6-7 Eylül : Cumhuriyet tarihinin en karanlık lekesi...

Cumhuriyet tarihinin en karanlık lekesi...
6_7_eylul_olaylari1 Cumhuriyet tarihinin azınlık karşıtı politikalarının en önemli pratiklerinden biri olan 1934 Trakya Olayları, Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyaları, azınlık mensuplarına 2. Dünya Savaşı sırasında uygulanan 20 Kur'a İhtiyatlar askerlik uygulaması ve 1944 Varlık Vergisi uygulamasından sonra, azınlıklara bu coğrafyada artık yaşama hakkı olmadığını gösteren ve bunu anlayamayanlara bunu net olarak ifade eden 6-7 Eylül İstanbul Pogomu, önemli bir özel harekât operasyonu olarak, Cumhuriyet tarihinin en karanlık lekelerinden biri olarak kaldı...


Ergenekon Bukalemun'unun en rezil operasyon örneklerinden biri
'Siz maddi zarar gördünüz, bizimse insanlığımız zarar gördü.'
Reşat Nuri Güntekin (*)


29 Ağustos 1955 tarihinde İngiltere, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları arasında Londra'da Kıbrıs görüşmeleri başladı. Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu toplantıda elinin güçlendirilmesi için, Ankara'ya yolladığı bir mesajla bir şeyler yapılmasını isterdi. Tam o sırada Selanik'te Mustafa Kemal'in doğduğu evde bir bomba patladı ve Zorlu bombayı bahane ederek toplantıyı terk etti. Aslında Zorlu'nun istediği şeyler toplantı devam ederken, CHP'li gençlerin yönetimindeki Kıbrıs Türktür Cemiyeti tarafından hazırlanmaktaydı. Bu amaçla Taksim Meydanı'nda ağırlıkla üniversiteli gençlerin katıldığı bir gösteri düzenlendi. Her şey gösterilerin tamamlanmasından sonra başladı ve güvenlik güçlerinin 'karışmayın' talimatı nedeniyle her şey çığrından çıktı. Selanik'teki bomba haberinin acele baskıyla ulaştırılması ile birlikte fiili saldırılar başladı. Bomba haberi radyodan 13 haber bülteninde verilir, ama asıl MİT mensubu Mithat Perin'in çıkardığı DP yanlısı İstanbul Ekspres Gazetesi tarafından yapılan özel bir baskı ile duyurulur .
Devlet tarafından örgütlenen binlerce kadınlı ve erkekli talan sürüsü, ellerinde muhtarlardan aldıkları adreslerle, İstanbul'daki gayrimüslimlerin evlerini, işyerlerini, hastanelerini, ibadethanelerini ve okullarını talan ederler. Hasar, o zamanki değerle yaklaşık 150 milyon TL'yi bulmaktadır, bu rakam, o dönemin 54 milyon Amerikan Dolarına eşdeğerdir. DP hükümeti ise zarara uğrayıp tescil ettirenlere 60 milyon TL tazminat öder, ki bu miktar zararı karşılamaktan uzaktır.
O sıralarda DP İstanbul milletvekili olan Aleksandros Haçopulos, TBMM'de yaptığı konuşmada, 'Evimin yanında polis karakolu var. Bizi tanırlar, anne ve babamı bilirler. Tahripçiler evin içine giriyor, ev tamamiyle tahrip ediliyor ve evimin önünde duran silahlı jandarmalar ise hiç müdahale etmiyor. Bu hadisede diyebilirim ki evim değil, tahripçiler muhafaza edilmiştir. Babam ve annem 80 yaşındadır. Yataktan aşağı atılmış ve gece yarısı, yatakları dahil her şeyleri tahrip edilmiştir. Başbakanlık Müsteşarı Salih Korur evimin halini gözleriyle görmüştür... Saldırganların sarf ettikleri cümleler de şunlardır; 'Kırın, yıkın, mebusun evini. Bedavadan para alıyor.''Azınlık mebusların kaderi midir, bilinmez! 40 yıl önce, İttihat ve Terakki döneminde de azınlık mebuslarının malları talan edilmiştir. Azınlık mebusları o zamanda Meclis kürsüsünde nelere maruz kaldıklarını nafile yere anlatmışlardır. Ne kadar DEP'li milletvekillerinin başına gelenleri hatırlatıyor değil mi?
'Asıl safha bir tertiptir'
ABD Genel Konsolosu Arthur Richard, ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği raporunda, 'Polis hiçbir şey yapmadan durdu, hatta halkı alkışlarken, bir sürü dükkânların yağma edilişine gözlerimle şahit oldum' demişti. Trabzon Milletvekili Selahattin Karayavuz ise, 12 Eylül 1955'te TBMM konuşmasında şöyle demiştir: 'Hadisenin en mühim safhası işin Tertip edilmiş olduğudur. Çünkü İstanbul gibi bir yerde 60 km saha içinde her yerde aynı zamanda aynı tahripkar hadisenin cereyanı, bu hadisenin bir çapulculuk eseri olarak yapılmasına imkân vermez. Asıl safha bir tertiptir ve Yunanistan'da muhterem Atatürk'ün evine atılan bir bomba hadisenin işaretinden başka bir şey değildir. O işaret üzerine buradaki fesat unsurları harekete geçmistir.'
6/7 Eylül olayları, Kıbrıs olayları bahane edilerek Patrikhane ve Rumlara yönelik gibi gösterilse de, 6/7 Eylül olayları Kıbrıs'la ilişkilendirilerek sadece 'Rumlara yapılmış bir misilleme' olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'nin Ermenilere, yüzde 12'nin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğraması olmuştur. Bu arada kim vurduya giden Türklerin de dükkânları olmuştu. Bunlardan biri de annemin dayısı Şehri Beyin Talimhane'deki otomobil yedek parçası dükkanı idi. (R.Z.)
'Dün küstah bir Rum Yeni Cami önünde linç edilmiştir'

Hatırlıyorum
1955 Eylül ayları... 7 yaşlarında idim. Babam o zamanlar Balıkesir vali muavini idi. Yıllarca İstanbul'da kaymakamlık yapmıştı. Daha sonra fatura kaymakamlara kesilip, hepsi görevden alınınca, babam birkaç ay sonra yeniden İstanbul'a atanacaktı. O sırada İstanbul'da olan ablamlar ise, bizzat olayların içinde saldırı tehditi ile yüzyüze kalacaklardı. 'Buna nasıl izin verilir' diye söyleniyordu, annemle babam izleyen günlerden birinde, akşam yemeğinde oturduklarında. 'İstanbul yanıyor, İstanbul alevler içinde!' O günlerin hikayesini Kürt yazarı Emine Erdem ile birlikte, 'Bir Yerde Bir Gül Ağlar' (Belge Yayınları, 2000, Türkçe ve Yunanca iki dilli) adlı bir kitapta anlattık, kendi tanıklıklarımız üzerinden. Rum, Yahudi, Ermeni aile dostlarımız vardı. Rum ve Ermeni dostlarımız için endişe besledikleri gibi, ablamlar için de merak içindeydiler. Daha sonraları da, 'onların yüzüne nasıl bakacağız' diye konuştuklarını hatırlıyorum. Haklıydılar, 'amca', 'hala', 'dayday' dediğimiz bu insanlarla bir daha o eski sıcaklık yaşanmadı. 1950 seçimleri ile başlayan, insanların o bahar havası kısa sürmüştü. DP'lilerin 1945 yılında utangaç bir biçimde tek parti rejimine karşı ittifak kurmayı bile düşündükleri, ama faşizan CHP gençliğinin sol eğilimli TAN gazetesini tahrip etmesinden sonra şeytan gibi kaçtıkları sosyalistler, daha 1951 yılında bir toplu tevkifatın kurbanı olmuştu. Kore'ye asker gönderilmesine karşı çıkan Behice Boran ve diğer barışseverler de. Ve 1955 yılında ise artık kurban azınlıklardı. Önce komünistler ve sosyalistler halolundu, sonra sıra azınlıklara geldi. Ve 1960'ta ise halledenler halledildi! Tezgah bir kez kurulmaya görsün, herkesin sırası gelir! R.Z.

Özel Harp Dairesi destekli bu harekâta 200 binin üstünde bir güruhun katıldığı tahmin ediliyor. 2005 Ekimi'nde olayların 50. yıldönümünde, olaylara ilişkin Tarih Vakfı'nın düzenlediği bir fotoğraf sergisi Karşı Sanat Galerisi'nde açıldığında, Ergenekoncu bir grubun saldırısına uğramış, adeta olayın küçük çapta bir canlandırması yaşanmış gibi olmuştu. Abdülhamit'le başlayıp İttihat ve Terakki/Cumhuriyetle devam eden zor metodunun zirvelerinden biridir 6/7 Eylül. Müslümanların -daha sonra Türklerin- gayrimüslimleri ekonomik hayattan silmek ve onların yerine geçmek için iktisat dışı yaptıkları sermaye transferlerinin en önemlilerinden biridir, 6/7 Eylül 1955.
Cumhuriyet Gazetesi, tamamiyle bir hayal ürünü olan bir yazı ile, 9 Eylül 1955 sayısında beş sütundan şu haberi vermiştir: Yağmacıların ve tahrikçilerin merkezi, Beyrut'ta bulunan kızıl bir teşkilattır. Tabii yağmacıların merkezinin Ankara olduğunu bilen ve sonradan kahraman Oktay Engin'e iş veren devletin yarı resmi gazetesi Cumhuriyet, bu tip yalan haberlerle devletin bu eylemlerde mesuliyetini gizlemek istemiştir. İstanbul Ekspres, 9 Eylül 1955 sayısında, 'Kızıl Maske düştü, tahrikçiliğin elebaşları Türkiye'yi dostsuz bırakma gayesini güttüler' diye başlık atmıştı. Yalan üstüne yalan haber yayınlayan İstanbul Ekspres, 14 Eylül'de 'Vatandaş ihbar et: Komünistleri, uydurma haber verenleri, tahrikçileri' başlığını içermistir. Uydurma haber veren tahrikçi İstanbul Ekspres Gazetesi'ni de kim kime ihbar edecektir?

6_7_eylul_olaylari3

Mahkeme zabıtlarına göre, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekan saldırıya uğramıştır

Kısacası o günün basınının bu olaylarda mesuliyeti büyüktür... Milliyet Gazetesi 8 Eylül tarihinde şu yazıyı içermişti: 'Dün küstah bir Rum Yeni Cami önünde linç edilmiştir. Saat 15.30 sıralarında bu saygısız şahıs eline geçirdiği bir Türk bayrağını yırtmak istemiştir. Durumu gören halk derhal koşarak bayrağı elinden almış ve kendisini tekme ve yumruk ile dövmeye başlamıştır. Bu sırada beyin üstü düşen küstah ölmüştür'. Yani kabahat Rumların kendilerindedir. Bırakınız 6-7 Eylül tarihlerini, başka devirlerde bile bir İstanbullu Elen'in Türk bayrağını İstanbul'da alenen yakması tamamiyle olanak dışıdır. Çünkü bunu yapacak kişi kendisinin neyi beklediğini bilirdi. Gazete burada kafadan attığı bir hikâye ile öldürülen zavallı bir insan için özür dileyeceğine bir de küstah demiştir. İstanbul'un Elen'leri için 6 Eylül 1955 günü bir cehenneme dönüşmesine rağmen Vatan Gazetesi, 7 Eylül İstanbul'da bazı tahrip ve yağmalar oldu diye yazmaya hiç utanmamıştır. İstanbul Ekspres Gazetesi ise 7 Eylül sayısında çok saçma bir yazı ile Ata'mıza yapılan suikast nefretle karşılandı ilân etmiştir. Şimdi ölü insana nasıl suikast yapılabilir diye mantıklı bir soru geliyor insanın aklına ama ne mantığı, burada mantık falan yok, o devrin gazetelerinin yobaz, milliyetci, faşist, ajancı ve kinci ideolojisinin çıplaklığı vardır yalnızca. İstanbul Ekspres 7 Eylül sayısında daha tahkikat yapılmadan bile 'Mesul Yunan makamları'... Ulus ise aynı gün 'Yunanlılar Atatürk'ün evine bomba attılar' başlığı atmıştı.
'Bu heyecanı yaratan insan bugün Nevşehir Valisi'dir'
6_7_eylul_olaylari4 (1) 'İstanbul Rumlarının Septemvriana dedikleri olayların mağdurları, 6-7 Eylül 1955 olaylarını aradan 53 yıl geçmesine rağmen henüz unutamadılar. Varlık Vergisi faciasından yaklaşık 12 yıl sonra bu olaylar, İstanbul Rum toplumunun artık Türkiye'de barınamayacağını belli etmişti. O devirde İngiltere'de yer alan Kıbrıs müzakereleri ve Kıbrısta olan olaylarla ilgili abartılı, katı bir milliyetçi ve bazı durumlarda tamamiyle uydurma haberlerle, gazeteler Türk halkını galeyana getirmeye çabalamış ve İstanbul Rumları için teklikeli bir ortam yaratılmıştır. Bu ortamı yaratan devr Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakanı Menderes ve Zorlu üçlüsünün bilgi ve onayı ile bu olaylar gerçekleşmiştir, olayda ateşi tutuşturan ise CHP'lilerin kurduğu Kıbrıs Türktür Cemiyeti olmuşur. Bu da Özel Harp ekibinin hem muhalefeti, hem de iktidarı kuşattığını göstermektedir. Cemiyet Başkanı Hikmet Bil ile yönetiminde yer alan CHP İstanbul Gençlik Kolları Başkanı Orhan Birgit, Kıbrıs sorunu ve 'bomba olayına' karşı infiali harekete geçirmek üzere aktif çalışan insanlardan biridir. Aynı kişinin 1974 Kıbrıs işgali sırasında hükümet sözcüsü olması herhalde bir rastlantıdır!
6 Eylül gecesini Rumlar, 15. yüzyılda Fransa'da Protestanların katledildiği gece ile ilişki kurarak Saint Bartholomeus Gecesi olarak da anarlar. Bu olaylar, 1905 yılında Rusya'da gerici Rusların Yahudilere yönelik pogromlara veya Nazi Almanyası'nda Yahudi ev ve işyerlerinin saldırmaya uğradığı, 1937 Kristal Gecesi'ne de benzetilebilir.
Tanık olduğu 6-7 Eylül olaylarını 'Gül Sancısı' adlı romanında işleyen ANAP Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, Aktüel Dergisi'nin yer alan bir röportajda, asıl amacın Osmanlı'dan beri iktisadi hayatı elinde bulunduran azınlık sermayesinin Türk kesimine transferi olduğu görüşündedir: 'Hadiselerin başlangıç itibariyle bir tertip olduğu ortadadır. Nitekim o tarihte Atatürk'ün evine bomba koymak suretiyle bu heyecanı yaratan insan bugün Nevşehir Valisi'dir. Bir mürettip. Bugün devletin tertibinden sorumlu bir makamın sorumlusudur! Bu da az buz bir iş değildir. Hadise, sadece bir sermaye transferi anlamı da taşımaz. Bir sermayeyi, bir varlığı yok etmektir... Ama kabul etmek zorundayız ki o hadiseden sonra Anadolu'dan İstanbul'a gelmiş, palazlanmış esnaf, ticaret hayatının da sahibi olmuştur. 6-7 Eylül hadisesinde tahrip edilen kadronun yerini dolduranlar, bugün Türk iktisadi hayatında önemli isimler olmuşlardır.'

'Vatandaş Türkçe konuş'
'Cumhuriyet tarihinin azınlık karşıtı politikalarının en önemli pratiklerinden biri olan 1934 Trakya Olayları, Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyaları, Azınlık mensuparına 2. Dünya Savaşı sırasında uygulanan 20 Kur'a İhtiyatlar askerlik uygulaması ve 1944 Varlık Vergisi uygulamasından sonra, azınlıklara bu coğrafyada artık yaşama hakkı olmadığını gösteren ve bunu anlayamayanlara bunu net olarak ifade eden 6-7 Eylül İstanbul Pogomu, önemli bir özel harekat operasyonu olarak Cumhuriyet tarihinin en karanlık lekelerinden biri olarak kaldı.'
'Olaylar sırasında ya da aldıkları yaralardan dolayı sonradan 16 Rum öldü. 32 kişi ciddi biçimde sakat kaldı. ABD konsolosluğu raporlarına göre 50 Rum kadınının ırzına geçildi. Rum kaynaklarına göre ise bu sayı 200'ü bulmaktaydı. Bir papaz da zorla sünnet edildi, kan kaybından komaya giren papaz Yedikule hastanesine kaldırıldıktan sonra öldü.
Olaylar o kadar merkezi düzenlenmişti ki, İzmir'de, Diyarbakır'da, Midyat'ta da saldırı olayları yaşanır.'

Bu olaylar sonucunda devletin istediği göç başlar ve birkaç ay içinde büyük işyerlerinin önemli kısmını Müslümanlar devralır. Yıllarca hiçbir şey bulunmaz olur, bulunanlar da artık rekabet olmadığı için pahalı, kalitesiz ve estetikten uzaktır. Artık gayrimüslimler için Türkiye'de yatırım risklidir. Homojenleştirmede bir merhale daha atlanmıştır. Bu hedef daha sonra 1974, 1980 göçleri ile tamamlanacaktır.
1944 yılı içinde Cumhuriyet Halk Partisi'nin azınlıklardan ve gelir dağılımından sorumlu 9. Bürosu tarafından hazırlanan 'Azınlıklar Raporu', aslında Cumhuriyetin de onları eşit ve özgür yurttaş gibi görmediğini ortaya çıkarıyordu. Büro raporunda, gayri Türk diye tanımlanan Çerkes, Arnavut, Boşnak vd. Müslüman halkların hemen asimile edilmeleri gerektiği vurgulanırken, Türkleşmelerinden umut kesilen gayrimüslimler için şunlar öneriliyordu: Rumlar, İstanbul'un fethinin 500 yılına kadar (1953) sürülmeli, İstanbul Rumsuzlaştırılmalıdır. Bu süreci başlatmak da sözde CHP'nin karşıtı olan DP iktidarına düşmüş, ama onların da yanlarına kalmamış, Özel Harpçilerin benzeri taktikleri ile 1960 yılında onursuzca alaşağı edilmişlerdir.
(*) Ayşe Nur Zarakolu'nun büyük dayısı olan ve Büyükada'da Rumlarla, Ermenilerle ve Yahudilerle komşu olarak yaşayan romancı Reşat Nuri Gültekin, vapur iskelesinde rastladığı komşularından birine, utanç içinde bu sözleri etmişti. Elbette, komşularımız sadece maddi değil, manevi açıdan da büyük bir travma yaşamışlardı. (R.Z.)
Ragıp Zarakolu ve Sait Çetinoğlu

İkinci Welat zulmü

welatveannaesiİlle de Welat Kürt dili ve kültürüne yönelik baskıların ardı arkası kesilmiyor. Bir süre önceDiyarbakır Kayapınar Belediyesi'nin bir parka vermek istediği Berfin isminin Kürtçe olduğu gerekçesiyle reddedilmesinin ardından, bu kez Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü yeni doğan çocuğa verilmek istenen Welat ismini reddetti. 15 Haziran'da Almanya'dan Türkiye'ye gelen 7 yaşındaki Welat Dağ da isminden dolayı geri gönderilmişti.

Önce Berfin şimdi de Welat
Bir süre önce Diyarbakır Kayapınar Belediyesi'nin bir parka vermek istediği Berfin adının Diyarbakır Valiliği tarafından yasaklanmasının ardından Kürtçe isimlere bir yasak da İl Nüfus Müdürlüğü'nden geldi. Muhsin ve Laima Başer çifti yeni doğan bebeklerine 'Vatan' anlamına gelen Welat ismini vermek istedi. Ancak Diyarbakır İl Nüfus Müdürlüğü 'W' harfinin Türkçe alfabede bulunmadığını gerekçe göstererek ismi reddetti. Daha önce de Almanya'dan Türkiye'ye gelen 7 yaşındaki Welat adlı çocuk, havaalanında ismi yasak denilerek geri gönderilmişti. Bu arada Başer çiftinin hukuki yardım talebi üzerine devreye giren İHD, İçişleri Bakanlığı'ndan Kürtçe isimlerin yasaklanmasından vazgeçilmesini istedi.
Kürtçe'ye tahammülsüzlük isimlere kadar yansıyor. Berfin isminin parka verilmesinde sakınca bulan valilikten sonra Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü de Welat ismini sakıncalı buldu. Nüfus Müdürlüğü'nün gerekçesi ise, 'W' harfinin Türkçe alfabede bulunmaması. Diyarbakır'da ikamet eden Laima ve Muhsin Başer, çifti 21 Ağustos'ta dünyaya gelen çocuklarına Welat ismini vermek istedi. Baba Başer, 22 Ağustos'ta çocuğuna ismini nüfusa yazdırmak için Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü'ne giderek çocuğu kaydetmek istedi. Nüfus Müdürlüğü Welat ismini yazamayacağını söyleyerek Başer'i Nüfus Müdürüne gönderdi. Nüfus Müdürü de 'W' harfinin Türkçe alfabede olmadığı için bu ismi yazamayacağını söyledi. Baba Başer'in çocuğuna başka isim koymak istememesi üzerine müdür dilekçeyle başvuru yapmasını istedi. Baba Başer, aynı gün dilekçeyle Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü'ne başvurdu. Nüfus Müdürlüğü de dilekçeye, 'Welat' isminin Türk alfabesine aykırı olması nedeniyle talebinin reddedildiği' karşılığını verdi.

kurtceyasakbelgesi2


Baskı yoksa bu ne? Bunun üzerine İHD'ye başvuran ve çocuğuna Welat ismini koymaktan vazgeçmeyeceğini söyleyen Baba Başer tepkisini, 'Hala dilimiz üzerinde baskılar var. AKP hükümeti 'Kürt dili üzerine baskı yok' diyor. Baskı yoksa bu nedir. Kendi çocuğumun adını yasaklıyorlar. Kürt olduğunu iddia eden AKP'li vekillere soruyorum, 'Bu mu sizin Kürtlüğünüz?' Ben çocuğumun adını kendi dilimde koyacağım. Ben Kürdüm, kendi anadilimde isim vermek istiyorum. Bundan da vazgeçmeyeceğim' şeklinde dile getirdi.
İsim yasaklarını kaldırın Başer çiftinin hukuki yardım talebi üzerine devreye girenİHD Diyarbakır Şubesi ise, İçişleri Bakanlığı'na başvurarak Kürtçe isimlerin yasaklanmasından vazgeçilmesini istedi. İHD Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey, bakanlığa yaptığı başvuruda, Welat isminin yasaklanmasını yadırgadıklarını ifade ederek, şunları söyledi: 'Türk alfabesi hazırlandığında 1920 yılların ihtiyaçları ve beklentileri ile 2008'in ihtiyaç ve beklentileri aynı değildir. Kürtçe'nin ve Kürtçe isimlerin yasaklanmasına dair anlayış temelinde yapılan düzenlemeleri yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmedi mi? Günlük hayatta her gün izlediğimiz SHOW tv, (www... org.tr ) Web sayfalarının isimleri ve benzeri birçok uygulamayla yasak zaten delinmiştir. Kaldı ki bugün Türk alfabesine aykırılık teşkil eden binlerce örnek günlük hayatta kullanılmakta, resmi evraklara yansımaktadır.'
Kürtçe isimlerin konulması önündeki mevzuattan kaynaklı düzenlemelerin ve engellerin kaldırılmasının AB sürecinde olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yakışan bir tutum oluşturacağını kaydeden Erbey, Nüfus Müdürlüğü'nün kararının iptali için İdare Mahkemesi'ne başvuruda bulunacaklarını söyledi.
Welat ülkeye sokulmamıştı! Diyarbakır Valiliği, Kayapınar Belediyesi'nin parklara vermek istediği Berfin, Daraşin, Nefel ve Beybun isimlerini sakıncalı bulmuştu. Valiliğin bu yasağından önce de Türkiye'de skandal bir yasak olayı daha yaşanmıştı. Almanya'dan annesiyle birlikte akrabalarının ziyaretine gelen 7 yaşındaki Welat adlı çocuk isim yasak diye havaalanından annesinden alınarak Almanya'ya geri gönderilmişti. DİYARBAKIR – DİHA HİKMET ERDEN

Askerlerin öldürdüğü çoban PKK'li olarak gösterildi

resat_cicek_ambulans_coban Hakkâri'nin Yüksekova'ya bağlı Büyükçiftlik Beldesi'nde öldürülen Reşat Çiçek'in cenazesinin askerler tarafından beldeye getirilerek 'Bir PKK'li öldürdük' dediği öğrenildi.
Yüksekova'ya bağlı Büyükçiftlik (Xirbate) Köyü kırsalında başlatılan askeri operasyon sırasında bölgede çobanlık yapan 1 çocuk babası Reşat Çiçek'in (25) öldüren askerlerin Çiçek'in cenazesinin beldeye getirerek 'Bir PKK'li öldürdük' dediği ortaya çıktı. Edinilen bilgilere göre, dün akşam saatlerinde operasyona çıkan askerler hayvanlarını otlatan Reşat Çiçek'i öldürdü. Askerler daha sonra Çiçek'in cenazesini alarak beldeye getirdi. Burada belde sakinlerine 'Biz operasyonda bir PKK'li öldürdük' dedi. Askerlerin getirdiği cenazeye bakan belde sakinleri cenazenin çobanlık yapan Reşat Çiçek'e ait olduğunu tespit etti. Belde sakinleri daha sonra cenazeyi alarak Yüksekova'ya getirdi.
'Aynı yerde bir araç da tarandı'
Reşat Çiçek'in öldürüldüğü alanda aracıyla yolda geçen Çiçek'in amcası Halit Çiçek de silahlı saldırıya uğradığını söyledi. Yeğeninin öldürüldüğünü bilmeden misafirlikte döndüğü sırada operasyon alanından aracına ateş açıldığını belirten Çiçek, 'Bir anda aracıma ateş açıldı. Araçla hızlı hareket ederek, olay yerinden ayrıldım. Canımı zor kurtardım' dedi. Çiçek olayla ilgili suç duyurusunda bulunacağını söyledi.
Mustafa Zeydan olaya müdahale etti
Olaydan sonra hastane önünde toplanan Çiçek'in ailesi olayla ilgili suç duyurusunda bulunacaklarını belirtti.
Ailenin girişimleri üzerine olay yerine gelen eski AKP Milletvekili Mustafa Zeydan olaya müdahale ederek cenazeyi Hakkâri'ye gönderilmesini sağladı. Cenazenin Hakkari'ye gönderilmesinin ardından bir çok kişi Yüksekova Devlet Hastanesi önünde ayrıldı. Bu arada Zeydan'ın gelmesiyle birlikte basının çekim yapmasına dahi izin verilmezken, Pinyaniş Aşireti'ne mensup alan Çiçek'in ailesi de açıklama yapmaktan kaçındı.
DTP: Bölge insanının can güvenliği kalmadı
Olaydan sonra hastane önüne gelen DTP İlçe Başkanı Vahit Şahinoğlu, bölgede bir sivilin daha infaz edildiğini aktardı. Çiçek'in öldürülmesinin bölgede insanların artık can güvenliğinin kalmadığının açık göstergesi olduğunu dile getiren Şahinoğlu, 'Bu bölgede daha önce JİTEM elamanların sık sık HPG'lilerin elbiseleri giyerek dolaştıkları bilgilerini almıştık. İnsanların can güvenliği açısında benzer kaygıları vardı. Şimdi bir sivil öldürüldü. Bu olayın acil bir şekilde açığa çıkarılması gerekiyor' dedi.
Çiçek'in cenazesi Hakkari'de yapılacak olan otopsi işlemlerinden sonra Büyükçiftlik Beldesi'nde toprağa verilecek.
HAKKÂRİ-DİHA

Kürt dili başta olmak üzere farklı dilleri kabul etmemek için şimdi ne mazeret bulacaksınız?

Şimdi ne mazeret bulacaksınız?kurdum-anadil2
Kürt dili başta olmak üzere farklı dilleri kabul etmemek için sürekli olarak Fransa'yı referans alan Türkiye'nin gerekçesi kalmadı. Fransa, Fransızca dışındaki 75 dili resmen tanıdı
Tek dil, devlet devlet, tek kültür, tek kimlik ideolojisiyle şekillenen ulus-devletlerin temelinin atıldığı 1789 devriminden bu yana Fransa'da bir ilk yaşandı. Fransa'da devrim niteliğini taşıyan bir anayasa değişikliği yapıldı. Fransa, 'bölgesel dilleri Fransa'nın değerleri' olarak gören anayasa değişikliğini yaptı. Fransa, kendi sınırları içerisinde konuşulan 75 farklı dili resmen tanıdı. Bu değişiklikle birlikte; Fransız ulus-devlet yapısını örnek alan ve aynı zamanda Fransa'daki uygulamaları sürekli olarak uluslararası platformlarda ileri sürerek başta Kürtler olmak üzere farklı halkların dillerini ve kültürlerinin yok sayılmasına gerekçe uyduran Türkiye'nin bundan sonra nasıl bir gerekçeye sığınacağı ise merak ediliyor.
Fransa'daki değişiklikle Korsika, Breton, Alsas, Oksitan, Bask, Katalan hatta güneydeki Languedoc bölgesinin dilleri Fransız mirası sayıldı. Hint Okyanusu'ndan Afrika'ya uzanan sömürge coğrafyasındaki topraklarda konuşulan dillerin yanısıra Bernes ve Pikard gibi çok az temsilcisi kalmış diller de bu kapsama alındı. Artık okul bahçesinde ya da sınıfta Bretonca, Oksitanca ya da Alsasca konuşan çocuklar cezalandırılamayacak. Gelecek yıldan itibaren yol tabelalarından lokanta masasındaki mönülere, ulaşımdan eğitim ve medyaya dek birçok alanda Fransızca ile birlikte yerel diller de kullanılacak. Bunun için, milyonlarca Euro harcanacak. Değişikliklerin yapılmasında, Korsikalı, Breton ve Alsaslıların sıkı lobisinin büyük etkisi oldu.
Korsika dili tanınıyordu
Bu arada Fransa'da bölgesel dillerin eğitimi 1951 tarihli bir yasanın çizdiği çerçeve içinde yapılıyordu. Buna göre, bölgesel diller kendi bölgelerinde bazı resmi ve özel okullarda seçimlik ders olarak okutuluyor. Aynı şekilde üniversitelerde de bu dillerin eğitimi yapılıyor. Fransa'da öne çıkan ve eğitimi yapılan bölgesel diller arasında Brötonca, Baskça, Alsazca, Katalonca, Korsika dili ve denizaşırı topraklarda konuşulan Kreol ağırlıklı diller, gündelik hayatta ve kültürel etkinliklerde rahatça kullanılıyor. Bugün için genel yaklaşıma göre bölgesel diller, Fransa'da 'Fransız ulusunun birliğine katkıda bulunan tarihsel ve bölgesel kültür gelenekleri' olarak kabul ediliyor ve yaşatılmaya çalışılıyor.
Öte yandan bu dillerin bir bölümünün özelliği, Fransa'nın sınır komşusu ülkelerde resmi dil olarak kullanılmaları. Örneğin Katalonca ve Baskça İspanya'nın belirli bölgelerinin resmi dilleri. Alzasca, Almanca'nın bir diyalekti. Flamanca Belçika ve Lüksemburg'da resmi dil. Bu diller içinde Korsika dili, adanın özel statüsü nedeniyle bazı hukuki metinlerde 'bölgesel dil' olarak değil de 'Korsika dili' olarak geçiyor.
Karşı çıkanlar var
Fransa, 1958 Anayasası'na aykırı diye Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi'nin gereğini yapmıyordu. 1635'te kurulduğundan beri Fransızca'nın saf kalması için mücadele eden dil ve gramer kurumu Lakedemi Fransez, anayasa değişikliğini önlemek için çok sert bir açıklama yapmıştı: 'Yerel dillerin tanınması Fransız ulusal kimliğine saldırıdır.' Aksini savunanlar ise akademiyi 'gülünç miras ve modası geçmiş milliyetçi' diye eleştirmişti.
Türkiye ne yapacak?
Bu arada sürekli olarak Fransa'yı örnek alan ve böylece Kürt dili başta olmak üzere farklı kültür ve dilleri yok sayan Türkiye'nin Fransa'daki bu değişiklik sonrası neyi gerekçe göstereceği merak konusu. Ayrıca Türkiye'nin AB üyeliği için en kritik iki siyasi kriterlerin başında gelen anadilde eğim konusu da Fransa'daki bu değişiklikten nasıl etkilenecek bir bilinmez olarak duruyor. AB ile müzakerelerde Türkiye, Kürtçe'nin eğitim dili olarak kullanılmasına 'üniter devlet yapısı ilkeleri' bahanesiyle ısrarla karşı çıkıyor. Bilindiği üzere, bu ilkeler büyük ölçüde Fransa'dan alınmış ilkeler.
İlk yürüyüş Diyarbakır'dan
tzpkurdizimananadilkurtce
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan, sık sık 'Kürt dili üzerinde her hangi bir baskı yok' açıklamalarında bulunsa da Kürt dili üzerindeki asimilasyon politikası yeni eğitim-öğretim yılında da sürüyor. Okulların açılacağı 8 Eylül'den itibaren Kürtler, TZP Kurdi'nin öncülüğünde birçok kentte 'Anadilde eğitim istiyorum' kampanyasının startını verdi. TZP Kurdi'nin önceki gün açıkladığı miting, yürüyüş ve sokak eğitimleri kapsamında ilk tepki Diyarbakır'dan verilecek. Kürtçe eğitim talebinde bulunan aileler, çocuklarıyla birlikte İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne yürüyüş düzenleyecek.
Kürt Dil Hareketi'nin (TZP Kurdi) Diyarbakır'da 27-28 Ağustos tarihlerinde yaptığı Kürtçe konferansta aldığı 'edî Bes e, Kürt diline eğitim hakkı tanınsın' kampanyası kapsamında Diyarbakır'da 7 Eylül'de Dicle Fırat Kültür ve Sanat Merkezi'nin (DFSKM) öncülüğünde İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne anadilde eğitim isteyen çocuklar ve aileleriyle birlikte yürüyüş gerçekleştirecek. DFSKM yöneticisi ve tiyatro sanatçısı Osman Xunav, en demokratik hakları olan anadilde eğitim hakkını kullanacaklarını ve kendi dilerinde eğitim görmek istediklerini ifade ederek, 'Artık yeter Kürt halkı en doğal hakkı olan anadilde eğitim hakkını istiyor' dedi. Kürt dilinin baskı ve imhalarla karşılaştığını vurgulayan Xunav, gereken her türlü mücadeleyi geliştireceklerini belirtti. Xunav, şöyle konuştu: 'Biz yıllardır anadilde eğitimin artık resmi bir dayanağa oturtularak geliştirilmesi gerektiğini ve anadilimizde okuyup yazmak istediğimizi söylüyoruz. Fakat hiçbir şekilde bize hiçbir cevap verilmiyor. Biz bu yüzden 7 Eylül günü Milli Eğitim Müdürlüğü'ne yürüyeceğiz. Anadilinde eğitim görmenin bir hak olduğunu savunan herkesin çocuklarıyla beraber yürüyüşe katılmaya çağırıyoruz.' Xunav, DFSKM önünde başlayacak olan yürüyüşün İstasyon Caddesi üzerinde bulunan Milli Eğitim Müdürlüğü önünde sona ereceğini sözlerine ekledi. TZP Kurdi'nin öncülüğünde 1 Ekim'e kadar Bölge'nin tüm il ve ilçelerinde miting, yürüyüş ve sokaklarda Kürt dili eğitimleri gerçekleşecek. ALTERNATİF

Türkiye toplu mezardaki cenazeleride ailelerine vermek istemiyor

gerilla-toplu-mezar-mardin Nusaybin’de askerler tarafından katledilen ve bir toplu mezarda bulunan 27 gerillanın cenazelerinin ailelerine verilmemesi Meclis’e taşındı. Türk Adalet Bakanı Şahin, cenazelerin DNA sonuçları ile uyuşmadığı için ailelerine verilmediğini öne sürdü.

Askerlerce öldürülen ve toplu mezara konulan gerillaların DNA sonuçlarının aileleri ile uyuşmasına rağmen, Adalet Bakanı, sonuçlar uyuşmadığı için verilmediğini iddia etti. Bakan, bununla da yetinmeyip gerillaların “örgüt içi hesaplaşma” sonucu öldürüldüklerini ileri sürdü. DTP Amed Miletvekili Akın Birdal, Nusaybin‘nde bulunan ve PKK gerillalarına ait olan cenazelerin ailelerine neden verilmediğine ilişkin soru önergesine Türk Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tarafından yazılı cevap verildi. Nusaybin Devlet Hastahanesi’nin ailelerden alınan doku örneklerinin uyuştuğunu belirtmesine rağmen,Türk Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, DNA sonuçlarının uyuşmadığı için ailelere cenazelerin verilmediğini iddia etti. Bakan çatışmada yaşamını yitiren gerillaların “örgüt içi hesaplaşma” sonucu öldürüldüğünü de ileri sürdü.
sahin DTP Amed milletvekili Akın Birdal tarafından Mardin’in Nusaybin İlçesi Bagok Dağı eteklerindeki Hastum Mağaraları yakınlarında 20 Ocak 1999 tarihinde çıkan çatışmada yaşamını yitiren ve toplu mezara konulan 27 gerillanın cenazelerinin neden ailelerine verilmediğine ilişkin Türk Meclis Başkanlığı’na verdiği soru önergesi, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tarafından yanıtlandı. Gerillaların “örgüt içi hesaplaşma” sonucu öldürüldüklerini öne süren Bakan Şahin, yazılı olarak verdiği cevapta şunları öne sürdü: “Mardin ili Nusaybin İlçesi Güneli Köyü Eşeksırtı mevkiinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan operasyon sırasında bir kısım kemik parçalarının görüldüğü; söz konusu parçaların Adli Tıp Kurumu İstanbul Morg İhtisas Dairesi’ne gönderilerek rapor istendiği, alınan rapor sonucuna göre kemiklerin 20 yaş üzeri dört ayrı soybağı olmayan erkeğe ait olduğunun ve asgari 3 yıldan daha önceki bir zaman biriminde ölümün gerçekleştiğinin belirlendiği, olay yerinde yapılan incelemelerde kemiğin dış kısmında PKK terör örgütü mensupları tarafından kullanılan giyim eşya parçalarının tespit edildiği, sözü edilen bölgede örgüt elemanları tarafından bir kısım eylemlerin yapıldığı, muhtemelen örgüt içi hesaplaşması neticesi öldürülen örgüt mensuplarının bölgede üst üste konmak suretiyle gömüldüklerinin tespit edildiği anlaşılmakta, kimliği tespit edilemeyen şüpheliler hakkında 5237 sayılı Türk Ceza kanununun 64. maddesi delaletiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172. maddesi gereğince kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.”hpg2
Sonuçlar çelişkili
Nusaybin Devlet Hastahanesi’ne gerilla ailelerinin verdiği DNA örneklerinin uyuşmasına rağmen, kan ve doku örneklerinin uyuşmadığı için cenazelerin verilmediğini sileri süren Adalet Bakanı, “söz konusu kemik parçalarının kendi çocuklarına ait olduğunu iddia eden 8 kişiden alınan kıl ve tükrük örnekleri ile bulunan kemik parçalarının DNA testi için Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na gönderdiği, Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesi’nin 27.02. 2007 tarihli ve 2007-17513 sayılı Raporunda, bahse konu kemiklerin kendi çocuklarına ait olduğunu iddia eden kişilerle bir soy bağı ilişkisinin bulunmadığının ve bunların kendi çocukları olamayacağının belirtilmesi nedeniyle cesetlerin başvuruda bulunan şahıslara tesliminin yapılamadığı anlaşılmıştır” dedi.
HPG: Mezarlar gerillalara ait
HPG kaynakları da Mardin’in Nusaybin İlçesi Bagok Dağı eteklerindeki Hastum Mağaraları yakınlarında ortaya çıkarılan toplu mezardaki cesetlerin PKK’li gerillalara ait olduğu belirtmişti. HPG, Girimli Beldesi yakınlarında 20 Ocak 1999 sabahı saat altı sıralarında bir çatışma çıktığını burada 20 gerillanın yaşamını yitirdiğini açıklamıştı. HPG, 21 Ocak 1999 günü de Kelha Hetma adı verilen bölgede başlayan opersyonda da 7 gerillanın yaşamını yitirdiğini kaydetmişti.
HABER MERKEZİ


Soru önergesi
DTP Amed Milletvekili Akın Birdal, 22.01 1999 tarihinde Mardin’in Nusaybin İlçesi Bagok bölgesinde yaşanan çatışmada yaşamını yitiren 27 gerillanın ailelerinden alınan doku örneklerinin uyuşmasına rağmen neden cenazelerin verilmediğini Adalet Bakanı’na sormuştu. Nusaybin Devlet Hastahanesi tarafından yapılan DNA testlerinin olumlu çıktığını belirten Birdal, önergesinde şu sorulara yer vermişti:
- Cenazelerin teslim edilmesi için koşul olarak öne sürülen DNA testi yapılmasına karşın cenazeler yakınlarına niye teslim edilmemektedir?
- DNA test sonuçlarında cenazelerin teslim edilmemesini gerektiren bir durum var mıdır?
- Bugüne kadar cenazelerin teslim edilmesi için yapılan başvuru var mıdır?
- Bu başvuru geri çevrildiyse geri çevrilme gerekçesi nedir?
- Cenazelerin bugüne kadar teslim edilmemesinin ayrı bir ceza olduğunu düşünüyor musunuz?
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

»İlgili Başlıklar

  • İnfaz edip kulağını kestiler, üzerinde sigara söndürdüler
  • Vahşet itirafları:“Özel harekâtçı polis PKK’lı bir kadının ölüsüne tecavüz etti...”
  • “PKK militanlarını tek tek helikopterden alevlerin içine attılar”
  • 2 köylü askerlerin açtığı ateşle yaralandı, Hastanede linç edilmek istendi, tutuklandı!
  • Mardin'de Sağ Yakalanan iki Gerilla Kurşuna Dizildi
  • Polis ve Doktordan (!) Kürde kimliksizlik İşkencesi
  • Panzerle öldürmeyi unutturmak istiyorlar
  • Darp Eden Gardiyan Cezalandırılan ise Tutuklu!
  • Polisler: Her polis için 10 Kürdü öldüreceğiz
  • Karakolda şahitlere de işkence : 'Siz Kürtler ölmezsiniz, köpeksiniz size bir şey olmaz'
  • Askerler tarafından vurulan Nusret Kalkan toprağa verildi
  • Hükümet ve Askerin Topyekûn imha Israrı Sürüyor
  • Akp Savaşla ülkeye bir yıl kaybettirdi
  • Nusaybin'de Askerler bir kişiyi silahla katletti
  • Yetkiye Ne Hacet! Vahşet Sürüyor…
  • Kadın tutuklulara işkence gizleniyor
  • Cizreli çocuklara cezaevinde işkence
  • Tutukluya işkence yaptılar
  • İşkence yok infaz var!
  • İşkence : Vicdani retçi Bal'a Askeri Cezaevi'nde linç girişimi
  • Polis, 12 yaşındaki çocuğun yüzüne sıcak su döktü..“Oğluma bunu yapanlar insan olamaz”
  • Aslolan İşkenceye Toleransmış
  • Bir Kürdün askerlik hikayesi…
  • DTP binası Açılmadan bombalandı
  • Başbakan’a Hedik sorusu : ‘Köylerine geri dönmek isteyenlere gözdağı verilmek mi istendi?’
  • ‘Tek oğlumu aldılar benden’
  • 'Faili devlet' yargılansın
  • CDK, Kürtlere saldırıları Hitler dönemine benzetti
  • Bu nasıl insanlık?
  • İnsaf! Ömür 10 yaşındaydı
  • Yer-gök böyle zulüm görmedi
  • Bir askerden vahşet itirafları
  • Köy yakanlar devrede
  • Askerden 'Köyü Boşaltın' Taraması
  • AKP'den işkence ye büyük tolerans
  • Erdoğan-Başbuğ mutabakatının asıl hedefi Kürtlere yönelik baskılar
  • Kürt kurumlarına saldırılar durulmuyor
  • Hakikat ve adalet için
  • Muğla'da Kürt öğrencilerin yoğun olarak gittiği bir kafeyi basan Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, 34 öğrenciyi döverek gözaltına..
  • Irkçı-milliyetçi saldırgan gruplar, polis eşliğinde,
  • Hakkâri'de asker şehre indi!
  • Asıl terörizm Türkiye'de Kürtlere karşı uygulanıyor
  • REKTÖR, POLİSİN FAŞİSTLERE MÜDAHALESİNİ EKSİK BULDU Polisle ülkücü işbirliği hep aynı
  • Bir 'iyi çocuğun' itirafları : infaz, bombalama, tecavüz, işkence, suikast!
  • Diyarbakır 5 Nolu
  • 'Askerler, hamile kadınların karnını deşiyorlardı'
  • ‘Botlarımızın içi kan doluyordu’
  • İşte suç örgütü değil denilen TSK'nin vukuatları
  • Kayıp yakınlarını fişlediler : Önce öldür, sonra fişle!
  • "Eve geldi. Saat beş gibi dışarı çıktı. Yavrumun ne kahvesi vardır, ne içkisi. Kazandığı parayı ay başı bana verirdi."
  • TÜRKİYE'DE İŞKENCE GÜNLERİ
  • Bornova da bir ayda 2. işkence : Mardinli Kürt'tür Vurun ulan vurun!
  • Penisine ip bağlanarak odanın içinde gezdirilen Aslan'a 'suçunu itiraf etmesi' istendi.
  • 'Önümüzdeki mahkeme gelmeyebilirim, beni işkencede öldürecekler,' sözleri hâlâ kulağımda. Necmettin sonraki mahkemeye gerçekten gelemedi, haklı çıktı.

    • “Eğer Kürtler birleşirse Irak’lılar kriz ve kaos yoluyla gerçekleri saptıramazlar’’

      mahmud osmanKürdistan - Dr.MAHMUT OSMAN: “IRAK HÜKÜMETİ, KRİZ VE KAOS YARATMA SİYASETİ YOLUYLA ASIL GERÇEKLERİ KÜRT TARAFINDAN SAKLAMAK İSTİYOR’’    

      PNA-Kürdistan İttifakı Listesi’nden Irak Parlamentosuna üye olan Dr.Mahmut Osman, Kürt tarafının Irak’lı siyasiler karşısında plan, düşünce ve mekanizmasını birleştirmesi gerektiği söyleyerek bu durumda Malik dahil hiçbir tarafın buna karşı duramaycağını bildirdi.

      PNA’ya konuşan Osman, Kürt tarafının Irak’lı siyasiler karşısında plan ve düşünce mekanizmasını birleştirmesi gerektiği söyleyerek bu durumda Malik dahil hiçbir tarafın buna karşı duramaycağını  bildirdi.

      Osman, Xaneqin’de hiçbir zaman kriz ve kaosun yaşanmadığını çünkü Baas’ın bile 45 yıl önce, ki o zaman merkezi değildi, Xaneqin’in Kürdistani kimliğini tanıdığın bildirdi.

      ‘’Bu kadar yetkilinin Xaneqin’e gidip orada kriz ve kaostan bahsetmeleri çok tuhaf’’ Diyen Osman,  ‘’ Tam tersine Xaneqin’de hiçbir kriz ve kaos olmadı. Çünkü Baas bile 45 yıl önce(1963), ki o zaman merkezi değildi, Xaneqin’in Kürdistani kimliğini tanmıştır. Ancak şimdiki Irak hükümeti kriz ve kaos siyaseti ile Xaneqin konusunda hile yapmak istiyor. Kendi arzusuna göre çalışmak istiyor ve asıl meseleleri Kürt’lerden saklamak istiyor. Yoksa Xaneqin’de hiçbir zaman kriz ve kaos yaşanmadı.’’ Dedi.

      Osman, ‘’Yapılan, Merkezi Irak hükümetinin, kendisine karşı yaptığı bir plandır. Çünkü Kürt tarafı terörle mücadelede, idarede ve siyasi işlerde onların başlıca ortağıdır. Kürtlerin onlarla anlaşmamaları durumunda onlar, devletin yıkılmasına ya da hükümetin zayıflamasına sebep olabilirler. Bütün dostluğa rağmen planlarına devam ediyorlar. Eğer Kürtler birleşik olursa bu palanları tutmaz’’ dedi.xanekin Irak Askerleri-Kurdistan

       

      Kürdistan - IRAK ASKERLERİ BUGÜN XANEQİN’DEN ÇEKİLİYOR...     4-Sep-08 [10:51]
      PNA-Xaneqin’den bir emniyet yetkilisi , Xaneqin’de bulunan Irak askerlerinin bugün kenti terkedeceğini bildirdi.

      Konuya ilişkin PNA’ya demeç veren Xaneqin Asayiş Müdürü Selah İsmail Delo, Xaneqin’de bulunan Irak askerlerinin bugün kenti terkedeceğini ve Celevla’ya çekileceğini bildirdi.

      Celevla’da bulunan  Irak askerleri konusunda Delo, bu askerilerin Celevla’dan uzakta bulunan Halvan bölgesine çekileceğini bildirdi.

      010908080753Kürdistan - IRAK HEYETİ İLE KÜRDİSTAN HEYETİ ARASINDA XANEQİN KONSUNDA ÖNEMLİ GELİŞME: PEŞMERGE GÜÇLERİ ÖNCEKİ YERLERİNE DÖNÜYOR    

      4-Sep-08 [9:38]


      PNA-Üstdüzey Irak heyeti ile Kürdistan Bölge Başkanı temsilcisi yönetimindeki Kürdistan heyetinin Xaneqin’deki sorunlar konusunda bazı önemli noktalar üzerinde anlaşmaya vardıklarını söyledi.

      Konuya ilişkin PNA’ya konuşan Kürdistan Demokratik Parti’nin Xaneqin Şubesi Sorumlusu  Diyari Huseyin, toplantının Irak tarafını temsilen Irak Genelkurmay Başkanı Babekir Zebari yönetimindeki bir heyet ile Kürdistan Bölgesi Başkanını temsilen Mela Bahtiyar yönetimindeki bir heyet arasında gerçekleştiğini söyledi.

      Hüseyin, Xaneqin’de yapılan toplantıda iki tarafın bazı önemli noktalarda anlaşmaya vardığını ve sorunların çözümü için bir komisyon oluşturulamasına karar verildiğini söyledi.

      Hüseyin, iki tarafın Irak askerlerinin bölgeden çekilmesine ve bölgenin güvenliğini kentte bulunan ve Diyala Polis Genel Müdürlüğüne bağlı  polis güçlerine teslim edilmesine konusunda karara vardığını söyledi.

      Hüseyin, toplantıda Peşmerge güçlerinin eski yerlerine dönüşüne ve gerektiğinde Kürt tarafıyla kordinasyon dahilinde askeri operasyon yapılabileceğini söyledi.

      Kardeşlerimizin bağımsızlığını ve mutluluğunu biz de yaşıyoruz ve paylaşıyoruz

      Rizgarî Online/ Abhazya ve Osetya ülkesini “bölücü bölgeler” olarak gören ve bağımsızlıklarına karşı çıkan Türk yönetimi, Türkiye`de yasayan Abhaz ve Oset `lilerin basın açıklaması yapmasına da izin vermedi. Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Türkiye'de yaşayan Kafkas kökenliler Düzce'de Barış ve Bağımsızlık yürüyüşü düzenledi. Dün sabah Ankara ve İstanbul'dan yola çıkan Abhaz ve Çerkezler, Düzce'de yapılacak basın açıklamasına izin verilmeyince 15.30'da Düzce'nin Arap Çiftliği köyündeki Kuzey Kafkas Kültür Derneği binası önünde toplandı.
      Sabah gazetesinin bildirdiğine göre Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir yaptığı konuşmada "Abhazya ve Osetya bağımsızlığını ilan etti ve Rusya Federasyonu da bunu tanıdı. Kardeşlerimizin bağımsızlığını, bu mutluluğunu biz de yaşıyoruz ve paylaşıyoruz" dedi. Osetya ve Abhaz bayrakları taşıyan topluluk daha sonra olaysız dağıldı. RO/Ömer Kaçar

      Keçiören'de Alevi esnaf değil, tüm insanlık dövülmüştür

      Olay taze, fakat gerekçesi ve tarihçesi çok eskilere dayanıyor. Aleviler üzerinde ayrımcılık uygulamaları, inkar, asimilasyon ve şiddet asırlardır süregelen bir gerçeklik. Özellikle son yıllardır AKP hükümeti ve AKP'li yerel yönetimler aracılığıyla, Aleviler üzerindeki baskı, şiddet ve ayrımcılık uygulamalarının, giderek arttığına tanık oluyoruz. Metin Şahin olayı bu açıdan tekil ve şahsi bir olay değildir. Bu saldırının adresini tanımlamak gerekir. Adres tanımı aslında net; Bu saldırı farklı kimlikleri 'hizaya getirmek' için, Alevilere, demokrasiye, insan haklarına ve Türkiye'ye yapılmıştır…

      metin_sahin_atakimi_dovdu

      AKP'li Turgut Altınok'un Belediye Başkanlığı yaptığı, Keçiören Belediyesi Zabıta Ekibi (A TAKIMI), bakkal sahibi Metin Şahin'in 'Alevi olduğu' ve 'içki sattığı' için öldürülesiye dövülmesinin arkasında koca bir karanlık ve ideolojik bir tarih vardır. Bu tarih başta Aleviler olmak üzere, farklı kimliklere yönelik yok sayma, inkar ve imha üzerine kurulmuş ve doğrudan bir ayrımcılıkların yaşandığı tarihtir. Bu saldırı insan haklarına saldırıdır. Emek verilerek üretilen değere, esnafın çalışma hakkına ve emeğine saldırıdır. Bunun böyle olduğunu dün akşam Metin Şahin'in babası Pirfani Şahin abiyle yaptığımız sohbetten de anlıyorum. Olay 2008 yılında ortaya çıkmış ise de, Aleviler üzerindeki baskının ve ayrımcılığın AKP döneminde, Keçiören'de giderek arttığını, Pirfani abi detaylıca ve somut ayrımcılık örnekleriyle anlattı.
      AKP ayrımcılıktan besleniyor
      metin_sahin_atakimi_dovdu2 14 Ağustos Perşembe günü AKP'li yerel yönetim kadroları Metin Şahin'i öldürülesiye dövüyor. İnsan haklarını ve Anayasayı koruması gerekenler sessiz kalıyor. Bu olay üyesi olmaya çalıştığımız her hangi bir Avrupa Birliği ülkesinde gerçekleşmiş olsaydı, ülkede skandal bir olay olarak değerlendirilir ve başta belediye başkanı olmak üzere tüm sorumlu görevliler görevden alınırdı. Çünkü şiddetle beslenen ayrımcılığa karşı mücadele etmenin tek yolu, bu konuda taviz vermemektir. Gelecekte olası ayrımcılık uygulamalarının önünü kesmenin yolu, ayrımcılık uygulamalarını, anında ve yerinde mahkum etmekten geçiyor. AKP gibi ayrımcılıktan beslenerek siyaset yapılamaz.
      16 Ağustos'ta ise AKP'li Cumhurbaşkanı Gül, Hacıbektaş'ta 'hukukun üstünlüğü kesin olacaktır, herkese eşit muamele edilecektir, Alevi'si Sünni'si, Türk'ü Kürt'üyle hepimiz bir milletiz. Herkesi kucaklayacağız. Hepimizi incitecek yanlışlıklar olmuştur. Ama incinsek de incitmeyeceğiz' ifadesi aslında, AKP'nin ikiyüzlü yaklaşımını gösteriyordu.
      Sayın Cumhurbaşkanı Keçiören'de Alevi esnafın kimliğine ve emeğine yönelik saldırı olayını nasıl değerlendiriyor? Sorusu halen cevap bekliyor. AKP'nin Türban ve İmam Hatipler hassasiyeti, Keçiören'de umursamazlığa dönüşmüştür. Pirfani Abi, 'Hükümetten henüz kimse beni aramadı, çünkü türban takmıyoruz' derken, hükümetin çifte standart bir yaklaşım içinde olduğunu ifade ediyordu. 'Ama' diye söze bağlayan Pirfani Şahin Abi, 'Ben asıl beklediğim desteği bizi gerçekten sahiplenecek ve savunacak dostlarımızdan ve kurumlarımızdan aldım' derken, 'bu tür olayların son bulması bizim gücümüzü birleştirmekten geçiyor' diyerekten yol gösterici kişiliğini hissettirdi.
      Ayrımcılığın tarihsel devamlılığıdır
      sivas-katliami-aydinlatilmadi Aleviler bu saldırıları Yavuz'dan, Çorum'dan, Maraş'tan, Sivas'tan, Gazi'den beri tanımaktadır. AKP ile birlikte kırsalda ve metropollerde 'hayatı Alevilere dar etmek' üzere planlanmış ve şiddetle beslenen islamizasyon hedefli asimilasyon stratejilerini tanıyoruz. Ayrıca AKP ile Sünnilik içinde Aleviliği ve Alevileri eritmek arzusu taşıyan tarikatçı ve siyasal İslamcı yaklaşımları da biliyoruz. Amasya'da Alevi kız öğrencilerine yapılan ayrımcılık, İstanbul'da Lise öğrencisi bir Alevi gencinin din dersi öğretmenince taciz edildiğini, bazı okullarda 'sen Alevi misin' soruları ile fişlenmenin açığa çıktığına tanığız. Günlük hayatımızda, Ramazan orucunun, cuma namazlarının, Alevilere baskı aracı olarak uygulandığını doğrudan yaşıyoruz. Ayrımcılık ve inkarı besleyen resmi politikaların bize yabancı olmadığını Keçiören'de Türkiye ile birlikte gördük.
      Ayrımcılığa karşı mücadele
      Olayın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına intikal etmiş olması önemlidir. Bu olayın üstü örtülemez. Bu yerel yönetimin kamusal hizmet adına yapmış olduğu, doğrudan ayrımcılıktır. Bu ayrımcılık kamuoyunun önünden kaçırılamaz. Bu olay tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulmalı, Belediye Başkanı ve şiddete doğruda katılan zabıta memurları derhal görevden alınmalıdır.
      Aleviler olarak, kendi topraklarımızda geleceğimizi endişe içinde yaşamak istemiyoruz. Keçiören olayında olduğu gibi, şiddetle beslenmiş ayrımcılık politikaları AKP ile artmaktadır. Bunun sonucu oluşan İslamcı sosyal ve siyasi baskı mekanizmaları, toplumda güçsüz olana ve farklı inançlardan kimliklere yönelik baskı ve ayrımcılık uygulamasını yaygılaştırmaktadır. TC Anayasası'nın 10. maddesi, 'Herkes, dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar' diyor. Öyleyse bu eşitlik kağıt üzerinde kalmamalıdır. Alevi hareketi, tüm demokrasi güçleri, hukukun ve siyasetin bu türden sorunları tümden çözmesi için, ayrımcılığa karşı mücadelede daha aktif hale gelmesi gerekir.
      Bir kampanya önerim var
      Bunun içinde somut bir önerimi buradan paylaşmak istiyorum. Türkiye'de gerek Alevilere, gerek farklı etnik, inançsal, kültürel kimliklere, gerekse farklı cinsel yönelimlere yönelik ayrımcılık uygulamalarını önlemek ve ayrımcılığa karşı sivil ve resmi mücadelenin önünü açacak çerçeve bir yasa yoktur. Aslında çoğu AB ülkelerinde olduğu gibi, doğrudan ve dolaylı ayrımcılığa karşı Türkiye'nin acil olarak 'Ayrımcılık Uygulamalarına Karşı Mücadele Yasası'na ihtiyacı vardır.
      Böyle bir yasa teklifini başta Alevi kurumları olmak üzere, tüm demokratik kurum ve kuruluşlar birlikte hazırlayarak sol ve sosyal demokrat partilere iletmeli ve onlardan TBMM'nin gündemine taşımaları talep edilmelidir. Umarım bu öneri bir karşılık bulur ve sonuç almak için eller taşın altına konulur. TURAN ESER * Araştırmacı-yazar