Gönderen: rizgarionline Tarih: 04.10.2007 Saat: 08:19
Katkıda Bulundu rizgarionline
Rizgarî Online/Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Hollandalı Hıristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Türkiye kararı, AP Dış İlişkiler Komitesi'nde 4 çekimsere karşı 48 'evet' oyuyla kabul edildi. Basına yansıyan haber ve bilgilere göre Önergede şu görüş ve başlıklar yer alıyor:
Kabul edilen değişiklik önergeleriyle, yeni Türk hükümetinin reform sürecine bağlı kalacağını açıklamasından memnuniyet duyulduğu vurgulanırken, hükümetin yeni anayasa girişimi teşvik ediliyor. Türkiye kararında bu kapsamda, "Yeni Türk hükümetinin temel insan haklarını ve özgürlükleri koruyacak yeni ve sivil bir anayasa niyeti memnuniyetle
karşılanır.Yeni anayasada Türkiye'nin demokratik ve laik karakterini garanti altına alacak denetleme ve dengeleme sisteminin kurulması ihtiyacının altı çizilir. Tüm siyasi partilere açık ve uzlaşıya dayalı anayasal süreci desteklemeleri çağrısı yapılır. Bu kapsamda daha önceki seçim barajı (düşürülmesi) önerisi hatırlatılır. Anayasa projesinin TCK 301 başta olmak üzere acil reformları ertelememesi gereği vurgulanır" deniliyor.
Enerji faslı:
AB üyesi ülkelere, teknik hazırlıklar tamamlanır tamamlanmaz enerji faslında Türkiye ile müzakereleri başlatmaları çağrısı yapılan metinde, AB'ye doğalgaz arzının çeşitlendirilmesinde transit geçiş noktası olarak Türkiye'nin önemine vurgu yapılıyor.
Kadın hakları:
Kadın haklarının ihlalinden üzüntü duyulduğu belirtilen metinde, "namus cinayetlerinin ciddi endişe kaynağı olmayı sürdürdüğü" ifade ediliyor.
Kürd sorunu:
Yeni hükümetin Kürd sorununa kalıcı çözüm bulunması için siyasi girişim başlatması gerektiği belirtilerek, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün “Güneydoğu Anadolu “gezisinden memnuniyet duyulduğu belirtiliyor.
PKK :
PKK'ye "acil ateşkes ilan ederek buna uyması" çağrısı yer alan belgede, Türk hükümetinden ve Irak'taki tüm siyasi güçlerden "terörizmle mücadelede ve terörizmi önlemede işbirliğini güçlendirmeleri" talep ediliyor.
TSK:
Türkiye kararına verilen değişiklik önergeleriyle ayrıca "ordunun siyasete tekrar tekrar müdahalesinden rahatsızlık duyulduğu" ifadesi metinden çıkarıldı.
RO/Zilan Dersim
Hüseyin İnan/Tarih: 4 Ekim 2007 Perşembe Bölgesel ve uluslar arası güç dengelerini görmezlikten gelerek, “ben istersem olur” mantığı ancak Donkişotluk olur. Kabul etsek de etmesek de, artık Kürt meselesinde ABD’nin “çözüm önerileri” ve dayatmaları dışında bir seçeneği hayata geçirmek pek mümkün görünmüyor. Geçen sene ABD’nin baskısıyla (gerçi PKK’nin lider kadrosu “A. Öcalan istediği için ateşkes ilan ettik” dediler) Oysa o dönemde avukatları Öcalan ile görüştürülmüyordu. Olsun, kim önermiş olursa olsun ilan edilmesi önemliydi. 1 Ekim’deki ateşkes ilanından sonra Amed’de bombalar patladı. Patlamadan sonra PKK yaptığı açıklamada “Türk devleti savaşı sürdürmek istiyor” diyerek bombaların adresini gösterdi. Ve tek taraflı ateşkese rağmen bir yıl boyunca şiddetli çatışmalar yaşandı. Birkaç haftadır farklı çevrelerden gelen açıklamalar PKK’nin silahları tamamen bırakması yönünde. ABD diş işlerinden Nicolas Burns, geçtiğimiz günlerde Ankara’yı ziyaret etti. Elindeki dosyalardan birinde isim belirtilmese de PKK için bir genel af da vardı. Irak hükümeti ile Türk hükümeti arasındaki sıcak takip meselesi Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı M. Barzani’nin ve dolayısıyla ABD’nin vetosuna takıldı. ABD Senatosu’na sunulan tasarıda Irak’ın üçe bölünmesi öneriliyordu ve kabul edildi. DTP’liler ve kimi sivil toplum örgütleri PKK’nin silah bırakmasını istiyor. Amed’de “Türkiye’de Kürtler ve Barış” konulu bir toplantı düzenleniyor. En önemlisi de Kürt halkı savaşın bitmesini istiyor. Bütün bu tartışma ve önerilerin en yoğun olduğu günlerde, Şırnak’ta aralarında korucuların da olduğu 12 kişi öldürülüyor. Türk devleti Kürtlere karşı savaşını sürdürmek istiyor. Ve bahanesi de hazır, PKK. En son örnek 3 Ekim günü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki konuşmasından sonra, Avrupalı parlamenterlerin, Gül'e Kürtler ve laiklik konusundaki endişelerini sordukları sırada yaşanıyor. “Sorulardan biri şöyle: “Kürtlerin haklarını alıp alamadığıyla ilgili bize net bir cevap verebilir misiniz?” Gül’lün cevabı: “Türkiye'de her vatandaş eşittir. Daha önce kültürel hakların kullanılmasıyla ilgili sorunlar vardı. Ancak şimdi Kürtçe medya var. Eğitim var. Belki inanamazsınız ama var. Daha önce bunların bir kısmı mümkün değildi ama şimdi mümkün. Ayrıca Türkiye üniter bir devlet biz bunun aksini düşünmüyoruz. Bu yüzden farklılıkları zenginlik olarak görüyoruz ama bütünlüğü tehdit etmesine izin vermeyiz. Terör ülkemizi tehdit ederse tedbirleri almakta geri durmayız” Avrupalı Parlamenterlerin sorularından kurtulmanın en kolay yolu ve Türk tarafı için tılsımlı kelime “terör” Çok zorlandılar mı “PKK terörü” deyip işin içinden çıkıyorlar. Şuna bütün Kürtler olarak nasıl bir cevap verebiliriz? Peki bunlara bu fırsatı ve kolaylığı neden veriyoruz? Cevabı çok basit! Biz Kürtler, liderlerimiz de dahil düşmanlarımızın ayağına, Kürdün beynine sıkarız. Sonra da düşmanın değil de Kürdün ölümüne şaşarız. PKK 1999’da Kürdistan’ın Güneyine çekilince, çevremdeki bir çok kişi ihanet olarak değerlendirmişti bunu. Bende, devletin en azından Kürtleri öldürmek için bahanesi kalmamıştır diyerek savundum. Yine o dönem “Savaşmaya karar verselerdi ben hemen dağa giderim” diyenler ise hâlâ savaş kararını bekliyorlar... işte biz böyleyiz. Şırnak’daki katliamı Türk basını bütün dünyaya şöyle duyurdu: “Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesi Beşağaç köyü bölgesinde köylerine su getirmek amacıyla çalışan ve minibüsle köylerine dönerken, PKK terör örgütü mensupları tarafından pusuya düşürülen 7'si geçici köy korucusu olan 12 kişi öldürüldü” Evet, köylerine su getirmek için, hem de yanlarında korucu olmayanlar da var. Daha önceden de biliyoruz ki, bu tür eylemleri Kürdistan’da kontrgerilla sıkça yapmıştır. Bizzat A. Öcalan’ın kendisi hem İmralıdaki duruşmaları sırasında, hem de farklı dönemlerde bu tür eylemleri, “örgüt içindeki çeteler yaptı” diye defalarca açıklamalarda bulundu. Maalesef, bu tür açıklamalardan sonra, PKK’nin “biz yapmadık demesi”nin inandırıcılığı ister istemez tartışılacaktır. Bu da Kürtlerin değil, Türk devletinin işine yarayacaktır. ETA’da Bask Ülkesi’nin bağımsızlığı için savaşıyor. Bugüne kadar kaç tane Basklı bu örgütün eylemleri sonucu ve ya buna bağlı sebeplerden dolayı öldü dersiniz? Ya Kürdistan’da? Bu arada KCK, bir yıllık ateşkes sürecinin bilançosunu açıkladı: ‘’Bir yıllık süre içerisinde Türk ordusu toplam olarak 478 operasyon düzenlemiş. Yine Türk ordusu ve İran ordusunun ortak operasyon sayısı 5, toplam operasyonların sayısı 483, bu operasyonlarda yaşanan temas sayısı 406, toplam Türk devletinin kayıpları 852, yaralı sayısı 476’dır. Bu operasyonlarda toplam olarak 181 gerilla şehit düşmüştür. Bu operasyonlar sonucunda bilânçoda da görüldüğü gibi yoğun can kayıpları yaşanmıştır. Ateşkese rağmen gerçekleştirilen bu operasyonlarda yaşanan can kayıplarından AKP hükümeti ve Türk ordusu sorumludur.’’ “Savaşı Batıya taşıyacağız” türünden savrulan bütün tehditlere rağmen savaş alana hep Kürdistan oldu. PKK ile korucuların arası doğal olarak iyi değil. Şırnak’da 10 bin tane korucu da öldürseniz bu savaşın akışını değiştirmez. “Bırakın bir birlerini yesinler” diyerek daha çok korucu çıkartırlar karşınıza. Öcalan’ın kendisi de defalarca şunu söyledi: “PKK, Türk devletini askeri olarak yenemez. Türk devleti de Kürtleri öldürerek bitiremez” Nasıl olsa öldürerek bitiremez diye, öldürmesi mi gerekiyor? Örgütün lideri Öcalan, her ne kadar son dönemlerde “Benden pratik liderlik yapmamı beklemeyin. Koşullarım buna uygun değil” dese de. Örgüt, Öcalan’ı pratik önder olarak görmeye devam ediyor. Ya da öyle görünsün istiyor. Yoksa kimse sorumluluk almak istemiyor! Yani, Öcalan’ın “PKK devleti askeri olarak yenemez” lafından sonra neden savaşta ısrar ediliyor? “Biz istemiyoruz devlet istiyor ya da bizi savaşa zorluyor” diyenler çıkacaktır. Öyleyse devletin eline bu fırsatı vermeyin. Nasıl mı? 1999’da olduğu gibi Güney Kürdistan’a geçerek. Hem şimdi Güney o zamana oranla daha da güvenli. Ayrıca yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı da durum 1999’dakinden çok daha farklı ve Kürtlerin lehine. En azından şimdilik. “Kazanamazsak bile Kürt halkını savunmak için buna mecburuz” diyenler de çıkacaktır. Evet siz Kürt halkını savunmak için oradasınız ama, devlet gerilla, yurtsever, korucu v.s. adı altında Kürtleri öldürmeye devam ediyor. Hem içeride hem de dışarıda bahane olarak da sizi gösteriyor. Şu 1999’dan 2004’ün Haziranına kadar, yani Kürt halkını “savunmadığınız” dönemde öldürülen Kürt sayısı, şu son birkaç yıllık “savunma” döneminde öldürülenlerle kıyaslanamayacak düzeyde. Hem arkadaşlarınız öldürülüyor, hem masum Kürt halkı. Çıkarlarına uyuyorsa korucuları da öldürüyorlar. Ama tepkiler için adres sizsiniz. Sizce de bir yerlerde bir yanlışlık yok mu? Savaşın sürmesi pratikte Kürt halkına bir fayda getirmiyor. Aksine daha çok genç evlatlarını kaybediyor. Sokaklar dilenci Kürt çocukları ve yaşlı kadınlarla dolu. Genelevlerde köyü yakılıp, sürgüne yollanan Kürt kadınları çalıştırılıyor. Ekonomik olarak Kürdistan felakete durumda. Kürt halkını, kültürünü ve en önemlisi dilini bugüne kadar yaşatan köyler haritadan silindi. Kalanları yakmak için fırsat bekliyorlar. Yüz binlerce, hatta milyonlarca Kürt ülkesini ter ketti. Bunların geri dönmesi kolay, belki de mümkün olmayacak. Kürt toplumu bir trajediden diğerine sürükleniyor. Köyünde bağında, bahçesinde çalışan Kürt, mevsimlik işçi olarak Türkiye’nin dört bir tarafında rezil, perişan durumda. Bu savaş kirli olmaktan çıktı, amaçsız bir savaş olmaya doğru hızla ilerliyor. Bağımsız Birleşik Kürdistan’dan, Kültürel haklara indirgenen (buna da tamam!) talepler ki, bunların arasında en önemlisi dil olarak gösteriliyor; şu acı gerçeğe bakın ki, korucular köylerinde Kürtçe konuşuyor, örgütün lider kadrosu, sempatizanı, tabanı, basın yayın organlarının tamamına yakını ve legal partisinin dili Türkçe... Korucu köylerinden DTP’ye azımsanmayacak sayıda oy çıkıyor. Kürdistan’ın en büyük Türkçe konuşan şehri, kalesi Amed, gelecek seçimde AKP’nin eline geçecek.! Siz bakmayın O. Baydemir’in gürlemesine, maalesef Diyarbakır da gidici, eğer AKP büyük bir hata yapmazsa. Sonra da “AKP halkı açlıkla terbiye ediyor” demeyin. İyi ki Öcalan bunu söyledi. Artık ilkokul çocuklarına dahi “dersler nasıl gidiyor?” diye sorsanız “AKP halkı açlıkla terbiye ediyor” cevabını alıyorsunuz. DTP’liler aynı cümleyi günde o defa tekrarlıyorlar. Hiç bir şey değilse de, ayıptır. Öcalan’ın söylediklerinin üzerine de iki cümle siz koysanız kıyamet kopmaz ya... Seçimlerde AK Partinin Kürdistan’da DTP’den daha fazla oy almasının en önemli sebebi, aslında Kürt halkının bu tarz bir savunma ve savaş istemediğidir. Oysa Kürt halkı daha zor koşullarda da DTP’nin geldiği geleneğe destek vermiştir. Ama şimdi moda deyimle, AK Partinin dağıttığı “üç beş kilo patates ile Kürt halkını satın aldı” demek, Kürt halkına yapılabilecek en büyük hakarettir. Evet, kimi Kürtleri öldürüp cesetlerini parçalıyor, defin için ailelerine dahi vermiyorlar. Kimilerini de öldürüp sonra da onlara cenaze töreni düzenliyorlar. Bu öldürülenlerin aileleri de büyük ihtimalle, diğer Kürtlere düşman olacaklar. Geçenlerde Ahmet Altan’ın Gazetem Net’te, PKK’nin çıkışını ve 12 Eylül cuntasının Diyarbakır Cezaevi’ndeki zulmünü konu alan bir yazısı vardı. Şöyle diyor Altan: “Kürtlerin geçmişinde Öcalan ve PKK kutsal değerler olarak vardır. Ama soru şudur: Kürtlerin geleceğinde Öcalan ve PKK var mıdır?” Evet. PKK ve Öcalan Kürtlerin geleceğinde de var olmak istiyorsa ki, istiyorlar; o halde Türk devletine bahane bırakmamalılar. Altan kardeşlerin Kürtlere olan yaklaşımı diğerlerinden çok farklı. Aynı yazıda Altan şöyle devam ediyor: “Yollara mayın döşemek, pusu kurmak, gerginlik yaratmak, iktidarını sürdürmek isteyen “derin devlete” yarıyor sadece. PKK, neden ‘derin devletin’ böylesine işine yarayacak bir politika izliyor?” Dedik ya; biz Kürtler, liderlerimiz de dahil, düşmanlarımıza zarar vermemek için ayağına, Kürdün ise beynine sıkarız. Sonra da düşmanın değil de Kürdün ölümüne şaşarız. Yine de şimdiye kadar yaptığımız hatalara yenilerini eklemeyelim, bu bile büyük bir başarı olur, biz Kürtler için. Onlara bahane vermeyelim. Oyunlarını boşa çıkartalım. Ölmek, öldürülmek için değil yaşamak için inat edelim. Koşullar değişti, silahları Kürt halkının geleceği için susturalım. Onların istemediği de bu, öyleyse doğru olan da bu... Hüseyin İnan zengaso@yahoo.de
Gönderen: rizgarionline Tarih: 03.10.2007 Saat: 03:24 Katkıda Bulundu rizgarionline
Rizgarî Online/Alman Birlik 90/Yeşiller Partisi Eş Başkanı ve Almanya Federal Meclisi Alman-Türk Parlamenterler Dostluk Grubu Başkan Yardımcısı Claudia Roth, "DTP ile PKK'yi aynı kefeye koymaktan vazgeçmeliyiz” dedi. Roth, Almanya'nın Ankara Büyükelçiliğinde basın mensuplarıyla bir araya gelerek, Türkiye ziyaretine ilişkin bilgi verdi ve gündeme ilişkin soruları yanıtladı. Şırnak'taki terör saldırısından derin üzüntü duyduğunu ifade eden Roth, "Bu saldırının suçlularının yargıya teslim edilmesi gerektiğini" söyledi.
DTP'nin TBMM'ye girmesini olumlu karşıladığını belirten Roth, Ahmet Türk ile uzun yıllardır tanıştığını, kendisinin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'yle tokalaşarak verdiği sinyallerin de çok olumlu olduğunu belirtti.
DTP'nin bazı söylemlerinin Türkiye'de tepki çektiğinin hatırlatılarak, bunların barışçıl bir perspektife yardımcı olup olmayacağının sorulması üzerine Roth, Türk Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın yaptığı konuşmaya atıfta bulunarak, "Demokratik yollarla seçilmiş olan politikacıları meclisten kovma girişiminde bulunduğunu görüyorum. Parlamentonun açıldığı bir günde böylesine ifadelerde bulunmak, hiçbir biç im de amaca hizmet etmeyecektir" şeklinde Büyükanıt’a uyarıda bulundu.
DTP milletvekillerinin son yapılan saldırının bir an önce aydınlığa kavuşturulması yönündeki ifadelerinin de altını çizen Roth, "PKK ile DTP'yi aynı kefeye koymaktan vazgeçmeliyiz. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. PKK’de bir an önce silah bırakmalı ve barışçıl bir ortamın yaratılmasında hizmet etmelidir" dedi.
RO/Zilan Dersim
ŞIRNAK (DİHA) - Şırnak'ın Beytüşşebap İlçesi kırsalında çıkan çatışmada hayatını kaybeden HPG'lilerin cenazelerini almak için Kato Dağı'na çıkan aileler, 3 cenazeyi alarak geri döndü. Cenazeler Beytüşşebap Devlet Hastanesi morguna getirildi. Kato Dağı'nda kırsalında çıkan çatışmada hayatını kaybeden HPG'li Nazan Bayram , İhsan Tekeş, Zeki Gökberk ve Hakan Turgut'un aileleri çocuklarının cenazelerini almak için sabah saatlerinde çatışma alanına doğru yola çıktı. HPG’li Tekeş, Gökberk, Turgut ve Bayram'ın ailelerine, DTP Şırnak İl Başkanı İzzet Belge, DTP Beytüşşebap İlçe Başkanı Yusuf Temel ve beraberinde yaklaşık 100 kişi eşlik etti. Beytüşşebap'ın Setka Köyü'ne doğru yola çıkan aileler, uzun bir yolculuktan sonra 'Özel Güvenlik Bölgesi'ndeki Derya Mala mıntıkasına gitti. 4 kilometre yürüdüler Yaya olarak 4 km yürüyen kalabalık grup, kırsal bölgede 3 cenazeye ulaştı. 'Nuda' kod Nazan Bayram adlı HPG'linin cenazesini ailesi teşhis ederken, 2 HPG'linin cenazesi teşhis edilemedi. 1'i kadın olmak üzere toplam 3 HPG'li getirilen cenaze torbalarına konuldu. Soğukkanlılıklarını koruyan aileler cenazeyi akşam saatlerinde Beytüşşebap Devlet Hastanesi morguna getirdi. Hastanede sedye vermediler Cenazelerin konulması için hastanede sedyenin verilmemesi nedeniyle aileler ile polis arasında kısa süreli gerginlik yaşandı. DTP İl Başkanı Belge ve parti yöneticileri araya girmesiyle ortam sakinleşti. Bu duruma tepki gösteren aileler cenazeleri morga taşıdı. Ailelerin hastanedeki bekleyişi sürüyor. Çıkan çatışmada yaşamını yitiren ve cenazeleri alınmayarak Beytüşşebap Devlet Hastanesi morgudan bekletilen HPG'li sayısı 7'ye ulaştı. Daha önce 'Goran' kod adlı Hamit Bayram'ın cenazesi ailesi tarafından teşhis edilmesine rağmen cenazesi verilmemişti.
(28.09.07) - Geçen yıl Alanya’da katıldığı bir konserde söylediği “Askerler de gerillalar da bu ülkenin evladıdır. Ölen gençlerimiz için yüreğim yanıyor. Kürt sorunu barışçıl bir çözüme kavuşturulursa, ölümlerin önüne geçebileceğimize, akan kanı durdurabileceğimize inanıyorum.” sözlerinden dolayı hakkında dava açılan ve 15 yıla kadar hapsi istenen sanatçı Ferhat Tunç’a destek amacıyla çeşitli sivil toplum örgütleri bugün İHD İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı gerçekleştirdi.
İmzacı kurumlar adına basın açıklamasını okuyan İHD Temsilcisi Oya Ersöz, Ferhat Tunç’un konserde söylediği sözlerin hiçbir şekilde şiddet içermeyen aksine, savaşa, şiddete, çatışmalara karşı duran nitelikte olduğunu belirtti. “Ferhat Tunç’un bu sözleri hazırlanan iddianamede “bölücülük” olarak değerlendirilirken, İsmail Türüt gibi “sanatçı” kisvesi altında ırkçılık, milliyetçi bağnazlık yapanlar için aynı yargı organlarının aynı hızla harekete geçmeyişi manidar ve dikkat çekicidir.” diyen Ersoy, Tunç’ un sözlerinin “bölücülük propagandası” olarak addedilmesi ve cezalandırılmak istenmesinin demokrasinin asgari normlarından biri olan düşünce ve ifade özgürlüğüne vurulan bir darbe olduğunu ifade etti.
Basın açıklamasına katılan Ferhat Tunç da toplantıda söz alarak düşüncelerini dile getirdi.
Tunç: “Halkların kardeşliğini savunmaya devam edeceğim!”
“Türkiye’nin başta Kürt sorunu olmak üzere hiçbir sorununa karşı duyarsız kalmamı kimse beklemesin. Konuşmalarıma, verdiğim mesajlara peş peşe davalar açılsa da, ben barışı, demokrasiyi, halklarımızın ve insanlarımızın kardeşliğini savunmaya devam edeceğim” diyen Tunç, kendisini dünyanın ve Türkiye’ nin tüm sorunlarına karşı sorumlu hissettiğini ifade etti. 4 Ekim’ de İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davaya birçok sivil toplum örgütü ve aydının yanı sıra Avrupa Parlementosu üyelerinden Jens Peter Bonde ve Niels Hausgarrd, Freemuse direktörü Ole Raitov ve Danimarka’nın ünlü sanatçılarından Poul Henrik Jensen’in de katılacak.
Davaya destek çağrısı
Açıklamanın sonunda imzacı kurumlar Ferhat Tunç’un davasına katılım çağrısında bulundular. Açıklamada imzası yer alan kurumlar; İHD İstanbul Şubesi, DTP İstanbul İl Örgütü, ÖDP İstanbul İl Örgütü, EHP İstanbul İl Örgütü, Emek Partisi İstanbul İl Örgütü, SDP İstanbul İl Örgütü Hak ve Özgürlükler Partisi İstanbul İl Örgütü, KÜRT-KAV, Kürt Enstitüsü, Mezopotamya Kültür Merkezi (Elif Kaya), BEKSAV, Akın Birdal – DTP Diyarbakır Milletvekili, Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği, Halkevleri İstanbul, Göç-Der, Munzur Aydın ve Sanatçı Platformu, Türkiye Barış Meclisi İstanbul Girişimi, ESP, Sosyal Demokrasi Vakfı, Dema Nû Gazetesi İstanbul Temsilciliği, Genç Siviller (Yıldıray Oğur), Sosyalist Çizgi Bilgi İşlem Merkezi, PSAKD Kültür Sanat Sekreteri Erdal Yıldırım, 78'liler ADADER
Metnin altına ayrıca; Cezmi Ersöz, Hasan Kıyafet, Sungur Savran gibi çok sayıda aydın-sanatçı da imzası yer alıyor.
İhsan DÖRTKARDEŞ DHA /IRAK Kürdistan Demokrat Partisi (IKDP) lideri ve ‘Kürdistan Bölge Başkanı’ Mesut Barzani’nin sözcüsü, aynı zamanda Kürdistan Emekçiler Partisi Sekreteri Kadir Aziz, Kerkük’te referandumun yapılmaması halinde Irak’tan ayrılma hakları olacağını, Bağdat Hükümeti’nin zayıf olmasından dolayı Türkiye ile Irak arasındaki ‘güvenlik’ anlaşmasına imza atıldığını öne sürdü.
Bağdat’taki Şii Hükümetin, Irak’taki Sünniler’in yanında yer alan Türkiye’nin desteğini almak için Ankara’yla güvenlik anlaşması imzaladığını öne süren Aziz, Türkiye’nin bu anlaşmayla Kuzey Irak’a yapacağı sınır ötesi operasyonları meşrulaştırmaya çalıştığını belirtti. Aziz son olarak, Bağdat’ta kontrolü sağlayamayan Irak hükümetinin Kandil Dağı'nda PKK’ya karşı savaşacak gücü olmadığını söyledi.
Kadir Aziz, Kerkük’te referandum yapılmasını öngören Irak Anayasası’ndaki 140’ıncı maddenin yerine getirilmesi halinde Kürtler'in Irak’tan ayrılacağını öne sürdü. Irak anayasasının Kerkük kenti ile ilgili 140’ıncı maddesinin yerine getirilmesi sürecini denetleyen ‘İzleme Komitesi’nde de yer alan Aziz, “140'ıncı madde uygulanmazsa bu anayasanın ihlali anlamına gelir. Bu durumda Kürtler' Irak’tan ayrılma hakkı doğar'' dedi.
Kürdistan TV’nin haberine göre, Kadir Aziz, referandum sürecinde bugüne kadar boşuna zaman harcandığını artık Kürt liderlerin buna karşı ciddi bir tutum sergilemesi gerektiğini belirtti. Irak anayasasında yer alan, “Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması için anayasanın uygulanması şarttır'' yönündeki maddeye atıfta bulunan Kadir Aziz, 140’ıncı maddenin yerine getirilmesi için sadece 3 aylık bir zamanın kaldığını, zamanında uygulanmaması halinde bunun anayasanın ihlali anlamına geleceğini, dolayısıyla bu maddeye göre Kürtlerin Irak’tan ayrılmaya yönelik anayasal hakkının doğacağını kaydetti.
Aziz ayrıca Kürt yetkililerin, Kerkük’ün kaderini belirleyecek olan 140’ıncı maddenin uygulanmasında görevli kişilerden görevini kötüye kullananlar varsa bunların yasalara göre hesap vermesini sağlamasını beklediklerini belirtirken, “Kürtler yasal haklarını kullanmalıdır. Bağdat yönetimi sadece siyasal değil, hukuksal yönde de sıkıştırılmalıdır'' dedi. 140’ıncı maddenin ertelenebileceğini dile getiren Kadır Aziz, “Önemli olan ertelenme değil, gerçekleşen ertelenmeden sonra belirlenecek yeni tarihte bu maddenin yerine getirilip getirilmeyeceğidir. Bu nedenle Kürt liderler bunu garanti altına almalıdır'' diye konuştu.
Kürdistan gerçeği, Kürt ulusal sorunu ve onurlu tavır
Kemal Burkay/Geçmişte zaman zaman yazdım: ”Türkiye” adı Lozan’la ortaya çıktı, yani 84 yıl önce. Kürdistan adı ise binlerce yıldan beri var. İran Selçuklularının daha bin yıl öncesi ”Kürdistan” adını kullanmaları bir yana, bu ad Eski Yunan ve Roma döneminden beri var; hatta ondan da önce. Kürtler, tarihin tanık olduğu en eski dönemlerden beri adına Kürdistan denen bu coğrafyanın üzerinde yaşıyorlar.
Bu yazıda amacım tarih üzerine uzun uzun yazmak değil, bu basit gerçeği birilerine hatırlatmak.
Tarihi gerçek böyle olduğu halde, ne ilginçtir ki, Anadolu’nun yerli halklarından Ermeniler soykırıma uğratılıp Rumlar kovulduktan, Kürtlerin desteğiyle ”Kurtuluş Savaşı” denen şey kazanılıp Anadolu ve Trakya’da ”Türkiye” adıyla bir devlet kurulduktan sonra, Kürtler de Kürdistan da yok sayıldı, bu adlar yasaklandı ve bir yandan baskı ve katliama dayalı korku ve terör, diğer yandan da yoğun bir propaganda ile unutturulmaya çalışıldı.
Türk devletinin bu işte epeyce başarılı olduğu söylenebilir. Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen kırk yıl boyunca Kürt sözcüğü basın-yayın alanından, eğitim sisteminden tümüyle dışlandı. Kürt yazı dilinin tüm ürünleri yasaklandı, yakıldı, yok edildi. Kürdistan adı ise nerdeyse unutturuldu. Kürt kültür yaşamı çoraklaştırıldı. Gerçi Kürtler tüm bunlara rağmen dillerini unutmadılar; ama binlerce yıllık bir geçmişi olan Kürt yazı dilini ve zengin tarihlerini tanımaz oldular, kendi kimliklerine önemli ölçüde yabancılaştılar.
1950’li yılların sonlarında ve 1960’lı yıllarda, bir yandan Güney Kürdistan’da Mustafa Barzani’nin önderliğinde başlayan Kürt ulusal direnişi, diğer yandan dünyamızda hızlanan ulusal kurtuluş hareketleri ve sosyalist devrimlerin etkisiyle, Türkiye sınırları içindeki Kuzey Kürdistan’da da Kürt ulusal hareketi usul usul canlandı. Kürt aydınları nice baskıyı, zindanı, işkenceyi göğüsleyerek Kürt sorununu tartışmaya başladılar, Kürtçe yazmaya çabaladılar. Kürt halkı dilini, kültürünü, tarihini, kısacası kimliğini yeniden keşfetmeye başladı. Kürdistan adı ise ancak 1970’li yıllarda geri geldi. Kürtler bir ulus olduklarının bilincine varıp kendilerine özgü yurtlarını, ”Doğu ve Güneydoğu” filan değil, gerçek adıyla, gerçek boyutlarıyla, yani dört devlet arasında bölünmüş ve sömürgeleştirilmiş Kürdistan diye çağırır oldular.
Gerek 1974 yılında kurulan Kürdistan Sosyalist Partisi’nin, gerekse diğer yurtsever güçlerin bu dönemde büyük fedakarlıklara katlanarak, büyük bedeller ödeyerek verdikleri mücadele rejimin ideolojik duvarını paramparça etti. Kürt ulusal mücadelesi canlandı, kitleselleşti. Onunla birlikte rejimin baskı ve tuzakları da arttı.
Buna ilişkin olarak son 40-50 yılın öyküsünü genç kuşaklar iyi bilmeseler bile, biz, 60-70’indeki insanlar hep birlikte yaşadık.
Rejimin Kürt ulusal hareketine kurduğu tuzakların başında Öcalan eliyle örgütlenen PKK vardı. PKK tüm Kürt partilerinden daha radikal göründü. Dört parçanın birliği ve bağımsız Kürdistan gibi makro hedefleri savundu, koşullara bakmaksızın silahlı mücadeleyi mutlaklaştırdı. Bunun yanı sıra o dönemdeki tüm Kürt ulusal örgütlerini işbirlikçi saydı, düşman gibi gösterdi ve onlarla savaşmayı temel bir politika yaptı. Kürdistan’da aşiret kavgaları çıkardı.
Rejim PKK eliyle Kürt sorununu terörize etti. 1980’li yıllarda Öcalan Suriye’ye geçti ve PKK’nın ipleri bu kez de Suriye’nin eline geçti. Suriye, onun yanı sıra İran, onu Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullandılar.
PKK 1984 yılında Türkiye’ye karşı bir partizan savaşı başlattı. Biz daha o zaman, iç ve dış koşulların uygun olmadığı bir dönemde başlatılan bu savaşın başarı şansı olmadığını, karşı tarafa yarıyacağını ve Kürt halkına çok büyük zararlar vereceğini söyledik.
Sonuç ise farklı olmadı. Rejim PKK’nın eylemlerini bahane ederek Kürt halkına karşı amansız bir terör estirdi, dört bin köyü, onlarca kasabayı yakıp yıktı, 3-4 milyon insanımızı sürdü, Kürdistan’ın kırsal kesimini önemli derecede boşalttı. Kürdistan’da ekonomik ve sosyal hayat çöktü. Halk savaştan yoruldu, bıktı. Onbinlerce cana da mal olan bu çatışmanın Kürt halkı açısından herhangi bir kazanımı olmadı. Öcalan, bilerek-bilmeyerek yaptığı yanlışlarla kendisinin ve örgütünün adını teröriste çıkardı; böylece Türkiye’ye büyük bir propaganda üstünlüğü verdi, Kürt halkına karşı militarist rejimin elini serbest kıldı.
Kısacası Türk rejimi, ustaca bir oyunla Kürt devrimine düşük yaptırdı.
Sonuçta Suriye, Türkiye’nin baskılarına direnemeyip Öcalan’ı ülkesinden çıkardı. Dünyada sığınacak yer bulamayan Öcalan ABD’nin desteğiyle yakalanıp Türkiye’ye teslim edildi. Daha ilk günden Türk devletinin –yeniden- hizmetine girdi. Hedef olarak ne bağımsız Kürdistan kaldı, hatta ne de federal veya otonom çözüm.. Öcalan tüm bunları bıraktı, gericilik sayar oldu. Üniter devleti ve Kemalizmi benimsedi. Silahlı mücadeleyi bıraktı, partisinin adını ve programını bile terketti.
Ta ki, İmralı yoluyla onu yönlendiren Türk derin devleti yeniden, kendi planları ve terör edebiyatı için, PKK’nın adına ve silahlı eylemlerine gerek duyuncaya kadar…
Öcalan’ı bir puta çevirmiş olan PKK ise bu süreçte onu kuzu kuzu izledi.
Rejim görünürde PKK’yı terörist bir örgüt, Öcalan’ı da teröristbaşı saymasına rağmen, gerçekte onun ve yandaş legal örgütlerinin eliyle Kürt ulusal hareketini pasifize etmeye, içini tümden boşaltmaya, teslim almaya çalışıyor.
Ama bu kadar teslimiyet rejime yetmiyor. Örneğin DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un yazdıkları –üniterciliği, Kemalistliği, Türk ordusunun Güney Kürdistan seferine ”kardeşlerin kucaklaşması” yaftası altında yeşil ışık yakması- ve DTP yönetiminin bir bütün olarak ”Türkiye’ye verdiği sözler” yetmiyor.
Sezer onları köşke sokmadı. 30 Ağustos kutlama törenlerine de çağrılmadılar. ”30 Ağustos bizim de bayramımızdır!” demelerine rağmen…
Nazım Alpman’ın deyişiyle, birtürlü yaranamıyorlar…
Çünkü militarist rejim, kendisine biat edip teslim olsalar bile Kürtlere ve –görünümü kurtarmak için de olsa- Kürt adından ve sorunundan söz edilmesine hiç katlanamıyor.
Kürt ve Kürdistan adlarını, aynen 1930’lu, 40’lı, 50’li yıllarda olduğu gibi unutturmaya çalışıyor. Kürtleri anımsatan herhangi bir sembole tahammülü yok.
Türk basını bir ağızdan, DTP’yi ”Türkiye partisi” olmaya çağırıyor. Bu nasıl bir şeyse?. Oysa ne DTP’nin adında Kürt veya Kürdistan sözcüğü var ne de programında Kürtler için dişe dokunur bir öneri.
Kaldı ki, ortada Kürdistan diye bir ülke, Kürt halkı diye kökleri binlerce yıl öncesine giden 40 milyonluk bir halk varken ve bunun en azından 20 milyonu da Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de iken, bu ülkede neden Kürt ve Kürdistan adını taşıyan bir parti olmasın?..
Neden Kürtler kendi hükümetleri, parlamentoları eliyle kendilerini yönetmesinler?..
Neden Kürtçe resmi dil olmasın?..
Kıbrıs’taki 200 bin Türk için bütün bunlar varken ve üstelik bu statü az dahi bulunup orada ayrı devlet oluşturulmak istenirken?..
Evet, bunlar bir yana, rejim Kürtleri elli yıl, seksen yıl geriye götürmeye çalışıyor.
Bunu başarabilir mi? Tüm olup bitenlerden sonra ölü toprağını yeniden Kürtlerin üstüne serpebilir mi?
Elbette bunu yapamaz, eski çamlar bardak oldu! Köprülerin altından çok sular aktı. Ama Kürt hareketini yeniden geri mevzilere itebilir, örgütsel ve ideolojik olarak zayıflatabilir.
Rejimin bu planlarını boşa çıkarmak için Kürt hareketinin uyanık, canlı, onurlu olması gerekiyor.
Kürt siyasal kadroları, aynı zamanda dilleri, tarihleri konusunda bilgili, donanımlı olmalılar.
Bu iş, karşı tarafın önünde eğilip bükülmekle, 30 Ağustos törenlerine bizi neden çağırmadılar diye yakınmakla olmaz.
Salt kuru ajitasyonla, tepkicilikle de olmaz.
Bunun için örgütlülük, bilgi, donanım ve onurlu bir tavır gerekir.
Posted on Salı, 02.Ekim 2007 Topic: Güncel Bizim de endişemiz, orada Kürt devleti kurulursa, bizimkiler oraya meyleder mi? Bu iş, mutlaka böyle mi olur yani. Türkiye'de devlet toparlansın, onlar bize meyleder. Böyle bir ihtimal her zaman var. Ama önlenebilir. Böyle bir şey görüyorsan, önleyebilirsin. Nasıl önlersiniz? AB'ye tam üyelik PKK'ya desteği bitirir Özkök Paşa, Kuzey Irak, PKK terörü ve Kürt sorunuyla ilgili sorularım üzerine 'Türkiye'de bir Kürt gerçeği var' dedi, ardından bu konulardaki görüşleriyle çözüm yollarını sıraladı. Göbeğini kaşıyan adamı hor görmemek lazım. Türkiye Avrupa Birliği'ne girerse, fert başına gelir 15 bin doları aşarsa, halk kendiliğinden terör örgütü PKK'ya desteği keser Fırtınalı günlerin komutanı konuştu - 2 Fikret bila-milliyet 'Türkiye'de bir Kürt gerçeği var' Hilmi Özkök Paşa, PKK ve Kürt sorununa nasıl bakıyor? Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulursa, Türkiye bölünür mü? Güneydoğu, Kuzey Irak'taki Kürt devletine meyleder mi? Özkök Paşa, bu sorularımı yanıtlarken önce bir çerçeve çiziyor: "1- Türkiye'de bir Kürt gerçeği var. Halkımızın bir bölümü kendini kök itibariyle, Kürt olarak tanımlıyor. Bu bir gerçek. 2- Ayrıca bir Kürtçülük ideolojisi ve/veya siyaseti var. Bu da bir gerçek. 3- Bir de silahlı bir hareket var: PKK Bu üç ayrı oluşuma ve aralarındaki ilişkiye bakmak lazım." 'Çözüm kalkınmada' Özkök Paşa'ya göre, "Bu karmaşık bir sorun ve kesin ifadelerle şu yöne doğru gelişir diyebilmek zor. Türkiye'nin bölünmesi de hiç kolay değil." Özkök Paşa, sorunun çözümünü Türkiye'nin kalkınmasında, AB üyesi olmasında görüyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor: "Olay çok karmaşıktır ve bütün unsurlarıyla birbirine bağımlıdır. Şimdi önemli olan şu: Kürt devleti kurma ümidi nasıl kesilir? Dış destek kesilirse. Bir müstakil Kürt devleti kurulsun diye kendimizi feda ediyoruz diyorlar. Kendi düşünceleri böyle. Ama bunun hiçbir zaman olmayacağını görürse ümit kesilir. İkincisi, öyle bir durum olur ki, artık bölgedeki Kürt kökenliler, hatta Kuzey Irak'takiler de 'Ayrı bir Kürt devleti kurmaya gerek yok' diyebilirler. Düşünün ki, Türkiye AB'ye girmiş, fert başına milli gelir 15 bin doları aşmış. O zaman böyle düşünebilirler. Özetlemek gerekirse, 'Türküm' demenin gururu 'Kürdüm' demekten daha fazla övünç getiriyorsa, halk kendiliğinden PKK'ya desteğini kesebilir." KÜRT DEVLETİNE BENZETME: Koruk sabırla helva olur FİKRET BİLA: ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra Kuzey Irak'ta devlet kurulması süreci hızlanmadı mı? 1 Mart tezkeresinden sonra ABD'nin Kürtlere askeri ve siyasi desteğinin arttığı gözleniyor. Bu bağımsız bir Kürt devletine gitmez mi? HİLMİ ÖZKÖK: Onu ayrı bir zamanda uzun uzun konuşmak lazım. O apayrı bir konu. Orada bir devlet kuruldu mu, kuruluyor mu? Ne aşamada? Nereye gider? Diğer komşu ülkelerin refleksleri ne olur? Bunların sonuçları nedir? Dediğim gibi, ben istediğimde bu işler olmalı. Bu işler, "Koruk sabırla helva olur" derler ya, bu işi böyle yürütüyorlar. Karşı tarafın siyaseti böyle. Seneler içinde adım adım gidiyor. Bıraksalar devlet olur. Acaba, gerçekten devlet olabilirler mi? Talabani ile Barzani kuvvetleri arasında senelerce süren husumet var. Birbiriyle çatışıyorlardı. Bizden yardım istediler. Onları birbirlerinin elinden biz kurtardık. Ama sonra ne oldu? Eskiden beri kafalarında Kürt devleti kurmak var. Ancak göze alabilirler mi ? BU MESELE KORKUYLA DEĞİL, AKILLA ÇÖZÜLÜR Bizim de endişemiz, orada Kürt devleti kurulursa, bizimkiler oraya meyleder mi? Bu iş, mutlaka böyle mi olur yani. Türkiye'de devlet toparlansın, onlar bize meyleder. Böyle bir ihtimal her zaman var. Ama önlenebilir. Böyle bir şey görüyorsan, önleyebilirsin. Nasıl önlersiniz? Orada ulusal bir oluşuma engel olursunuz. Türkiye'yi müreffeh bir hale getirirsiniz, önlersiniz. Karşı taraftan sadece korkmak ve korku içerisinde hareketler, refleksler göstermek bir şeyi çözmez. Mesele akılla çözülür. Oturulur, ona göre yapılır. Ama politikalar her gün değiştirilerek yapılır. Bir de o anlayış var. DİNOZORLAR DEĞİŞİME UYUM SAĞLASALARDI, BUGÜN YAŞARLARDI Geçenlerde bir vesileyle söyledim. Birçok şeyin değiştiği zaman siz de değişeceksiniz. Yeni şartlara uyum sağlayacaksınız. Dinozorlar değişen çevre şartlarına uyum gösterebilseydi bugün yaşarlardı. Ama birçok canlı, örneğin tayyareböcekleri, onların zamanından beri uyum göstererek hayatiyetlerini idame ettiriyorlar. Göbeğini kaşıyan adam hor görülmemeli Güneydoğu ile Kuzey Irak arasında akrabalık bağları var. İşi etnik bütünlük, hatta "Kürt ulusunun bütünlüğü" meselesi olarak görüyorlar. Buna Büyük Kürdistan projesi diyorlar. Türkiye'nin cazibe merkezi haline gelmesi bunu önler mi? 'Ben Türküm' demenin onurunu üste çıkarmak lazım. 'Ben Türküm deme övüncü ben Kürdüm' demenin övüncünden fazla olursa sorun çözülür. Atatürk bunu böyle kurmuş. Bizim üstümüze düşen, Güneydoğu'da iyi ekonomik şartlar, iyi gelirler oluşturmak. Böylece, Türküm demenin övüncünü artırmak. İnsanları adam yerine koymak çok önemli. Bu o kadar önemli ki, insanları adam yerine koymazsanız, birisi göbeğini kaşıyor diye onu hor görürseniz yanlış olur. Siz hor görürken öbürü ayakkabısını kapı önünde çıkarıp onun evine öyle giriyor. Onu kazanıyor. Sonra öyle bölünmek de kolay değil. Nasıl bölünecek? Her yerde etle tırnak gibi. Her ailede, bakıyorsun, o bölgeden insanlar var. Benim kardeşlerden bir tanesinin hanımının babası o bölgeden. Hiç konu bile olmadı, kardeşim evlenirken. Böyle bir milletiz yani. Hele aileler var, kızlar Sünni, erkekler Bektaşi veya Alevi. Böyle etle tırnak gibi birbirine girmiş. Bekir Coşkun'a cevap mı? Özkök'ün açıklamaları, Hürriyet yazarı Bekir Coşkun'un 3 Mayıs 2007'de yazdığı 'Göbeğini kaşıyan adam' başlıklı yazıyı akla getirdi. Kamuoyunda büyük bir tartışma yaratan yazının bir bölümü şöyle: "Atatürk'ün kızları al bayraklarla yürürken, bu ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri meydanları doldururken, çocuklar annelerinin-babalarının elini tutup yarınlarına şimdiden sahip çıkmaya kalkarken... Göbeğini kaşıyan adam uzakta bıyık altından güler. Ve sandık ortaya konulduğunda... Göbeğini kaşıyan adamın dediği olur. Demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu "göbeğini kaşıyan adam" ise, orada demokrasi olmaz, olamaz... Tayyip Erdoğan işte ona güvenir: Göbeğini kaşıyan adama..." Anayasa'da Kürtlere 'kurucu unsur' denemez PKK ve aynı çizgideki siyasi parti Kürtlerin "kurucu unsur" olarak Anayasa'da belirtilmesini istiyorlar. Bu olabilir mi? Bence olmaz. Çözümü Atatürk, dediğim gibi çok güzel tarzda bulmuş. En doğru çözüm budur. Türkiye'ye ait şeylerden bir tanesinin, unsurların esas büyük kısmı... Tabii büyük bir çoğunluğu etnik olarak bakarsak, hiçbirini dışlamak anlamına gelmez ki! ÖZERKLİK DERSENİZ SALAM GİBİ DİLİM DİLİM GİDERSİNİZ İdari özerklik veya federasyon taleplerine nasıl bakıyorsunuz? O zaman, salam gibi dilimlene dilimlene gidersiniz. Türkiye, çok katı olmalıdır. Böyle bir şey yoktur. Eskiden ben sigara içerdim, ramazanda oruçluyken hiç aramıyordum. Çünkü içemeyeceğimi bildiği için beyin onu unutuyordu. Akşam iftarı yapar yapmaz canım sigara istiyor. Niye? Çünkü yasak ortadan kalktı. İçmek mümkün hale geldi. Bu iş de böyle. Açık seçik ortadadır. Yavaş yavaş ölçüsüz ödün vermekle bu iş olmaz. Ama şu var, yanlış işler de yapılmamalı. Evet, bu işler anayasaya girmez ama Kürtçe şarkı söylediler, ne oldu? Dershane dediler, açıldı, ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Kürtçe haberler denildi, verdirildi, ne oldu? Hiçbir şey olmadı. İnsan hakları gibi konuları da düzenlemek lazım. KÜRTÇE EĞİTİM OLMAZ, AMA KÜRTÇENİN EĞİTİMİ OLUR Kürtçe eğitim taleplerine nasıl bakıyorsunuz? Kürtçe eğitim asla. Ama, Kürtçenin eğitimini yapmalılar. Kürtçeyi öğrenmek için zaten serbest bırakıldı. Ama eğitimin, Kürtçe yapılması olmaz. Dil birliğini bozar, faydalı da olmaz. Ancak bunun karşı tezi de var. Eee, İngilizce yapıyorsun, niye Kürtçe olmasın? Ama Kürtçe olmaz, o bizim milli bütünlüğümüze zarar getirir. Bir de Kürtçe eğitim için yeterli bir dil değildir. İçi, Arapça, Farsça, Türkçe dolu bir dildir. Diyaletler de çok farklı. Yani kimse gitmez, orayı bitiren insan gidip bir yerde iş de bulamaz. İş her yerde bir Türkçe, bir Kürtçe masa vermeye gider. Olmaz. Türkçe esas olmalı. Kürtçeyi kendisi öğrenmeli. Üniversitelerde Kürt enstitüsü kurulması fikrine nasıl bakarsınız? O konuyu enine boyuna düşünmüş değilim, onun için bir cevap veremem ama ters geliyor bana. Ama düşünmüş değilim. AKP'nin aldığı oy dinin birleştiriciliğine bağlanmamalı Öcalan ve PKK'nın bağımsız Kürdistan hedefinden vazgeçtiğini düşünüyor musunuz? AKP, 22 Temmuz seçimlerinde Güneydoğu'da DTP'ye rağmen büyük oy aldı. Buradan hareketle "dinin Kürt sorunun çözümünde ortak payda olabileceği" yorumları yapıldı. Sizin görüşünüz nedir? Tabii bunların söylemleri zaman zaman çok değişti. Siz bunları takip etmişsiniz. Başlangıçta tamamen bağımsız bir Kürdistan kuracağız diyorlardı, Türkiye Kuzey Kürdistan, Irak Güney Kürdistan, İran Doğu Kürdistan ve Suriye Batı Kürdistan biçiminde. Ben bazı haritalar gördüm. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nde Sovyetler Birliği de benzer hatlar çizmişler. Ben bunlara şahit oldum. Birçok kişi bunu böyle kullanıyor. Burada amaçlarının bu olduğunu baştan söylüyorlar. "Ülkesi olmayan tek büyük ulus biz kaldık" gibi şeyler söylüyorlar. Yani amaçları bu. Ama bunu böyle söyledikleri zaman tepki çektikleri anda ağız değiştiriyorlar. Bu tepki bazen dışarıdan da gelebiliyor. Çünkü benzer problemler başkalarında da var. Eğer kendilerini farklı hissedenler bütünden ayrılmada destek bulmaya başlarsa herkesin problemi vardır. Sadece Türkiye'nin değil tabii. Hele bağımsızlık başarılı olursa, her ülke bunun üzerine düşünür taşınır, ileride ne olacak diye. Dolayısıyla o zaman söylemlerini değiştiriyorlar. Diyorlar ki, "proje olarak hiç olmazsa anayasada bizden bahsedilsin". Ama bütün bunlar bütünü parçalayıcı şeyler. Atatürk çok dâhiyane bir görüşle o gizli celsede, o sözü söylemiş, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" demiş... Millet olarak Türkleri ve o İstiklal Savaşı'nı omuz omuza yürütenleri içine almış. Bunların içinde Ermeniler de var. Bunların hepsini kavrayıcı, birleştirici kavramı Atatürk bilerek koymuş. Yani millet kavramını, kazanılmış bir zafer ile kurulmuş bir ülkenin onuruna bağlamış. Bu çok güzel bir görüş. Bunu din veya başka kavramlara bağlarsak yanlış olurdu. İslam birleştirici olur mu? Pakistan'da olmadığı görülüyor. Allah korusun, en tehlikeli şey. Böyle düşünenler de var. AKP'nin Güneydoğu'da DTP'ye karşı başarısı da asla böyle dinin birleştiriciliği olarak yorumlanmamalı. Bu çok yanlıştır.


