Özgün Bir Kürt Düşüncesi Var mı?

ismailbesikci İsmail BeşikçiTarih: 8 Eylül 2008 Pazartesi- www.Kurdistan-Post.org

68’liler ve Kürtler

1960’ların başlarında ve ortalarında, Kürtler Türk solu içinde , özellikle Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde örgütleniyorlardı. Milli Demokratik Devrim (MDD) içinde örgütlenen Kürtlerin sayısı azdı. 1960’ların sonlarına doğru, Kürtler kendi örgütlerini kurup Türk solundan ayrılmaya başladılar. Devrimci Doğu Kültür Ocaklar (DDKO) bu örgütlerin başında yer alır.

1967 sonbaharında gerçekleşen Doğu Mitingleri, DDKO’yu önceleyen önemli bir toplumsal ve siyasal olaydır. Doğu Mitingleri’ni TİP ve Kürt yurtseverleri birlikte düzenlemişti. 1966 da Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ (TKDP) Kürt yurtseverlerin etrafında toplandığı önemli bir örgütlenme oldu. Bu illegal yapı içinde, daha sonra, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi ayrışması yaşandı.

Kürtlerin, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışması, toplumsal bilicin, Kürtlük bilincinin gelişimiyle ilgiliydi. Yükselen bilincin, Kürdistan’ı ve Kürtleri nasıl algıladığı da önemliydi. Yükselen bu bilinç Kürdistan’ı nasıl algılıyordu? Bu da irdelenmesi gereken bir konudur.

O dönemde, o yıllarda,, Türk solu, “emperyalizme karşı mücadele”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar kullanıyordu. Türk solu bu çerçevede etkinlik gösteriyordu. Ama, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışan Kürt solu da bu sloganları aynan kullanıyordu. Kürt solu da bu sloganlar çerçevesinde faaliyet gösteriyordu. Bu, ister istemez, “özgün bir Kürt düşüncesi var mıdır?” sorusunu akla getirmektedir. Özgün bir Türk düşüncesi vardır. Bu, er şeyden önce anti-Kürt bir düşüncedir. Bu, Kürt sorununa, haklar ve özgürlükler açısından değil, güvenlik anlayışı açısından bakan bir düşüncedir. İstisna yazarlar, kurumlar olabilir. Fakat bu istisnalar, Türk düşüncesinin bu ana içeriğini değiştirmez.

1960’larda, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın, sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısına sahip oldukları kanısında değilim. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı günümüzde var mı? Bu da ayrıca sorulması, cevaplarının aranması gereken bir sorudur. Bu konuda, Kürt Demokratik Çalışma Grubu’nun, TEVKURD çevresinin düşüncelerinin ve tutumunun dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı nedir? Kürtler ve Kürdistan, Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve daha sonra, 1920’li yıllarda, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olmasına rağmen, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, dünyada, uluslar arası ilişkilerde küçücük bir siyasal statüsü yoktur. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda vs. Kürtlerin adı anılmamaktadır. Kürtler, ancak “terör”den, “uluslar arası terör”den söz edildiği zaman anılmaktadır. Soykırıma uğradıkları zaman ise, bu uluslararası kurumlar, Kürtlerin karşılaştıkları felaketi, görmezden, bilmezden gelmektedir. “Terör” kavramının çerçevesi Türkiye’de çok geniştir. “Anadilimizi istiyoruz”, “Kürtçe eğitim istiyoruz” diyenler de çoğu zaman terörist olarak değerlendirilmektedir “Terör” ise, “terörün kökü kazınacaktır” anlayışıyla dile getirilmektedir. Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, bu durumun, Kürtlerin bilincine çarpmasıyla oluşur. Kürtlerin başına bu lanetli nasıl geçirilmiştir? Böylesine bir bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olan ulus zaaflar yaşayan bir ulustur. Bu zaaflar nelerdir? Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, ancak bu durumların bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanmasıyla oluşur.

1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Ortadoğu’da gerçekleşen en ciddi emperyalist müdahale Kürtleri ve Kürdistan’ı hedef almıştır. Bu aynı zamanda en kalıcı olan bir emperyalist müdahaleydi. Türk düşüncesi, Türk solu, Türk sağı, vs. “emperyalizme karşı mücadele şiarını dilinden düşürmüyor, fakat, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması sürecini görmezlikten, bilmezlikten geliyordu. Böyle bir konu, böyle bir müdahale yokmuş gibi davranıyordu. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı bu ilişkilerin etraflı bir şekilde irdelenmesiyle oluşur.

Milletler Cemiyeti döneminde, İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları, (sömürgeleri) kurulurken, bir Kürdistan mandasının (sömürgesinin) düşünülmemiş olması, bilakis, Kürdistan’ın yeni kurulan bu devletler arasında paylaştırılması elbette, irdelenmesi gereken bir süreçtir.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın 1920’lerdeki durumuyla ilgili analiz yapıldığı zaman, “Beşikçi 1920’lerden öteye gidemiyor, 1920’lerde kalmış…” deniyor. Beşikçi için böyle değerlendirmeler, böyle eleştiriler de var. Bunun ciddi bir eleştiri, sağlıklı bir değerlendirme olduğunu düşünmüyorum. Bunu, şu şekilde açıklayayım. Büyük Britanya, Birinci Dünya savaşı döneminde, Arap lideri Şerif Hüseyin’le gizli görüşmeler yapıyordu. İngiliz gizli servisi tarafından gerçekleştirilen görüşmelerde, İngiltere, Şerif Hüseyin’e büyük bir Arap imparatorluğu vaat ediyordu. Şerif Hüseyin, bunun gerçekleşmesi için canla başla çalışıyordu. Fakat, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Şerif Hüseyin’e vaat edilen büyük Arap imparatorluğu gerçekleşmedi. Örneğin tasarlanan Arap imparatorluğunun bir yerinde, Yahudiler için bir yurt, bir Yahudi devleti de kuruldu. Beşikçi bu konu üzerinde dursa, Şerif Hüseyin’e verilen sözlerin neden gerçekleştirilmediğini irdelese, sadece bu konu üzerinde dursa, daha sonraki gelişmelere dikkat çekmese, Beşikçi’nin 1920’lerde kaldığı söylenebilir. Çünkü Araplar, bir bütün olarak, 1920’lerden çok çok ileridedir. Siyasal olarak da, toplumsal ve ekonomik olarak da… Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 bağımsız, Arap devleti vardır. Filistin Arap devletiyle bu sayı yakında 23’e çıkacaktır. Kürtler için durum böyle mi? Kürtler 1920’lerden daha ileri bir durumda değildirler. 1920’lerden çok daha geride kaldıkları, geride bırakıldıkları söylenebilir. Çünkü Osmanlı döneminde Kürtler, şu veya bu biçimde özerk bir yapıya sahiplerdi. Kürt dili, Kürt kültürü inkar edilmiyordu. Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha siyasetinin yaşama geçtiği, bunun kararlılıkla uygulandığı biliniyor. 1910’larda, Kürtçe dergiler, Kürtçe gazeteler yayımlandığını bilen, gören İttihatçılar, daha sonra Kemalistler, 1923 ten sonra, “Kürtçe diye bir dil yoktur”, demeye başladılar. Aksini iddia edenleri, yani Kürtlerden, Kürtçe’den, Kürdistan’dan söz edenleri, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya bıraktılar. Bu bakından 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemi elbette irdelenmelidir. Kürtlerin başına lanetli çorap nasıl geçirildi konusu elbette sorgulanması gereken bir durumdur. Bir halkın dili yoksa, gasp edilmişse artık hiçbir şeyi yoktur demektir.

Özgün bir Kürt düşüncesi şüphesiz olmalıdır. Ortadoğu’da 40 milyon olacaksın, fakat, adın, hiçbir uluslar arası kurumda yer almayacak, sadece, “terör” denildiği zaman anılacaksın.“Adımızı istiyoruz, anadilimiz Kürtçe’yle eğitim istiyoruz” diyenler ise, “terör”den kovuşturulacak. “Terör” çerçevesinde anılmak nasıl olur? “Terörün kökü kazınacak”, “terörle mücadelemiz kararlılıkla, artarak sürece” şeklinde olur. İşte bu temel çelişkileri çözümleyebilmek için özgün bir düşünceye ihtiyaç vardır. “Tarihte şu kadar şanlıydık, bizden daha büyük yoktu…” demek için değil, bu kadar büyük nüfusumuzla, bu kadar geniş toprağımızla, neden bir hiç haline geldik. Neden küçücük bir siyasal statüye sahip olamadık, sorularına yanıt bulmak için özgün bir Kürt düşüncesinin oluşumuna gerek vardır.

Ege’de, Akdeniz’de ormanlar yanıyor. Türk basını, “ciğerlerimiz yanıyor” diye manşet atıyor.

“İtfaiyeciler, helikopterler, halk, asker, yangını söndürmek için elbirliğiyle çalışıyor.” Basın bu konularda çok yoğun bir kampanya yürütüyor. Ağaçlandırma çalışmaları hemen başlıyor. Kürt bölgelerindeyse ormanları askerler yakıyor. Kürt bölgelerinde, devlet, ormanları sistematik olarak yakıyor. Halkın, kovalarla, bakraçlarla yangını söndürme girişimlerine güvenlik güçlerince izin verilmiyor. Bu tür olaylarsa, Türk basınında haber olarak bile yer almıyor. Bu tür olayların basına yansımamasına özellikle dikkat ediliyor. Bu tutumda büyük bir çelişki var. Birbirlerine çok zıt bu tutumların irdelenmesi yine özgün bir düşünceyi gerekli kılmaktadır. Birbirine çok zıt olan bu düşüncelere, duygulara ve tutumlara rağmen, “kardeşlik” diye bir kavram da var. “Türk-Kürt kardeşliği” Bu kavram böylesine çarpıcı zıtlıklara rağmen nasıl üretilebilmiş? Bu kavramın işlevi nedir?

Her yıl Ağustos aylarında Ordu ve Giresun yörelerine gelen fındık işçilerinin, aile olarak buralara gelen, derme-çatma çadırlarda yaşayan, yollarda çok ağır trafik kazaları kazalarıyla karşılaşan fındık işçilerinin karşılaştıkları sorunlar yakından biliniyor. Buna rağmen “kardeşlik” hiç bitmeyen bir slogan…Kürtler de bu kavramı sık sık kullanıyor. Bu aymazlık da ayrıca irdelenmelidir.

Devlet ve hükümet yetkilileri, Deniz Gezmiş, Vedat Aydın, Musa Anter, Kemal Akbulut, Oluç Korkmaz, gibi kişilerin isimlerinin Kürt şehirlerindeki caddelere, sokaklara verilmesini suç sayıyor. Buna rağmen, “Kürtlerin bu ülkede tek hakkı vardır, o da Türklere hizmetçi olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt’un adı, üniversitelere, barolara her yerlere veriliyor. 33 Kürt’ün, Özalp’da, katledilmesinin emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın isimleri de öyle…Bütün bunlara rağmen “kardeşlik” nasıl dile getirilebiliyor? İşte bütün bunlar için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Avrupa özgürlükler alanı olarak bilinir. Avrupa Konseyi’ne “Avrupa’nın vicdanı” denir. “Dünyanın vicdanı!” Ama, Avrupa, “Avrupa’nın vicdanı” Kürtlerin hakları ve özgürlükleri konusunda her zaman kısıtlayıcı, engelleyici bir tavır içinde olmuştur. Örneğin, 600 bin civarında bir nüfusa sahip olan Karadağ’ın, 2 milyona yakın bir nüfusu olan Kosova’nın, özgürlüğü, bağımsızlığı hararetle savunulurken, Ortadoğu’da 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Kürtler konusunda, olumsuz bir tavır ortaya konulmaktadır. Avrupa’nın bu derin çelişik tutumunun irdelenmesi için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Kürtler ve Kürdistan, Sovyetler Birliği’nde, ulusların kendi geleceklerini belirleme ilkesinin en coşkulu bir şekilde savunulduğu bir dönemde bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Sovyetler Birliği yöneticileri bu süreçte, Kürtlerin değil, Kürtleri ezenlerin arkasında durmuştur. O dönemde, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın anti-Kürt politikalarıyla Sovyetler Birliği politikalarının fazla bir farkı yoktur. Sovyetler Birliği de İngiltere gibi, Fransa gibi anti-Kürt politikalar izlemekte, Kürtleri ezenlere destek vermektedir.

“Mazlum milletler” kavramı da Sovyetler Birliği döneminde dile getirilen bir kavram olmuştur. 1915 deki Ermeni soykırımına rağmen, 1919 da, 1920’lerde, Anadolu için bu kavram nasıl dile getirilebiliyor?

Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan bir inkar ve imha politikasıyla karşı karşıyadır. Kürtlerin somut durumları, konumları ve istekleri karşısında bu inkar ve imha politikaları da bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanabilmelidir. Bunun için de özgün bir düşünceye, özgün bir Kürt düşüncesine gerek vardır.

1960’ların sonlarında, Kürtler,üniversitelerde eğitim gören Kürt gençleri, ayrı örgütlenme gereğini duymuşlardır. Bunun bir bilinç yükselmesi olduğu söylenebilir. Buna rağmen, Türk solunun kullandığı kavramları, sloganları aynen kullanmaya devam etmişlerdir. Buysa Kürtlük bilincinin yükselmesini engelleyici bir tutumdur. Türk düşüncesinin, Türk solunun kavramları kullanılarak sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı yapılamaz. Bu konularda Kürtler kendileri düşünmelidir. Kürtler, Kürtleri ve Kürdistan’ı kendi düşünceleriyle, kendi yöntemleriyle analiz etmelidir. Bütün bu konularda özgün bir Kürt düşüncesine gereksinim büyüktür.

İsmail Beşikçi