türkiye’de yeni bir konsept oluşturulduğunu ve devletin bu konsept temelinde Kürt sorununda şiddeti artırdığına dikkat çekerek, “Bu konsept, iki halkın birlikteliğini sağlayacak tüm sigortaları etkisiz duruma getirmeye çalışıyor” dedi. Barış Meclisi çalışmaları kapsamında Hatay’a giden Türkiye Barış Meclisi Üyesi Seydi Fırat, Başbuğ-Erdoğan ikilisinin yeni konseptini anlattı. Fırat, “Bu konsept temelinde Kürt sorununda devletin giderek şiddeti öne aldığını ve geliştirdiğini görüyoruz. Bunun iki ayağı vardır, birincisi hükümet, ikincisi ise ordudur. Bu iki kesimin ortaklaştığı ve yürüttüğü çalışma çıkmaza gidiyor. Türkiye’de iki halkın birlikteliğini sağlayacak tüm sigortalar etkisiz duruma getirilmeye çalışıyor” şeklinde konuştu.
AKP’nin itibarı sıfır
Devletin yanlış politikası ve baskıcı zihniyetinden dolayı barışa olan güvenin yok olmaya ve parçalanmaya başladığını ifade eden Fırat, şunları söyledi: “Barış güveni giderek parçalanıyor, özellikle Başbakan’ın üslubu, davranışları ve sözleri barış ortamını yok etmeye başladı. Bu bilinçli yapılan bir süreçtir. Kürt toplumunda AKP’nin itibarı sıfıra düşmüştür. Hükümet son politikalarıyla yıprandı, bunun verdiği bir sıkışmayla gerginliği geliştiren bir politika yaratıyor ama ne yazık ki sanki Kürtler bu şiddeti yapıyor gibi gösteriliyor.”
KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın zor şartlar altında tutulduğunu ifade eden Fırat, “Ona yapılan her türlü saldırı Kürt halkına yapılmış sayılır. Devlet ve AKP Hükümeti, Öcalan konusunda Kürtlere ne sağlığı, ne de diğer konularda güvence veremiyor. AKP’nin politikaları sonucunda Kürt ve Türk halklarının güven zemini tümden daralıyor. Kardeşliği zemini yok oluyor. Bu nedenle Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılmalıdır” şeklinde konuştu. YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Kocaeli'nin Gebze İlçesi'nde 2 gün önce yolda yürürken 'Kürtçe müzik dinlediği ve Kürtçe konuştuğu' gerekçesiyle 3 kişi tarafından bıçaklı saldırıya uğraması sonucu ağır yaralanan Emin Çakan (21), yaşamını yitirdi. Gebze'de 6 Kasım Perşembe akşamı yolda yürürken 'Kürtçe müzik dinlediği ve Kürtçe konuştuğu' gerekçesiyle 3 kişi tarafından bıçaklı saldırıya uğrayan 21 yaşındaki Emin Çakan ismindeki genç ağır yaralandı. Çakan, Tuzla Anadolu Sağlık Merkezi'nde tedavi altına alındı. Çakan, tedavi gördüğü yoğun bakım ünitesinde bugün öğle saatlerinde yaşamını yitirdi. Çakan, yarın DTP Muş milletvekilleri Nuri Yaman ve Sırrı Sakık'ın da katılacağı cenaze töreni ile Gebze Pelitliköy Mezarlığında defnedilecek. Olay ile ilgili başlatılan soruşturma sonucu yakalanan ve suçlarını itiraf eden 2 kişi gözaltına alındı.
KOCAELİ-DİHA


