Kitap Fuarı: Konuk ülkenin karnesi!..

Hapistedeki aydın ve yazarlar, kapatılan yasaklanan gazete, dergi, TV ve radyolar, Kürt dili ve kimliği üzerindeki yasaklar bu gerçeği tüm çıplağıyla gösteriyor. Türkiye bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı’nın ‘Konuk Ülke’si. Fuara, ‘’Bütün Renkleriyle Türkiye’’ sloganıyla katılıyor. Ülkenin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 14 Ekim günü ülkesinin Nobel ödüllü yazarı Orhan Pamuk’la birlikte fuarın açılışını yapacak. Tgazeteler-medya-kurdis- kurt-medyasiürk kültürünü ‘bütün renkleriyle’ dünyaya tanıtmak için yoğun çaba harcayan Türkiye, yazarları, yayıncıları, sanatçıları, siyasetçileri ve gazetecileriyle Frankfurt’a esaslı bir çıkarma yapacak.

Bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı’nın konuk ülkesi Türkiye’nin sloganı ‘Bütün Renkleriyle Türkiye!’ Ama sloganın aksine Türkiye tüm rezillikleriyle fuara geliyor.
Tabii, bu arada fuarla, kitapla, yazarla, yayınla, kültürle ve sanatla alakası olmayan, masraflarını devletin karşıladığı resmi ve sivil birçok kişi de sevabına– Frankfurt’u görmüş ve gezmiş olacak. Fakat konu bu değil. Bu yazının konusu, ‘Konuk Ülke’nin düşünce ve basın özgürlüğüyle kültürel haklar karnesine bir göz atmak; renkleri kazımak ve altındakine bakmak.
Konuya birazdan geleceğim. Ama önce fuarla ilgili birkaç kelam daha edeyim.
Fuarın programından da anlaşılacağı gibi gündemi hayli yoğun.15-19 Ekim tarihleri arasında 250’nin üzerinde etkinlik yapılacak. Sergisi, paneli, okuması, konferansı, müzik dinletisi, imzasıyla günde ortalama 62,5 etkinlik planlanmış. Uyku saatlerini saymazsak saat başına 5 etkinlik düşüyor. Fuar öncesi çalışmalardan olduğu gibi katılım düzeyinden ve yoğun programdan da anlaşılacağı üzre Türkiye fuara büyük önem veriyor. Bu vesileyle uluslararası demokratik toplum nezdindeki ‘kötü’ imajını onarmaya çalışıyor. İşin özünü değil ama görüntüsünü değiştirmeye meraklı olan Türkiye, fuarın kendisine sunduğu fırsatı kaçırmak istemiyor. Fuarda, ‘bütün renkleriyle birlikte’ dünyanın gözünü boyamaya çalışıyor.
Gazeteciler hapiste gün sayıyor Gazete ve radyolar kapatılıyor
Ne var ki bilgi, iletişim ve teknoloji çağında göz boyayarak bir yere ulaşmak, gerçekleri tersyüz ederek sonuç almak eskisi kadar kolay olmuyor. Birileri görmek, duymak ve anlamak istemese de gerçekler kendini dayatıyor. Kitap Fuarı’nın ‘konuk ülke’si Türkiye’nin -acı- gerçekleri de orta yerde duruyor. Bu yazımda bunları ele almaya, hepsi de mahkeme kayıtlarına geçmiş gerçek olaylardan yola çıkarak ‘evrensel yolculuğa ‘çıkmış Türkiye’nin ‘ulusal performansı’na bakmaya çalışacağım. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun verdiği bilgilere göre 22 Eylül 2008 tarihi itibariyle Türkiye’nin değişik cezaevlerinde yazdıkları haber ve yorumlardan dolayı yatmakta olan 20 gazeteci yazar var! Bunların isimleri, görevleri ve bulundukları cezaevlerini –merak edenler için– aşağıya alıyorum.
Bunlar tutuklu gazeteci yazarlar. Bir de kapatılan gazeteler, kapatılan radyolar ve kapatma cezası verilen televizyonlar var. 19 Eylül 2008 günü günlük yayın yapan Alternatif Gazetesi 1 ay süreyle kapatıldı. 19 Mayıs 2008 tarihinde yayın hayatına başlayan gazete 26 Mayıs tarihinde de bir ay süreyle kapatılmıştı. Bir ay süreyle kapatılan Alternatif Gazetesi, daha önce kapatılan Yedinci Gün gazetesinden sonra yayına başlamıştı, Yedinci Gün ise kendisinden önce kapatılan Toplumsal Demokrasi Gazetesi’nden sonra dalya demişti. Toplumsal Demokrasi, kapatılan Gerçek Demokrasi’den, Gerçek Demokrasi kapatılan Güncel’den, Güncel kapatılan Yaşamda Gündem’den, Yaşamda Gündem’de kapatılan Ülkede Özgür Gündem’den sonra yayına başlamıştı. Yayınlarında Kürt sorununa ağırlıklı yer veren bu günlük gazetelerin hepsi de son iki yılda kapatıldı. Hepsinin de kapatılma gerekçesini ya ‘suçu ve suçluyu övme’ ya da ‘bölücülük propagandası’ yapmak oluşturuyor. Geçtiğimiz Temmuz ayında Türkiye’de yayın yapan Hayat TV’ de ‘bölücülük propagandası’ yaptığı gerekçesiyle 20 gün süreyle kapatıldı. Temmuz ayında Türkiye’de Kürtçe yayın yapan tek günlük gazete olan Azadiya Welat gazetesinin de yayını 20 gün süreyle durduruldu. Azadiya Welat en son 5 Ekim 2008 günü bir ay süreyle daha kapatıldı.
Yine insan hakları kuruluşlarının vedikleri bilgilere göre son iki yılda tam 108 radyoya yaklaşık 3500 gün kapatma cezası verildi. En çok kapatmayı da sürgünde ölen Türk şairi Nazım Hikmet’in şiirlerine ve yine sürgünde ölen Kürt sanatçı Ahmet Kaya’nın şarkılarına yer veren Özgür Radyo aldı. Mir ve Nur adındaki iki radyo ise tamemen kapatıldı.
301 gitti, geri geldi
Öta yandan son iki yılda (Ocak 2006- Eylül 2008) aralarında 72 gazetecinin de bulunduğu 200’ün üzerinde yazar ve akademisyen hakkında ‘düşünce suçu‘ işledikleri için davalar açıldı. Bu davalardan biri de trajediyle sonuçlandı. ‘Türklüğü aşağılamak suçundan‘ Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi‘nden yargılanan Ermeni gazeteci Hrant Dink, 19 Ocak 2007 tarihinde uğradığı bir suikast sonucu öldürüldü. Polis ve asker birçok güvelik görevlisinin cinayetle bağlantısı olduğu da ortaya çıktı.
14 Ekim günü Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le birlikte fuarın açılışına katılacak olan yazar Orhan Pamuk da 301. maddeden yargılanmış ve duruşmada faşistlerce linç edilmek istenmişti. Yine yazar Elif Şafak, Sosyolog İsmail Beşikçi, yazar Abdurrahman Dilipak, İnsan Hakları Aktivisti Eren Keskin, yayıncı yazar Ragıp Zarakolu’nun da aralarında bulunduğu 100’ün üzerinde insan bu maddeden yargılandı. Onlarca mahkumiyet kararı aldı. Hrant Dink de 6 ay hapis cezası almıştı. Dink’in öldürülmesinden sonra tüm dünyada yükselen tepkiler sonucunda Türkiye yasada değişiklik yaptı. Ancak değişiklik maddenin içeriğini kapsamadı. Sadece dava açma izni savcıdan alınıp Adalet Bakanı’na verildi! Adalet Bakanı izni kullanmaya pek meraklı görünüyor. Geçen ay yazar Temel Demirer hakkında dava açılması iznini verdi. Demirer şimdi yargılanıyor.
Kürt dili üzerindeki araştırmalarıyla tanınan yazar Hamit Baldemir de 22 Eylül günü Batman’da tutuklandı. Kapatılan Demokrasi Partisi’nin Diyarbakır milletvekilliğini yapan politikacı Leyla Zana için de yaptığı konuşmalardan dolayı 70 yıl hapis cezası isteniyor. Şırnak eski milletvekili Mahmut Alınak da, ‘kanunlara uymamayı tahrik‘ ettiği iddiasıyla geride bıraktığımız Ağustos ayını hapiste geçirenler arasındaydı. Alınak 13 Eylül günü tahliye edilse de yaptığı açıklamalardan ötürü hakkında açılan davalar sürüyor.
Ceylan Yayınları’ndan çıkan ‘Tanrıya Mektuplar ve Tanrıyla Polemikler’ kitapların yazarı Hasan Basri Aydın da eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e yazdığı bir dilekçeden dolayı yargılanıyor. Daha önce de Cemil Çiçek’e hakaretten yargılanan yazar, iki kez 15’er ay hapis cezası almıştı. Yazarın davası temyiz aşamasında bulunuyor.
“Astsubayken Er Olmak” kitabının yazarı Kasım Çakan ile Tevn Yayıncılık’ın sahibi Mehdi Tanrıkulu’na da Terörle Mücadele Yasası’nin 7’nci maddesine göre dava açıldı. Çakan ve Tanrıkulu da ‘terör propagandası yapmaktan‘ yargılanıyor. Türkiye, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine başlamış bir ülke. Bu nedenle Türkiye’nin insan hakları ihlalleri eskisi gibi Avrupa basınında yer almıyor. Ama Avrupa basını görmezden gelse de ihlaller devam ediyor. Avrupa’nın çok duyarlı olduğu düşünce ve basın özgürlüğü alanında durum –özetle– bu.
Hakkını yememek gerekir Türkiye, 2004 yılı Haziran ayında yeni bir ‘Basın Yasası’ da çıkardı. Yasayı hazırlayan AKP Hükümeti’nin yetkilileri, yasayla Türkiye’de düşünce ve basın suçunun tarihe karışacağını iddia ediyorlardı. Ne var ki dedikleri gibi olmadı. Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi basın özgürlüğünü engelleyen zihniyet bir yana, yasal mevzuat varlığını sürdürmeye devam ediyor. Basın yasasında yapılan değişiklikler de işin özüne ilişkin değildi. Biçimseldi. Yasa değişti, ancak içerik değişmedi. Basın Yasası’nın 3. maddesi aslında Türk devletinin basın özgürlüğünden ne anladığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yasada şöyle diyor: Milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün, otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla basın özgürlüğü sınırlanabileceği de” yasa ile güvence altına alınmış durumdadır...’’ Bu madde gazeteciler açısından mayınlı tarla gibidir. Zira yazdığınız bir haber veya yorum “milli güvenliği, devletin egemen düzenini, memleketin toprak bütünlüğünü” zora sokabilir. Ya da devlet otoritesini sarsıcı bulunabilir. O zaman basın özgürlüğü kısıtlanır. Aslında bu madde bile tek başına Türkiye’de basının özgür olmadığını gösteriyor. Söz gelimi güvenlik güçlerinin Kürtlere yaptıkları baskı ve işkenceleri anlatan bir haber yazmanız halinde, ‘milli güvenliği ihlal etmekten’ veya ‘kamu düzenini bozmaktan’ hapsi boylayabilirsiniz.
Roj TV korsanca engelleniyor Kürtçe isimlere izin verilmiyor
Bu işin yasal boyutu, bir de ROJ TV gibi Türk devletinin yasal mevzuatına bağlı olmayan, Avrupa’dan (Danimarka) aldığı yasal izinle uydu üzerinden yayın yapan televizyonun karşılaştığı engeller var. Diyarbakır, Batman, Hakkari, Siirt, Hakkari, Van, Dersim ve Mardin gibi Kürt illerinde Roj TV’nin izlenmesi uyduya korsan olarak gönderilen sinyallerle engelleniyor. Sinyallerin yüksek teknoloji kullanılan askeri üslerden gönderildiği biliniyor ancak buna rağmen herhangi bir işlem de yapılmıyor. Uzmanlar sinyal gönderilmesinin yasal olmadığını ileri sürseler de, Türk devleti korsan bir biçimde Kürtlerin özgürce haber alma hakkını engellemeyi sürdüyor.
Türkiye’nin basın özgürlüğü açısından Avrupa Birliği süreciyle geldiği aşama bu, ancak bunun öncesi de var. Türkiye yakın zamana kadar dünyada en çok gazeteci öldürülen ve hapsedilen ülkelerin başında geliyordu. Kürtlerle savaşın şiddetli olarak sürdüğü 1990-95 yılları arasında 50’ye yakın Kürt gazeteci, gazete dağıtımcısı ve yazarı öldürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçmişte öldürülen Kürt gazetecileri, bombalanan ve kapatılan Kürt gazeteleri için Türkiye’yi birçok kez mahkum etti.
Devletin Kürtlerle savaşı uzun bir süre ‘rolantide’ kaldıktan sonra yeniden şiddetlenme eğilimi gösteriyor. Yasalar biçimsel olarak değişse de zihniyet değişmediği için savaşın gidişatına paralel olarak –geçmişteki gibi– gazeteci ölümleri ve gazete bombalanmaları da yeniden gündeme gelebilir. Umarım böyle olmaz, ancak gidişat pek de iç açıcı görünmüyor. Frankfurt Kitap Fuarı’nın Konuk Ülke’si Türkiye’nin kültürel karnesi de iyi görünmüyor. Türkiye fuara savaş bir yana, Kürt kimliği ve kültürüyle ilgili tartışmaların yaygınlaşarak devam ettiği ve kitlesel gösterilerin yükseldiği bir dönemde katılıyor.
Hemen her gün birçok Kürt ilinde ‘Anadilde Eğitim’ mitingleri yapılıyor. TZP Kurdi (Tevgara Zıman u Perwerdehiya Kurdi) inisiyatifinin başlattığı kampanya çerçevesinde hemen bütün Kürt illerinde mitingler yapıldı. Egemen basın yer vermese de mitinglere katılım yüksek düzeydeydi. Kürtler çocuklarına anadilde eğitim yapılması hakkını istiyor. Devlet ise reddediyor. Kürtçe’nin okullarda ‘seçmeli ders’olmasına bile izin vermiyor. ‘Paranız varsa dilinizi öğrenin’ diyor. Gerçi Batman örneğinde olduğu gibi parası olanları da engelliyor. Bundan üç yıl önce Batman’da Kürt Dili Öğrenim Kursu için valiliğe müracaat edildi. Öğretmen,öğrenci, bina, araç gereç her şey tamamdı. Sadece izin alınacaktı. Fakat valilik izin vermedi. Dershane kapılarının ‘5 santim dar’ olmasını gerekçe gösterdi.
Türkiye’nin Başbakanı Erdoğan geçen yıl Almanya’da ‘asimilasyon insanlık suçudur’ demişti. Kitleler halinde sokağa dökülen Kürtler Türk devletinin yaklaşık bir asırdır işlemekte olduğu bu suça karşı mücadele ediyor. Ve bir asırdır da bunun bedeleni ödüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çöken çok uluslu, çok dinli ve kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından kuruldu. Bünyesinde faklı etnik köken, din, dil, mezhep ve kültürden dinamiklerin olması doğaldı. Doğal olmayan Türk devletinin bunları ‘Türk ve Sunni’ potasında eritmeye; herkesi ‘Türkleştirmeye’ çalışması, bu amaçla çıplak zor da dahil her yol ve yönteme baş vurmasıydı. Doğal olmayan, kendi kuruluş zeminine bile sadık kalmaması; Lozan Antlaşması’na uymamasıydı.
Türk devleti Lozan’da (madde 39) ,’herhangi bir Türk yurttaşının özel ya da ticari ilişkilerinde, basında, ya da her türlü yayında ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmalarına sınır koymayacağını’ kabul etti. Ancak daha antlaşmanın mürekkebi kurumadan da bu hakkın kullanımı engelledi.
Osmanlı döneminde özgürce kullanılan Kürtçe’yi yasakladı. Kürt kimliğini inkar etti. Kürdistan isminin ağza alınmasına bile izin vermedi. Bu yolda akla hayale gelmeyecek baskılar yaptı. Kürtçe ıslık çalmayı bile suç saydı. 12 Eylül darbesiyle birlikte inkar ve imha politikası da ‘tavan yaptı’. Cunta dil yasağını ‘Anayasal güvence’ altına aldı. Böylece Türkiye, insanlık tarihinde bir dili Anayasa yoluyla yasaklayan tek ülke ünvanını kazandı. Cunta, 2932 sayılı yasayla, ‘Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin birinci resmi dilleri dışındaki dilleri’ yasakladı. Bir dili, özellikle de iletişim çağında yasaklamak mümkün değil. Kürtçe de bu yasağı aşmasını bildi. Kürtler birbiri ardına çıkardıkları gazete ve dergiler, kurdukları radyo ve televizyonlar aracalığıyla bu yasağı anlamsız hale getirdiler. Kürtlerin ısrarı devletin inadını kırmışa benziyor. Türk parlamentosu 10 Haziran 2008’de TRT Kanunu’nu değiştirdi. TRT Kanunu’nun 6. maddesindeki değişiklikle TRT’nin Kürtçe yayın yapmasının yolu açıldı. TRT, Mart ayında günlük Kürtçe yayın yapmaya hazırlanıyor.
Renklerle mi rezilliklerle mi?
Kürtçe yayın ve eğitim yasağı devam ededursun Kürtçe konuştuğu ve yazdığı için birçok belediye başkanı hakkında açılan davalar da sürüyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, geçen ay bu gerekçeyle yeniden hakim karşısına çıktı. Baydemir’den ‘Kürtçe davetiye yazmanın’ hesabı soruldu. Diyarbakır’ın Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ise görevden alındı. ‘Çok dilli belediyecilik’ kararı alan ve yazışmalarında Kürtçe ve Süryanice’yi de kullanmaya başlayan Demirbaş’la birlikte belediye meclisinin bütün üyeleri de görevlerinden alındı. Danıştay 8. Dairesi, İçişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine görevden alma kararını aldı. (Haziran, 2007).
Diyarbakır Kayapınar Belediyesi’nin beş parka vermek istediği isimler de yasaklandı. Belediye Meclisi parklara Gülistan (Gül Bahçesi), Nefel (Yonca), Daraşîn (Yeşil Ağaç), Berfîn (Kardelen) ve Beybûn (Papatya) isimlerini vermişti. Ancak devlet hemen itiraz etti. Bu isimlerinin yasak olduğunu söyledi. ‘Parka gül bahçesi’ ismini verenleri mahkemeye sevk etti. Elbette birkez daha tarihe geçti!
Bir cafeye verilen Şevin ismi de yasaklandı. Almaya’da doğan ve adı Welat olan 7 yaşındaki bir çoçuğun Türkiye’ye girmesine de izin verilmedi. 7 yaşındaki Welat ‘istenmeyen kişi’ ilan edildi. İstanbul havaalanında annesinden kucağının zorla alındı ve gerisin geri Almanya’ya gönderildi. Çocuğun geri gönderilme gerekçesi W harfiydi. Türkiye’nin İçişleri Bakanlığı 2005 yılında 81 ilin valisine gönderdiği genelgeyle X, W, Q harfleri için de ‘yasak’ demişti. Bu harfler Türk alfebesine uymuyormuş!
Yine bugün Türkiye’nin birçok cezaevinde mahkumlar ziyaretçileriyle Kürtçe konuşamıyor. İçerideki yakınlarıyla kazaran Kürtçe konuşan ziyaretçilere görevliler hemen müdahale ediyor.
Siirtli Halime Güçlü ile Batmanlı İzzettin Rüzgar Edirne E Tipi Cezaevinde yatan çocuklarıyla Kürtçe görüşmelerinin engellendiği gerekçesiyle İHD Batman ve Siirt şubelerine başvurarak hukuki yardım talebinde bulundular. Ancak herhangi bir sonuç alamadılar.
Buca 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde kalan Mehmet Tari, haftalık 10 dakika telefonla görüşme hakkını kullanarak ailesiyle konuştu. Ancak görüşmesi yarıda kesildi. Cezaevi idaresine itiraz eden ve bir sonuç alamayan Tari, daha sonra İzmir 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu Cumhuriyet Savcılığı’na itiraz başvurusu yaptı. Savcı Yusuf Kaplan imzasıyla 22 Ocak 2007 tarihinde Tari’ye gönderilen yanıtta, görüşmenin Kürtçe yapıldığı için Ceza İnfaz Kurumları Yönetmeliği’nin 88. maddesi uyarınca engellendiği, engellemenin usul ve esaslara uygun olduğu belirtildi.
Ayrıca Adalet Bakanlığı’nın -2005- genelgesiyle cezaevlerine ‘Türkçe dışında’ farklı dillerde dergi ve gazeteler alınmıyor. Bununla sadece ‘Kürtçe’ kast ediliyor. Yoksa İngilizce, Almanca, Fransızca vs dergi ve gazetelere bir şey diyen yok.
Örnekleri uzatmaya gerek yok. Gerçekler orta yerde duruyor. Yukarıdaki tablo bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nın ‘Konuk Ülke’si Türkiye’ye ait. Türkiye’nin fuar sloganı, ‘’Bütün Renkleriyle Türkiye. Bu tabloya bakınca insanın ‘Bütün Rezillikleriye Türkiye’ diyesi geliyor...
Tutuklu gazeteci- yazarların listesi:
1- İbrahim Çiçek,
Atılım Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Gazeteci-Yazar, Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi

2- Sedat şenoğlu, Atılım Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü ve Gazeteci- yazar, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi

3- Füsun Erdoğan, Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü, Gebze Özel Tip Cezaevi, Gebze/KOCAELİ

4- Hasan Coşar, Atılım Gazetesi Yazarı, Sincan F Tipi Cezaevi, ANKARA 5- Ziya Ulusoy, Atılım Gazetesi yazarı, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi

6- Bayram Namaz, Atılım Gazetesi yazarı, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi

7- Hatice Duman, Atılım Gazetesi Sahibi ve Müdürü, Gebze Özel Tip Cezaevi, Gebze/KOCAELİ

8- Behdin Tunç, DİHA şırnak muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi.

9- Faysal Tunç, DİHA şırnak muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi

10- Haydar Haykır, DİHA şırnak muhabiri, Batman M Tipi Cezaevi

11- Ali Buluş, DİHA Mersin muhabiri, Mersin E Tipi Cezaevi.

12- Mehmet Karaaslan, Gündem Gazetesi, Mersin Temsilciliği çalışanı, Mersin E Tipi Cezaevi.

13- Mahmut Tutal, Gündem Gazetesi Urfa çalışanı, Urfa E Tipi Cezaevi.

14- Erol Zavar, Odak Dergisi Sahibi ve Müdürü, şair, Sincan F Tipi Cezaevi, ANKARA 15- Mustafa Gök, Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi, Sincan F Tipi Cezaevi, ANKARA.

16- Barış Açıkel, İşçi Köylü Gazetesi Sahibi ve Yazıişleri Müdürü, Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi, KOCAELİ.

17- Hüseyin Habip Taşkın, Güney Dergisi, Sosyalist Mezopotamya dergisi ve Çoban Ateşi gazetesi yazarı, Manisa Cezaevi.

18- Mehmet Bakır, Güney Dergisi Eski Genel Yayın Yönetmeni, Bolu F Tipi Cezaevi. 19- Erdal Güler, Devrimci Demokrasi Gazetesi Eski Yazıişleri Müdürü, Amasya E Tipi Cezaevi, İstanbul.

20- Murat Coşkun, Acının Dili Kadın kitabının yazarı, Adana Cezaevi
GÜNAY ASLAN YENİ ÖZGÜR POLİTİKA


9 ayda 17 kapatma
Alternatif gazetesi de 20 Eylül'de sayısında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın avukatları aracılığıyla yaptığı açıklama ile KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan'ın ANF'de yer alan röportajlarına yer verdiği gerekçesiyle 1 ay süreyle kapatıldı. 19 Mayıs 2008 tarihinde yayın hayatına başlayan gazete 26 Mayıs tarihinde de bir ay süreyle kapatılmıştı.
4 Ağustos 2006 ile 3 Ekim 2008 tarihleri arasında, günlük yayın yapan Gerçek, Özgür Ülke, Gelecek, Ülkede Özgür Gündem, Gündem, Yaşamda Gündem, Güncel, Azadiya Welat, Gerçek Demokrasi, Alternatif gazeteleri ile haftalık yayın yapan YedinciGün, Haftaya Bakış, Yaşamda Demokrasi, Toplumsal Demokrasi, Öteki Bakış ve Yeni Bakış gazeteleri 37 kez kapatıldı. 22 Eylül’de kapatılan aylık dergi Kızıllaşan Özgür Halk ile birlikte 2008 yılı başından bu yana Kürt medyasına karşı en az 17 kapatma cezası verildi.

Gerçek, 3 Ekim 2008’de 1 ay süreyle kapatıldı
Özgür Ülke, 1 Ekim 2008’de 1 ay süreyle kapatıldı
Ülkede Özgür
Gündem, 4 Ağustos 2006'da 15 gün süreyle kapatıldı
Ülkede Özgür
Gündem, 16 Kasım 2006'da 15 gün süreyle kapatıldı
Gündem, 6 Mart 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gündem, 9 Nisan 2007'de 15 gün süreyle kapatıldı
Gündem, 12 Temmuz 2007'de 15 gün süreyle kapatıldı
Gündem, 8 Eylül 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gündem, 9 Ekim 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gündem, 14 Kasım 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda
Gündem, 10 Mart 2007'de yayın durdurma cezası aldı
Güncel, 30 Mart 2007'de yayın durdurma cezası aldı
Güncel, 17 Temmuz 2007'de 12 gün süreyle kapatıldı
Güncel, 17 Ekim 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gerçek Demokrasi, 16 Ekim 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gerçek Demokrasi, 21 Kasım 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Alternatif, 25 Mayıs 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Alternatif, 20 Eylül 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gelecek, 30 Haziran 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gelecek, 27 Eylül 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 12 Kasım 2007'de 15 gün süreyle kapatıldı
YedinciGün, 27 Kasım 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 12 Ocak 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 3 Mart 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 7 Nisan 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 13 Mayıs 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Haftaya Bakış, 8 Aralık 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Haftaya Bakış, 2 Şubat 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Haftaya Bakış, 18 Mart 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda Demokrasi, 16 Aralık 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda Demokrasi, 17 Şubat 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda Demokrasi, 4 Nisan 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Toplumsal Demokrasi, 5 Ocak 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Toplumsal Demokrasi, 25 Şubat 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Öteki Bakış, 4 Nisan 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yeni Bakış, 8 Mayıs 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Azadiya Welat, 23 Mart 2007'de 20 gün süreyle kapatıldı

Ilgili Haberler

Onlar çocuklarını askere göndermeyecek

AycaSen Onlar, Kürt sorununun çözümsüzlüğünün ölümlere neden olduğu Türkiye’de çocuklarını askere göndermek istemeyen kadınlar

Gazeteci Ayça Şen, oyuncu Derya Alabora, dansçı Zeynep Tanbay çocuklarını askere göndermek istemiyor, “Kim ister ki?” diye soruyorlar. BİANET Altınova’da linç girişiminden, gerillaların Bezele Karakolu baskınından, Amed’de polis servisine yönelik eylemden, operasyon tezkeresinin mecliste kabul edilmesinin ardından kadınlara çocuklarını askere gönderip göndermeyeceklerini sordu.
Ayça Şen: Elimde olsa istemem
Radikal yazarı Şen, “Kim şiddetin içine oğlunu göndermek ister ki?” diye soruyor. “İstemem ve kim ister? Elimde olsa istemem. İnsanın elinde değil ki, kimin çocuğu olursa olsun, çok kötü.”
Derya Alabora: Çözüm istemiyorlar ki
“Kimse istemez ama zorunlu” diyen oyuncu Alabora’nın bir oğlu var. “Binlerce çözüm var. Ama çözümler çözüm isteyenlere sunulur. Ben kimsenin çözüm istediğini sanmıyorum.” Kadınların seslerini yükseltmelerinin nasıl bir payı olacağını sorduğumuz Alabora’nın cevabı şöyle. “Kadın odaklı bakmak da çözüm getirmiyor, bu sistemin sorunu. Tek başına kadınların elinden bir şey gelmesi mümkün gözükmüyor. Zaten kadınlar bu sistemde en çok ezilen, horlanan kesimler. Çocukları ölüyor. Oğulları askerde, kızları da başka yerlerde çeşitli şekillerde ölüyor.”
Zeynep Tanbay: Neden savaşta ölenler hep yoksul
Dansçı Zeynep Tanbay ise “Sadece bu şartlarda hiçbir şartta oğlumu askere göndermeyi kesinlikle istemem” diyor. Tanbay, vicdani retçileri destekliyor; oğluna silah kullanmanın öğretilmesine sonuna kadar karşı. Tanbay’ın da bir sorusu var: “Neden hep savaşta ölenler yoksul ailelerin çocukları? Ben hiç Bebek’ten, Nişantaşı’ndan bir feryat duymadım. Belki bu feryadı duysaydık çoktan bir çözüm bulunmuştu. Kimse askere gitmesin, askerlik görevinin kendisi lüzumsuz. Ama demek ki birilerinin oğulları askere gitse bile operasyonlara gönderilmiyor? Bu ayrımcılık niye?”
Hülya Avşar’dan ötekileştiren çözüm
Hülya Avşar ise gerilla annelerine “terörist anneleri” diyerek maalesef ötekileştiren çözümünü sunuyor. Türkiye İş Kadınları Derneği (TİKAD) üyelerinden Hülya Avşar sorunun bir tarafını terörize ederek sorunun çözülebileceği mantığını taşıyor. Avşar: “Terörü bir teröristin, bir şehidin annesi halledebilecek. Anneler ‘teröre hayır’ dediği müddetçe ne devlet, ne silahlar, ne ABD kimse buna sebebiyet veremeyecek” diyor.
BİANET


ecetemelkuran
Terör ve serhildan


Milliyet gazetesi yazarı Ece Temelkuran, dünkü yazısında Hülya Avşar’ın da üyesi olduğu TİKAD’ın (Türkiye İş Kadınları Derneği) Türkiye’deki kanlı ezberi gerçekten bozmak istiyorsa DTP’nin kapatma davasına odaklanması ve AKP’nin kapatma davasında taşıdıkları kaygıyı taşımaları gerektiğini belirtti. Temelkuran, “Eğer hakikaten kan dursun diyorsanız gidip DTP’nin kapısında bekleyin ki o kapı da kapanmasın” dedi. Temelkuran’ın yazısı şöyle:

 
Paşalar çıkıp ekranlarda ‘Kuracaksın bunlar gibi savaşan ekipler, bak bir daha baskın maskın kalıyor mu!’ gibi şahane paramiliter örgüt önerileri getiriyorlar. Gazetelerde gururla söylüyor kimileri: ‘İnsan haklarıyla güvenlik arasında bir tercih yapmalıyız!’ Tabutun başında ‘sinir krizi’ geçirdi diyor televizyonlar, her seferinde geride kalan çocukları ‘yürek burkuyor’. Bayraklar ve Allahu ekber! Bayraklar ve Allahu ekber! Allahu ekber ve bayraklar! Bir gürültü içinde herkes kendi repliğini söylüyor, sağ baştan başlayıp sayılan replikler bittiğinde sessizlik oluyor bir süre sonra yeniden bir baskın veya bir bomba ve yeniden başlanıyor sağ baştan: Paşalar çıkıp ekranda... İyi niyet ve bilgisizlik Aynı olmayan, aynı başarısız formülleri daha derinleştirerek geçirilen otuz yılın üzerine yeni bir otuz yıl için her seferinde ezber yeniden ezberleniyor. Nasıl olsa anneler oğlan doğurmaktan vazgeçmiyor ve nasıl olsa memleketimizin bütün varlığını bayrak ve Allahu ekber göstererek emmek her zaman mümkün.
Bu ezberi bozmak isteyenlerden TİKAD (Türkiye İş Kadınları Derneği) önceki gün bir basın toplantısı düzenledi. Hülya Avşar ‘bu gidişe bir dur demenin zamanının’ geldiğini söyledi toplantıda ve derneğin projesini açıkladı: Şehit anneleriyle terörist annelerini buluşturmak.
İyi bir bir niyet var ortada, orası muhakkak. Zira deniyor ki ‘anneler dur demezse kan akmaya devam edecek’. Doğrudur. Ve fakat...
DTP’nin kapısında bekleyin
Senin ‘terörist annesi’ dediğine o ‘gerilla anası’ diyor. Bunu ne yapacağız? Anneleri de mi öldüreceğiz o zaman? Şehit annesi nasıl kendini ‘TC’nin faşist ordusu’ gibi hissetmiyorsa o da kendini ‘azılı teröristin annesi’ gibi hissetmiyor. Bunu ne yapacağız?
TİKAD ya da başka bir örgüt, bugün bu sürüp giden kanlı ezberi bozmakla, vahşet çarkını durdurmakla ilgili bir şey yapmak istiyorlarsa, var güçleriyle DTP kapatma davasına odaklanmaları gerekiyor. Türkiye AKP kapatma davasında nasıl tedirgin olduysa DTP kapatma davasından da en az o kadar tedirgin olması gerekiyor.
Türkiye ‘Bu nasıl olur!’ isyanıyla AKP için nasıl bir hayretle ayağa kalktıysa DTP için de kalkması gerekiyor. Çünkü DTP’nin kapatılması en az AKP’nin kapatılması kadar Türkiye demokrasisine zarar verecek.
Ama daha önemlisi, DTP’nin kapatılması bir kere daha Türkiye’nin Güneydoğu’sunu ülkenin geri kalanından koparacak. Eğer hakikaten kan dursun diyorsanız gidip DTP’nin kapısında bekleyin ki o kapı da kapanmasın. En azından savaş kadar barışa da açık olan o kapı...
Bu boynuzlar kırılacak!
Yoksa senin terör dediğine ‘serhildan’ diyenlerin sayısı bir kere daha artacak. Yani intifada, yani başkaldırı. Sen oraya buraya, sanki memleket yeni işgal edilmiş gibi devasa Türk bayrakları diktikçe onlar kendilerini öldürmek için cephane biriktirildiğine inanacak. Korkacak. Sen burada onlardan korkacaksın.
Ve insanlar en çok korkunca öldürür birbirini biliyorsun. İnsanlar topraklardan çok korkuları için öldürürler birbirini. Sen bunu anlamak istemedikçe, onlara onların kabul etmediği isimleri vermekte ısrar ettikçe senin de onların da ölü oğullarının yaşları küçülecek.
Hakikaten kalbin ağrıyorsa bu ölen çocuklardan, hakikaten artık katlanamıyorsan, kendi boynuzunu kıracaksın önce. Burnunu indireceksin ve bu hayata, bu ülkeye hava atmadan, baştan başlayıp ülke gerçeğini öğrenmeye, samimiyetle öğrenmeye oturacaksın.
Konuşmaktan çok dinlemeye oturacaksın. O da boynuzunu kıracak ve öğrenecek ki oradaki analar da dağa doğurmuyorlar o çocukları, taşlara doğurmuyorlar. Rahimler, hepimizin rahimleri küsmeden bu işler çözülecekse böyle çözülecek. Rahimlerimiz lanetlenmeden önce bu savaş ancak böyle bitecek.
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Türk devleti çıkmazda

Savaşın bir yıldır sınır ötesine de taşınmasına rağmen HPG gerillaların bir eylemde 62 askeri öldürmesinin Ankara’da yarattığı sarsıntı devam ediyor.

Savaşta ısrar eden Türk Hükümeti ve silahlı gücü, stratejik hamle arayışında. Bezelê eyleminin ardından Türk kamuoyunda da başlayan tartışmalarla iyice sıkışan devlet erkanı, zirve, toplantı, görüşme trafiğini sürdürüyor. Hava Kuvetleri Komutanı’na yönelen tepkilere karşı ise Hükümet ve Ordu sessizliğe gömüldü. Genelkurmay, karakol yapımı için ekonomik kaynak mazeretine sığınan 2. Başkanını yalanladı.

HPaskerbakanlakurulu64G gerillalarının Bezelê eylemi Türk devletinde ciddi bir krize yol açtı. Büyük bir bütçe, sınırsız insan kaynağı ve teknolojik donanıma rağmen Türk askerinin gerilla karşısındaki çaresizliği kamuoyunda sorgulanmaya başlandı. Bu sorgulamanın büyük bölüme çözümü işaret etmezse de devasa ordu gücünün telaşını arttırdı.

 
Zirve üstüne zirve
Başbakan Recep T. Erdoğan başkanlığında önceki gün gerçekleştirilen geniş katılımlı Teröre Mücadele Yüksek Kurulu toplantısında yapılabilecek yasal düzenlemeler, sınır ötesi savaş, sınır ve karakol güvenliği konusunda atılabilecek stratejik adımlar ve sosyoekonomik tedbirler masaya yatırıldı. Ancak 6 saatlik toplantıdan bir sonuç çıkmadı ve Başbakanlık Basın Merkezi’nden tek cümlelik bir açıklama geldi. Açıklamada, toplantıya 14 Ekim’de devam edileceği belirtildi.
Başbuğ devam etti
Türk Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ dışındaki askeri yetkililer toplantının ardından Başbakanlık’tan ayrılırken 15 dakika daha Başbakanlık’ta kalan Başbuğ, Erdoğan ile görüştü. Erdoğan daha sonra İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal ile 1.5 saat süren bir toplantı daha yaptı.
Başbuğ’un MHP mutluluğu
Daha önce CHP lideri Deniz Baykal’ı ziyaret eden Başbuğ, dün de MHP’nin genel merkezinde Genel Başkan Devlet Bahçeli’yle görüştü. Basına kapalı ziyaret, 1 saat 15 dakika sürdü. Göreve gelirken basına “Benden ayaküstü demeç alamayacaksınız” diyen Başbuğ, bu prensibi çabuk bozarak uğurlamadan önce kısa bir açıklama yaptı. Başbuğ, Bahçeli ile çok yararlı, detaylı görüş alışverişinde bulunduklarını belirtti. Başbuğ, “Kendilerinin bu konulara ilişkin çok değerli görüşlerini ve önerilerini dinleme şansına sahip oldum” dedi. Başbuğ, Bahçeli’nin kendisine, MHP Genel Merkezini ilk ziyaret eden Genelkurmay Başkanı olduğunu söylediğini, bundan da mutluluk duyduğunu dile getirdi.babaoglu pasa golf
Golf topu yuvarlanıyor
Bezelê eylemi ardından Türk medyasının eleştirilerine hedef olan Türk Hava Kuvvetleri Komutanı Aydoğan Babaoğlu beklenen istifasını henüz sunmadı. Babaoğlu, eylem günü ve sonrasında katıldığı golf turnuvasına devam ettiği için eleştiriliyor. Babaoğlu, yaptığı açıklamada haberi alır almaz, turnuvanın yapıldığı Antalya/Serik’ten gerekli koordineyi yaptığını açıklamıştı. Ancak, bu açıklama tatmin edici bulunmayınca Türk Genelkurmayı, Babaoğlu’na eylemin yapıldığı günün ertesi akşamı haber verildiğini duyurdu. Bu çelişkili beyanlar Türk medyasınca hatırlatılmaya devam ediliyor fakat Babaoğlu ya da Genelkurmay yeni bir açıklama yapmadı. İstifası istenen Babaoğlu’nun katıldığı 10 kişilik turnuvadan 9’uncu olduğu söylenerek, dalga bile geçiliyor.
2. Başkan da yalanlandı
Genelkurmay Başkanı Hasan Iğsız, Bezelê eyleminin ardından Türk medyasına verdiği brifingde, baskın yapılan karakolun taşınma kararının alındığını ancak maddi kaynak sıkıntısından dolayı bunun geciktiğini söylemişti. Ancak, Başbakan Erdoğan, “Askerimiz ne istediyse verdik, veriyoruz” demişti. Bu çelişkili açıklamalar da sorgulanmaya başlanınca ve bu sorgulama eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a emekliliği için tahsis edilen bir trilyonluk otomobile kadar varınca Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, dün yeni bir açıklama yaptı. Genelkurmay Karargahı’ndaki haftalık toplantıda konuşan Tuğgeneral Gürak, Bezelê Karakolu’nun konumunun ve bina durumunun, verilen zayiatla hiçbir ilgisi olmadığını itiraf etti.
Sınırda 168 karakol yapılmış
Sınırdaki 2008 yılına kadar 168 karakol binasının inşa edildiğini, 2008 yıllında da aralarında Bezelê Karakolu da olmak üzere 13 karakolun inşasının devam ettiğini belirtti. “Mali kaynak olmadığı için karakolu taşıyamadık” değerlendirmesini boşa çıkaran Gürak, karakolların yapılması için herhangi bir maddi sıkıntı bulunmadığını söyledi.
Çözümsüzlüğün itirafı
Dün konuşanlardan biri de AKP Hükümeti’nin sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ti. Çiçek, 9 Ekim’deki tezkere görüşmelerinde, CHP ve MHP’nin eleştirilerine karşılık, “Ne yapalım artık 25 yıldır denenmeyen yöntem kalmadı. Onu denedik bunu denedik olmuyor” demişti. Çiçek dün debenzer açıklamalarına devam ederek, Türk ordu bürokrasisine sitem etti.
BBG evi ne oldu?general terror buyukanit basbug iraq kurd turks
NTV’nin sorularını yanıtlayan Çiçek, isim vermeden Yaşar Büyükanıt’ın 16 Aralık 2007’deki hava saldırısının ardından Medya Savunma Alanları’nın “BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evi” gibi olduğu yönündeki sözlerine dokundurdu: “İddialı konuşmak son derece yanlış. Biri bizi gözetliyordu, gözetliyordu da niye bunlar oldu diye soruluveriyor. Geriye doğru çok iddialı laflar edildi. İç tüketim, iç politika malzemesi olarak kullanıldı. ‘Helal olsun böyle olacak, vurdumu ses getirecek’ falan. Öyle üslup kullanıldı. Sonra bazı olaylar olunca da vatandaşın kafası karıştı. ‘Hani bitti deniyordu, hani kökü kazındı, her yeri gözetliyordunuz?’ İddialı konuşmak yanlış.”
Meğer Babaoğlu gözetlenmiş
Çiçek, Orgeneral Babaoğlu’nun Türk ordusunun 62 kayıp verdiği gün, golf oynamayı sürdürdüğü Antalya’da kamuoyundan sonra duymasına ilişkin de şunları söyledi: “Kendisinin de bir açıklaması var. Kamuoyu bundan tatmin olduysa olmuştur. Olmamışsa da olmamıştır. Hangi görevde olursak olalım biri bizi gözetliyor işte. Yani kamuoyunun bu manada daha şeysi var.”
Y.Ö.POLİTİKA/ANKARA


polis_kolkirma_hakkari1_b
Strateji satın alacak!
Kürtlerin barış istemi ve çözümü Meclis’te arayışını dikkate almayan Ankara, strateji arayışını ABD ve Avrupalı uzmanlarla telafi edecek. Fethullah Gülen cemaatinin yayın organı olan Zaman gazetesinin haberine göre Başbakanlık’ın finansal desteğiyle önümüzdeki ay Amerika’da “PKK terör örgütünün finans kaynakları, organize suç ve uyuşturucu faaliyetleri ile medya ilişkileri analiz projesi” uygulamaya konulacak. Amerikalı, Avrupalı ve Türk uzmanlar ortak çalışacak. Akademisyenlerin yanı sıra üst düzey devlet görevlilerinin de katıldığı proje kapsamında, PKK ile daha etkin ve kalıcı mücadele edebilmek için devletin ilgili birimlerine somut stratejiler sunulacak. Çalışmayı Washington’daki Güvenlik ve Demokrasi İçin Türk Enstitüsü (TISD) yürütecek. Enstitü, öncelikle uzmanları bir araya getirerek çalışma grupları oluşturacak. Zaman’a göre bu çalışma grupları da PKK’nin eleman kazanma ve propaganda taktikleri, finans kaynakları ve bu kaynakların silah, lojistik ve medya faaliyetlerine aktarımını bilimsel olarak araştıracak.
Elde edilecek bulgular başta AB ülkeleri olmak üzere diğer ülkelerin güvenlik güçlerine sunulacak. Uluslararası konferanslar kitap ve makaleler ile akademisyenler ve politikacılara duyurulacak. PKK hakkında da bir kaynak eser yayınlanacak. Zaman, projenin danışma heyetinde Prof. Dr. Cindy J. Smith, Prof. Dr. Thomas Albert Gilly, Prof. Dr. Dr. h.c. Hans-Jörg Albrecht, Prof. Dr. Christopher Dandeker, Prof. Dr. Chris W. Eskridge gibi isimler bulunduğunu yazdı.
TISD ne yapar?
ABD’nin başkenti Washington’da bulunan Türk Güvenlik ve Demokrasi Enstitüsü (TISD) dünyanın dört bir yanından uzmanların yer aldığı bir oluşum. Enstitü çalışmalarına katılan öğretim görevlileri ağırlıklı olarak hukuk, suç bilimi ve güvenlik uzmanları. İnternet sitesinde hakkında pek az bilgi veren enstitü, uluslararası çapta güvenlik sorunlarına demokratik çözümler geliştirme misyonuna sahip olduğunu ifade ediyor. Siteye göre ensitünün amacı pratik deneyimleri küresel güvenlikle ilgili akademik araştırmalar arasında bağ oluşturmak, aynı zamanda insanları terörizm konusunda eğitmek ve güvenlik kurumları arasındaki işbirliğini geliştirmek. TISD, 6 yıl önce Kuzey Teksas Üniversitesi’nde kurulan Türk Emniyet Araştırmaları Ensitüsü yanısıra Amerikan Cincinnanti Üniversitesi ile Türk Ulusal Polis Teşkilatı tarafından ortaklaşa kurulan Uluslararası Terörizm Arraştırmalar Merkezi (CIRT) ile ortak çalışıyor.polissaldiri34
Strateji beklenen uzmanlar
İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan King’s Koleji Savaş Araştırmaları Enstitüsü’nde çalışan Prof. Christopher Dandeker askeri sosyoloji profesörüdür. ‘Silahlı Güçler ve Toplum’ isimli bilimsel derginin yayın kurulunda yer alan Dandeker Uluslararası SosyolojikTopluluğu Silahlı Güçler ve Çatışma Çözüm Araştırma Komitesi’nin başkan yardımcısıdır. Aralarında ABD, Fransa, Almanya, Arjantin, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin bulunduğu bir çok devletin ordusu için araştırma çalışmalarında bulundu. Dandeker’in uzmanlık alanı ise silahlı güçlerin sosyolojisi ve sivil-asker ilişkileri. Ayrıca Türk Güvenlik ve Demokrasi Ensitüsü’nde de yer alıyor.
Prof. Dr. Cindy Smith Amerika Suç Bilimi Örgütü’nde Uluslararası Suç Bilimi Bölümü başkanlığını yapıyor. Uyuşturucu ticareti ve organize suç uzmanı Cindy Smith, geçtiğimiz yıl bir sene boyunca Ankara’da bulunup, insan kaçakçılığına karşı araştırmalar yapmış. Geçmişte de çeşitli kurumlarda bilimsel araştırmalar yapmış olan Smith, özellikle cezaevinde olanların işledikleri suçu tekrarlamaması için araştırmalar geliştiriyor. İntihar eylemcileri, uluslarüstü suç gibi konular üzerine kitaplar yayımladı.
Fransız Dr. Thomas Albert Gilly Avrupa ve Uluslararası Suç Ahlakı ve Sosyal Felsefe Araştırma Grubu’nun başkanıdır. Suç Bilimi doktorası bulunan Gilly, uzman olarak değişik akademik enstitü ve örgüt ile çalışıyor. Özel ilgi alanına güvenlik, terörizm, sosyal ve ahlaki felsefe giriyor. Türk Güvenlik ve Demokrasi Ensitüsü’nde yer alan öğretim görevlilerinden biridir. Alman Prof. Hans-Jörg Albrecht, Max Planck Topluluğu’nda görev yapıyor. Hukuk ve Sosyoloji profesörü olan Albrecht, suç bilimi ile ilgilenen çok sayıda enstitü ve örgütte yer alıyor. Uyuşturucu ticareti ve genel olarak suç bilimi uzmanlık alanına giriyor.


ucak_askeri[1]
Çözüm savaşta değil
Aralarında 78’liler Girişimi, KESK, İstanbul Şubeler Platformu, Veteriner Hekimleri Derneği, İHD, Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), PEN Türkiye Merkezi Başkanlığı, Devrimci Sağlık-İş, SDP, DTP, ESP ve EHP’nin de bulunduğu çok sayıda siyasi parti ve demokratik kitle örgütü Kürt sorununda demokratik çözüm taleplerini dile getirdi. Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen kurum temsilcileri, “Yeter çözüm barışta kardeşlikte demokraside” pankartı ve “Yaşasın hakların kardeşliği”, “Özgür basın susturulamaz”, “Savaşa değil emekçiye bütçe” dövizleri taşıyarak sık sık “Yaşasın hakların kardeşliği sloganları attı. Kurumlar adına açıklama yapan KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Hatun İldemir, hiçbir sorunun bu coğrafyada silahla çözülemeyeceğini söyledi. Demokrasi ve hukuk dışı uygulamaların Kürt sorunun çözümünü sağlamak yerine aksine içinden çıkılmaz sorunlar yarattığını ifade eden İldemir, “Kendi yurttaşlarıyla birlikte çözüm bulamayanların, demokrasiyle gelişmeyen bir cumhuriyetin, çağdışı kalmaya ve toplumdan kopmaya mahkum olduğunu neden görmüyorsunuz. Cumhuriyetin çağın değerlerine göre kendini yenilemesinin demokratikleşmenin yolunun Kürt sorunu ile ilgili somut ve çözümleyici adımlar atılmasından geçtiğini neden görmüyoruz” diye konuştu.YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Türk polisi Diyarbakır’da evlerin kapılarını kırdı

İŞKENECE2 ANF AMED / Diyarbakır'da polisleri taşıyan servis aracına yapılan silahlı eylemin ardından İldeniz ve Bayram ailelerinin evlerinin kapıları kırılarak aile bireyleri gözaltına alındı.

Kayapınar İlçesi'ne bağlı Huzurevleri Mahallesi'nde yapılan ev baskınlarında polisin kapıları kırdığı ve evde bulunanları darp ettiği belirtildi. 'Esmer' olduğu için gözaltına alınan ve daha sonra serbest bırakılan Enver Bayram İHD Diyarbakır Şubesi'ne başvuru yaptı.

Diyarbakır'ın Seyrantepe Semti Aziziye Mahallesi'nde polis okulu servis aracına düzenlenen eylemin ardından gece saat 03.00 civarında Kayapınar İlçesi'nin Huzurevleri Mahallesi'nde oturan Neytula Bayram (50), Şevki İldeniz, Murat İldeniz, Halis İldeniz ve Kamile Bayram'ın kapıları kırılarak evleri basıldı.

‘ESMER’ DİYE GÖZALTINA ALINDI

"Esmer" olduğu için şüpheli diye gözaltına alınan Enver Bayram, gözaltına alındığı sırada şiddette maruz kaldığını belirtti. Yüzünde ve vücudunun morluklar oluşan Bayram, "Sırf esmerim diye 'şüphelisin' demelerine güldüm. Ancak polisler 'Bizim beş arkadaşımız öldürüldü, sen nasıl gülersin' diyerek beni dövmeye başladılar" dedi. İlk etapta Toplu Konut Polis Karakolu'na götürüldüğünü ve burada polisin kaba dayağına maruz kaldığını iddia eden Bayram, "Daha sonra bizi Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne götürdüler. Bizi arabadan indirdiklerinde tekrardan dövmeye başladılar. O sırada bayıldım ve kendimi görmedim. Kendime geldiğimde bizi teşhis odasına götürdüler' dedi. Bayram, ev baskını sırasında polisin hakaret ve şiddetine maruz kaldığını ve gözaltında şiddete maruz kaldığını belirterek İHD Diyarbakır Şubesi'ne başvuruda bulundu.

‘EŞİMİ DÖVDÜLER’

Evi basılarak oğlu Murat İldeniz gözaltına alınan Dilber İldeniz, gecenin geç saatinde evleri basıldığını belirterek, "Kapımızı kırdılar. Kapı kırılma sesiyle uyandığımızda hepimizi yüzüstü yatırdılar. Ardandan oğlumu alıp götürdüler" dedi. Baskın sırasında gözaltına alınan Neytula Bayram'ın eşi Nefise Bayram, baskın sırasında uykuda olduklarını, kapını kırılma sesiyle kapıya koşmaya başladıklarını belirterek "Biz kapıya geldiğimizde demir kapı kırılmış vaziyette yerdeydi. Zaten olayı anlamamıza fırsat vermeden beni ve küçük çocuklarımı arka odaya koyarak kapıyı kapattılar. Eşim, oğlum ve kaynımı da ara salonda yüzükoyun yatırıp, eşimi dövmeye başladılar" diye kaydetti.

‘HEPİNİZ VATAN HAİNİSİNİZ’

Neytlah Bayram'ın oğlu Serdar Bayram ise baskın sırasında polislerin kendilerine hakaret ederek babasını dövmeye başladıklarını söyledi. Baskında polislerin, babasına "Bu defa elimize düştün. Kurtulamazsın. Neymiş 5 arkadaşımızı öldürmek, sana gösteririz. Hepiniz vatan hainisiniz. Osman Baydemir, gelsin sizi kurtarsın bakalım" şeklinde hakaret ettiklerini belirten Bayram, "Uzun süre babama güzümüzün önünde işkence ettiler" dedi. Baskınlar sırasında İldeniz ve Bayram ailelerinden gözaltına alınan 7 kişiden Enver Bayram, Şevki ve Maşallah İldeniz sabah saatlerinde serbest bırakıldı.www.kurdistan-post.org

 

İnfaz edip kulağını kestiler, üzerinde sigara söndürdüler Nusaybin'de Askerler bir kişiyi silahla katletti Polis ve Doktordan (!) Kürde kimliksizlik İşkencesi 2 köylü askerlerin açtığı ateşle yaralandı, Hastanede linç edilmek istendi, tutuklandı! Vahşet itirafları:“Özel harekâtçı polis PKK’lı bir kadının ölüsüne tecavüz etti...” DTP'li Belediyeye Polis Baskını Aslolan İşkenceye Toleransmış » İşkencedeki artış endişe verici : 32 kişi polis tarafından öldürüldü » SKANDAL : El Kirine 4.5 Ay Hapis! » Diyarbakır'da polis vahşeti » Polisler: Her polis için 10 Kürdü öldüreceğiz » Panzerle öldürmeyi unutturmak istiyorlar » Dövülen S.A.'ya 'polis dövdü' suçlaması » 1992 Newroz’unda Devlet Güçlerince Katledilen 54 Kişi Anıldı » Polis, “Pis Kürtler, Düzeni Bozuyorsunuz. Hepiniz Teröristsiniz” » Türk Polisi, veresiye meşrubat vermeyen esnafa saldırdı! ‘İsviçre Kürtleri Türk sayıyor’ » Irkçı-milliyetçi saldırgan gruplar, polis eşliğinde, » Bornova da bir ayda 2. işkence : Mardinli Kürt'tür Vurun ulan vurun! » Karakolda şahitlere de işkence : 'Siz Kürtler ölmezsiniz, köpeksiniz size bir şey olmaz' » Polis'ten neştercilere çay ikramı... » Cizreli çocuklara cezaevinde işkence » Tutukluya işkence yaptılar » İşkence yok infaz var! » Yine Van yine polis! » İnsaf! Ömür 10 yaşındaydı » "Eve geldi. Saat beş gibi dışarı çıktı. Yavrumun ne kahvesi vardır, ne içkisi. Kazandığı parayı ay başı bana verirdi." » 'Önümüzdeki mahkeme gelmeyebilirim, beni işkencede öldürecekler,' sözleri hâlâ kulağımda. Necmettin sonraki mahkemeye gerçekten gelemedi, haklı çıktı. » ‘Tek oğlumu aldılar benden’ » Penisine ip bağlanarak odanın içinde gezdirilen Aslan'a 'suçunu itiraf etmesi' istendi. » Newroz kutlamaları sırasında terör estiren Van Emniyet Müdürü'ne Vali takdirname verdi » TÜRKİYE'DE İŞKENCE GÜNLERİ

Kürt basınına yönelik baskılar protesto edildi

Amed'de bir araya gelen özgür basın çalışanları baskıları, kapatılan ve yasaklanan yayınları zincire vurarak protesto ederken, İzmir'de ise gazeteciler, kamera ile fotoğraf makinelerini yere bıraktı. basinbaskiprotesto
Türkiye'de Kürt basın yayın kurumlarına yönelik baskılar doruğa ulaşırken, son olarak Türkiye'nin ilk günlük Kürtçe gazetesi Azadiya Welat'a bir aylık kapatma cezası verildi. Kapatma kararına karşı Azadiya Welat Gazetesi, Diyarbakır Adliye binası önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamaya Azadiya Welat Genel Yayın Yönetmeni Tayip Temel, Kürt Yazarlar Derneği Başkanı İrfan Babaoğlu, DİHA Diyarbakır Temsilcisi Kadri Kaya, Gün TV, DİHA ile Özgür Halk ve Heviya Jine, Özgürleşen Yurtsever Gençlik dergileri, Fırat Dağıtım temsilcileri katıldı. Kürt basını üzerindeki baskıların protesto edildiği açıklamada, yasaklanan yayınlar zincire bağlanarak baskılara dikkat çekildi.

'Hani Kürtçe serbestti', 'Türkiye'nin utancı', 'Şerma Tirkiye', 'Nıkarin me bêdeng bikin' yazılı Arapça, Kürtçe, İngilizce ve Türkçe dövizlerin taşındığı açıklamada sık sık 'Özgür basın susturulamaz', 'Baskılar bizi yıldıramaz' sloganları atıldı.

Azadiya Welat karara itiraz edecek
Açıklama öncesinde kısa bir konuşma yapan Azadiya Welat Gazetesi avukatı Servet Özen, kapatmaların haksızlık olduğunu vurguladı. Özen, kapatmanın hukuki olmadığını ifade ederek, Diyarbakır Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi aracılığı ile İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ne itiraz başvurusunda bulunacaklarını söyledi. Özen'den sonra Azadiya Welat Yazı İşleri Müdürü Emine Demir, Kürtçe açıklama yaptı. Azadiya Welat'ın diğer tüm gazeteler gibi yasalardan aldığı haklarla yayın yaptığını söyleyen Demir, 'Kapatmanın gerekçesi diğer tüm gazetelerden farklı olarak Kürtçe yazması ve gerçekleri yazmasıdır. Gazetemiz 5 Ekim günlü 754. sayısında da yine ülkede ve ülke dışında meydana gelen olayları bu hak ve özgürlük çerçevesinde okuyucularına duyurma dışında hiçbir şey yapmamıştır' dedi.
Basın özgürlüğünü savunanlara çağrı
Kapatılma kararında 'Terörle Mücedele Yasası'nın 6. ve 7. maddeleri uyarınca metinlerde 'örgüt bildirileri ve açıklamalarına yer vermek' ve 'örgüt propagandası yapmak' gibi gerekçeler gösterildiğini belirten Demir, 'Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinde bulunan ve AİHM'in yerleşik kararlarında dile getirildiği üzere bir görüş çok etkileyici ve incitici olup egemen görüşü sarssa bile şiddet içermediği sürece ifade özgürlüğü içerisinde kalır. Bu yüzden İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 7 Ekim tarihinde Azadiya Welat Gazetesi hakkında verdiği kapatma kararı uluslararası hukuka aykırıdır. Bu yüzden verilen kapatma kararının derhal kaldırılması gerekir' diye konuştu. Demir, Türkiye'de Kürtçe yayın yapan Azadiya Welat gazetesinin kapatılması ile on binlerce okur kitlesinin kendi anadilinde haber alma özgürlüğüne darbe vurulması anlamı taşıdığını vurguladı. Bütün baskılara rağmen Kürtlerin kendi anadili ile haber alma özgürlüğünün savunuculuğunu yapmaya devam edeceklerini kaydeden Demir, tüm demokrat, insan haklarına inan, basın özgürlüğünün savunucusu olan çevreleri destek olmaya çağırdı.azadiya_welat
İzmir'de sosyalist basın, baskılar kınadı
İzmir'de bulunan muhalif basın çalışanları da yayın organlarına karşı artan baskıları protesto ederek, gazete kapatmalara son verilmesini istedi. Konak Kemeraltı girişinde bir araya gelen Atılım, Gündem, Azadiya Welat, Alınteri, İşçi-Köylü, Kızılbayrak, Mücadele Birliği ve Demokrat Radyo çalışanları, 'basın üzerindeki baskıları sona erdirin' çağrısı yaparak, kapatılan gazetelerin açılmasını istedi.
Kamera ve fotoğraf makinalarını yere bırakarak eylem yapan basın emekçileri, 'Sansüre karşı mücadele', 'TMY 6. madde ve RTÜK kilit vuruyor' yazan dövizler taşıdı. 'Özgür basın susturulamaz', 'Sansüre karşı mücadele' şeklinde slogan atan basın çalışanları, baskı altında tutulan gazeteleri taşıdı. Atılım Gazetesi çalışanı Görgü Demirpençe, halkın doğru ve gerçek haber alma özgürlüğünün her defasında siyasi iktidarlar tarafından engellendiğini vurgulayarak, özgür basına yönelik kapatma ve sansür uygulamalarının son dönemlerde daha da sıklaştığını belirtti. Ağustos 2006'dan Ekim 2008 tarihine kadar yasal dayanaktan yoksun gerekçelerle toplam 39 defa çeşitli gazetelerin kapatıldığını hatırlatan Demirpençe, alınan tüm sansür ve yasaklamaların siyasi içerikli olduğunu ifade etti. Sürdürülen sansüre ve kapatmalara rağmen halka doğru bilgi ulaştırmak için çalışmalarını sürdüreceklerini açıklayan Demirpençe, 'Başta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Konseyi olmak üzere; tüm basın kuruluşlarını sansürcü ve yasakçı anlayışa karşı göreve çağırıyoruz' diye konuştu. DİHA

Ilgili Haberler

Kayıp 2 askerin Kobralar tarafından vurulduğu kesinleşti

askeri_operasyon HPG gerillalarının Bêzelê baskını sonrasında kayıp olduğu bildirilen ve üç gün sonra cesetleri bulunan iki Uzman Çavuş'un kobra helikopterince açılan ateş sonucu yaşamlarını yitirdikleri kesinleşti.

İki Uzman Çavuş'un gerillalar tarafından esir alındığı, saldırı sonrası iki askerin de bulunduğu gruba Kobra helikopterinin ateş açtığı ve açılan roket atışı ile 2 asker ve 9 gerillanın yaşamını yitirdiği bildirildi.
Bêzelê baskını sonrasında Genelkurmay Başkanlığı'nca kayıp oldukları bildirilen Uzman Çavuşlar Nurullah Oymak ile Bahattin Erturhan'ın Kobra helikopterinden açılan roket atışlarıyla Türkiye sınırına yakın mesafede Güney Kürdistan topraklarında vuruldukları bildirildi.
Yerel kaynaklardan alınan bilgilere göre, Bêzelê saldırısı sonrasında iki Uzman Çavuş, 9 kişilik gerilla birliği tarafından esir alındı. Güney Kürdistan topraklarına iki askerle birlikte geçen gerilla grubunun fark edilmesi üzerine Kobra helikopterleri tarafından bölge top ve roket atışlarıyla vuruldu.
Kobra tarafından atılan roket atışlarından bir gerilla grubunun arasına düşerken, iki Uzman Çavuş ve 9 kişilik gerilla grubunun yaşamını yitirdiği bildirildi.
AMED / ANFjitem-tehdit-ediyor-iddia

 

PKK zirvesinde askere OHAL yetkisi çıktı
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan ve 6 saat süren PKK zirvesinde askerlere OHAL yetkisi verilirken, önümüzdeki dönemlde PKK'yle mücadelede özel timlere devreye sokuluyor. Özel timlerin savaşa sürülmesi düzenli ordunun gerillaya karşı başarısız olduğu yorumlarına yol açtı.
Toplantıda, OHAL bölge valiliği ve olağanüstü halin devamı süresince alınacak ilave tedbirler hakkındaki kanun hükmünde kararname hükümlerinde olduğu gibi askerin, gecikmesinde sakınca görülen hallerde veya gerek gördüğünde, yollarda, meskun mahallerde savcı ve hakim izni olmaksızın arama yapabilmesi de tartışıldı.
'Gözaltı sürelerinin uzatılması', 'Askere operasyonlarda adli kolluk yetkisi verilmesi' ve 'Gerek görüldüğünde telekomünikasyonda kesintiye gidilmesi' başlıklarının ise salı günü toplanacak zirvede yeniden ele alınması kararlaştırıldı.
Edinilen bilgilere göre toplantıda Emniyet Özel Harekat, Jandarma Özel Harekat ve Genelkurmay Özel Kuvvetleri'nin tek çatı altında koordine edilerek Bölgesel Özel Harekat Üsleri oluşturulması tartışıldı. Bu birimlerin özel yetkili bir kişinin koordinasyonunda görev yapacağı belirtilirken, anti PKK timleri oluşturulması kararı da alındı.
Öte yandan toplantıda TRT'nin Kürtçe televizyonu için hazırlıklarının da tamamlanarak, Mart ayında yayın hayatına başlaması istenildi.
Bu kapsamda Kürtçe TV'nin 21 Mart'ta yayına başlayacağı ileri sürülürken, TRT, 24 saat boyunca Roj TV'nin de yayın yaptığı Hotbird uydusundan gerçekleştirmesi planlanıyor.ANKARA / ANF

CNN: PKK toplumsal değişim için savaşıyor

CNN International muhabiri Arwa Damon'un Kandil'deki izlenimlerini içeren uzun bir haber yayınladı. 'Kadın savaşçılar: Biz erkek egemenliğine boyun eğmeyeceğiz' başlıklı haberde Demon, kadın gerillalarının erkek egemenliğine son vermek için savaştıklarını yazdı.arwa_damon_cnn_kandilde

Kadınların kendi komuta zincirine sahip kendi başına eylemler gerçekleştirdikleri kaydedilen haberde 'tüm tartışmalar paylaşılıyor, hem cephe dışında hem de cephe içinde' denildi.

Kadın gerillaların tabur komutanı Rengin'in 'doğal, kadın eksenli bir toplumsal yaşam, kadın ve erkeklerin eşit olduğu, tüm insanlar arasında baskı ve eşitsizliğin olmadığı bir toplum istiyoruz' sözlerine yer verildi. 1990 yılında, babası Türk güçleri tarafından öldürüldükten sonra 14 yaşında PKK'ye katıldığı kaydedilen Rengin, Kürt ve kadın hakları için mücadele ettiğini belirti. Kadınlar toplum tarafından köleleştirildiğini söyleyen Rengin 'biz buna karşı savaşıyoruz' dedi.

Köklü toplumsal değişim içinpkk-cnn

PKK'nin Kürtlere ait bir yer kurmak için onlarca yıldır Türk devletine karşı mücadele verdiğini anlatan Damon, ancak uluslar arası kamuoyunda çatışmalarla gündeme gelen PKK'nin bilinenin ötesinde, köklü sosyal değişim için mücadele veren bir harekete dönüştüğü yorumunu yaptı.

PKK'nin komünist bir idealist felsefeye sahip olduğu ifade edilen haberde 'Buradaki savaşçılar hedeflerinin Kürt devleti arzularının çok ötesine geçtiğini, şimdi köklü toplumsal değişimi gerçekleştirmek için mücadele ettiklerini söylüyorlar' denildi. PKK ideolojisinin günümüzde, yaşanan küresel kriz ile adaletsizliğin asırlardır süren erkek egemenliğinden kaynaklandığı inancından oluştuğu belirtildi.

Kadınlar Partisi

PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın 1988 yılında PKK'yi 'kadınlar partisi' olarak tanımladığını belirten CNN'nin haberinde, 42 yaşındaki Kerim adlı gerilla 'başlangıçta bunu kabul etmek zordu' diyerek şöyle devam ediyor: 'Biz başlangıçta kabul etmek istemedik, kadınlar doğal olarak fiziki olarak daha zayıftırlar ve savaşta bu sizi çok kötü bir şekilde vurur. Nasıl savaştığını, nasıl hareket ettiğini bilmek zorundasın. Yani biz buna karşıydı. Biz kadınları yanımızda istemiyorduk çünkü bu mücadele etmemizi daha zor kılıyordu. Ancak Öcalan kitabında, yeni toplum yaratmak istiyorsak, kadını geliştirmek zorundayız. Kadın köleleştirilmiş ise erkek de öyledir.'

20 yaşındaki Yıldız adlı gerilla, kadın ve Kürt olarak toplum tarafından nefesiz bırakıldığı için 17 yaşında PKK'ye katıldığını, Silahlı savaş gibi bir amaçlarının olmadığını söylüyor. Yıldız 'mücadelemiz bir çok şeyi kapsıyor. İnsanları değiştirerek temel değerlere dönüşümünü sağlamak, köleleştirilmiş toplumsal yaşama son vermek. Buraya geldikten sonra sosyal adaletsizliği çok daha iyi anlamaya başladı. Biz bu kadar uzun zaman nasıl böyle yaşadık. Biz bunu bu kadar zaman nasıl kabul ettik' dedipkk.cnn .

Zafer halayları

Hava saldırılarına karşı birkaç günde bir yerlerini değiştiren Kandil'deki savaşçılar için disiplinin hayati öneme sahip olduğu belirtilen haberde, savaşçıların Türk ordusuna karşı gerçekleştirdikleri her eylem ardından rutin olarak zafer kutlamak için halaya durdukları ifade edildi.

Aktütün karakol baskını ile Türk generallerinin iddialarının da işlendiği haberde HPG Anakarargah Komutanı Doktor Bahoz Erdal ile yapılan bir söyleşiye de yer verildi.

Erdal: Siyasal çözüme hazırız

Siyasal çözüm için hazır olduklarını söyleyen Erdal 'biz nihai çözüme hemen ulaşmayı beklemiyoruz ancak, çözümüne doğru ilk adımları atmak istiyoruz. Ve ilk adım Türkiye'nin tutuklu bulunan liderimize karşı tutumunu değiştirmesi, güçlerimize karşı askeri saldırı ve operasyonlarına son vermesi ve baskı politikalarına son vermesi olabilir' dedi. Bahoz Erdal, bu adımların ayrı bir devlet değil, Türkiye içinde Kürtlere eşit hakların tanınması çözümünün başlangıcı olabileceğini ifade etti.

Buna karşın Türkiye'nin ise 'teröristlerle' müzakere etmeyeceklerini söylediğini belirten CNN muhabiri Arwan Damon 'Silahlı mücadele bazı sonuçlar getirdi. PKK diyaloga kaymak istediğini söylüyor, ancak çatışmaların yeniden başlamasından dolayı bunun (diyalog) için çok az umut olduğu görülüyor' dedi.

Haber sonunda gerilla komutanı Rengin'in dağa çıktığı ikinci gecede yaşadığı çatışmaya yer verildi. İkinci gecede birliklerinin saldırıya uğradığını, kadın tabur komutanının başından vurulduğunu söyleyerek şunları ifade etti: 'Başı dizimin üstünde ölürken bana 'halkımız meşru haklarını alacaktır, bunun için ölmekten gurur duyuyorum. Herkes söyleyin, zafere bizim olacaktır' dedi.' ANF

İşte CNN'de yayınlanan görüntüler

http://www.gundemonline.org/haber.asp?haberid=62226

'Sivil nefret' ve 'askeri nefret'

altinova linc (9) Savaşan güçlerin bir birinden nefret etmesi doğal sayılır.
Veysi Sarisözen Vaktiyle savaş yöntemleri arasında olan 'süngü savaşları'nı gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Öyle filmlerde izlediğiniz gibi saatler süren savaşlardan değildir süngüyle yapılan boğazlaşmalar.
Çanakkale'de savaşlara katılan dedemizden öğrendiğimize göre, birbirlerini delik deşik etmek üzere harekete geçen askerler, ilk temastan sonra bir kaç dakika içinde ya galip, ya da mağlup olur ric'at ederlermiş. İşte bu savaşın en amansız ve yüz yüze olan biçiminde, insanın hayvanlaşması, düşmanından hayvani bir nefret duyması, çenelerin kilitlenmesi, şuurların kapanması ve böğürtülerle insanların birbirlerinin kanını içmesi şaşırtıcı olmasa gerektir.
Bu, emirle yaratılan bir nefrettir.
Süresi bir kaç dakikadan ibarettir.
Birbirlerinin boğazlarına dişlerini geçirip, parçalayan askerlerin, bir kaç dakika sonra siperlerine dönmeleri, nefeslenmeleri, yaralarını sarmaları, derken silahların bir süreliğine sustuğu bir anda, o siperlerden yanık türkülerin ya da içli 'şansonların' yükselmesi...ve derken aralarında bir kaç on metrelik mesafe bulunan siperlerde, düşman tarafların birbirleriyle şakalaşmaya başlamaları...hatta bir birlerine ellerinde bir diğerinde olmayan sigara ya da çukulata atmaları bize anlatılan Çanakkale savaşlarından kalma manzaralardır.
Süngülerdeki 'düşman kanı' kurumadan, siperdeki askerin nefreti de sona ermiştir.
Hayvanlaşan mahluk, yeniden insan kimliğine bürünmüştür.
'Silahlı' ya da 'askeri' nefret, kör bir nefret değildir. Emirle yaratılır. Emirle sona erer. Örgütlüdür. Spontane değildir. Bir asker, düşmanından hastalık derecesinde nefret etse bile, emir almadıkça düşmanının kanını içemez. Bir 'seri katilin' cinayetleri neyse, bir ordunun da 'düşmanını mahvetmesi' aynı şeydir. Seri katil de, emir veren komutan da nefretle değil, hesapla hareket eder. O nedenle de seri katil elindeki silahını, komutan da emrindeki askeri denetler. Denetim dışı nefrete bu işlerde yer yoktur.
izmirfasistsaldiriogrrp4_thumb Ya sivil nefret!?...
İşte asıl korkulacak nefret budur. İnsanın kendiliğinden hayvanlaştığı ortam sivil nefret ortamıdır. Bu hayvanlaşma içselleşebilir. İçselleşen hayvanlaşmanın örgütlenmesi faşist partileri yaratır. O faşist partilerin silahlanması da, faşist orduların kurulmasına götürür.
Eğer bir 'ulus'un mensupları, bir başka 'ulus'un mensuplarına karşı 'sivil nefret' duymaya başlarlarsa, 'her şehide karşı DTP'li kanı dökelim' diye köpekleşme, kurtlaşma dönüşümüne uğrarlarsa, cinayet işleyen Türk olduğunda saçını başını yolup, aynı cürmü işleyen Kürt olduğunda evleri yakmaya ve insanları paralamaya yeltenirlerse, bu 'sivil nefret' okulundan geçip, devlet organlarında görev almaya, savcı, yargıç, polis v.s. olmaya kalkarlarsa, o 'sivil nefret' okulunun mezunları olarak askere gidip er, okuyup subay olurlarsa, işte o zaman insanlıktan çıkıp, hayvanlaşmanın son aşamalarına ulaşmak işten bile olmaz...Bir 'ulus' için en kötü sonuçtur bu...Böyle bir durumda yargı organları 'katliam çağrılarını' 'düşünce suçu' sayabilir, ordular denetimden çıkıp, insan kanı içen çeteleri, Ergenekonları yaratabilir...Bunun sonu sınırötesine taşmadır, emperyalist savaşlardır. Kana susayan, aslında petrole susamıştır...
Alman Nazi hayvanlaşma süreci böyledir. Yahudi düşmanlığı, tepeden tırnağa nefretle dolup taşan hayvani bir askeri güce dönüşmüş ve bu güç 50 milyon insanın mahvına yol açmıştır.
'Ey Türk!' Senin adına, seni sivil nefretin içine sürükleyenlere dikkat et!
Ve düşün ki, Ege'de azınlıkta olan Kürt, Diyarbakır'da çoğunluktadır, 6-7 Eylül'de pogromdan geçirdiğin Rumlardan farklı olarak kent varoşlarında 'kaybedecek hiç bir şeyi olmayan' bir topluluktur ve onun çocukları ellerine silah alıyor olsa da, o Kürt toplumu hala sana karşı 'sivil bir nefret' duymamaktadır...
Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu düşün!
Kendi geleceğin için düşün!
İnsanlığın için düşün!
Çünkü asıl o tehlikededir!...

Veysi Sarisözen-Gundem