Kongra Gel Güngören'deki saldırıyı kınadı

HPG: Güngören'deki saldırıyla ilgimiz yok 14:00 İstanbul Göngören'de sivillere yönelik dün gerçekleşen ve 18 kişinin yaşamını yitirdiği patlamayla ilgili HPG'den tarafından açıklama geldi. HPG Anakarargah Komutanlığı tarafından 'Halkımıza ve Kamuoyuna' başlıklı yapılan ilk açıklamada, Güngören'de meydana gelen saldırıyla ilgili HPG’nin hiçbir ilgisi olmadığı açıklandı. ANF

Kongra Gel Güngören'deki saldırıyı kınadızubeyir_aydar1 12:33 Kongra Gel Başkanı Zübeyir Aydar, Güngören'de 17 kişinin ölümüne ve yaklaşık 150 kişinin yaralanmasına yol açan saldırıyı kınadı. Kongra Gel Başkanı Zübeyir Aydar ANF'ye yaptığı açıklamada, İstanbul'da dün sivillere yönelik gerçekleştirilen saldırıyı nefretle kınadığını belirterek, olayı Kürt özgürlük mücadelesiyle ilintilendirilmesini sert dille eleştirdi. Saldırının karanlık güçlerce düzenlendiğini söyleyen Aydar, AKP ve Ergenekon'a yönelik davaların olduğu bir dönemde bu olayın gerçekleşmesinin dikkat çekici olduğunu vurgaldı. Aydar şöyle dedi: 'Güngören'de meydana gelen patlamada 17 kişi yaşamını yitirdi, 150'den fazla insanda yaralandı. Olay karanlık bir olaydır. Geçmişte de buna benzer bir sürü karanlık olaylar oldu. Bu saldırı bize bu tür karanlık olayları hatırlattı. Ergenekon ve AKP davaların görüldüğü bir dönemde böyle bir saldırı düşündürücüdür. Kürt özgürlük hareketinin bu olayla bir ilgilisi yoktur, PKK ile ilintilendiremezler. Böyle bir anlayışımız yoktur. Bu tür saldırılara karşıyoruz. Olayın karanlık güçler tarafından yapıldığını düşünüyoruz. Bu katliamda yaşamını yitirenlerin aillelerine ve Türkiye halkına başsağlığı diliyoruz.' BRÜKSEL/ANF

Sağlık Bakanı: Kerkük'te 25 kişi öldü, 180 kişi yaralandı

kerkukte_secim_yasa_protesto1 Kürdistan Bölgesi Sağlık Bakanı Dr. Ziryan Osman Kerkük'teki saldırıya ilişkin yaptığı açıklamada 25 kişinin hayatını kaybettiğini, 180 kişinin de yaralandığını bildirdi.
Federal Kürdistan Bölgesi Sağlık Bakanı Dr. Ziryan Osman, YNK Basın Bürosu PUKmedia'ya yaptığı açıklamada, son bilançoya göre 25 kişinin hayatını kaybettiğini belirtti.
180 kişinin de yaralandığını ifade eden Osman, bazı yaralıların durumunun ağır olduğunu ve Süleymaniye hastanelerine sevk edileceklerini söyledi. Osman, Süleymaniye ve Kerkük hastanelerinden de Kerkük'e gerekli ihtiyaçların gönderildiğini kaydetti.kerkukte_secim_yasa_protesto2
İntihar saldırısı Kerkük sakinlerinin protesto gösterisi için sokaklara çıkması ardından Cumhuri Hastanesi yakınında gerçekleşti.
Azadi Hastanesi doktoru Şerzad Hamid Aziz, yaralılardan 30'unun durumunun ağır olduğunu söyledi. Ölü sayısının artmasından endişe ediliyor. Saldırıyı henüz üstlenen olmadı.
Patlama ardından kitlede panik oluştuğu ve silah sesleri geldiği belirtildi. KDP Kerkük sorumlusu Nejat Hasan, patlamadan kaçan insanların yerel parti binalarının büroları önüne yığıldığını söyledi.kerkukte_secim_yasa_protesto3
Hasan, büro korumalarının eylemcileri uzak tutmaya çalışırken, göstericiler arasında korumalara ateş açıldığını belirtti.
Saldırı, Kerküklülerin Irak parlamentosunun geçen hafta kabul ettiği tartışmalı seçim yasasını protesto gösterisi sırasında yaşandı. Eylemciler, Kerkük’te referandum öngören 140. Maddenin uygulanması istiyordu. Patlama ardından eylem güvenlik gerekçesiyle sona erdirildi. Kerkük polisi, bomba yüklü olduğundan şüphelendiği BMW marka bir aracı infilak ettirdi. KERKÜK / ANF

PKK Güngören Saldırısını kınadı

Şok iddia: Güngören saldırısı Ergenekon'la bağlantılı olabilirimage    Prof. Dr. Arıboğan NTV'nin Güngören'de meydana gelen bombalı saldırıyla ilgili sorularını yanıtladı.  Eylemin PKK'nın genel stratejisiyle uyumlu olmadığını, bu tür bir eylemin PKK için "tehlikeli" olduğunu, El Kaide'nin yapmış olabileceğini, ama El Kaide'nin de "soyut" bir örgüt haline geldiğini anlatan Arıboğan, "Ergenekon olayıyla bağlantılı da olabilir" yorumu yaptı.

 

kck_murat_karayilan Koma Civaken Kurdistan (KCK) İstanbul Güngören'de sivilleri hedef alan bombalı bir saldırıyı şiddetle kınayarak, yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diledi. Saldırıların karanlık odakların işi olduğunu belirten KCK, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, 'saldırıyı PKK yapmıştır' diyerek, gerçek saldırganları gizlemeye çalıştığını vurguladı.
KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı yaptığı yazılı açıklamada, '27 Temmuz akşam saatlerinde İstanbul Güngören'de sivilleri hedef alan bombalı bir saldırı düzenlenmiştir. Bu saldırının yapılış mantığı ve hedeflediği kitle bakımından hiçbir haklı gerekçeye sahip olmadığı açık ortadadır. Bu durum saldırının karanlık odaklar tarafından gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır. Kirli amaçlar uğruna masum sivilleri hedefleyen bu saldırıyı şiddetle kınıyor, bu saldırıda yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz' dedi.baykal ergenekon deli sacmasi
Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin, Kürt halkının doğal haklarını yasal güvence altına almak için mücadele yürüten bir hareket olduğunu ve meşru bir davanın mücadelesini yürttüğünün altını çizen KCK, 'Sahip olduğu anlayış ve toplumsal değerler sistemi evrensel düşünme ve pratik uygulamalar sergilemesine yol göstermektedir. Bugün bu mücadele Kürdistan'da toplumsal bir mücadeleye dönüşerek milyonlara mal olmuş bulunmaktadır. Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin stratejik hedeflerinden biri de sadece Kürdistan'da toplumsal bir hareket olmak değil, aynı zamanda Türk halk kesimlerini de kazanmak ve halkların kardeşliği temelinde bir arada eşit-özgür yaşama koşullarını yaratmaktır. Bu anlamda amacı Türk halkının gönlünü kazanmak olan hareketimizin Güngören'de yapılan bombalı saldırıyla hiçbir alakası olmadığı gibi böyle bir saldırıyı gerçekleştirmesi asla mümkün değildir. Hareketimiz hiçbir zaman doğrudan sıradan sivilleri hedeflememiştir. Bununla birlikte hareketimiz meşru müdafaa anlayışını aşan tüm şiddet biçimlerini reddetmekte, sonuçsuz şiddet ve terör olarak değerlendirmektedir' diye belirtti.
PKK'yi suçlamak çirkince bir yaklaşım
'Bu gerçekliğe rağmen, bazı çevreler tarafından peşinen imalı da olsa hareketimizin töhmet altında bırakılması yanlış adres gösterme, hedef saptırma ve gerçekleri çarpıtma tutumundan başka bir şey değildir' diyen KCK, henüz ortada herhangi bir bulgu ve tespit olmamasına rağmen, bazı yetkililerin ve bazı basın çevrelerinin bu saldırıyla Kürt özgürlük hareketini ilişkilendirmek istemelerini 'çirkince bir yaklaşım' olarak değerlendirdi.
KCK, açıklamasında CHP'yi de sert bir şekilde eleştirerek şöyle dedi: 'Hatta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal daha da ileri giderek, 'saldırıyı PKK yapmıştır' diyerek, gerçek saldırganları gizlemeye çalışması oldukça manidardır. Henüz resmi yetkililerin bile hiçbir açıklama yapmamasına karşın, Deniz Baykal'ın olay yerine giderek Türk ve yabancı basın mensuplarına yaptığı açıklamada saldırıyı Kürdistan Özgürlük Hareketi üzerine atması, bu bombalamayla ne yapılmak istendiğini çok net bir biçimde ortaya koymuştur. Bu durum Deniz Baykal'ın bazı çevreleri korumak istediği kuşkusunu ciddi bir biçimde gündeme getirmektedir.
Açık ki bu saldırıyı gerçekleştirenlerin Türkiye'de mevcut sürmekte olan Ergenekon ve AKP'nin kapatılma davası çerçevesinde gelişen kriz ve bilinmezlik ortamında gerginlik yaratmak ve ortamı karıştırmayı amaçlamaktadırlar. Bunun sistem içindeki çatışma çerçevesinde gelişen bir çete faaliyeti olduğu ve amaçları doğrultusunda gündemi yönlendirmek istedikleri çok yüksek bir ihtimaldir. Bu eylemin Kürt özgürlük hareketine yüklenmesi suretiyle bir Türk-Kürt çatışmasının zeminini geliştirmek istedikleri görülmektedir. Kürt düşmanlığında kendini kanıtlamış bulunan Deniz Baykal'ın peşinen hareketimizi suçlamasının böyle bir çatışma sürecine hizmet ettiği açıktır. Bunu bilinçli bir politika olarak geliştirerek bazı sonuçlara varılmak istenildiği, kirli hesapların yapıldığı, Kürt halkının kurban edilmesi temelinde iğrenç amaçlarına ulaşmak istedikleri görülmektedir.'
PKK'yi suçlayan anlayışları lanetliyoruz
Kürdistan Özgürlük Hareketini İstanbul Güngören'de sivilleri hedef alan bombalı bir saldırı haksız yere suçlayıcı gösteren ve bu temelde açıklamalar yapıp kamuoyunu yönlendirmek isteyen anlayışları lanetlediklerini ifade eden KCK, şöyle devam etti: 'Çünkü Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin sahip olduğu anlayış bu tür eylemleri mahkum etmektedir. Mahkum ettiği eylemleri yapması mümkün olmadığı gibi, her zaman her yerde bu tür eylemlere karşı tavrını ortaya koymuş ve buna karşı mücadele yürütmüştür. Dolayısıyla Deniz Baykal ve bu şürekaya dahil olan çevrelerin olayı Kürdistan Özgürlük Hareketi üzerine atma girişimlerinin kirli amaçları taşıyan bir politika sonucu olduğu açık ortadadır.'
Türkiye'de devlet içerisinde örgütlenen karanlık çete odaklarının hedefledikleri başarıya ulaşmaması için demokrasi ve şeffaf yapılanmadan yana olanların duyarlı olması önemli olduğunu kaydeden KCK, şöyle dedi: 'Henüz netleşmemiş ve failleri ortaya çıkmamış bir saldırıyı Kürdistan Özgürlük Hareketi üzerine atılmasının farklı anlamlar içerdiği tüm demokrat ve Kürt kamuoyu tarafından bilinmelidir. Bu girişimin yönlendirme amaçlı yapıldığı ve gerçek odakları gizlemeye dönük olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Gerçekleri çarpıtan, halklarımızı birbirine kırdırtmak isteyen bu karanlık odaklara karşı mücadele yükseltilerek Türkiye'nin gerçek demokratik bir sisteme kavuşacağı açıkça görülmektedir. Bu nedenle Türkiye ve Kürdistanlı tüm demokrat ve yurtsever kesimlerin karanlık odaklara inat omuz omuza vererek mücadele yürütme görevi vardır. Gelişen sürecin Kürt-Türk demokrasi güçlerinin ortak bir çatı da örgütlemeyi dayattığı bir ortamda gerçekleşen bu saldırıların bir amacı da halklar arası güçlü birlik bağlarını kopartmak, çatı örgütlenmesini boşa çıkarmak, onun yerine çelişki ve çatışma ortamını geliştirmek olduğu iyi görülerek kardeşlik, birlik ve barış sloganlarını daha fazla haykırmamız gerekmektedir. Türkiye'yi karanlık bir sürece doğru sürüklemek isteyen, bu temelde kirli amaçlarına ulaşmak isteyen bu karanlık odaklara karşı mücadelenin yükseltilmesi demokrasiden, barıştan ve halkların kardeşliğinden yana olan tüm güçlerin en öncelikle görevi durumunda olduğunu belirtiyor ve tüm demokratik güçleri göreve çağırıyoruz.'
BEHDİNAN / ANF

Ergenekon yeni saldırı konseptinin parçası

cemilbayikcuma Ergenekon operasyonunun Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı başlatılan yeni mücadele konseptiyle ilgili olduğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, 'Ergenekon operasyonu esas olarak da ABD ve AB'ye 'sizin rahatsız olduklarınızı biz etkisizleştiriyoruz, siz de bize PKK konusunda tam destek verin' anlamına gelmektedir' dedi. Bayık, çetecilerin sadece AKP'ye darbe girişimi konusunda yargılanacaklarını belirterek, 'bu nedenle generallerin tutuklanması demokratikleşme adımı olmadığı gibi, Kürt sorununun çözümü için olumlu bir gelişme de değildir. AksinePKK'den başlamak üzere Kürtlerin özgürlük özlemlerini bastırmak için saldırılar bundan sonra daha da arttırılacaktır' diye konuştu. Bayık, ABD ve Almanya'nın tutumu, Kürt Özgürlük Hareketi'nin saldırılara karşı hazırlık düzeyine yönelik soruları yanıtladı.
Türkiye'de oldukça karışık siyasal bir süreç yaşanıyor. Bu karmaşık sürecin ardından Kürt sorununda çözüm ne kadar mümkün?
Türkiye, Erdoğan-Büyükanıt Dolmabahçe uzlaşması ardından yeni bir politik doğrultu tutturmuştur. Esas olarak bizim tasfiyemiz üzerinden uzlaşmalar olmuştur. 2007 yazı ve sonbaharında tüm siyasi ve toplumsal güçler bizim tasfiyemiz için bu uzlaşmaya destek vermişlerdir. Bize karşı oluşturulan bu siyasi mevzilenmelerin dış boyutu, 5 Kasım'da Erdoğan-Bush görüşmesiyle tamamlanmıştır. Askeri operasyonların Kuzey Kürdistan'da yoğunlaştırılması, siyasi baskı ve psikolojik savaşla irademizin kırılamayacağı anlaşılınca, ABD istihbaratlı yoğun hava saldırıları yapıldı. Bunlara karşı direnme irademizi daha da keskinleştirerek karşılık verdik. Çok boyutlu bu saldırıları boşa çıkarmak için 'Êdî Bes e' hamlesini başlattık. Başta kadın ve gençlik olmak üzere, halkımızın güçlü bir biçimde ayağa kalkışı, tasfiye hareketine karşı gerillanın Zap'ta gösterdiği direniş; Büyükanıt-Erdoğan uzlaşması ve Erdoğan-Bush anlaşmasının oluşturduğu siyasi ilişki ve bunun öngördüğü hedefleri sonuçsuz bırakmıştır.
Bu durum, Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiyesi ekseninde gelişen ilişkileri temelsiz bırakmıştır. Ulusalcı çevreler, gerillayı ve PKK'yi tasfiye konseptinden bir sonuç alınmayınca, AKP'nin devlet içine yerleşmesini geriletmek için, kapatma davası açmışlardır. AKP ise, devletin asker-sivil bürokrasisini ikna etmek için Kürt halkına ve demokrasi güçlerine karşı politikalarını sertleştirmiştir. Böylece ordu ve diğer güçlerle PKK'yi tasfiye etme üzerinden yeni bir anlaşma aramaya başlamıştır. PKK karşıtı diplomatik görüşmelere hız vermiş, çeşitli iç ve dış güçlerin desteğini alma çabası yürütmüştür. Sonuçta orduyu ve bazı çevreleri, ABD'yi ve Avrupa'yı rahatsız eden, bizi de iktidardan düşürmek isteyen katı tutum yanlılarını etkisizleştirirsek, PKK konusunda dış güçlerin desteğini daha fazla alırız, biçiminde ikna etmiştir. Biz de AKP iktidar olarak daha fazla çalışarak PKK'yi tasfiye edebiliriz, demişlerdir.
Bazı generallerin tutuklanması, devlet içindeki bazı sivriliklerin törpülenmesi esas olarak da, Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı başlatılan yeni mücadele konseptiyle ilişkilidir. Dolmabahçe'deki ittifakın bir benzeri Erdoğan-İlker Başbuğ arasında olmuştur. Nitekim generallerin tutuklanması ve Ergenekon denilen operasyon bu görüşme sonucu gerçekleşmiştir.
Türkiye geçen dönemdeki başarısızlıktan sonuç çıkarıp Kürt sorununda demokratik çözüm arayışına girme yolunu tercih etmedi. Zaten devlet içinde kim hakim olacak savaşını yürütenlerin böyle bir çözümü düşünmeleri söz konusu olamazdı. Bu ortamda AKP kendini kabul ettirme çabalarına girerken, başta ordu olmak üzere inkar ve imhacı güçler ise yeni bir PKK tasfiye planı yapma çabası içine girdiler. Erdoğan ve Başbuğ görüşmesi, her iki tarafın bu tür çabalarının siyasi olarak kesişmesi sonucu ortaya çıktı.
Gelinen aşamada Kürt sorununun çözümü gibi bir politika Türkiye'nin gündeminde yoktur. Önümüzdeki dönem Türk devletinin askeri ve siyasi saldırıları ile geçecek; Kürt özgürlük hareketi de bu tasfiye konseptine karşı direnecektir. Kürdistan'da bir çözüm bu tür tasfiye politikalarının boşa çıkarılmasından sonra gündeme gelir. Kürt halkının başta Kuzey Kürdistan olmak üzere özgürleşme imkanları ve fırsatları her zamankinden daha fazla artmıştır. PKK'nin gücü bugün Kürt sorununun çözümünü dayatacak düzeydedir. Eğer halkın ve gerillanın direniş imkanları iyi değerlendirilirse, demokratik bir çözüm gerçekleştirmek mümkün olacaktır.
Peki böylesine saldırıların yoğunlaştığı bir süreçte örgütünüzün durumu, tedbirleriniz ne düzeyde?
Dünyada en zorlu savaşın inkarcılığa karşı olduğunu yaşayarak öğrendik. Türkiye 'şu anda ABD'nin bölgedeki durumu zor ve İran'a da müdahale etmek istiyor, bu nedenle ben kendimi tümden ABD'nin politikasına uyarlarsam, PKK'yi tasfiye etmede tam destek alırım' demektedir. ABD'nin politikalarını kabul edersek 'ABD, KDP ve YNK'yi PKK'nin üzerine salar, böylece biz de bu sorundan kurtuluruz' hesabı yapmaktadır. Türkiye'deki Ergenekon operasyonu esas olarak da ABD ve AB'ye 'sizin rahatsız olduklarınızı biz etkisizleştiriyoruz, siz de bize PKK konusunda tam destek verin' anlamına gelmektedir. Bazı generallerin tutuklanması, AKP ile ordunun yaptığı uzlaşma sonucu gerçekleşmiştir. AKP'ye yönelik düşünülen darbe girişimi dışında bu tutuklananlara herhangi bir soru sorulmayacak ve başka olaylar ve konular hakkında yargılanmaları yapılmayacaktır. Bu nedenle generallerin tutuklanması demokratikleşme adımı olmadığı gibi, Kürt sorununun çözümü için olumlu bir gelişme de değildir. Aksine sadece PKK'yi değil, PKK'den başlamak üzere Kürtlerin özgürlük özlemlerini bastırmak için saldırılar bundan sonra daha da arttırılacaktır. Erdoğan ve emekliye ayrılacak Yaşar Büyükanıt'ın uzlaşması, hava saldırıları ve kara operasyonunu beraberinde getirmişti. Erdoğan ve yeni Genelkurmay Başkanı olarak İlker Başbuğ arasındaki uzlaşma, hareketimize karşı saldırıların daha da boyutlanması biçiminde pratikleşecektir.
Biz Ortadoğu'da dengelerin yeniden kurulmaya çalışıldığı süreçte mücadelenin çok boyutlu ve karmaşık hale geldiğinin farkındayız. Türk devleti bu süreçte tüm siyasi diplomatik ve askeri imkanlarını kullanarak mücadelemizi tasfiye etmeye çalışacaktır. ABD ve Güney Kürdistanlı siyasi partilerle bizleri karşı karşıya getirmek için her yolu deneyecektir. Çünkü Türk devleti on yıllardır edindiği tecrübeyle gerillayı tek başına yenemeyeceğini öğrenmiştir. Biz tabii ki hazırlıklarımızı en kötü duruma göre yapıyoruz. Türk devleti Kürt sorununun çözümünde makul adımlar atmazsa, ne kadar saldırırsa saldırsın koşullar ne olursa olsun direneceğiz. Kimliği, dili, kültürü reddedilen, kendi kimliği ile örgütlenmesi ve iradesi reddedilen bir halk, koşullar ne olursa olsun direnmesini bilir. Bu açıdan PKK'nin direnme dinamiklerini hiç kimse bastıramaz. Yeterki bu halk kendisi için mücadele eden ciddi bir gücün var olduğunu bilsin. Kaldı ki PKK toplumsallaşmış ve halk içinde bir direniş kültürü haline gelmiştir. PKK, kökü kazılacak bir hareket değildir. Bugüne kadar direnerek ayakta kalmış ve gelişmeler yaratmıştır. Bundan sonra da direnecektir. Zaten bundan başka seçeneği de yoktur. Kürt halkının ve özgürlük hareketinin durumu, Tarık Bin Ziyat'ın İspanya seferine benzemektedir. Türkiye 'ya teslim olacaksın, ya teslim olacaksın' diyor. Hiç kimse kendini kandırmasın, bugün Türkiye'de bazı sınırlı hakların varlığı bile mücadelemizi tasfiyede kullanılan araçlar olarak kullanmaktadır. PKK tasfiye olursa, diğer tüm güçleri teslim alıp etkisizleştireceğini düşünmektedir. Bu nedenle tüm gücünü sadece ve sadece PKK'nin tasfiyesi üzerine kurmuştur.
Şu anda halkımızın Önderliğine ve örgütüne bağlılığı en üst düzeydedir. Hareketimiz, Önderliğin esareti ve tasfiyeciliğin yarattığı sarsıntıyı aşmıştır. Hatta bazı çürütücü ve geriye çekici öğelerden arınması, örgütümüzü yeniden daha etkili mücadele eder hale getirmiştir. Gerillamız bugün Akdeniz'den Karadeniz'e her yere uzanmıştır. Kürdistan'ın her coğrafyasında gerillamız bulunmaktadır. Katılımlar geçen yıllara göre artış göstermiştir. Eğer gerilla alanlarına gelişlerde sıkıntılar olmazsa, kısa sürede bugünkünden beş kat daha fazla büyüme sağlanabilir. Biz, her türlü saldırıya hazırız. Hiçbir zaman kendimizi kolay mücadeleye ve kolay başarıya alıştırmadık. PKK, zor koşullarda mücadele eden örgüt anlayışına ve kadro tarzına sahiptir. Bu nedenle şöyle zorluk olur, böyle zorluk olur, bunlar hiçbir zaman bizleri ürkütmez. Zaten Kürdistan'da zor koşullarda mücadele etme tarzını içselleştirmemiş hiçbir hareket başarılı olamaz.
Bugün imkanları az bir hareket de değiliz. Tüm Kürdistan parçalarındaki halkımızın maddi ve manevi desteği bize güç vermektedir. İnkarcı sömürgeci devletler artık kendi sınırları içindeki Kürt özgürlük mücadelesini ezme şansını kaybetmişlerdir. İran artık kendi Kürdünü ezemez. Bu durum, tüm Kürdistan parçaları için geçerlidir. Biz tabii ki askeri, siyasi ve örgütsel olarak her türlü saldırıya hazırız, Kürdistan halkının tüm parçalarda ulaştığı özgür ve demokratik irade olma düzeyi, bize her türlü zorluğu aşma ve saldırıları boşa çıkarma azmi ve gücünü vermektedir.
'ABD Türkiye'yi kullanıyor'
ABD bir süre önce hareketinizi uyuşturucu kaçakçılığı yapan örgütler listesine aldığını açıkladı. Son olarak da Almanya'nın Roj TV'Yi yasaklama girişimi gündemde. Uluslararası alanda hareketinize ve Kürt halkına karşı ne gibi bir plan yürütülüyor?

PKK öncülüğünde Kürt Özgürlük Hareketi'nin uyuşturucu kaçakçılığı ile uğraştığına ne ABD hükümeti ne de ABD ve Avrupa'da tek bir sorumluluk sahibi kişi inanır. PKK'nin bu işlerle uğraşmadığını en iyi ABD ve AB bilir. Aksine Kürt özgürlük hareketi bu tür iş yapanları, bu işlerden vazgeçirme tutumu içindedir. Tabii ki Kürtler içinde bu işi yapanlar vardır. Ancak PKK'nin bu tür iş yapanlara olumsuz yaklaştığı da bir gerçektir. Hatta Türk devletinin gençlerin PKK ile ilişkilenmemesi için gençleri bu yola teşvik ettiği bilinmektedir. Bingöl'de gençlerin uyuşturucu kaçakçılığına bulaştırılmasında devletin eli vardır. Bingöl gençliğinin PKK'den uzak durması için bizzat devlet politikası olarak, uyuşturucu kaçakçılığına göz yummaktadır. Bu gençlerin uyuşturucu kullanmaya teşvik edildiği de bilinmektedir. Gerçek bu iken, ABD'nin bu gerçeğin tersi olarak Kürt Özgürlük Hareketi'ni bu işlerle ilgili göstermesi, tamamen çok çirkin bir iftiradır.
ABD, Türk devletini uyuşturucu kaçakçılığı ile mahkum etmesi gerekirken, Kürt özgürlük hareketini suçluyor. Böylece Kürtlerin uluslar arası alandaki imajını kötüleme çabasına ortaklık yapmış oluyor. Uyuşturucu kaçakçılığı ve kullanımı ile suçlanması gerekenler varsa, bunlar Türkiye ve İran olmalıdır. İran'ı çok bilmiyoruz, ama Türk devletinin bu kaçakçılıktan milyonlarca dolar kazandığı kesindir. Belki resmi ortak değiller, ama göz yumarak ve haraç alarak milyarlarca dolar elde ediyor. Bununla, Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşı finanse ediyorlar. 1990'lı yıllarda Tansu Çiller Başbakan iken, uyuşturucu kaçakçılığına göz yumduğu ve kirli savaşın finansını böyle sağladığını biliyoruz. Avrupa istihbarat örgütlerinin raporuna bunlar yansıdı ve Türk devleti bu konuda uyarıldı. Türk devleti bugün de kirli işlerden gelir elde ederek, Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşta, ekonomisinin çökmesinin önüne geçmeye çalışıyor.
ABD'nin, Türk devletini suçlama yerine Kürt özgürlük hareketini suçlaması, tamamen siyasi nedenlerledir. Türkiye'yi memnun etmek ve bölge politikasında kullanmak için böyle davrandığı açıktır. Öte yandan başka nedenlerden dolayı Türkiye'de Amerika'ya karşı duyulan tepkiyi de böylece azaltmaya çalışıyor. Örneğin, ABD'nin Güney Kürdistanlı güçlerle ilişkisinden Türkiye rahatsızdır. Bu temelde suni bir ABD karşıtlığı geliştiriliyor. ABD, bu rahatsızlığı gidermek, ya da azaltmak için PKK'ye karşı bu tür düşmanca kararlar alıyor. Dünyada her güç Türkiye'nin PKK karşısında çok zorlandığını biliyor. Bu nedenle Türkiye'den bir şey koparmak isteyen herkes, PKK aleyhinde bir şeyler yaparak bu hedefine ulaşmaya çalışıyor. Nitekim PKK konusunda destek almak için Türkiye'nin satılmayan hiçbir maddi ve manevi değeri kalmamıştır.
Almanya'nın Roj TV'yi kendi ülkesinde yasaklaması ve bunu diğer ülkelere de dayatması benzer nedenledir. Türkiye Roj TV'den de çok rahatsızdır. Almanya, Roj TV'yi kapatarak istediği bazı şeylerin Türkiye tarafından yapılmasını istemektedir. Roj TV'yi kapattım, sen istediklerimi yaparsan, PKK konusunda daha başka şeyler de yaparım, mesajını vermiştir. Uluslararası güçler açısından, özellikle de Ortadoğu söz konusu olduğunda dış politikada ahlaki ilkeler fazla yer etmez. Bu coğrafyada dış politika bir yönüyle de al gülüm ver gülüm biçiminde yapılıyor. Roj TV konusunda Türkiye Almanya'ya birçok şey vermiştir. Bu yasaklamanın arkasında ABD'nin de olduğu açıktır.
Yani ABD, Ortadoğu planlarını hayata geçirebilmek için baskı politikasını uyguluyor...
ABD, Türkiye'yi başta Irak ve İran olmak üzere, Ortadoğu politikasında kullanmak istiyor. Kerkük konusunda referandumu erteleyerek nasıl ki Türkiye ve diğer güçleri memnun etmek istiyorsa, PKK'nin uyuşturucu kaçakçılığı ile ilişkilendirilmesi ve Roj TV'nin yasaklanması da aynı mantıkla yapılmaktadır.
Herkes bilmelidir ki Ortadoğu'da siyaset, hak adalet ölçüleri ile yapılmıyor. Dış güçler Ortadoğu'daki tüm politikalarını siyasi ve ekonomik çıkarlara göre şekillendiriyorlar. Tabii ki siyasi aktörlerin gücü bu politikaları etkiliyor. Hatta esas olarak güç dengeleri politikalarına yön veriyor. PKK ile dış güçler arasındaki ilişkiyi de bu siyasi konjonktür belirliyor. Bugün Ortadoğu'da Kürtler siyasi bir güç oldular. Bu gücün içinde PKK de önemli bir yer tutuyor. Özellikle Kürtler arası ilişkilerin giderek düzelmesi, Kürtleri politik olarak daha etkin ve dikkate alınır hale getirmiştir. Ancak ABD ve AB'nin Türkiye açısından bir Kürt çözümünü destekleme konumları bulunmuyor. Sorunun varlığını reddetmeseler bile bir çözüm anlayışları yoktur. Mevcut durumda Türkiye ile ilişkileri önemsiyorlar. Türkiye de kendini bu güçlerin politikasının bir parçası haline getirerek Kürt özgürlük hareketini ezmek istiyor. Karşılıklı birbirini kullanma politikası var. Bu çerçevede ABD ve AB, PKK'yi tümden karşıya alma politikası içinde olmasalar da, belirli bir baskı ve kısıtlama politikası izliyorlar.
Kürt halkı artık Kürtler arası bir çatışmayı istemediği gibi, Kürt siyasi güçlerin birbirlerine destek vermesini istiyor. Bu nedenle dış güçlerin Kürtleri birbirine karşı kullanma durumu eskiye göre çok zayıflamıştır. Uluslar arası güçler, PKK'nin öncülük ettiği Kürt Özgürlük Hareketi'nin bölgede yürüttüğü politikalara ve kurduğu ilişkilere sıkıntı çıkarmasını istemiyor. Örneğin biz mücadele verdiğimizde Türkiye ilişkileri sorunlu oluyor. Ancak Kürt sorunu çözülmediği müddetçe bizim mücadeleyi bugünkü pozisyondan geriye çekmemiz düşünülemez. Politika ve politik ilişki, sadece savaş ya da olumlu ilişki değildir. Bu güçlerle bazen azalan, bazen artan bir gerilim içinde olacağımız anlaşılmaktadır. Bunu yaratan da bizim değil, onların çözümsüz politikalarıdır.
AGİT ERDAL - Yeni Özgür Politika

Kerkük Kürtlerinin protesto yürüyüşü’de patlama : 11 protestocu ölü 54 yaralı

image

KERKÜK’TE GÖSTERİ SIRASINDA PATLAMA…  [10:16]
PNA-Kerkük’te Irak Parlamentosunun çıkardığı yerel seçimler yasasını protesto etmek için düzenlenen gösteriler sırasında patlama meydana geldiği bildirildi.

Patlamanın göstericileri hedef aldığı belirtildi.

Patlamanın sonucunda ölü ve yaralı olup olmadığı konusunda henüz bilgi alınamadı.

Gösterilerin şuana kadar da devam ettiği belirtildi.

Bu gösteri sözkonusu yasaya karşı Kerkük'te düzenlenen ikinci gösteri oluyor.

Irak'ın kuzeyindeki Kerkük'te meydana gelen patlamada, ilk bilgilere göre 11 kişi hayatını kaybetti.

Irak'ın Kerkük kentindeki patlamanın nedeninin intihar saldırısı olduğu belirtildi. Polis ve hastane kaynakları, Kürtlerin protesto yürüyüşü için toplandıkları sırada düzenlenen saldırıda ölenlerin sayısının 11'e yükseldiğini, 54 kişinin yaralı olduğunu söyledi.

Yetkililer, kentteki Kürtlerin parlamentoda geçen hafta kabul edilen yeni seçim yasasını protesto etmek için toplandıklarında intihar saldırısının düzenlendiğini ifade etti.

image

 

Irak parlamentosu, ülkede mahalli seçimlerin yapılmasına imkan sağlayacak yasa tasarısını 22 temmuzda Kürtlerin boykotuna rağmen kabul etmişti.

Yasadaki anlaşmazlık noktası, Kerkük'te iktidarın dağılımı konusundaki yasa maddesi üzerinde gizli oylama yapılması talebine Kürtlerin karşı çıkmasıydı.

Kürtlerle iki meclis başkan yardımcısı, bu öneriyi protesto için oturumu terk etmiş, ancak meclis oylamaya devam etmiş, tasarı salt çoğunlukla kabul edilmişti.

Ergenekon'un bittiği an!

kayiplar_ergenekonun_bittigi_an2

  • Ergenekon iddianamesinde sanıkların Susurluk bağlantıları ele alınıyor. JİTEM'in var olduğu, Veli Küçük'ün de kurucusu olduğu kabul ediliyor. Faili meçhul cinayetlere ilişkin bilgilerden söz ediliyor. Ancak bütün bunlar, hiçbir şekilde incelenmiyor, suç unsuru sayılmıyor, sadece 2000'den sonraki Ergenekon'a dayanak yapılıyor. Bu da kontr-gerillanın bir kez daha korunduğunu gösteriyor

  • Dokunulmayanlar JİTEM ve kurucusu Küçük
  • Ergenekon örgütünü 1999'dan sonraki süreçleriyle ele alan, eylem, amaç ve planlarını ise sadece 'hükümete yönelik girişimlerle' sınırlı tutan iddianame, yaşanmış birçok karanlık olayı delil olmasına rağmen sorgulamıyor. Veli Küçük'ün JİTEM'in kurucusu olarak kabul edildiği iddianamede, Küçük'ün özellikle Kocaeli'de görev yaptığı sırada birçok faili meçhul cinayetin işlendiği ve bunlara ilişkin bilgilerin Küçük'ün evinde yapılan aramada ele geçirilen ajandada kayıtlı olduğu belirtiliyor.
  •  
    JİTEM sorgulanmadı
  • Ancak iddianamede, bu hususların hiçbirisi suç olarak görülmüyor ve bu olayların incelenmesi gereği duyulmuyor. Bu da, başta Kürtler olmak üzere, faili meçhule kurban giden binlerce kişinin hesabının sorulmayacağını gösteriyor. Ayrıca JİTEM'in varlığı kabul edilmesine rağmen kontr-gerilla kategorisinde ele alınmaması ve kurucusu olduğu belirtilen Küçük'ün bu konuda sorgulanmaması, iddianamenin Türk Gladyosu'yla hesaplaşmaktan uzak olduğunu gösteriyor.
  •  
    TSK bağlantısı reddedilse de var
  • İddianamede reddedilmesine rağmen, bütün belgelerde Ergenekon'un 'Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösterdiği' açıkça görülüyor. Ergenekon'a ait silahların ordu tarafından verildiği, örgütün en önemli birimi olan 'Operasyon Dairesi Komutanlığı'na seçilen görevlilerin ordudan seçildiği de kaydediliyor. Bütün bu bağlantılara rağmen, iddianamede bol bol propagandası yapılan TSK, övgülüyor.

  • Susurluk'u hatırlatıyor Sanıkların derin bağlantıları
  • Türk Gladyosu'yla hesaplaşmak yerine sadece 'derin devletin amaçları dışına çıkmış' Ergenekon'un ele alındığı iddianamede, sanıkların Susurluk'taki derin devlet bağlantıları bile sorgulanmıyor. Sanıkların, Susurluk'ta açığa çıkan ve 1980 öncesine dayanan derin devlet ilişkileri, 2000'den sonraki Ergenekon'a dayanak yapılıyor.

  • Susurluk'un akıbeti
  • Sanıkların 1980 öncesine dayanan bağlantıları bile Ergenekon'un derin devletin bir oluşumu olduğunu, iddianamenin de bu kapsamda hazırlanması gerektiğini gözler önüne sermesine rağmen, Savcılığın sadece son yıllardaki bağlantılar üzerinde durması, Ergenekon'un da Susurluk'un akıbetine uğrayacağını gösteriyor.

Susurluk'u hatırlatıyor!
Türk Gladyosu'yla hesaplaşmak yerine sadece Ergenekon'u 'NATO'nun kurduğu derin devletin amaçları dışına çıkmış bir örgüt' olarak ele alan Ergenekon iddianamesine ilişkin tartışmalar sürüyor. Derin devlet oluşumunun normal karşılandığı gözlemlenen iddianamede, sanıkların bağlantıları, eylemleri ve planları bir bütün olarak masaya yatırılmıyor. Susurluk kazası sonrasında derin devlet içindeki bağlantıları ortaya çıkarılan, ancak haklarında hiçbir işlem yapılmayan sanıklar Ergenekon iddianamesinde de dokunulmaz kılınıyor. Veli Küçük, Ali Yasak, Sami Hoştan, Sedat Peker, Muzaffer Tekin, Doğu Perinçek gibi isimlerin Susurluk bağlantıları bile Türkiye'deki derin devlet yapılanmasını gözler önüne sererken, iddianamede bazı ilişkiler sadece 'hatırlatma' ve 2000 sonrasındaki Ergenekon'un 'kanıtı' olarak ele alınıyor.
Manifesto olarak nitelendirilen ve Türk Gladyosu'na karşı büyük bir mücadele olarak ortaya konulmaya çalışılan Ergenekon iddianamesinin büyük eksiklikler ve çarpıtmalar barındırdığı, Türkiye tarihi boyunca gerçekleştirilen birçok karanlık olayın altında imzası bulunan derin devleti aklamaya yönelik olduğu her geçen gün netleşiyor. Savcılık iddianamede, derin devlet oluşumunun Türkiye'nin NATO'ya üye olmasıyla birlikte başladığını, Susurluk gibi önemli olayların bu kapsamda ele alınması gerektiğini ve derin devlet örgütlenmesinin Türkiye'ye çok şey kaybettirdiğini kabul etmesine karşın, Ergenekon örgütünü sadece 1999'dan sonraki süreçlerle sınırlandırıyor. Birçok belge, bulgu ve bağlantıya karşın, Ergenekon'un derin devlet bağlantıları sorgulanmadığı gibi, derin devlet oluşumunun 'devletin çıkarları için hizmet ettiği' kabul ediliyor. Ergenekon da 'amaçları dışına çıkmış bir örgüt olarak' kabul edilerek, 1999'dan sonraki süreçlerde elde edilen bazı belge ve ilişkilerle sınırlandırılıyor.
İddianamedeki Küçük
ilhanselcuk_perincek_ergenekon_2008[1] Ergenekon sanıklarının tümünün bağlantılarının sorgulanması bile derin devlet ilişkilerini ele vermeye yetmesine rağmen, bunlara değinilmiyor. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün JİTEM'in kurucularından olduğu, Susurluk'ta merkezi bir rol oynadığı belirtilmesine karşın, iddianamede bütün bu geçmiş süreçlerdeki bağlantıların 2000 sonrasındaki 'amaçların dışına çıkmış' Ergenekon'un kanıtı olarak sunulması da bunun göstergesi oluyor. İddianamede Küçük hakkında şu bilgilere yer veriliyor: 'Şüpheli Veli KÜÇÜK, 1965 yılında Kara Harp okulundan mezun olduktan sonra uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri'nde birçok önemli ve hassas yerlerde görev yapmıştır. Bu süre içerisinde kamuoyunda JİTEM olarak bilinen Jandarma İstihbarat Topluluğu'nun kuruluşunu yapmış ve 2 yıl süreyle bu birimin başkanlığını yürütmüştür. Meslek hayatının son yıllarında ise Tuğgeneralliğe terfi etmiş ve 2000 yılında emekli olmuştur. Görevde olduğu dönemlerde birçok çıkar amaçlı suç örgütü ile ilişkiler kurmuş ve bu ilişkilerini emekli olduktan sonra da devam ettirmiştir. Hatta dün ve bugün etrafında olduğu bilinen çıkar amaçlı suç örgütü liderlerinin birçoğunun Susurluk davasında yargılandığı ve hüküm giydiği göz önüne alındığında ve dosyadaki diğer delillerden Veli Küçük'ün Susurluk olayının tam merkezinde olduğu, fakat örgütün o dönemdeki gücü ve etkinliği nedeniyle hakkında herhangi bir işlem yapılamadığı kanaatine varılmıştır.'
İddianamedeki Susurluk
Yine Küçük'ün Susurluk olayı sırasında Giresun'da görevli olduğu, olayın olmasından hemen sonra derin devlet bağlantılı mafya lideri Sami Hoştan'ın kendisine haber verdiği, bunun üzerine Küçük'ün Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı ve İl Emniyet Müdürü'nü bizzat arayarak, kazayla ilgilenmelerini istediği, kazada yaşamını yitiren Abdullah Çatlı'ya ait çanta ve içindeki evrakların Drej Ali lakaplı Ali Yasak tarafından Küçük'e iletildiği kaydediliyor.
Yine 1980'den önceki dönemde Ali Yasak'ın Urfa'da kontr-gerilla faaliyetlerini MHP içinde yürüttüğü, daha sonraki yıllarda derin devletin mafya ilişkileri içinde yer aldığı, Susurluk kazasında olay yerine ilk giderek önemli bilgilerin yer aldığı çantayı Küçük'e aktardığı belirtiliyor.
Sami Hoştan'ın Abdullah Çatlı, Mehmet Ağar, MİT, Emniyet ve askeri yetkililerle ilişkileri olduğu, Küçük'le arasının sürekli olarak iyi olduğu, Susurluk kazasını Küçük'e ilk iletenin de kendisi olduğu belirleniyor.
Doğu Perinçek'in Susurluk kazası sırasında derin bağlantıları olduğu, olayın saptırılması amacıyla devletin bir kanadıyla hareket ettiği, Küçük'le o sırada görüşmeler yaptığı ve daha sonraki yıllarda da ilişkilerinin sürdüğü anlatılıyor.
Muzaffer Tekin'in Susurluk hükümlülerinden emekli Özel Harekat Daire Başkanı İbrahim Şahin'le ilişkisi olduğu, 1970'lerden itibaren birçok derin devlet ilişkisi bulunduğu ifade ediliyor.
Susurluk ayrı bir şey mi?
Bütün bu bağlantılar Ergenekon iddianamesinde dile getirilmesine rağmen, derinleştirilmesi yerine bu bağlantılar 1999'dan sonra 're-organizasyona' (yeniden yapılanmaya) giden Ergenekon örgütünün kanıtı olarak sunuluyor. Bu da Savcılığın Ergenekon örgütünün önceki bağlantılarını incelemek niyetinde olmadığını, Ergenekon yönetici ve üyeleri olduğunu ileri sürdüğü kişileri, çerçevesi belirlenmiş bir suçla mahkum etmek amacıyla bu bağlantılara değindiğini gösteriyor. Nitekim iddianamede, bahsi geçen olayların ve bağlantıların üstüne gidileceğine dair herhangi bir işaret görülmüyor.
Derin devletin adamı
İddianamede dikkat çeken bir diğer husus ise, MİT eski Müsteşarı Mehmet Eymür'ün tanık olarak dinlenmesi. Eymür, MİT'in eski isimlerinden biri. Özal'ın ölümü, Eşref Bitlis'in öldürülmesi gibi önemli olayların cereyan ettiği, Bölge'de JİTEM'in atağa geçtiği, savaşın tırmandığı, Tansu Çiller'in Başbakanlığa, Doğan Güreş'in Genelkurmay Başkanlığı'na ve Mehmet Ağar'ın Emniyet Genel Müdürlüğü'ne getirildiği dönemde Eymür MİT'in başına atanıyor. Susurluk kazası sırasında Çiller, Güreş, Küçük, Ağar gibi Eymür'ün de derin devlet bağlantıları ortaya çıktı. Eymür, daha sonra ABD'ye çıktı ve uzun süre buradan dönmedi. Böyle bir kişinin verdiği bilgilerin, Ergenekon'un derin devlet bağlantılarına delil olarak kabul edilmesi gerekirken, iddianamede, Ergenekon sanıklarının ilişkilerine delil oluşturmak amacıyla ele alındığı görülüyor. Bu da iddianamede 'derin devletin adamlarından 'sivri uçlar' hakkında delil toplandığı' yorumlarına neden oldu.
Susurluk'un akıbeti
Ergenekon üyelerinin birbirleriyle, Susurluk olayı ve 1980 öncesine dayanan olaylarla bağlantıları bile Ergenekon örgütünün derin devletin bir oluşumu olduğunu, soruşturmanın bu yönde yürütülmesi, iddianamenin de bu kapsamda hazırlanması gerektiğini gözler önüne sermesine rağmen, Savcılığın sadece son yıllardaki bağlantılar üzerinde durması, Ergenekon'un da Susurluk'un akıbetine uğrayacağını gösteriyor.
Faili belliler ve dokunulmayanlar

Ergenekon örgütünü 1999'dan sonraki süreçleriyle ele alan, eylem, amaç ve planlarını ise sadece 'hükümete yönelik girişimlerle' sınırlı tutan iddianame, yaşanmış birçok gerçeğin tekrar karanlıkta kalmasına da neden oluyor. Veli Küçük'ün JİTEM'in kurucusu olarak kabul edildiği, özellikle Kocaeli'de görev yaptığı sırada birçok faili meçhul cinayetin işlendiği belirtilen, birçok faili meçhul cinayete ilişkin bilgilerin evinde yapılan aramada ele geçirilen ajandada yer aldığı kaydedilen iddianamede, bu hususların hiçbirisi suç delili olarak görülmüyor ve bunların incelenmesi gereği dahi duyulmuyor. Bu da, başta Kürtler olmak üzere, faili meçhule kurban giden binlerce kişinin hesabının sorulmayacağını gösteriyor. Ayrıca iddianamede, Susurluk olayı döneminde derin devlet bağlantıları ve faili meçhul cinayetler konusunda Veli Küçük gibi isimlere dokunulmadığı belirtilmesine rağmen, aynı iddianamenin de Küçük gibi isimlere bu konuda dokunmaması ise tarihi bir ironi olarak duruyor.
İddianamede, Küçük'ün faili meçhuller konusundaki rolüne ilişkin şu tespit yapılıyor: 'Yakın tarihimizde ülkemizde ciddi kaos ve gerginlik oluşmasına neden olan birçok faili meçhul olayların planlayıcısı ve azmettiricisi olduğu, tüm bu eylem ve faaliyetlerini etrafındaki mafya gruplarına ya da suikast timlerine yaptırdığı, bu ilişkilerini de halen sürdürdüğü anlaşılmaktadır.' Yine Küçük'ün evinde yapılan aramada ele geçirilen ajandada birçok faili meçhul cinayete ilişkin bilginin yer aldığı kaydediliyor. Küçük'ün Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı olduğu dönemde, Behçet Cantürk, Hacı Karay, Adnan Yıldırım ve Savaş Buldan başta olmak üzere çok sayıda kişi faili meçhul cinayete kurban edildi. Küçük, JİTEM'in kurucusu olduğu için, ayrıca Bölge'de cereyan eden binlerce faili meçhul cinayetin ve kaybın da sorumlusu olması gerekirken, iddianamede bunların hiçbirisinin izine bile rastlanılmıyor.
Benzer bir şekilde son yılların en ses getiren Hrant Dink, Rahip Santoro ve Malatya Zirve Yayınevi cinayetlerine de değinilmesine karşın, iddianamede bu faaliyetlere ilişkin inceleme yapılması gereği duyulmuyor. İddianamede bu cinayetler hakkında Ergenekon'la bağlantısı kurulan Danıştay ve Cumhuriyet Gazetesi saldırılarıyla benzerlikleri bulunduğu belirtilmekle yetiniliyor. Ancak başta Dink cinayeti olmak üzere son yılların bütün ses getiren olaylarının arkasında JİTEM ve derin devlet bağlantısı gündeme gelmişti. Özellikle Dink cinayeti sonrasında Veli Küçük'ün bağlantıları üzerine uzun süre durulmuş ve birçok belge ortaya konulmuştu.
Susurluk olayıyla ilgili Kutlu Savaş'ın hazırladığı raporda yer alan şu tespitler oldukça önemli: Susurluk Olayı bir bütündür ve olaylar zincirinden ibarettir. İstanbul'da Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün öldürülmesi, Diyarbakır'da yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da Tarık Ümit olayı ile Azerbaycan'da ihtilâl denemesi; Bodrum'da Hikmet Babataş cinayeti, Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte cereyan eden olayın muhtelif veçheleridir.'
Ergenekon olayının da 'bir bütün ve olaylar zinciri' kapsamında ele alınması gerekirken, sadece Danıştay ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yönelik saldırılarla sınırlı tutulması, gerçeklerin yine karanlıkta bırakılacağı görüşünü güçlendiriyor. JİTEM'in varlığı kabul edilmesine karşın, üzerine gidilmemesi de Ergenekon iddianamesinin Türk Gladyosu'yla yüzleşmekten uzak olduğunu, başta faili meçhul cinayetler olmak üzere birçok gerçeğin karanlıkta bırakılacağını gösteriyor.
TSK bağlantısı reddedilse de var
İddianamede Ergenekon örgütüne ait olduğu belirtilen ve en güçlü deliller olarak ortaya konulan bütün belgelerde Ergenekon-TSK ilişkisi görülmesine rağmen, bu konuda hiçbir incelenme yapılmadan ilişkinin reddedilmesi büyük bir skandal olarak değerlendiriliyor. Bütün belgelerde Ergenekon'un 'Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösterdiği' belirtilmesinin yanısıra, Ergenekon'a ait silahların da ordu tarafından verildiği, örgütün en önemli birimi olan 'Operasyon Dairesi Komutanlığı'na seçilen görevlilerin ordudan seçildiği de kaydediliyor. Bütün bu bağlantılara rağmen, iddianamede bol bol propagandası yapılan TSK, övülüyor. Ayrıca son dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı'nın sürekli olarak gündeme getirdiği 'TSK'ye karşı yıpratma kampanyası' olduğu yönündeki görüşler iddianamede sürekli olarak vurgulanıyor.
Başta 'Ergenekon' ve 'Lobi' belgeleri olmak üzere örgütün varlığına delil olarak gösterilen çok sayıda belgede Ergenekon'un 'TSK bünyesinde faaliyet gösterdiği' belirtiliyor. Ancak Savcılık iddianamede, bu hususu inceleme gereği duymadan, Genelkurmay Başkanlığı ve MİT'ten gelen ve bu ilişkiyi reddeden yanıtlarla yetiniyor. Bundan hareketle de TSK'nin kurumsal olarak Ergenekon'la herhangi bir ilişkisinin bulunmadığı vurgulanıyor. Bu yöndeki iddiaların ise TSK'yi yıpratma amacı taşıdığı belirtiliyor. Ancak reddedilse de Ergenekon'un ordu bağlantılarını ele veren başka hususlar bizzatihi iddianamede var. Sürekli olarak Ergenekon'un orduya sızmaya çalıştığı, başta Harp Akademileri olmak üzere birçok askeri yapıda ilişki geliştirdiği, bağlantıları bulunduğu aktarılıyor. İddianamede 'Ergenekon terör örgütünün askeri geçmişi olan üyelerinin halen askeri görevlilerle irtibatlarını üst düzeyde sürdürdükleri...' tespiti yapılıyor. Ergenekon'la irtibatı bulunan askerlerin isimlerinin yer aldığı iddianamede, Veli Küçük, Fikri Karadağ gibi emekli askerlerle bağlantısı olan görevli askerlerin ilişkileri ortaya konuluyor. Görevli askerlerin Küçük ve Karadağ'la diyaloglarında 'Siz nasıl emrederseniz', 'Ben ve arkadaşlarımız emrinizdeyiz' gibi cümleler kullanılıyor.
Bunun yanısıra Ergenekon'a ait silahların da ordudan temin edildiği vurgulanıyor. İddianamede görüşlerine yer verilen gizli tanıklardan İsmet, şunları aktarıyor: 'Silahlar, patlayıcılar ve suikastlara ilişkin istihbarî bilgi görevli askerî şahıslar tarafından bizzat verildi, askerî konularda bizi onlar eğitti.'
Ancak bütün bu bulguları Ergenekon-ordu ilişkisi bağlamında değerlendirmek yerine Savcılık, aralarında Darbe Günlükleri'nin de bulunduğu bilgi ve belgeleri Genelkurmay Askeri Savcılığı'na ilettiğini belirtmekle yetiniyor.
NURI FIRAT

“Kürt gladiosu”

image Mehmet Metiner-Bugün Ergenekon'a Türk gladiosu diyorlar. Ben de bunlara Kürt gladiosu demekte sakınca görmüyorum" diyor. Bu tespit şu açıdan önemli: Demek ki PKK içinde de Türk gladiosuyla irtibatlı unsurlar var. PKK içindeki gladioyu sadece Çürükkaya ve Sakık'la sınırlandırmak ne derece doğru?

Halihazırda bu tür unsurların olmadığı söylenebilir mi? Varsa bu unsurlar hangi düzeyde etkilidirler acaba? Bence can alıcı sorulardan biri de şu: 2004 yılında PKK içinde Ak Parti iktidarına karşı silahlı mücadele kararı alanlar gladio bağlantılı unsurlar olabilirler mi? Eğer böyle bir şey varsa, o zaman Çürükkaya ve Sakık'ları aşan bir başka gerçeklik söz konusu.

Mademki Öcalan PKK içindeki "Kürt gladiosu"ndan bahsetti, o zaman bu ve benzeri soruların cevapları bulunmalıdır. Öcalan'ın yakalanmasından sonraki süreç iyi araştırılmalıdır. Çünkü o süreç, her bakımdan bir milattır. O tarihte Öcalan'ı bizzat sorgulayan ve İmralı'da kendisiyle yakın temasta olan kimi görevlilerin adının bugün Ergenekon davasında anılıyor olması, altı önemle çizilmesi gereken bir konudur. İki önemli ipucu üzerinden yeniden düşünelim istiyorum. Birincisi, tam da o süreçte Öcalan'ın verdiği kimi mesajlar. İkincisi, 2004 tarihinde alınan savaş kararı.

ÖCALAN'IN MESAJLARI

Öcalan'ın avukatlarına verdiği demeçlerde iki mesaj özellikle dikkat çekicidir. Defalarca Öcalan tarafından altı çizilen bu iki mesaj, dış ve iç tehditle alakalıdır. Öcalan özetle şöyle der: "ABD, Barzani ve Talabani üzerinden kukla bir Kürt devleti yaratmak istiyor. Bu "İkinci İsrail" projesidir. Amaç, Türkiye'yi bölüp parçalamaktır. Ak Parti, ABD'nin desteğiyle "Ilımlı İslam" projesini yürütmektedir.

Ak Parti Hükümeti laiklik için "şeriatçı bir tehdit" niteliğindedir." Bu tezler size hiç yabancı gelmedi değil mi? Ergenekoncu-ulusalcı çevrelerin söylediklerinin neredeyse tıpkısının aynısı. Bu söylem beraberliği manidardır. Asıl önemli olan noktaya geliyorum.

Buradan hareketle Öcalan'ın getirdiği öneri nedir? İşte mealen söyledikleri: "Biz PKK olarak yeni dönemde ABD'nin Barzani ve Talabani üzerinden Türkiye'yi bölüp parçalama siyasetine ve Ak Parti Hükümeti dolayısıyla da yerleştirilmek istenen "Ilımlı İslam" projesine karşı her türlü işbirliğine açığız." Size de şaşırtıcı geldi biliyorum. Öcalan, Türkiye'nin hem ulusal bütünlüğünü hem laik yapısını korumak için her türlü işbirliğine açık olduğunu belirtiyor.

DÖNEME DİKKAT!

Bu mesajların verildiği dönem önemlidir. Bu dönem, AB reformlarına kilitlenmiş Ak Parti'nin iktidarda olduğu bir dönemdir. Kıbrıs konusunda da Ergenekoncu-ulusalcı zihniyetin Ak Parti'yi "ihanetle" suçladığı bir dönemdir. Ak Parti'nin AB süreci doğrultusunda demokrasiyi derinleştirme ve Kıbrıs'taki yeni çözüm siyasetinden derin rahatsızlık duyan kimi çevrelerin "darbe planları" yaptıkları bir dönemdir. Kimi Kürt çevrelerince Öcalan'a yöneltilen "derin devletin adamı" suçlamasına itibar edenlerden biri değilim.

Hatta Öcalan'ın İmralı sürecinde her türlü etnik ve siyasal bölücülükten arındırılmış "demokratik cumhuriyet" tezine hem Türkiye'nin bütünlüğü hem Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü adına arka çıktığımı da herkes bilir. Burada dikkat çekmek istediğim husus şu: Galiba Öcalan o tarihte kendisiyle temasta olan Ergenekoncu- ulusalcı zevatı "ordunun bizatihi kendisi" varsayarak onların konseptine PKK'yı uydurması halinde buradan hem kendisi hem örgütü için bir çözümün çıkabileceğine inandı veya inandırıldı.

2004'TEKİ SAVAŞ KARARI

Bu kararın Kandil'deki örgüt toplantısında kimler tarafından nasıl alındığına dair bilgiler, o toplantıda bizzat bulunanların tanıklıklarıyla gün ışığına çıkmış bulunuyor. O toplantıda savaşa karşı çıkanlar ya öldürüldü ya da tasfiye edildi. Savaş karşıtı Başkanlık Konseyi üyeleri örgütü terk etti. PKK'nın aldığı savaş kararı; hem Kürt sorununun çözümsüzlüğünü derinleştirdi hem ordu içindeki Ergenekoncu çetenin yeniden etkin bir güç olarak rol oynamasını sağladı. Terörün derinleştirildiği bu dönem, tekrar güvenlik kaygılarının ön plana geçtiği bir dönem oldu. "Terör-güvenlik denklemi", demokratik siyasetin önünü kesti.

Dahası, PKK terörü, Ergenekoncu-ulusalcı dalgayı yükseltti. Başbakan Erdoğan, AB hedefi ve kendi iktidarı için kurulan bu oyunu fark etti. 2005 Ağustos'unda Diyarbakır'da Kürt sorununun çözümünü mümkün kılacak o tarihi konuşmayı yaptı. Aslında bir tür "oyunu bozma" çağrısıydı bu. PKK ne mi yaptı? Eylemlerini derinleştirerek sürdürdü. Oysa PKK'nın silaha başvurmayı gerektirecek hiçbir talebi kalmamıştı. Peki savaş kararının gerekçesi neydi? Belki inanmayacaksınız ama şu: "Öcalan üzerindeki tecridin ağırlaştırılmış olması!"

KÜRTÇÜ ERGENEKONCULAR

PKK'nın hâlâ sürdürdüğü savaş, en başta Kürtler'e zarar veriyor. Kürt sorununun çözümünü de imkansız hale getiriyor. Türkiye'nin eksiksiz demokrasiye doğru evrilmesinin önünde de engel teşkil ediyor. Peki Kürtler'in işine yaramayan ve PKK'ya da sonuç aldırmayacağı aşikâr olan bu savaş kimin işine yarıyor? Bu çözümsüzlük siyasetinden kim nemalanıyor? İslamcı, sağcı veya solcu Ergenekoncular olur da Kürtçü Ergenekoncular olmaz mı? Umarım bu ülkenin Kürtler'i resmi bir bütün olarak görüp "Kürt gladiosu"nun da oyununu bozacak bir siyasal pozisyon içine girerler. image

Güngören'de arka arkaya iki patlama: 13 ölü

5

İstanbul Güngören'de henüz belirlenemeyen bir nedenle iki patlama meydana geldi. Birinci patlamanın ardından olay yerinin yakınlarında ikinci bir şiddetli patlama meydana geldiği bildirildi.

Güven Mahallesi Kınalı Caddesi Menderes Çıkmazındaki ilk patlamanın ardından ikinci bir patlamanın daha gerçekleştiği belirtildi. image

Patlamalar nedeniyle, ilk belirlemelere göre 8 kişi olay yerinde hayatını kaybederken, çok sayıda kişi de yaralandı.

İstanbul Valisi Muammer Güler, patlamada 13 kişinin yaşamını yitirdiğini, 70 kişinin de yaralandığını belirtti.

Bölgeye çok sayıda polis, ambulans, itfaiye ve doğalgaz ekibi sevk edildi. Yaralılar ambulanslarla çevredeki hastanelere kaldırıldı.

Patlamaların, çevredeki sokaklarda bulunan binalarda büyük hasara yol açtığı bildirildi.