Yönetilemeyen ulus

Kürdler yüzyıllardır kendi resmi-yazılı öz hukuku olmayan, ama geçerli hiçbir resmi-yazılı hukuka da riayet etmeyen bir toplumdur. Kürd davasının en derininde yatan trajedi budur. Bunun sirayetlerini sadece siyasal alanda görmeye çalışmak doğru olmayacaktır. Bu belki de en çok sosyal ve iktisadi alanda görülebilen bir haldir. Kürd Davası’nın Özü; Kürd’ün Kendi Öz Yasasını ve Öz Yönetimini  Oluşturabilme Problemidir. Bedran HikmetKürdler yüzyıllardır kendi resmi-yazılı öz hukuku olmayan, ama geçerli hiçbir resmi-yazılı hukuka da riayet etmeyen bir toplumdur. Kürd davasının en derininde yatan trajedi budur. Bunun sirayetlerini sadece siyasal alanda görmeye çalışmak doğru olmayacaktır. Bu belki de en çok sosyal ve iktisadi alanda görülebilen bir haldirAncak, egemen ulusların yapmaya çalıştığı gibi; Kürdleri hukuksuz, bir bakıma anarşist bir toplum olarak göstermek, doğru ve ahlaki değildir. Kürdler, sadece kendilerine dayatılan hukuksuzluğu veya parçalı hukuk durumunu kabul etmemektedirler. Ve kendileri, ortak bir hukuk yaratmak istediklerinde, kendi kendileri için resmi bir toplumsal hukuk oluşturmaya teşebbüs ettiklerinde ise, egemenler tarafından buna zor ile engel olunmakta ve bu irade kırılmaktadır.

            Bu yaygın ve derin hukuksuzluk hali, Kürd toplumunun yönetilemiyor olmasının da en belirgin nedenidir. Bu yöntem krizi, 19. yy’ın başından itibaren başlayıp halen sürmekte olan 200 yıllık bir krizdir. Ve bütün Kürd isyanlarının, -ister sosyal kaynaklı, ister ekonomik kaynaklı ve isterse de direkt siyasal kaynaklı bütün isyanlarının- ana yatağıdır. Yani hukuksuz olarak gösterilmeye ve özellikle öyle bırakılmaya çalışılan bu ulusun 200 yıldır yaptığı şey, özünde hukuksuzluğa ve parçalı hukuka isyandır. Egemen uluslar da Kürd toplumunu kendi başına, onlardan bağımsız olarak bir toplum gibi, yani bir tarihi, bir kendi iç sürekliliği ve dinamiği, bir öz hukuku, töreleri, kültürü olan bir toplum olarak görmediği için bu durumu bir türlü kavrayamamaktadır. Bundan dolayı da devamlı olarak ya Kürd isyanlarını son derece sığ, yüzeysel ve basit nedenlere bağlamakta ya da “dış mihrak” deyip işin içinden çıkmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla da Kürd bireyinin, Kürd toplumunun, yasalar ve yönetim organları karşısında aldığı pozisyonu da kavrayamamaktadırlar.

Kürd ulusu, kendi öz yasasını ve öz yönetimini oluşturamadığı sürece, ne kendi içinde yaşadığı problemler ve ne de diğer uluslarla yaşadığı problemler bir son bulacaktırç Kürd toplumunun kendi iç problemlerinin çözümü de, başka ulusların yasaları ve yönetim organları ile hal olmayacağı için, Kürdler bunu kabul etmeyeceği için, bu kriz ve kaos durumu da süregidecektir. Yani yönetimsizlik ve hukuksuzluk hali problemleri doğuracak, problemlerin çözümsüzlüğü de isyanları doğuracak, isyanlar şiddet ve terörle bastırmayı doğuracak, şiddet ve terör de intikam tohumlarının ekecek ve bir mevsim sonra yeni bir isyan boy verecektir. Sonuçta ne egemen uluslar sosyal barışa ve refaha kavuşacak ve ne de Kürdler.

Yönetilememenin Sosyo-Ekonomik Sebepleri ve Sosyo-Psikolojik Sonuçları16. yy’ da Osmanlı padişahının Kürd mirlerinden, kendi aralarında birini beylerbeyi, yani tüm Kürdistan’ın beyi olarak belirlemelerini istemesi ve Kürd beylerinin bunu başaramayıp padişahtan kendileri üzerinde, kendilerinin dışında birini atamasını istemeleri, Kürd tarihinin trajik dönemeçlerinden birini oluşturur.

Muhtemeldir ki Kürd beyleri o gün kendi içlerinden birini belirleyebilselerdi, ona itaat edebilselerdi, bugün yeryüzünü bu kadar uğraştıran ve çoğu zaman stratejik oyunların taktik hamlesi olarak sahaya sürülen Kürd davası diye bir dava olmayacaktı. Çünkü o gün lider olacak olan kişi sadece Botan emirliğine veya Bitlis emirliğine hükmetmeyecekti. O lider bir ülkeye yani Kürdistan’a hükmedecekti. Kanunları bir bütün ülkede etkin olacaktı, kendi vergisini toplayacak, ülkesinin ordusu olacaktı. Yine bu ülkenin bir merkezi, bir başkenti olacaktı. Bu lider Osmanlı imparatoru ile görüşürken yine diğer devletler ile görüşürken bir beyliğin adına değil bütün Kürdistan’ın temsilcisi olarak, Kürd ulusunun adına görüşecekti. Kısacası Kürdistan’da o gün bir yönetim geleneği oluşacak, siyaset geleneği oluşacaktı. Kürdler kendi yasalarını kendileri belirleyecek ve bu adalet bütün ülkede uygulanacaktı. Ancak o gün Kürd emirleri birbirlerine itaat edemediği için bu tarihi fırsatı kaçırmışlardır.

16. yy’dan 19. yy’a kadar Kürdistan tarihi, bir nevi, beyliklerin kendi iç tarihi yani bir bütün ülkeyi ilgilendirmeyen, yöresel, parçalı, padişahların sık sık bu beyliklerin iç yönetimlerine müdahale ettiği, bir kardeşten alıp diğerine verdiği, sürekli sınırlarını küçültüp, parçaladığı ve etkinliğini azalttığı bir tarih olmaktadır.

Bu süreç 18. yy’da yoğunluk kazanıp 19. yy başlarından doruğa ulaşınca artık bu Kürdler için tahammül edilemez bir seviyeye gelmiştir. Osmanlı imparatorluğu bu süreç içerisinde her tarafta yoğun toprak kayıpları yaşamış, yükselen milliyetçi dalga bir çok ulusun Osmanlıdan kopmasına yol açmış ve hiçbir üretimde bulunmadan, yüzyıllarca bu halklardan zorla aldığı vergilerle ayakta kalan saray ve İstanbul elitinin zevk ve sefahat içindeki yaşamı sürdürebilmesi tehlikeye girmiştir.

Bu durum karşısında Osmanlı İmparatorluğunun ilk hedefi, yeterince vergisini alamadığı, zenginliklerinden yeterince yararlanamadığı özerk Kürd beylikleri olmuştur. Osmanlı imparatorları kendi iç işlerinde bağımsız olan ve kendi hukuklarını icra eden bu beyliklerin statüsüne müdahale etmiş ve parçalamaya çalışmışlardır. Yine birbirine komşu beylikleri, aralarında sorun çıkarmak vasıtası ile, birbirine düşürmüş, zayıflatmaya çalışmıştır.

Denilebilir ki iki yüz yıldır süren Kürd isyanlarının temelinde yatan en etkili sebep budur. Yani yönetim sorunu ve kendi hukukunu icra etme sorunu. Bilindiği gibi bu durum sonucunda kaos boyverince Kürd beyleri Kürd toplumunu yanlarına alarak imparatorluğa karşı ayaklanmışlardır.

18. yy’ın başından başlayan ve 21. yy’ın başına kadar devam eden bu ayaklanmalar süreci aynı zamanda Kürd toplumunun ve Kürd bireyinin sosyal gelişimine büyük bir darbe vurmuştur. Aynı süreçlerden geçen diğer medeni uluslar bu süreci tarihsel olarak çok kısa bir zamanda bitirip, enerjilerini sosyal gelişimlerine ve ekonomik gelişimlerine verirken, Kürdler ve Kürdler karşısındaki diğer egemen uluslar için bu süreç büyük bir tıkanmaya ve sosyal tahribata neden olmuştur.

Denilebilir ki, 200 yıldır Kürd toplumu, Kürd egemenleri ile devlet arasında sürekli itilip kakılmakta, iki taraftan da, bütün sosyal ve ahlaki değerler ayaklar altına alınarak, çekilmekte ve Kürd toplumu bir tarafta olmaya zorlanmaktadır. Yani bir bakıma sosyal gelişimine ket vurulmakta, feodal yapının çözülmesi engellenmekte, demokratik bir geleneğin oluşması ve uygar bir yurttaşlık anlayışının oturması engellemektedir. Ve sonuç olarak Kürdlerin yeni yönetici sınıfı, bir türlü ortaya çıkamamakta veya çıkması engellenmektedir.

Aslında egemen ulus ve sınıflar yüzyıllardır Kürd toplumuna adeta şunu demektedirler. “Siz kendinizi yönetemezsiniz. Bunu yapabilecek bir toplum değilsiniz.” Gerçekte böylesi haksızca bir değerlendirmeye veri olabilecek olgular, yeryüzündeki herhangi bir toplumda ne kadar varsa Kürd toplumu içerisinde de o kadar vardır. Ancak görünmesi gereken acı tablo şudur; yüzyıllardır egemen ulus ve sınıflar Kürd toplumuna kendi kendisini yönetme şansı vermemişlerdir ancak Kürd toplumu kendilerine bu şansı vermiştir. Ve ortaya çıkan sonuç tam bir kaostur. Egemen ulus ve sınıflar ne savaş zamanlarında ve ne de hiçbir olağan dışı durumun olmadığı barış zamanlarında Kürd toplumunu yönetilebilmişlerdir.

Sonuç olarak ne Araplar ne Farslar ve ne de Türkler Kürd toplumunun kendilerine tanıdığı şansı doğru kullanmamışlardır ve toplumu yönetememişlerdir. İçlerine aldıkları birçok toplumu, bazen tamamen eriterek, bazen entegre ederek, bazen katliama uğratarak ve bazen de yönetimi kısmen onlarla paylaşarak bir şekilde onları yönetebilmişler. Ancak çok garip bir husustur ki, asırlardır bütün bu yöntemleri Kürd toplumu üzerinde denemelerine rağmen, bir türlü bunu başaramamışlardır. Kürdleri yönetmeye muktedir olamamışlardır. Ve kendileri açısından bu durum bir türlü açıklığa kavuşmadığı için de, Kürd Davası’nın özünü de bir türlü kavrayamamışlardır.

Bu durumdan dolayıdır ki devlet asırlardır kürdü direkt olarak değil de dolaylı olarak yönetmeye çalışmaktadır. Devletin yönetim ve kanun organları, Kürd toplumunu, içine girerek, kendi kanununu icra ederek değil de, Mir, Bey, Şeyh, gibi icracı organlar vasıtası ile yönetmektedir.

Devlet bugün dahi bu politikayı gütmektedir. Sistemin bütün partileri muhafazakarından, liberaline ve hatta sosyal demokratına kadar, yine bizatihi devlet organları, Kürdistan’da böylesi icarcı organlara dayanmışlardır. Bu durumu sadece pragmatik siyasetin bir sonucu olarak görmek yanlış olacaktır. Bu onlar açısından bir zorunluluktur. Bunun dışında Kürdleri yönetme şansları yoktur. Kürd bireyine, köylüsüne, emekçisine söyleyebilecek bir sözleri yoktur.

Bu anlamda diyebiliriz ki Kürd’ün devletle, devletin Kürd ile ilişkisi asırlardır bir gölgeler boksundan ibarettir. Devletin gözünde sözde halkın temsilcisi, halkın gözünde ise devletin işbirlikçisi olan bu icracı organlar, yüzyıllardır hem devlet ile Kürdler arasında kesinkes kopmaya yol açabilecek bir onurlu savaşı hem de olası bir onurlu birleşmeye yol açabilecek bir diyalogu da engellemişlerdir. Çünkü her iki durumda da artık kendilerinin bir yaşam şansı kalmayacaktır.

Aslında bu egemen elit asırlardır adeta Kürd toplumuna şunu demektedir: Ya benimsin ya da devletin postalları altında ezilirsin. Yine devlet de toplumumuza şunu demektedir: Ya benimsin ya da bu geri ve çağdışı yaşam zincirlerine mahkumsun. Ve her iki taraf da yeni bir çıkışa ve yeni bir yönetici sınıfının ortaya çıkışına son derece tahammülsüzdür ve bunun için çok yoğun bir işbirliğine gitmektedirler.

Şurası çok ilginçtir ki ne zaman ki Kürd toplumu bu icracı organlara yönelip, onları ortadan kaldırmaya kalkışmışsa, devlet onların yanında Kürd’e karşı dikilmiştir. Yine ne zaman ki devlet bu icracı organları saf dışı bırakıp direkt olarak Kürdleri yönetmeye, onların iç yapısını belirlemeye kalkışmışsa, o zaman da toplumsal bir huzursuzluk boy vermiş ve bu icracı organlar bu huzursuzluğu arkalarına olarak devlete karşı ayaklanmıştır.

Acaba bu isyanların gerçek nedeni, mirlik, şeyhlik ve ağalık kurumunu devre dışı bırakan devletin, Kürd toplumu ve bireyi ile doğru ve adil bir ilişki kuramamasıdır yoksa gelecekleri hakkında kuşkuya düşen bu icarcı organlarını toplum içerisinde bir kaos yaratarak onları yönetilemez kılmak istemesi midir?Aynı şekilde Kürdleri istediği gibi yönetemeyeceğini anlayan devlet, bu yönetime aday olan yeni merkezleri, kaotik durumlar yaratarak yönetemez kılmak, psikolojik saldırılarla bu merkezleri Kürd toplumunun gözünde küçük düşürmek, toplumun ve Kürd bireyinin bilincinde, biz kendimizi yönetemiyoruz, buna muktedir olamayız gibi bir kanı oluşturmak istemekte ve toplumu yoğun bir dezenformasyona maruz bırakmaktadır.

Devlet bu durum ile Kürd toplumu içerisinde sosyal, psikolojik ve yönetsel bir buhran yaratmak istemektedir. Kürd toplumunun değerlerini, onu toplumsal olarak var kılan değerleri ve kurtuluşa, kendi kendini yönetmeye olan inancını tahribata uğratmak istemekte, yine bununla Kürd mücadelesini manasız kılmak istemekte ve Kürd bireyini umutsuz bırakmak istemektedir. Egemen ulusun temsilcileri her fırsatta asıl mücadelenin Kürdleri umutsuz bırakmak olduğunu açıkça söylemektedir.

Bugün bile egemen ulus ve sözde aydınları, ikide bir sanki Kürdler muzur çocuklarmış gibi, yasaları hep çiğniyormuş gibi, ortaya çıkıp, Kürdler ne istiyor, diye sormaktadırlar. Egemen ulus ve sözde aydınları sanki Kürdlerden ne aldıklarını bilmiyorlarmış gibi Kürdlere ne vereceklerini bilemez görünmektedirler. Kendilerini Kürd halkına böyle göstererek, Kürd mücadelesini belirsiz, ne için olduğu belli olmayan, manasız bir mücadele gibi göstermek istemektedirler.

Aslında bu durumun altında yatan gerçek şudur. Egemen ulusların Kürdlere vereceği bir şeyleri olmadığı gibi, Kürd davasını anlama ve çözme güçleri yoktur. Buna muktedir değildirler. Çünkü bu onların varlık sebepleri ile çelişkili bir durumdur. Dolayısıyla egemenlerden bir çözüm beklemek yanlıştır. Bu sorunu çözecek olan Kürd ulusunun kendisi ve onun geleceği yönetmeye aday çocuklarıdır.

  Yönetilemeyen Ulustan Yöneten Ulusa Kürd toplumunun yönetilemediği gerçeğini ve yarattığı sonuçları sadece siyasal alanda aramaya çalışmak doğru olmayacaktır. Bu durumu aynı zamanda sosyal, hukuki, iktisadi, kültürel, psikolojik ve hatta kriminal emarelerde aramak daha doğru ve bilimsel olacaktır.

Yeryüzünü yöneten küresel güçlerin ve özelde ortadoğuyu yöneten devletlerin şunu anlaması gerekiyor ki, bu kadar kalabalık bir nüfus yığınına sahip olan ve bu kadar dinamik olan bu ulusun yönetilemiyor olma gerçeği, onlar için büyük bir risk durumudur. Bu durum, ne zaman, nerede kırılmaya uğrayacağı önceden kestirilemeyen ve yüzyılların enerji birikimini arkasına alan bir fay hattına benzer. Bu potansiyel risk, Kürd toplumu kendi kendini yönetmediği sürece, bu devletlerin, egemen ulusların karşısına sosyal, siyasal, ekonomik ve kriminal problemler olarak çıkacaktır. Kürd toplumunu, stratejik planlamalar yapıldığı bu bölgede, sahaya her zaman sürülebilecek taktik bir koz olarak görmek büyük bir hata olacaktır. Yine uygarlık için büyük bir utanç olacaktır. Doğru ve ahlaki olan yaklaşım, Kürd toplumunun tarihsel birikimine, sürekliliğine ve kendi iç dinamiğine saygı duymak, bu toplumun kendi bağrından kendi yeni yöneticilerini çıkarmasını sağlamak, bu toplumu yönetmeye aday olan merkezlere saygı duymak ve bu durum oluştuktan sonra onlarla adil ve barışçıl bir ilişki kurmaktır. Egemen uluslar şunu bilmeli ki; Kürd toplumunu onlara pazarlayan eski, gerici yönetici klik aynı zamanda onların da başına büyük bir belayı sarmaktadır. Çünkü bu işbirlikçi kliğin işi Kürd toplumunu satarak rant kazanmaktır. Ancak bunu kabul eden egemen uluslar ne yapacaktır? Ne kazanacaktır? İşte iki yüz yıllık büyük tahribat ortadadır. Denilebilir ki Kürd davasının acısını egemen uluslar da en az Kürdler kadar çekmiştir. Zaten bu toplumun kendini hiçbir gücün yönetimine teslim etmeyeceği apaçık ortadadır. Kürd toplumu bu hesapları yapan güçleri de şaşırtmaya devam edecektir.

Bu noktada, Kürd ulusunun, aydınlarının ve öncülerinin, yani bu toplumu yönetmeye aday olan merkezlerin, ne kadar ağır, tarihi ve karmaşık bir durumla karşı karşıya olduklarını görmeleri gerekmektedir.

Kürd davasının geleceğini egemen uluslardan çok, Kürd toplumunun kendisi belirleyecektir. Bu problemin tıkanıp trajik bir hal almasında da, yine yeni bir model ile ortaya çıkıp sosyal bir devrim yapmasında da asıl belirleyici olan Kürd toplumu ve öncüleri olacaktır.Kürd toplumu ve öncüleri, eğer tarihsel ve toplumsal olarak yeni bir şey yaratabilirse, bireyin devlet ile, yasa ile, toplum ile yine doğa ile olan ilişkisini yeniden tanımlayabilirse, yeni ve özgür bir toplumsal sözleşme yapabilirse, kısacası yeni bir sistem ile ortaya çıkabilirse, bin yıldır tıkanmaya, içten bozulmaya ve yozlaşmaya yüz tutmuş ve yorulmuş Ortadoğu toplumuna yeni bir soluk verebilirse, o zaman Kürd enerjisinin karşısında durabilecek hiçbir güç olamayacaktır. Kürd toplumunun mücadelesini ve bireyini ümitsiz kılmak isteyen bu yorgun egemen uluslar, Kürd enerjisi karşısında yapabilecek hiçbir şeyleri olmayacak ve artık bu davayı bitirebileceklerine dair ümitlerini kaybedeceklerdir. Ancak Kürdler ortadoğuya ve dünyaya eskiyi, hatta eskiden daha geri olan modelleri dayatırsa o zaman da Kürd davası içinden çıkılamaz, trajik bir hal alacaktır. Bu öngörülebilir bir realitedir.

Kürdlerin ortaya çıkaracağı bu yeni sistem, mutlak anlamda Kürd’ün kendi öz yönetimini ve öz yasasını içerecektir. Bunun dışındaki modeller, ister demokratik, ister kültürel, ister iktisadi isterse de salt insani haklar ile ilgili olan modeller, bu ilkeyi içermezse, Kürd toplumunu asla tatmin etmeyecektir. Çünkü Kürd davasının özü, öz yönetim ve öz yasa davasıdır. Demokratik ve insani haklar elbette olumlu katkıda bulunacaktır ancak problemi kökten çözemeyecektir.

Bu bütün Ortadoğu toplumlarının ve Kürd toplumunun mutluluğu ve refahı için gereklidir. Çünkü Kürdlerin de herkes gibi riayet edebileceği, ederken kendisini onurlu hissedeceği bir yasasının olması, dinleyeceği bir yönetiminin olması herkes için iyidir ve uygarlık için ileri bir adımdır. Egemen ulusların da Kürdlere bunu hak görecek kadar saygısı olmalıdır.

Yine eski Kürd egemen sınıfının da artık bu hazımsızlığı, bu ümitsiz bir kara sevdaya dönüşmüş, Kürdleri biz yönetiriz, biz pazarlarız, anlayışından vazgeçmesi ve medeni, uygar bir vatandaş gibi yaşamasını öğrenmesi gerekmektedir. Varsa bir tavsiyesi, bu yeni yönetici sınıfa tavsiyede bulunabilmeli, yeni yöneticilerin de onlara danışabileceği zamanlar olmalıdır. Bu Kürd ulusun toplumsal sözleşmesi ve gelecek ümidi olacaktır.

bedranh@hotmail.com

Benim üzerimde üniforma var

Posted on Çarşamba, 02. Nisan 2008 Topic: Güncel ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney geçen hafta geldiği Ankara'da sadece birkaç saat kaldı, ancak çok önemli görüşmelerde bulundu. Bu görüşmelerden en kritiği de, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'la gerçekleşti. Benim üzerimde üniforma var

Hürriyet'in haberi

Zeynep Gürcanlı YAZIYOR

"Yapılacağı yer" bile Türkiye ile ABD arasında sıkıntı yaratan Cheney-Büyükanıt görüşmesine, Paşa ile ABD'nin "resmen" ikinci adamı, ancak genel kanıya göre ise "asıl yöneticisi" olan Cheney arasındaki "PKK nasıl bitirilir?" sohbeti damgasını vurdu.

Edinilen bilgiye göre Cheney görüşmede konuya, Türkiye'nin Kuzey Irak'a yaptığı kara operasyonundan bahsederek girdi. PKK'nın Washington tarafından "ortak düşman" olarak görüldüğünü söyleyen Cheney, Türkiye'nin PKK'ya karşı mücadelesine desteğinin süreceği sözünü verdi.

CHENEY: SADECE ASKERİ ÖNLEMLER YETMEZ Ancak tam bu destek sözünün ardından Cheney, vermek istediği asıl mesaja geldi.

Türkiye'nin PKK'yı tamamen bitirmek için, örgütün destek aldığı ortamı da ortadan kaldırmak gerektiğini ifade eden Cheney, "Sadece askeri önlemler PKK'yı bitirmeye yetmez. Askeri önlemlere paralel olarak, Türkiye'nin güneydoğuda, halkın PKK'ya desteğini kesmek için çeşitli sosyal ve ekonomik önlemler de alması gerekir. Böylece teröristler, bölge halkından izole edilir ve sorun kökünden çözülür" mesajı verdi.

BÜYÜKANIT: BEN ASKERİM. SİZİNLE ÜNİFORMA İLE GÖRÜŞÜYORUM Diplomatik kaynaklara göre, Orgeneral Büyükanıt'ın Cheney'in bu çıkışına tepkisi ise, ABD Başkan Yardımcısı'nın beklemediği şekilde oldu. Paşa, üzerindeki üniformasını göstererek, "ben askerim" dedi ve devam etti: "Şu anda sizinle üzerimde üniforma ile görüşüyorum. Dolayısıyla terör örgütüne karşı ancak alınacak askeri önlemlerden bahsedebilirim..."

Orgeneral Büyükanıt bu sözleriyle, Güneydoğu'da atılacak olası ekonomik ya da sosyal önlemler için "gerçek muhatabın" kendisi değil, hükümet olduğu mesajını vermiş oldu.

Aralarında ABD'nin de olduğu Batı ülkelerinin Türk askerine yönelik en büyük eleştirileri, Genelkurmay'ın Türkiye'nin her türlü politikasında "söz sahibi olması" üzerinde odaklanıyor.

Büyükanıt Paşa'nın, kendisiyle Güneydoğu'da sosyal ya da ekonomik yeni önlemler almak gibi siyasi bir konuyu görüşmek isteyen Cheney'e verdiği yanıtın da, aslında bu tip eleştirilere "yanıt" niteliği taşıyor.