Üniversite öğrencileri 'anadil' için dersleri boykot etti

boykotuniversitedicle1TZPKurdi'nin başlattığ 'Êdî Bes e anadilde eğitim istiyorum' kampanyası kapsamında Yurtsever Demokratik Gençlik (YDG) tarafından anadil üzerindeki baskılara dikkat çekmek amacıyla yapılan okulları boykot etme çağrısı üzerine bir çok üniversitede dersler boykot edildi.

Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi önünde toplanan öğrenciler, fakülte içerisine girerek dersleri boykot etme çağrısı yaptı.

Bunun üzerine yüzlerce öğrenci sınıflardan çıkarak, dersleri boykot etti. Fen Edebiyat, Yabancı Dil, Ziraat, Veterinerlik, Eğitim, Mimarlık ve İktisadi ve İdari Birimler fakülteleri önünde bir araya gelen öğrenciler, daha sonra yürüyüşe geldi. Yürüyüşlerde, 'W, Q ve X', 'Zimanıme rumatemeye', 'Dilimiz onurumuzdur', 'Asimilasyon insanlık ayıbıdır', 'Bê zıman jiyan nabe', 'Dil olmadan yaşam olmaz', 'Kurdi, kurdi, kurdi', 'Em zımani Kurdi dıxwazım' dövizleri taşınarak, sık sık 'Onursuz yaşam istemiyoruz', 'Biji Serok Apo', 'Zimaneme rumeteye', 'Ziman jiyan azadi', 'Dicle uyuma onuruna sahip çık' sloganları atıldı. Fakültelerden yapılan yürüyüşler sonrası öğrenciler, Tıp Fakültesi önünde bir araya geldi. Burada öğrencilere hastanedeki vatandaşlar da alkışlarla destek verdi. Eylem nedeniyle polis yoğun güvenlik önlemi aldı.
'Kimliğimizi kabul edin'
Kitle adına Kürtçe açıklamayı okuyan Fen-Edebiyat Fakültesi öğrencisi Nurettin Salhan, Türkiye'nin ret, inkar ve anti-demokratik tutumlarından dolayı 15-20 milyon insanın ana dili olan Kürtçe'yi kullanmasından mahrum bırakıldığını söyledi. Salhan, insanlık hukukuna göre asimilasyonun bir insanlık suçu olduğunu belirterek, 'Türkiye 20'inci yüzyılda yürüttüğü politikaları bugünde yürütmek istiyor. Fakat Kürt halkı uyanmış ve bu politikaları kabul etmiyor. Bu ilkel politikaları bırakın Kürtlerin dilini ve kimliğini kabul edin' diye konuştu. Dünyanın hiçbir yerinde bir toplumun dilinin yasaklanmadığını kaydeden Salhan, şu taleplerde bulundu: 'Kürt sorunu demokratik yöntemlerle çözülmelidir. Kürtçe resmi dil yapılmalıdır. Kürtçe eğitim dili olmalıdır. Devlet asimilasyon politikalarından vazgeçmelidir. Kürtçe isim yerleri Kürtçe olarak yazılmalıdır. Kürtçe ibadet önündeki engeller kaldırılmalıdır.'
Eylem oturma eylemiyle sürdü
Açıklamanın ardından kitle Fen-Edebiyat Fakültesi önüne doğru,'Onursuz yaşam istemiyoruz', 'Zimaneme rumeteye' sloganlarını atarak yürüyüşe geçti. Fakülte önünde Kürt dili üzerindeki baskıları protesto etmek amacıyla 5 dakikalık oturma eylemi yapıldı. Öğrencilerin ders boykotu gün boyu sürecek.
YYÜ'de de dersler boykot edildi
egeuniverhukukogrenci Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) öğrencileri bir günlük dersleri boykot ederek Kampus Merkez Kafeterya'da bir araya geldi. Burada demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Öğrenciler daha sonra masalara vurarak, 'Bê Ziman Jiyan nabe', 'Em Zimanê xwe dixwazin' sloganlarını attı. Öğrenciler adına açıklama yapan Mesut Aslan, Türkiye'de yaşayan 20 milyon Kürdün dilinin yasaklandığını ve yıllardır süren asimilasyon politikasının devam ettiğini söyledi. Anadil kampanyasına destek verdiklerini belirten Aslan, bu nedenle dersleri bir günlük boykot ettiklerini dile getirdi. Açıklamanın ardından öğrenciler üniversiteden ayrıldı. Eylem nedeniyle üniversite çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı.
Batman ve Siirt'te de dersler boykot edildi
Batman Üniversitesi kantininde bir araya gelen 100 öğrenci dersleri boykot ederek, oturma eylemi yaptı. Halaylar çekerek eylemlerine devam eden öğrencilere, polisler 'dağılın' uyarısında bulunarak müdahalede bulundu. Eylemi takip etmek isteyen basın mensupları üniversiteye polis tarafından alınmadı. Siirt Üniversitesi'nde ve bazı liselerde anadilde eğitim hakkının tanınması için dersler boykot edildi.


Ege'de bir çok üniversitede eylemler yapıldı
vanuniverhukukogrenci Ege Üniversitesi, Afyon Kocatepe, Aydın Adnan Menderes, Manisa Celal Bayar, Muğla, Isparta Süleyman Demiral, Kütahya Dumlupınar üniversitelerinde de, YDG'li öğrenciler dersleri boykot ederek, Kürtçe eğitim taleplerini dile getirdi.
Dersleri boykot ederek Ege Üniversitesi (EÜ) Edebiyat Fakültesi önünde biraraya gelen YDG'li öğrenciler, anadilde eğitim kampanyasına ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, 'Be ziman jiyan nabe', 'Azadi wekhevi zımane zıkmaki', 'Ciwan hezen parastınen zımanin' sloganları atıldı. Öğrenciler adına basın açıklamasını okuyan Abdullah Umar, dilsiz bir halkın ve kültürün düşünülemeyeceğini belirterek, Mezopotamya'nın en zengin dillerinden biri olan Kürtçe'nin bütün baskı ve asimilasyonlara rağmen varlığını koruduğunu söyledi. 'Biz Kürt gençleri olarak bu faşist sistemi uyarıyoruz ve diyoruz ki anadilde eğitim hakkı doğal bir haktır. Biz dilimizi ve halkımızı yok etmenize izin vermeyeceğiz' diyen Umar, Kürt dili ve kültürü üzerindeki asimilasyon, inkar ve imha politikalarına 'Êdî Bes e' dediklerini belirtti. Umar, ilkokuldan üniversitelere kadar her alanda Kürtçe'nin eğitim dili olarak okutulmasını, üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasını talep etti.
Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde yapılan açıklamada konuşan YDG'li Yasin Güçlüer, Kürtçe üzerindeki baskıların 21. yüzyılda dahi devam ettiğine dikkat çekerek, 'Anadil hakkımız için gerekirse okullarımızı dahi bırakırız. Özgür ve eşit olarak bir arada yaşama irademizle mücadelemize devam edeceğiz' diye konuştu.DİHA

Ahmet Türk: Çözümü kendi Kürtleriniz ile arayın

ahmet turk DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, Güney Kürdistan ile başlatılacak olan diyalogun 'yeni bir çatışma ve savaş ittifakı' olmamasını dileyerek, 'Bu diyalogu olumlu buluyoruz. Ancak, sorunun çözümü içeridedir, iç dinamiklerdedir' dedi. Türk, hükümetin sorunun çözümünde askere teslim olduğunu belirtirken, CHP'li Lideri Deniz Baykal'ı da milliyetçilik ve şovenizm ile suçladı. Türk başta hükümet ve başbakan olmak üzere cumhurbaşkanı, Meclis başkanı ve siyasi partilere acil olarak Kürt sorununa el atmaları çağrısında bulundu.
Partisinin grup toplantısında konuşan DTP Eşbaşkanı Başkanı Ahmet Türk, siyasal ve ekonomik gelişmeleri değerlendirdi. Türkiye'nin sanal gündemlerle meşgul olmaması gerektiğini belirten Türk, Türkiye'nin temel gündemlerini, öncellikli olarak Kürt sorunu, Avrupa Birliği Projesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik olarak sıraladı. Dünyayı saran ekonomik krize dikkat çeken ve bu konuda 'Kriz var, hükümet önlem almıyor' diyen herkesin Başbakan tarafından azarlandığını ifade eden Türk, 'Oysa Türkiye, kriz riski bulunan 28 ülkeden biri. Peki Sayın Başbakan, yarın kriz gelip çattığında, bu krizin üstesinden, halkın alın terinden-emeğinden kısarak, yeni zamlar yaparak, onu daha fazla fakirleştirerek mi geleceksiniz? Türkiye'de en fazla kazananların ekonomik istikrarı için, en yoksul milyonlarca insanımızın cebinde var olanı da mı alacaksınız?' diye konuştu. Hükümetin savaşa 300 milyar dolar harcadığını hatırlatan Türk, bu harcama yapılmadığı taktirde Türkiye'nin krizden daha az etkileneceğini dile getirdi. Türk, 'Savaşın tırmanması ekonomik krizin de derinleşmesi sonucunu beraberinde getirecektir. Bir yandan küresel ekonomik kriz, diğer yandan içeride yürütülen savaş ekonomisi kısa süre sonra Türkiye'yi krizden en çok etkilenen ülkeler arasına sokacaktır. Bu tehlikeden en az zararla kurtulmanın tek yolu savaş ekonomisine son vermektir' diye konuştu.
'Toplum artık savaş istemiyor'
Kürt sorunun çözümsüzlüğünden dolayı yaşanan can kayıplarının kendilerini üzmeye devam ettiğini belirten Türk, şunları kaydetti: 'Bütün kamuoyu ayakta! 'Bu kan artık dursun-çocuklarımız ölmesin' diyor, haykırıyor, yalvarıyor. Aydınlar-yazarlar-sanatçılar 'Artık yeter' diyor, yazıyor-çiziyor-demeç veriyor çözüm önerileri sunuyor. Sivil toplum, barışseverler, vicdanlı siyasetçiler, meslek örgütleri, toplumun bütün kesimleri; biran önce bu sorunun barışçıl ve demokratik yollarla çözülmesini dile getiriyor. Halk barış istiyor, halk çözüm istiyor, halk huzur istiyor!.' Türkiye halkının artık aldatılmak istenmediğini anımsatan Türk, bu çığlığın duyulması ve gereklerinin yerine getirilmesi isteyerek, bunu yerine getirecek olanın da siyasetçiler olduğunu söyledi.
'Uygar dünyayı örnek alın'
'Emret komutanım, ne gerekiyorsa yapalım' diyen bir zihniyete artık hiç kimsenin tahammülü kalmadı. Bunu söyleyen hükümet, bunu söyleyen başbakan yarın halkın karşısına nasıl çıkacak? Oğlunun-kızının hesabını soran anne-babalara nasıl hesap verecek?' sorularını yönelten Türk, şunları söyledi: 'Buradan bir kez daha çağrı yapıyorum: Başta Hükümet ve Başbakan olmak üzere, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Siyasi Partiler acil olarak Kürt sorununa el atmalıdır. Tek bir insanımızın bile bundan sonra ölmemesini sağlamak ve akan kanı durdurmak için mümkün olan her yolu denemek zorundadır. Uygar dünya sorunlarını böyle çözüyor, böyle çözdüler. Diyalogla, uzlaşıyla ve siyasetle çözdüler.' Benzer sorunların dünyada diyalogla çözüldüğünü belirten ve bunun için örnekleri dile getiren Türk, İngiltere'nin Kuzey İrlanda sorununu diyalogla çözdüğünü ve İRA'nın böyle silahsızlandığını belirterek, şunları dile getirdi:
'Hükümet, Başbakan bunlardan hiç mi ders çıkarmıyor, bu yöntemlerden hiç mi feyz almıyor? Sormak istiyorum; Sürekli gençlerin öldüğü bir ülkeyi, daha fazla zor-şiddet yöntemlerini geliştirerek mi çağdaş uygarlık seviyesine çıkaracaksın? Başbakan birkaç yıldan beri İspanya Başbakanı Sayın Zapatero ile Medeniyetler İttifakı projesinin eş başkanlığını yürütüyor. Kendisine huzurlarınızda sormak istiyorum, Zapatero'ya bir sorsun: Katalonya'da, Bask'ta, Endülüs'te halkın kendi anadilinde eğitim ve öğrenim görmesi üniter yapınızı zayıflattı mı yoksa daha mı fazla güçlendirdi? Bölgesel meclislerin varlığı ve işlevsel olarak çalışması, İspanya'yı böldü mü yoksa kapsayıcı bir yurttaşlık anlayışı ile ülkenizin birliği ve bütünlüğünü daha da mı güçlendirdi? Fakat, ne yazık ki, bu çözümleri gören ve ülkesine bir an önce barış getirmek için uğraşan bir Başbakan yok karşımızda. Tersine, kendi selameti ve temsil ettiği çevrelerin çıkarlarını korumak için, askeri yöntemlere boyun eğen ve statükoyla uzlaşan bir Hükümet var şu an Türkiye'de.'
'Milliyetçilikte kimse Baykal'ın hızına yetişemez'
CHP Lideri Deniz Baykal'ın her çatışma sonrasında DTP'yi hedef gösterdiğini bununla da kendini başarısızlığını örtmeye çalıştığını belirten Türk, kimsenin milliyetçilik ve şovenizm konusunda, Baykal'a yetişemediğini belirtti. Türk, 'Her seferinde de tutturmuş İspanya'yı, Heri Batasuna'nın kapatılmasını örnek veriyor. Bir an önce DTP'nin kapatılmasını adeta iple çekiyor. Baykal, İspanya'nın İ'sinden bile anlamıyor değerli arkadaşlar. Heri Batasuna, bir bölgenin partisiydi ve ayrılıkçı bir politika yapıyordu. İspanya'dan ayrılıp bağımsız bir Bask Devleti kurmayı, şiddet yollarına başvurarak yapmaya çalışıyordu' diye kaydetti. Türkiye'nin 1982 Anayasası ile Franko dönemi anayasanın aynı olduğunu belirten ve Baykal'ın demokratik bir anayasa talebini bile içine sindiremediğini belirten Türk, 'Bu kadar militarist bu kadar anti-demokratik bir siyasi lider daha düşünemiyorum Türkiye'de. Aklınca, Doğu ve Güneydoğu'da CHP il ve ilçe teşkilatlarına kilit vurulmasının hesabını DTP'den çıkaracak! Sen önce, zihniyetini değiştir, demokrasiyi-insanların hak ve hukukunu öğren, militarizmden-milliyetçilikten vazgeç o zaman gel kozlarını paylaş bizimle!' dedi.
'Bölgede zaten OHAL sürdürülüyor, yeni düzenlemeler bunu meşrulaştıracak'
DTP'nin, halklar arasında barış ve kardeşliğin teminatı ve köprüsü olduğunu ifade eden Türk, bu yıkılmasının vebalinin büyük ve trajik olacağını dile getirdi. Türk, meclisi sorunun çözüm adresi olarak gördüklerini tekrarlayarak, şunları kaydetti: 'Sorunun çözümü, Milli Güvenlik ve Terörle Mücadele Yüksek Kurullarıyla olmaz. 25 yıldan beri bu kurullarda alınan kararlar askeri çözümler ve güvenlik tedbirleri oldu. Şimdi aynı ezber sürdürülmek isteniyor. Birkaç yıl önce yapılan nispi reformlardan geri dönülüyor, zaten fiili olarak devam eden OHAL mantığı, sadece bölgeyi değil bütün Türkiye'yi içine alacak şekilde yasalaştırılmaya çalışılıyor.' Hükümetin yaşananlar karşısında yaşadığı çaresizlikten dolayı askeri otoriteye teslim olduğu eleştirisini yapan Türk, bu konuda hükümetin daha önce yaptığı ve ihlallere neden olan düzenlemelere dikkat çekti. Yapılmak istenen yeni düzenlemelere ilişkin de 'Şu an Bölge'de zaten tam bir OHAL durumu yaşanıyor. İnsanlar 'dur' ihtiyarına uymadı diye öldürülüyor, ardından 'örgüt üyesi' diye kamuoyuna açıklanıyor' sözleri ile değerlendiren Türk, yapılmak istenen düzenleme ile bu yapının meşrulaştırılmak istendiğini söyledi. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı tarafından geçen hafta yayınlanan işkence verilerini açıklayan Türk, en son Engin Ceber'in işkence ile öldürüldüğünü belirterek, 'Diyarbakır Cezaevi'nde 1996'da 12 tutuklu aynı yöntemle katledilmemiş miydi? Gazeteci Metin Göktepe gözaltında işkenceyle öldürülmemiş miydi? Şimdiye kadar hangi soruşturmanın sonucunda işkenceciler adalet önünde hesap verdi, yargılandı ve cezalandırıldı?' sorularını yöneltti.
AKP, cumhuriyet döneminin sansür rekorunu elinde tutuyor
Hükümet sözcülerinin tezkere görüşmeleri sırasında kendi iktidarları döneminde sivillerin zarar görmediğini yönündeki açıklamalarını hatırlatan Türk, 8 Mart'ta ve Newroz'da yaşananların bütün dünya tarafından görüldüğünü belirterek, '4 Temmuz'da Hakkâri merkeze bağlı Kavaklı köyünde askerin 'dur' ihtarına uymadıkları gerekçesiyle açılan ateş sonucu yaşamlarını yitiren Mehmet Öztunç ve Tekin Ediş sivil değil miydi?' diye konuştu. Kürt basınına yönelik sansür ve baskı uygulamalarına da değinen Türk, son iki yıl içinde Özgür Gündem geleneğinden gelen 16 gazetenin yayını toplam 38 kez durdurulduğunu ve bunun da ibret verici bir tablo olduğunu belirterek, 'Tarih tekerrür eder sözü gerçekten doğrudur. İttihatçılar, muhalif ne kadar gazete varsa susturmuş, gazetecileri öldürtmüş, matbaaları kapattırmıştı. Bu zihniyetin bugünkü taşıyıcısı ise, AKP iktidarıdır' diye konuştu. AKP'nin cumhuriyet tarihinde gazete kapatma rekorunu elinde bulunduğunu ifade eden ve en son Kürtçe Azadiya Welat gazetesinin kapatıldığını anımsatan Türk, 'Cumhurbaşkanı Sayın Gül'ün Avrupa Birliği gezilerinde 'Bakınız Türkiye'de Kürtçe yasak değil. Günlük gazete bile çıkıyor' dediği Welat gazetesi geçen hafta bir ay süreyle kapatıldı. Gazetenin kapatıldığı gün bir AKP Sözcüsü de Meclis kürsüsünde 'İnsanlarımızın etnik alt kimliklerinin inkâr edilip görmezden gelindiği, ana dillerinin konuşulmasının ve öğrenilmesinin, şarkılarının, türkülerinin söylenmesinin, kendi dilinde TV seyretmesinin, gazete okumasının, çocuğuna özgürce isim koymasının yasaklandığı bir Türkiye'de değiliz artık' diyordu. Bir yandan TRT'den Kürtçe yayın başlayacağını açıklayacaksınız, diğer yandan Kürtlerin kendi anadillerinde yayın yapan bir gazeteyi kapatacaksınız. İşte AK Parti'nin gerçek yüzü budur' ifadelerine yer verdi. Demokratik kamuoyuna duyarlılık çağrısı yapan Türk, hükümete de 'Kürtlere reva görülen şey birgün gelip sizi de vurur' uyarısında bulundu.
Irak'lı Kürtlerle diyalog yeni bir çatışma ittifakı olmasın
Kürt Federe Bölgesi ile hükümetin başlatacağı diyalog arayışlarını olumlu bulduklarını belirten Türk, 'Umut ediyoruz ki, bu diyalog yeni bir çatışma ve operasyon ittifakı olmasın. Onun yerine, Türkiye demokrasisinin gelişmesi ve farklılıkların bir arada kardeşçe yaşamasının vesilesi olsun. Fakat kendi yurttaşıyla çözüm aramak yerine, Irak Kürtleriyle çözüm arayışına giren bir mantık, elbette ki barış ve demokrasi niyetinde olamaz. Sorun içerdedir, dolayısıyla çözümü de içeridedir. Muhatap da iç dinamiklerdir. Biz Irak Kürtleriyle görüşülmesin demiyoruz, ancak; bu güne kadar DTP ile bir kez dahi görüşmeyen bir zihniyet, Sayın Barzani'yle bin kez dahi görüşse hiçbir sonuç elde edemeyecektir' dedi.
Mitinglere çağrı
Türk son olarak 20 Ekim tarihinde görülecek olan Ergenekon davasına dikkat çekerek, Kürt coğrafyasında işlenen suçların açığa çıkarılmasını istedi. Türkiye'nin geçmişi ile yüzleşmesi için davanın fırsat olabileceğini dile getiren Türk, 19 Ekim günü mağdur ailelerin ve DTP'nin Şırnak, Mersin, Malazgirt ve Ankara, 20 Ekim Pazartesi günü, Erciş, 25 Ekim Cumartesi günü Van, 26 Ekim Pazar günü, Yüksekova, İzmir ve Siirt'te yapılacak olan mitinglere katılım çağrısı yaptı.
Azadiya Welat'a destek
Grup toplantısında Azadiya Welat gazetesinin kapatılması, gazete vekiller tarafından taşınarak, protesto edildi. ANKARA (DİHA)

Irak Başbakanı: Kerkük Kürdistan dışında

kerkuk kurdistanG Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “Kerkük, federal hükümete ait bir kent ve Kürt bölgesinin sınırları dışındadır" dedi. Maliki, Kerkük sorununun çözümü için “konsensüs" istedi.
İngiliz The Times gazetesiyle uzun bir söyleşi yapan El Maliki, Kerkük ile ilgili bir soruyu yanıtlarken “Kerkük, federal hükümetine ait bir kent ve Kürt bölgesinin sınırları dışındadır" şeklinde konuştu.
Kerkük’ün, Kürt milislerince kontrol edilmesine ilişkin olarak da El Maliki, resmi olmayan, hükümet dışındaki herhangi bir gücün varlığının yasalara aykırı olduğunu vurgulayarken, kentin etnik yapısına da dikkat çekerek “Bizim görüşümüze göre Kerkük sorunu, güç kullanılarak çözümlenemez" dedi.
El Maliki, çeşitli etnik grupların birbirini suçladığını, kentin halen Kürtlerin kontrolü altında bulunduğunu kaydederek, Kerkük için "Tek uygun çözüm, özel bir durum olarak ele alınmasıdır, bağımsız bir bölge olarak... " dedi ve çeşitli grupların arasında bir konsensüs bulunmasını istedi.


Kürtler AKP'ye güle güle diyecek

tarhan erdemÜst üste iki seçimde de en doğru tahmini o yaptı. Tarhan Erdem Tempo dergisinin son sayısında yerel seçimlere yönelik önemli açıklamalarda bulundu.

 

22 Temmuz seçiminin Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) başka bir galibi daha vardı Tarhan Erdem. Seçimden önce Erdem’in şirketi Konda’nın araştırmasında ‘AKP'nin gümbür gümbür’ geleceği ortaya koyulunca itiraz edenler oldu. Ancak sonuç şöyleydi: “Hepimiz uzaylıyız.” Yüzde 47 ile iktidara oturan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Hedefimiz yerel seçimler” dedi. Üzerinden 14 ay geçti. Partiler yerel seçim hazırlıklarını harlı bir ateşe aldı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) eski genel sekreteri, araştırmacı ve Radikal gazetesi köşe yazarı Tarhan Erdem ile siyasi müneccimlik yapmadan, geçmişteki araştırmaları kulağa küpe yaparak, yerel seçimin karnesini konuştuk. vatan

UFUKTA AKP VAR AMA..

Türkiye geneline AKP hâkim. Ama AKP’nin genel seçimlerde Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da aldığı oy düşecek. 22 Temmuz’daki tablo bozulacak. DTP’nin Güneydoğu’daki oylarında bariz bir çoğalma olacak. Bu yerel seçim öngörüsü Tarhan Erdem’e ait. Erdem, “Yerel seçimlerde Kürtlerin kulakları, Başbakan’ın söyleyeceklerine eskisi kadar açık olmayacak” diyor

Yerel seçimlerde, seçmenin oy inisiyatifini en çok ne belirler?

Adayın partisinin yanında iki önemli etken vardır. Biri, belediye başkanı adayının kişiliği, deneyimi yani niteliği yanlış aday seçimi, partisinin oyunu etkiler. İkinci etken, belediye seçimlerinde iktidar partisinin sahip olduğu avantajdır. Özellikle küçük yerlerde halk genellikle, “İktidarın adayını seçelim” der.

O halde bu mantıkla, yerel seçimlerde ufukta AKP mi var yine?

14 ay önce yüzde 47 ile iktidara gelmiş bir partinin, yerel seçimlerde yüzde 50’nin üzerinde oy alması sürpriz sayılmamalı. Dolayısıyla 29 Mart akşamı, sayısı 2 bin 400 civarında olan belediye başkanlığının önemli kısmını AKP’li adayların kazanmasına hazırlıklı olmalıyız. Fakat burada önemli bir ‘ama’ var.

AKP'NİN GÜNEYDOĞU'DA OYU DÜŞECEK

Nedir o?

AKP’nin genel seçimlerde Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da aldığı oy düşecek. Yani 22 Temmuz’daki tablo bozulacak. Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP), yani bağımsızların Güneydoğu’daki oylarında bariz bir çoğalma olacak. Kürtler açısından mesele net: AKP, bölgede 22 Temmuz’da aldığı oranlardan düşük oranda oy almalıdır. Tabii DTP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılması bu beklentiyi değiştirebilir.

Şimdi, “Tarhan Erdem, bu kez de Kürtler için mi araştırma yapmış?” diyenler olacak.
Bu tahmini bir araştırmaya dayanarak söylemiyorum. Siyasi müneccimlik de yapmıyorum. Ancak görünen köy, kılavuz da istemiyor. Bölgeye gidip havayı kokladığınız zaman bunu anlıyorsunuz.

KÜRTLER AKP'YE GÜLE GÜLE DİYECEK

22 Temmuz’da Erdoğan’a evlerini açan Kürtler, neden AKP’ye, “Güle güle” diyecek?

Kürtler, 22 Temmuz’da Erdoğan’a tam olarak, “Haydi gel, evimize gir” demedi. Olan şuydu: Baraj nedeniyle, DTP parti olarak seçime girmedi, bağımsız adaylarla Meclis’e girmeyi denedi. Yalnız bağımsızların nereden kaç milletvekili kazanacağını hesaplayarak aday göstermenin riski vardı bu teknik nedenle, bağımsızlar dışındaki partiler için kendiliğinden yer ayrılmış oldu. Bu teknik durumla, Başbakan’ın çıkışlarının Kürtler üzerinde yarattığı olumlu hava birleşti. Kürtler, ‘bir şey’lerin değişeceğini umutla beklediler. “Bu adamı deneyelim. Biraz daha sabredelim” dediler ve Erdoğan’a oy verdiler. AKP ne yaptı? Sadece Nâzım Ekren’i gönderdi bölgeye doğru bir adımdı, ama yeterli değildi. Söylemekten dilimizde tüy biten işler yine yapılmadı.

Şu nakarat mı? “İdari reform, ekonomik iyileşme ve eğitim.”
Nakarat değil, şarkının aslı.

Kürt sorununun geldiği nokta, yerel seçimlerde ortaya çıkar mı?

Kürt sorunu, TBMM’nin meselesidir. Benim Kürt sorunu ya da “Kapana sıkışanlar” dediğim konu, Türkler ile birlikte Türkiye’de yaşamak isteyen insanların meselesidir. Konu şudur: Ben federasyon veya başka şeyler isteyenlerle meşgul değilim. Birlikte yaşamaya kararlı olan, birlikte yaşamaya kararlı olduğumuz insanları düşünmeliyiz. Eğer bu sorunu çözmezsek, bizimle birlikte yaşamak isteyenlerin sayısını azaltırız, yıllardan beri yaptığımız budur. Gelelim sorunuza, Doğu’da ve Güneydoğu’da DTP veya bağımsızların, AKP’yi 22 Temmuz performansının altına çekebilmesi ile ortaya çıkan resim şu olacak: Kürtler AKP’ye, “DTP’nin kapatılmasına iktidar partisi olarak hiçbir şey söylemediniz, ama kendinizle ilgili olduğunda dünyayı yerinden kaldırdınız. Sen, kendine demokratsın, benim partimin hakkını niye savunmadın?” diyecektir.

AKP BAYDEMİR'LE BİLE DİYARBAKIR'I ALAMAZ

Bir varsayım: Osman Baydemir, AKP’nin adayı olsa?

Seçimi kazanamaz. Çünkü orada sadece Baydemir’in kişiliğine oy verilmiyor açıkça “Ben Kürt’üm” diyen siyaseti taşıyan insana oy veriliyor. Bakınız, Cumhuriyet tarihinde TBMM’de aslen Kürt olan milletvekili sayısı genelde halk içindeki Kürt oranından daha fazla olmuştur. Ama bu, Kürtlerin temsil edildiği manasına gelmez.

Ne anlama gelir?

Her kapı açıktır, ama “Ben Kürt’üm” diye siyaset yapanlara değildir.

Ama tam burada hatırlatmak gerek: Erdoğan da Kürtlerin kalplerinin kapısını, “Ben de sizdenim” diyerek aralamıştı.
Evet. Kürtler de Erdoğan’a o nedenle oy verdi. Ama Kürt seçmenin kulaklarının şimdi, Erdoğan’ın söyleyeceklerine eskisi kadar açık olduğunu sanmıyorum.

Sayın Başbakan şimdi size, “Daha ortada seçim sonucu yok. Doğmamış çocuğa don biçiyorlar” derse?
Başbakan özgürlükleri Almanya’da başka, Türkiye’de başka tanımlayacak değil ya! Erdoğan’ın Almanya’da yaşayan Türkler için istediklerini, Türkiye’deki Kürtlere vermediği için oyu düşecek. Fakat şu da var: Eğer bölgedeki belediye başkanı ve belediye meclisi adaylarını ‘doğru’ seçerse, AKP’nin Doğu ve Güneydoğu’daki oy oranının en azından trajik bir biçimde düşmesini önleyebilir.

DİNİN ETKİSİ AZALACAK

Doğu bölgelerinde dini refleksleri ‘daha hızlı’ adaylar, AKP için ‘doğru’ olur mu?
Kürtlerin arasında Şafi ve Aleviler de var. O nedenle AKP, Kürtlerin kapısını çalarken, mezhebe değinmeden, “Hepimiz Müslüman’ız, ayrımız gayrımız yok” diyerek politika geliştiriyor. Oysa ben, önümüzdeki yerel seçimlerde bu politikanın fazla etkin olmasını beklemiyorum. DTP ‘yanlış isimleri’ aday gösterir, AKP ‘doğru Kürt’ adaylar çıkarırsa, o etkili olabilir.

İZMİR YİNE CHP

Yerel seçimlerden bahsediyoruz. Milliyetçi Halk Partisi’nin (MHP) ya da CHP’nin adını anmadık daha. MHP ve CHP görünmez mi olacak?
Bu konuları konuşurken, bütün ülkede geçen seçimlerden sonra belirgin biçimde artan kutuplaşmanın etkilerini göz ardı etmemeliyiz. Örneğin İzmir bunun bariz biçimde görüldüğü yerlerden biridir. CHP’li başkanın başarısı, kutuplaşmanın desteğiyle birleşerek, İzmir’de CHP’yi açık ara kazandıracaktır. Eğer CHP çok büyük bir hata yapmazsa, İzmir’i alır, AKP’nin İzmir’i alma ihtimali çok az.

TOPBAŞ YENİLMEZ

İsterseniz spekülasyon yapalım MHP, az farkı kapatıp iktidardan Osmaniye Belediye Başkanlığı’nı alabilir mi? Bilmiyorum. Mustafa Sarıgül, Demokratik Sol Parti’den (DSP) aday olursa, Şişli’de kalır. Kadir Topbaş’ın yenilmesi çok zor! Bunların dışındakiler gözü kara kumarcılık olur. Ancak Doğu ve Güneydoğu dışında, 29 Mart akşamı, son günlerde “AKP’nin oyu çok düşecek” diyenler korkarım üzüleceklerdir. AKP, son aylarda yaptığından çok daha fazla hata yaparsa başka tabii. Unutmayalım, daha altı ay var, seçmenimizin eğilimleri lider hatalarının da yardımıyla, önümüzdeki altı ayda değişebilir. (vatan)

Xaneqin savaşa giden yol üzerinde

Amal Jayasinghe-Xaneqin/ Irak'ın doğusundaki Diyala eyaletinin Kürd kenti Xaneqin'de yerel yetkililer, savaşa giden yol üzerindeler ve merkezi iktidarın Kürdistan'a bağlanmalarını kabul etmemesi halinde şiddet olaylarının patlak vereceği uyarısında bulunuyorlar.

Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği partisinin (KYB) siyasi büro üyesi Mala Bahtiyar, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Hükümete mesajımız açık. Anayasa'yı uygulamak ve yerel bir -kendi kaderini kendi belirleme- referandum yapılmasına izin vermek. Şayet hükümet bir şey yapmazsa, siyasi karışıklık ve şiddet olayları yaşanacaktır" dedi.

Bağdat'taki merkezi hükümetle her türlü bağın kesilmesi çağrısında bulunan ve Xanekin'in özerk Kürdistan bölgesine katılmasını isteyen Kürd lider, Xanekin 'in tarihi Kürdistan'ın parçasıolduğunu ifade etti.

Mala Bahtiyar'a göre, peşmergeler Xanekin'de mükemmel şekilde güvenliği sağlıyorlar. Iraklı güçler ve onların Amerikalı müttefikleri Diyala'nın geri kalan kısmında mevcut.

Bahtiyar şöyle konuşuyor: "Burada El Kaide savaşçıları yok, şiddet de yok. O halde neden Iraklı birlikler olsun? Merkezi hükümet bizden bırakıp gitmemizi istemek yerine bize teşekkür etmelidir."

2006 yılında Xanekin Belediye Konseyi, bölgenin Kürdistan'a katılmasını istemişti. Ağustos 2008'de Irak ordusu kamu binalarından Peşmergelerin ayrılmasını talep etti. Bu ültimatom, savaşçılarının bir adım bile kıpırdamadığı Kürdlerin öfkesine neden oldu ve bir kriz patlak verdi.

O tarihten bu yana KYB ile merkezi hükümet arasında görüşmeler yapılıyor.Ancak KYB'nin yerel yöneticisine göre hiçbir ilerleme olmadı.Aynı yetkili, soruna tek bir çözüm görüyor, o da Kürdistan'a katılmak.

Anlaşmazlığın kökeninde Xanekin'in petrol rezervleri meselesi yatıyor. Kentin Kürd Belediye Başkanı Muhammed Mala Hasan, "Biz bir petrol denizinin üzerinde oturuyoruz, ancak bunu işletmeye başlamak için para olmadığından bundan hiçbir fayda sağlayamıyoruz" diyor.

Hasan'a göre, krizin barışçı yollardan tek çözümü ve petrolü işletmeye başlamanın tek yolu bir referandum düzenlemek. *AFP/26/09/2008 Hazırlayan: Kaya Vural - Rizgari

Kitap Fuarı: Konuk ülkenin karnesi!..

Hapistedeki aydın ve yazarlar, kapatılan yasaklanan gazete, dergi, TV ve radyolar, Kürt dili ve kimliği üzerindeki yasaklar bu gerçeği tüm çıplağıyla gösteriyor. Türkiye bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı’nın ‘Konuk Ülke’si. Fuara, ‘’Bütün Renkleriyle Türkiye’’ sloganıyla katılıyor. Ülkenin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 14 Ekim günü ülkesinin Nobel ödüllü yazarı Orhan Pamuk’la birlikte fuarın açılışını yapacak. Tgazeteler-medya-kurdis- kurt-medyasiürk kültürünü ‘bütün renkleriyle’ dünyaya tanıtmak için yoğun çaba harcayan Türkiye, yazarları, yayıncıları, sanatçıları, siyasetçileri ve gazetecileriyle Frankfurt’a esaslı bir çıkarma yapacak.

Bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı’nın konuk ülkesi Türkiye’nin sloganı ‘Bütün Renkleriyle Türkiye!’ Ama sloganın aksine Türkiye tüm rezillikleriyle fuara geliyor.
Tabii, bu arada fuarla, kitapla, yazarla, yayınla, kültürle ve sanatla alakası olmayan, masraflarını devletin karşıladığı resmi ve sivil birçok kişi de sevabına– Frankfurt’u görmüş ve gezmiş olacak. Fakat konu bu değil. Bu yazının konusu, ‘Konuk Ülke’nin düşünce ve basın özgürlüğüyle kültürel haklar karnesine bir göz atmak; renkleri kazımak ve altındakine bakmak.
Konuya birazdan geleceğim. Ama önce fuarla ilgili birkaç kelam daha edeyim.
Fuarın programından da anlaşılacağı gibi gündemi hayli yoğun.15-19 Ekim tarihleri arasında 250’nin üzerinde etkinlik yapılacak. Sergisi, paneli, okuması, konferansı, müzik dinletisi, imzasıyla günde ortalama 62,5 etkinlik planlanmış. Uyku saatlerini saymazsak saat başına 5 etkinlik düşüyor. Fuar öncesi çalışmalardan olduğu gibi katılım düzeyinden ve yoğun programdan da anlaşılacağı üzre Türkiye fuara büyük önem veriyor. Bu vesileyle uluslararası demokratik toplum nezdindeki ‘kötü’ imajını onarmaya çalışıyor. İşin özünü değil ama görüntüsünü değiştirmeye meraklı olan Türkiye, fuarın kendisine sunduğu fırsatı kaçırmak istemiyor. Fuarda, ‘bütün renkleriyle birlikte’ dünyanın gözünü boyamaya çalışıyor.
Gazeteciler hapiste gün sayıyor Gazete ve radyolar kapatılıyor
Ne var ki bilgi, iletişim ve teknoloji çağında göz boyayarak bir yere ulaşmak, gerçekleri tersyüz ederek sonuç almak eskisi kadar kolay olmuyor. Birileri görmek, duymak ve anlamak istemese de gerçekler kendini dayatıyor. Kitap Fuarı’nın ‘konuk ülke’si Türkiye’nin -acı- gerçekleri de orta yerde duruyor. Bu yazımda bunları ele almaya, hepsi de mahkeme kayıtlarına geçmiş gerçek olaylardan yola çıkarak ‘evrensel yolculuğa ‘çıkmış Türkiye’nin ‘ulusal performansı’na bakmaya çalışacağım. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun verdiği bilgilere göre 22 Eylül 2008 tarihi itibariyle Türkiye’nin değişik cezaevlerinde yazdıkları haber ve yorumlardan dolayı yatmakta olan 20 gazeteci yazar var! Bunların isimleri, görevleri ve bulundukları cezaevlerini –merak edenler için– aşağıya alıyorum.
Bunlar tutuklu gazeteci yazarlar. Bir de kapatılan gazeteler, kapatılan radyolar ve kapatma cezası verilen televizyonlar var. 19 Eylül 2008 günü günlük yayın yapan Alternatif Gazetesi 1 ay süreyle kapatıldı. 19 Mayıs 2008 tarihinde yayın hayatına başlayan gazete 26 Mayıs tarihinde de bir ay süreyle kapatılmıştı. Bir ay süreyle kapatılan Alternatif Gazetesi, daha önce kapatılan Yedinci Gün gazetesinden sonra yayına başlamıştı, Yedinci Gün ise kendisinden önce kapatılan Toplumsal Demokrasi Gazetesi’nden sonra dalya demişti. Toplumsal Demokrasi, kapatılan Gerçek Demokrasi’den, Gerçek Demokrasi kapatılan Güncel’den, Güncel kapatılan Yaşamda Gündem’den, Yaşamda Gündem’de kapatılan Ülkede Özgür Gündem’den sonra yayına başlamıştı. Yayınlarında Kürt sorununa ağırlıklı yer veren bu günlük gazetelerin hepsi de son iki yılda kapatıldı. Hepsinin de kapatılma gerekçesini ya ‘suçu ve suçluyu övme’ ya da ‘bölücülük propagandası’ yapmak oluşturuyor. Geçtiğimiz Temmuz ayında Türkiye’de yayın yapan Hayat TV’ de ‘bölücülük propagandası’ yaptığı gerekçesiyle 20 gün süreyle kapatıldı. Temmuz ayında Türkiye’de Kürtçe yayın yapan tek günlük gazete olan Azadiya Welat gazetesinin de yayını 20 gün süreyle durduruldu. Azadiya Welat en son 5 Ekim 2008 günü bir ay süreyle daha kapatıldı.
Yine insan hakları kuruluşlarının vedikleri bilgilere göre son iki yılda tam 108 radyoya yaklaşık 3500 gün kapatma cezası verildi. En çok kapatmayı da sürgünde ölen Türk şairi Nazım Hikmet’in şiirlerine ve yine sürgünde ölen Kürt sanatçı Ahmet Kaya’nın şarkılarına yer veren Özgür Radyo aldı. Mir ve Nur adındaki iki radyo ise tamemen kapatıldı.
301 gitti, geri geldi
Öta yandan son iki yılda (Ocak 2006- Eylül 2008) aralarında 72 gazetecinin de bulunduğu 200’ün üzerinde yazar ve akademisyen hakkında ‘düşünce suçu‘ işledikleri için davalar açıldı. Bu davalardan biri de trajediyle sonuçlandı. ‘Türklüğü aşağılamak suçundan‘ Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi‘nden yargılanan Ermeni gazeteci Hrant Dink, 19 Ocak 2007 tarihinde uğradığı bir suikast sonucu öldürüldü. Polis ve asker birçok güvelik görevlisinin cinayetle bağlantısı olduğu da ortaya çıktı.
14 Ekim günü Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le birlikte fuarın açılışına katılacak olan yazar Orhan Pamuk da 301. maddeden yargılanmış ve duruşmada faşistlerce linç edilmek istenmişti. Yine yazar Elif Şafak, Sosyolog İsmail Beşikçi, yazar Abdurrahman Dilipak, İnsan Hakları Aktivisti Eren Keskin, yayıncı yazar Ragıp Zarakolu’nun da aralarında bulunduğu 100’ün üzerinde insan bu maddeden yargılandı. Onlarca mahkumiyet kararı aldı. Hrant Dink de 6 ay hapis cezası almıştı. Dink’in öldürülmesinden sonra tüm dünyada yükselen tepkiler sonucunda Türkiye yasada değişiklik yaptı. Ancak değişiklik maddenin içeriğini kapsamadı. Sadece dava açma izni savcıdan alınıp Adalet Bakanı’na verildi! Adalet Bakanı izni kullanmaya pek meraklı görünüyor. Geçen ay yazar Temel Demirer hakkında dava açılması iznini verdi. Demirer şimdi yargılanıyor.
Kürt dili üzerindeki araştırmalarıyla tanınan yazar Hamit Baldemir de 22 Eylül günü Batman’da tutuklandı. Kapatılan Demokrasi Partisi’nin Diyarbakır milletvekilliğini yapan politikacı Leyla Zana için de yaptığı konuşmalardan dolayı 70 yıl hapis cezası isteniyor. Şırnak eski milletvekili Mahmut Alınak da, ‘kanunlara uymamayı tahrik‘ ettiği iddiasıyla geride bıraktığımız Ağustos ayını hapiste geçirenler arasındaydı. Alınak 13 Eylül günü tahliye edilse de yaptığı açıklamalardan ötürü hakkında açılan davalar sürüyor.
Ceylan Yayınları’ndan çıkan ‘Tanrıya Mektuplar ve Tanrıyla Polemikler’ kitapların yazarı Hasan Basri Aydın da eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e yazdığı bir dilekçeden dolayı yargılanıyor. Daha önce de Cemil Çiçek’e hakaretten yargılanan yazar, iki kez 15’er ay hapis cezası almıştı. Yazarın davası temyiz aşamasında bulunuyor.
“Astsubayken Er Olmak” kitabının yazarı Kasım Çakan ile Tevn Yayıncılık’ın sahibi Mehdi Tanrıkulu’na da Terörle Mücadele Yasası’nin 7’nci maddesine göre dava açıldı. Çakan ve Tanrıkulu da ‘terör propagandası yapmaktan‘ yargılanıyor. Türkiye, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine başlamış bir ülke. Bu nedenle Türkiye’nin insan hakları ihlalleri eskisi gibi Avrupa basınında yer almıyor. Ama Avrupa basını görmezden gelse de ihlaller devam ediyor. Avrupa’nın çok duyarlı olduğu düşünce ve basın özgürlüğü alanında durum –özetle– bu.
Hakkını yememek gerekir Türkiye, 2004 yılı Haziran ayında yeni bir ‘Basın Yasası’ da çıkardı. Yasayı hazırlayan AKP Hükümeti’nin yetkilileri, yasayla Türkiye’de düşünce ve basın suçunun tarihe karışacağını iddia ediyorlardı. Ne var ki dedikleri gibi olmadı. Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi basın özgürlüğünü engelleyen zihniyet bir yana, yasal mevzuat varlığını sürdürmeye devam ediyor. Basın yasasında yapılan değişiklikler de işin özüne ilişkin değildi. Biçimseldi. Yasa değişti, ancak içerik değişmedi. Basın Yasası’nın 3. maddesi aslında Türk devletinin basın özgürlüğünden ne anladığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yasada şöyle diyor: Milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün, otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla basın özgürlüğü sınırlanabileceği de” yasa ile güvence altına alınmış durumdadır...’’ Bu madde gazeteciler açısından mayınlı tarla gibidir. Zira yazdığınız bir haber veya yorum “milli güvenliği, devletin egemen düzenini, memleketin toprak bütünlüğünü” zora sokabilir. Ya da devlet otoritesini sarsıcı bulunabilir. O zaman basın özgürlüğü kısıtlanır. Aslında bu madde bile tek başına Türkiye’de basının özgür olmadığını gösteriyor. Söz gelimi güvenlik güçlerinin Kürtlere yaptıkları baskı ve işkenceleri anlatan bir haber yazmanız halinde, ‘milli güvenliği ihlal etmekten’ veya ‘kamu düzenini bozmaktan’ hapsi boylayabilirsiniz.
Roj TV korsanca engelleniyor Kürtçe isimlere izin verilmiyor
Bu işin yasal boyutu, bir de ROJ TV gibi Türk devletinin yasal mevzuatına bağlı olmayan, Avrupa’dan (Danimarka) aldığı yasal izinle uydu üzerinden yayın yapan televizyonun karşılaştığı engeller var. Diyarbakır, Batman, Hakkari, Siirt, Hakkari, Van, Dersim ve Mardin gibi Kürt illerinde Roj TV’nin izlenmesi uyduya korsan olarak gönderilen sinyallerle engelleniyor. Sinyallerin yüksek teknoloji kullanılan askeri üslerden gönderildiği biliniyor ancak buna rağmen herhangi bir işlem de yapılmıyor. Uzmanlar sinyal gönderilmesinin yasal olmadığını ileri sürseler de, Türk devleti korsan bir biçimde Kürtlerin özgürce haber alma hakkını engellemeyi sürdüyor.
Türkiye’nin basın özgürlüğü açısından Avrupa Birliği süreciyle geldiği aşama bu, ancak bunun öncesi de var. Türkiye yakın zamana kadar dünyada en çok gazeteci öldürülen ve hapsedilen ülkelerin başında geliyordu. Kürtlerle savaşın şiddetli olarak sürdüğü 1990-95 yılları arasında 50’ye yakın Kürt gazeteci, gazete dağıtımcısı ve yazarı öldürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçmişte öldürülen Kürt gazetecileri, bombalanan ve kapatılan Kürt gazeteleri için Türkiye’yi birçok kez mahkum etti.
Devletin Kürtlerle savaşı uzun bir süre ‘rolantide’ kaldıktan sonra yeniden şiddetlenme eğilimi gösteriyor. Yasalar biçimsel olarak değişse de zihniyet değişmediği için savaşın gidişatına paralel olarak –geçmişteki gibi– gazeteci ölümleri ve gazete bombalanmaları da yeniden gündeme gelebilir. Umarım böyle olmaz, ancak gidişat pek de iç açıcı görünmüyor. Frankfurt Kitap Fuarı’nın Konuk Ülke’si Türkiye’nin kültürel karnesi de iyi görünmüyor. Türkiye fuara savaş bir yana, Kürt kimliği ve kültürüyle ilgili tartışmaların yaygınlaşarak devam ettiği ve kitlesel gösterilerin yükseldiği bir dönemde katılıyor.
Hemen her gün birçok Kürt ilinde ‘Anadilde Eğitim’ mitingleri yapılıyor. TZP Kurdi (Tevgara Zıman u Perwerdehiya Kurdi) inisiyatifinin başlattığı kampanya çerçevesinde hemen bütün Kürt illerinde mitingler yapıldı. Egemen basın yer vermese de mitinglere katılım yüksek düzeydeydi. Kürtler çocuklarına anadilde eğitim yapılması hakkını istiyor. Devlet ise reddediyor. Kürtçe’nin okullarda ‘seçmeli ders’olmasına bile izin vermiyor. ‘Paranız varsa dilinizi öğrenin’ diyor. Gerçi Batman örneğinde olduğu gibi parası olanları da engelliyor. Bundan üç yıl önce Batman’da Kürt Dili Öğrenim Kursu için valiliğe müracaat edildi. Öğretmen,öğrenci, bina, araç gereç her şey tamamdı. Sadece izin alınacaktı. Fakat valilik izin vermedi. Dershane kapılarının ‘5 santim dar’ olmasını gerekçe gösterdi.
Türkiye’nin Başbakanı Erdoğan geçen yıl Almanya’da ‘asimilasyon insanlık suçudur’ demişti. Kitleler halinde sokağa dökülen Kürtler Türk devletinin yaklaşık bir asırdır işlemekte olduğu bu suça karşı mücadele ediyor. Ve bir asırdır da bunun bedeleni ödüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çöken çok uluslu, çok dinli ve kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından kuruldu. Bünyesinde faklı etnik köken, din, dil, mezhep ve kültürden dinamiklerin olması doğaldı. Doğal olmayan Türk devletinin bunları ‘Türk ve Sunni’ potasında eritmeye; herkesi ‘Türkleştirmeye’ çalışması, bu amaçla çıplak zor da dahil her yol ve yönteme baş vurmasıydı. Doğal olmayan, kendi kuruluş zeminine bile sadık kalmaması; Lozan Antlaşması’na uymamasıydı.
Türk devleti Lozan’da (madde 39) ,’herhangi bir Türk yurttaşının özel ya da ticari ilişkilerinde, basında, ya da her türlü yayında ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmalarına sınır koymayacağını’ kabul etti. Ancak daha antlaşmanın mürekkebi kurumadan da bu hakkın kullanımı engelledi.
Osmanlı döneminde özgürce kullanılan Kürtçe’yi yasakladı. Kürt kimliğini inkar etti. Kürdistan isminin ağza alınmasına bile izin vermedi. Bu yolda akla hayale gelmeyecek baskılar yaptı. Kürtçe ıslık çalmayı bile suç saydı. 12 Eylül darbesiyle birlikte inkar ve imha politikası da ‘tavan yaptı’. Cunta dil yasağını ‘Anayasal güvence’ altına aldı. Böylece Türkiye, insanlık tarihinde bir dili Anayasa yoluyla yasaklayan tek ülke ünvanını kazandı. Cunta, 2932 sayılı yasayla, ‘Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin birinci resmi dilleri dışındaki dilleri’ yasakladı. Bir dili, özellikle de iletişim çağında yasaklamak mümkün değil. Kürtçe de bu yasağı aşmasını bildi. Kürtler birbiri ardına çıkardıkları gazete ve dergiler, kurdukları radyo ve televizyonlar aracalığıyla bu yasağı anlamsız hale getirdiler. Kürtlerin ısrarı devletin inadını kırmışa benziyor. Türk parlamentosu 10 Haziran 2008’de TRT Kanunu’nu değiştirdi. TRT Kanunu’nun 6. maddesindeki değişiklikle TRT’nin Kürtçe yayın yapmasının yolu açıldı. TRT, Mart ayında günlük Kürtçe yayın yapmaya hazırlanıyor.
Renklerle mi rezilliklerle mi?
Kürtçe yayın ve eğitim yasağı devam ededursun Kürtçe konuştuğu ve yazdığı için birçok belediye başkanı hakkında açılan davalar da sürüyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, geçen ay bu gerekçeyle yeniden hakim karşısına çıktı. Baydemir’den ‘Kürtçe davetiye yazmanın’ hesabı soruldu. Diyarbakır’ın Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ise görevden alındı. ‘Çok dilli belediyecilik’ kararı alan ve yazışmalarında Kürtçe ve Süryanice’yi de kullanmaya başlayan Demirbaş’la birlikte belediye meclisinin bütün üyeleri de görevlerinden alındı. Danıştay 8. Dairesi, İçişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine görevden alma kararını aldı. (Haziran, 2007).
Diyarbakır Kayapınar Belediyesi’nin beş parka vermek istediği isimler de yasaklandı. Belediye Meclisi parklara Gülistan (Gül Bahçesi), Nefel (Yonca), Daraşîn (Yeşil Ağaç), Berfîn (Kardelen) ve Beybûn (Papatya) isimlerini vermişti. Ancak devlet hemen itiraz etti. Bu isimlerinin yasak olduğunu söyledi. ‘Parka gül bahçesi’ ismini verenleri mahkemeye sevk etti. Elbette birkez daha tarihe geçti!
Bir cafeye verilen Şevin ismi de yasaklandı. Almaya’da doğan ve adı Welat olan 7 yaşındaki bir çoçuğun Türkiye’ye girmesine de izin verilmedi. 7 yaşındaki Welat ‘istenmeyen kişi’ ilan edildi. İstanbul havaalanında annesinden kucağının zorla alındı ve gerisin geri Almanya’ya gönderildi. Çocuğun geri gönderilme gerekçesi W harfiydi. Türkiye’nin İçişleri Bakanlığı 2005 yılında 81 ilin valisine gönderdiği genelgeyle X, W, Q harfleri için de ‘yasak’ demişti. Bu harfler Türk alfebesine uymuyormuş!
Yine bugün Türkiye’nin birçok cezaevinde mahkumlar ziyaretçileriyle Kürtçe konuşamıyor. İçerideki yakınlarıyla kazaran Kürtçe konuşan ziyaretçilere görevliler hemen müdahale ediyor.
Siirtli Halime Güçlü ile Batmanlı İzzettin Rüzgar Edirne E Tipi Cezaevinde yatan çocuklarıyla Kürtçe görüşmelerinin engellendiği gerekçesiyle İHD Batman ve Siirt şubelerine başvurarak hukuki yardım talebinde bulundular. Ancak herhangi bir sonuç alamadılar.
Buca 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde kalan Mehmet Tari, haftalık 10 dakika telefonla görüşme hakkını kullanarak ailesiyle konuştu. Ancak görüşmesi yarıda kesildi. Cezaevi idaresine itiraz eden ve bir sonuç alamayan Tari, daha sonra İzmir 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu Cumhuriyet Savcılığı’na itiraz başvurusu yaptı. Savcı Yusuf Kaplan imzasıyla 22 Ocak 2007 tarihinde Tari’ye gönderilen yanıtta, görüşmenin Kürtçe yapıldığı için Ceza İnfaz Kurumları Yönetmeliği’nin 88. maddesi uyarınca engellendiği, engellemenin usul ve esaslara uygun olduğu belirtildi.
Ayrıca Adalet Bakanlığı’nın -2005- genelgesiyle cezaevlerine ‘Türkçe dışında’ farklı dillerde dergi ve gazeteler alınmıyor. Bununla sadece ‘Kürtçe’ kast ediliyor. Yoksa İngilizce, Almanca, Fransızca vs dergi ve gazetelere bir şey diyen yok.
Örnekleri uzatmaya gerek yok. Gerçekler orta yerde duruyor. Yukarıdaki tablo bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nın ‘Konuk Ülke’si Türkiye’ye ait. Türkiye’nin fuar sloganı, ‘’Bütün Renkleriyle Türkiye. Bu tabloya bakınca insanın ‘Bütün Rezillikleriye Türkiye’ diyesi geliyor...
Tutuklu gazeteci- yazarların listesi:
1- İbrahim Çiçek,
Atılım Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Gazeteci-Yazar, Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi

2- Sedat şenoğlu, Atılım Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü ve Gazeteci- yazar, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi

3- Füsun Erdoğan, Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü, Gebze Özel Tip Cezaevi, Gebze/KOCAELİ

4- Hasan Coşar, Atılım Gazetesi Yazarı, Sincan F Tipi Cezaevi, ANKARA 5- Ziya Ulusoy, Atılım Gazetesi yazarı, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi

6- Bayram Namaz, Atılım Gazetesi yazarı, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi

7- Hatice Duman, Atılım Gazetesi Sahibi ve Müdürü, Gebze Özel Tip Cezaevi, Gebze/KOCAELİ

8- Behdin Tunç, DİHA şırnak muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi.

9- Faysal Tunç, DİHA şırnak muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi

10- Haydar Haykır, DİHA şırnak muhabiri, Batman M Tipi Cezaevi

11- Ali Buluş, DİHA Mersin muhabiri, Mersin E Tipi Cezaevi.

12- Mehmet Karaaslan, Gündem Gazetesi, Mersin Temsilciliği çalışanı, Mersin E Tipi Cezaevi.

13- Mahmut Tutal, Gündem Gazetesi Urfa çalışanı, Urfa E Tipi Cezaevi.

14- Erol Zavar, Odak Dergisi Sahibi ve Müdürü, şair, Sincan F Tipi Cezaevi, ANKARA 15- Mustafa Gök, Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi, Sincan F Tipi Cezaevi, ANKARA.

16- Barış Açıkel, İşçi Köylü Gazetesi Sahibi ve Yazıişleri Müdürü, Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi, KOCAELİ.

17- Hüseyin Habip Taşkın, Güney Dergisi, Sosyalist Mezopotamya dergisi ve Çoban Ateşi gazetesi yazarı, Manisa Cezaevi.

18- Mehmet Bakır, Güney Dergisi Eski Genel Yayın Yönetmeni, Bolu F Tipi Cezaevi. 19- Erdal Güler, Devrimci Demokrasi Gazetesi Eski Yazıişleri Müdürü, Amasya E Tipi Cezaevi, İstanbul.

20- Murat Coşkun, Acının Dili Kadın kitabının yazarı, Adana Cezaevi
GÜNAY ASLAN YENİ ÖZGÜR POLİTİKA


9 ayda 17 kapatma
Alternatif gazetesi de 20 Eylül'de sayısında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın avukatları aracılığıyla yaptığı açıklama ile KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan'ın ANF'de yer alan röportajlarına yer verdiği gerekçesiyle 1 ay süreyle kapatıldı. 19 Mayıs 2008 tarihinde yayın hayatına başlayan gazete 26 Mayıs tarihinde de bir ay süreyle kapatılmıştı.
4 Ağustos 2006 ile 3 Ekim 2008 tarihleri arasında, günlük yayın yapan Gerçek, Özgür Ülke, Gelecek, Ülkede Özgür Gündem, Gündem, Yaşamda Gündem, Güncel, Azadiya Welat, Gerçek Demokrasi, Alternatif gazeteleri ile haftalık yayın yapan YedinciGün, Haftaya Bakış, Yaşamda Demokrasi, Toplumsal Demokrasi, Öteki Bakış ve Yeni Bakış gazeteleri 37 kez kapatıldı. 22 Eylül’de kapatılan aylık dergi Kızıllaşan Özgür Halk ile birlikte 2008 yılı başından bu yana Kürt medyasına karşı en az 17 kapatma cezası verildi.

Gerçek, 3 Ekim 2008’de 1 ay süreyle kapatıldı
Özgür Ülke, 1 Ekim 2008’de 1 ay süreyle kapatıldı
Ülkede Özgür
Gündem, 4 Ağustos 2006'da 15 gün süreyle kapatıldı
Ülkede Özgür
Gündem, 16 Kasım 2006'da 15 gün süreyle kapatıldı
Gündem, 6 Mart 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gündem, 9 Nisan 2007'de 15 gün süreyle kapatıldı
Gündem, 12 Temmuz 2007'de 15 gün süreyle kapatıldı
Gündem, 8 Eylül 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gündem, 9 Ekim 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gündem, 14 Kasım 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda
Gündem, 10 Mart 2007'de yayın durdurma cezası aldı
Güncel, 30 Mart 2007'de yayın durdurma cezası aldı
Güncel, 17 Temmuz 2007'de 12 gün süreyle kapatıldı
Güncel, 17 Ekim 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gerçek Demokrasi, 16 Ekim 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gerçek Demokrasi, 21 Kasım 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Alternatif, 25 Mayıs 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Alternatif, 20 Eylül 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gelecek, 30 Haziran 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Gelecek, 27 Eylül 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 12 Kasım 2007'de 15 gün süreyle kapatıldı
YedinciGün, 27 Kasım 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 12 Ocak 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 3 Mart 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 7 Nisan 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
YedinciGün, 13 Mayıs 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Haftaya Bakış, 8 Aralık 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Haftaya Bakış, 2 Şubat 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Haftaya Bakış, 18 Mart 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda Demokrasi, 16 Aralık 2007'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda Demokrasi, 17 Şubat 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yaşamda Demokrasi, 4 Nisan 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Toplumsal Demokrasi, 5 Ocak 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Toplumsal Demokrasi, 25 Şubat 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Öteki Bakış, 4 Nisan 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Yeni Bakış, 8 Mayıs 2008'de 1 ay süreyle kapatıldı
Azadiya Welat, 23 Mart 2007'de 20 gün süreyle kapatıldı

Ilgili Haberler

Onlar çocuklarını askere göndermeyecek

AycaSen Onlar, Kürt sorununun çözümsüzlüğünün ölümlere neden olduğu Türkiye’de çocuklarını askere göndermek istemeyen kadınlar

Gazeteci Ayça Şen, oyuncu Derya Alabora, dansçı Zeynep Tanbay çocuklarını askere göndermek istemiyor, “Kim ister ki?” diye soruyorlar. BİANET Altınova’da linç girişiminden, gerillaların Bezele Karakolu baskınından, Amed’de polis servisine yönelik eylemden, operasyon tezkeresinin mecliste kabul edilmesinin ardından kadınlara çocuklarını askere gönderip göndermeyeceklerini sordu.
Ayça Şen: Elimde olsa istemem
Radikal yazarı Şen, “Kim şiddetin içine oğlunu göndermek ister ki?” diye soruyor. “İstemem ve kim ister? Elimde olsa istemem. İnsanın elinde değil ki, kimin çocuğu olursa olsun, çok kötü.”
Derya Alabora: Çözüm istemiyorlar ki
“Kimse istemez ama zorunlu” diyen oyuncu Alabora’nın bir oğlu var. “Binlerce çözüm var. Ama çözümler çözüm isteyenlere sunulur. Ben kimsenin çözüm istediğini sanmıyorum.” Kadınların seslerini yükseltmelerinin nasıl bir payı olacağını sorduğumuz Alabora’nın cevabı şöyle. “Kadın odaklı bakmak da çözüm getirmiyor, bu sistemin sorunu. Tek başına kadınların elinden bir şey gelmesi mümkün gözükmüyor. Zaten kadınlar bu sistemde en çok ezilen, horlanan kesimler. Çocukları ölüyor. Oğulları askerde, kızları da başka yerlerde çeşitli şekillerde ölüyor.”
Zeynep Tanbay: Neden savaşta ölenler hep yoksul
Dansçı Zeynep Tanbay ise “Sadece bu şartlarda hiçbir şartta oğlumu askere göndermeyi kesinlikle istemem” diyor. Tanbay, vicdani retçileri destekliyor; oğluna silah kullanmanın öğretilmesine sonuna kadar karşı. Tanbay’ın da bir sorusu var: “Neden hep savaşta ölenler yoksul ailelerin çocukları? Ben hiç Bebek’ten, Nişantaşı’ndan bir feryat duymadım. Belki bu feryadı duysaydık çoktan bir çözüm bulunmuştu. Kimse askere gitmesin, askerlik görevinin kendisi lüzumsuz. Ama demek ki birilerinin oğulları askere gitse bile operasyonlara gönderilmiyor? Bu ayrımcılık niye?”
Hülya Avşar’dan ötekileştiren çözüm
Hülya Avşar ise gerilla annelerine “terörist anneleri” diyerek maalesef ötekileştiren çözümünü sunuyor. Türkiye İş Kadınları Derneği (TİKAD) üyelerinden Hülya Avşar sorunun bir tarafını terörize ederek sorunun çözülebileceği mantığını taşıyor. Avşar: “Terörü bir teröristin, bir şehidin annesi halledebilecek. Anneler ‘teröre hayır’ dediği müddetçe ne devlet, ne silahlar, ne ABD kimse buna sebebiyet veremeyecek” diyor.
BİANET


ecetemelkuran
Terör ve serhildan


Milliyet gazetesi yazarı Ece Temelkuran, dünkü yazısında Hülya Avşar’ın da üyesi olduğu TİKAD’ın (Türkiye İş Kadınları Derneği) Türkiye’deki kanlı ezberi gerçekten bozmak istiyorsa DTP’nin kapatma davasına odaklanması ve AKP’nin kapatma davasında taşıdıkları kaygıyı taşımaları gerektiğini belirtti. Temelkuran, “Eğer hakikaten kan dursun diyorsanız gidip DTP’nin kapısında bekleyin ki o kapı da kapanmasın” dedi. Temelkuran’ın yazısı şöyle:

 
Paşalar çıkıp ekranlarda ‘Kuracaksın bunlar gibi savaşan ekipler, bak bir daha baskın maskın kalıyor mu!’ gibi şahane paramiliter örgüt önerileri getiriyorlar. Gazetelerde gururla söylüyor kimileri: ‘İnsan haklarıyla güvenlik arasında bir tercih yapmalıyız!’ Tabutun başında ‘sinir krizi’ geçirdi diyor televizyonlar, her seferinde geride kalan çocukları ‘yürek burkuyor’. Bayraklar ve Allahu ekber! Bayraklar ve Allahu ekber! Allahu ekber ve bayraklar! Bir gürültü içinde herkes kendi repliğini söylüyor, sağ baştan başlayıp sayılan replikler bittiğinde sessizlik oluyor bir süre sonra yeniden bir baskın veya bir bomba ve yeniden başlanıyor sağ baştan: Paşalar çıkıp ekranda... İyi niyet ve bilgisizlik Aynı olmayan, aynı başarısız formülleri daha derinleştirerek geçirilen otuz yılın üzerine yeni bir otuz yıl için her seferinde ezber yeniden ezberleniyor. Nasıl olsa anneler oğlan doğurmaktan vazgeçmiyor ve nasıl olsa memleketimizin bütün varlığını bayrak ve Allahu ekber göstererek emmek her zaman mümkün.
Bu ezberi bozmak isteyenlerden TİKAD (Türkiye İş Kadınları Derneği) önceki gün bir basın toplantısı düzenledi. Hülya Avşar ‘bu gidişe bir dur demenin zamanının’ geldiğini söyledi toplantıda ve derneğin projesini açıkladı: Şehit anneleriyle terörist annelerini buluşturmak.
İyi bir bir niyet var ortada, orası muhakkak. Zira deniyor ki ‘anneler dur demezse kan akmaya devam edecek’. Doğrudur. Ve fakat...
DTP’nin kapısında bekleyin
Senin ‘terörist annesi’ dediğine o ‘gerilla anası’ diyor. Bunu ne yapacağız? Anneleri de mi öldüreceğiz o zaman? Şehit annesi nasıl kendini ‘TC’nin faşist ordusu’ gibi hissetmiyorsa o da kendini ‘azılı teröristin annesi’ gibi hissetmiyor. Bunu ne yapacağız?
TİKAD ya da başka bir örgüt, bugün bu sürüp giden kanlı ezberi bozmakla, vahşet çarkını durdurmakla ilgili bir şey yapmak istiyorlarsa, var güçleriyle DTP kapatma davasına odaklanmaları gerekiyor. Türkiye AKP kapatma davasında nasıl tedirgin olduysa DTP kapatma davasından da en az o kadar tedirgin olması gerekiyor.
Türkiye ‘Bu nasıl olur!’ isyanıyla AKP için nasıl bir hayretle ayağa kalktıysa DTP için de kalkması gerekiyor. Çünkü DTP’nin kapatılması en az AKP’nin kapatılması kadar Türkiye demokrasisine zarar verecek.
Ama daha önemlisi, DTP’nin kapatılması bir kere daha Türkiye’nin Güneydoğu’sunu ülkenin geri kalanından koparacak. Eğer hakikaten kan dursun diyorsanız gidip DTP’nin kapısında bekleyin ki o kapı da kapanmasın. En azından savaş kadar barışa da açık olan o kapı...
Bu boynuzlar kırılacak!
Yoksa senin terör dediğine ‘serhildan’ diyenlerin sayısı bir kere daha artacak. Yani intifada, yani başkaldırı. Sen oraya buraya, sanki memleket yeni işgal edilmiş gibi devasa Türk bayrakları diktikçe onlar kendilerini öldürmek için cephane biriktirildiğine inanacak. Korkacak. Sen burada onlardan korkacaksın.
Ve insanlar en çok korkunca öldürür birbirini biliyorsun. İnsanlar topraklardan çok korkuları için öldürürler birbirini. Sen bunu anlamak istemedikçe, onlara onların kabul etmediği isimleri vermekte ısrar ettikçe senin de onların da ölü oğullarının yaşları küçülecek.
Hakikaten kalbin ağrıyorsa bu ölen çocuklardan, hakikaten artık katlanamıyorsan, kendi boynuzunu kıracaksın önce. Burnunu indireceksin ve bu hayata, bu ülkeye hava atmadan, baştan başlayıp ülke gerçeğini öğrenmeye, samimiyetle öğrenmeye oturacaksın.
Konuşmaktan çok dinlemeye oturacaksın. O da boynuzunu kıracak ve öğrenecek ki oradaki analar da dağa doğurmuyorlar o çocukları, taşlara doğurmuyorlar. Rahimler, hepimizin rahimleri küsmeden bu işler çözülecekse böyle çözülecek. Rahimlerimiz lanetlenmeden önce bu savaş ancak böyle bitecek.
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Türk devleti çıkmazda

Savaşın bir yıldır sınır ötesine de taşınmasına rağmen HPG gerillaların bir eylemde 62 askeri öldürmesinin Ankara’da yarattığı sarsıntı devam ediyor.

Savaşta ısrar eden Türk Hükümeti ve silahlı gücü, stratejik hamle arayışında. Bezelê eyleminin ardından Türk kamuoyunda da başlayan tartışmalarla iyice sıkışan devlet erkanı, zirve, toplantı, görüşme trafiğini sürdürüyor. Hava Kuvetleri Komutanı’na yönelen tepkilere karşı ise Hükümet ve Ordu sessizliğe gömüldü. Genelkurmay, karakol yapımı için ekonomik kaynak mazeretine sığınan 2. Başkanını yalanladı.

HPaskerbakanlakurulu64G gerillalarının Bezelê eylemi Türk devletinde ciddi bir krize yol açtı. Büyük bir bütçe, sınırsız insan kaynağı ve teknolojik donanıma rağmen Türk askerinin gerilla karşısındaki çaresizliği kamuoyunda sorgulanmaya başlandı. Bu sorgulamanın büyük bölüme çözümü işaret etmezse de devasa ordu gücünün telaşını arttırdı.

 
Zirve üstüne zirve
Başbakan Recep T. Erdoğan başkanlığında önceki gün gerçekleştirilen geniş katılımlı Teröre Mücadele Yüksek Kurulu toplantısında yapılabilecek yasal düzenlemeler, sınır ötesi savaş, sınır ve karakol güvenliği konusunda atılabilecek stratejik adımlar ve sosyoekonomik tedbirler masaya yatırıldı. Ancak 6 saatlik toplantıdan bir sonuç çıkmadı ve Başbakanlık Basın Merkezi’nden tek cümlelik bir açıklama geldi. Açıklamada, toplantıya 14 Ekim’de devam edileceği belirtildi.
Başbuğ devam etti
Türk Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ dışındaki askeri yetkililer toplantının ardından Başbakanlık’tan ayrılırken 15 dakika daha Başbakanlık’ta kalan Başbuğ, Erdoğan ile görüştü. Erdoğan daha sonra İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal ile 1.5 saat süren bir toplantı daha yaptı.
Başbuğ’un MHP mutluluğu
Daha önce CHP lideri Deniz Baykal’ı ziyaret eden Başbuğ, dün de MHP’nin genel merkezinde Genel Başkan Devlet Bahçeli’yle görüştü. Basına kapalı ziyaret, 1 saat 15 dakika sürdü. Göreve gelirken basına “Benden ayaküstü demeç alamayacaksınız” diyen Başbuğ, bu prensibi çabuk bozarak uğurlamadan önce kısa bir açıklama yaptı. Başbuğ, Bahçeli ile çok yararlı, detaylı görüş alışverişinde bulunduklarını belirtti. Başbuğ, “Kendilerinin bu konulara ilişkin çok değerli görüşlerini ve önerilerini dinleme şansına sahip oldum” dedi. Başbuğ, Bahçeli’nin kendisine, MHP Genel Merkezini ilk ziyaret eden Genelkurmay Başkanı olduğunu söylediğini, bundan da mutluluk duyduğunu dile getirdi.babaoglu pasa golf
Golf topu yuvarlanıyor
Bezelê eylemi ardından Türk medyasının eleştirilerine hedef olan Türk Hava Kuvvetleri Komutanı Aydoğan Babaoğlu beklenen istifasını henüz sunmadı. Babaoğlu, eylem günü ve sonrasında katıldığı golf turnuvasına devam ettiği için eleştiriliyor. Babaoğlu, yaptığı açıklamada haberi alır almaz, turnuvanın yapıldığı Antalya/Serik’ten gerekli koordineyi yaptığını açıklamıştı. Ancak, bu açıklama tatmin edici bulunmayınca Türk Genelkurmayı, Babaoğlu’na eylemin yapıldığı günün ertesi akşamı haber verildiğini duyurdu. Bu çelişkili beyanlar Türk medyasınca hatırlatılmaya devam ediliyor fakat Babaoğlu ya da Genelkurmay yeni bir açıklama yapmadı. İstifası istenen Babaoğlu’nun katıldığı 10 kişilik turnuvadan 9’uncu olduğu söylenerek, dalga bile geçiliyor.
2. Başkan da yalanlandı
Genelkurmay Başkanı Hasan Iğsız, Bezelê eyleminin ardından Türk medyasına verdiği brifingde, baskın yapılan karakolun taşınma kararının alındığını ancak maddi kaynak sıkıntısından dolayı bunun geciktiğini söylemişti. Ancak, Başbakan Erdoğan, “Askerimiz ne istediyse verdik, veriyoruz” demişti. Bu çelişkili açıklamalar da sorgulanmaya başlanınca ve bu sorgulama eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a emekliliği için tahsis edilen bir trilyonluk otomobile kadar varınca Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, dün yeni bir açıklama yaptı. Genelkurmay Karargahı’ndaki haftalık toplantıda konuşan Tuğgeneral Gürak, Bezelê Karakolu’nun konumunun ve bina durumunun, verilen zayiatla hiçbir ilgisi olmadığını itiraf etti.
Sınırda 168 karakol yapılmış
Sınırdaki 2008 yılına kadar 168 karakol binasının inşa edildiğini, 2008 yıllında da aralarında Bezelê Karakolu da olmak üzere 13 karakolun inşasının devam ettiğini belirtti. “Mali kaynak olmadığı için karakolu taşıyamadık” değerlendirmesini boşa çıkaran Gürak, karakolların yapılması için herhangi bir maddi sıkıntı bulunmadığını söyledi.
Çözümsüzlüğün itirafı
Dün konuşanlardan biri de AKP Hükümeti’nin sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ti. Çiçek, 9 Ekim’deki tezkere görüşmelerinde, CHP ve MHP’nin eleştirilerine karşılık, “Ne yapalım artık 25 yıldır denenmeyen yöntem kalmadı. Onu denedik bunu denedik olmuyor” demişti. Çiçek dün debenzer açıklamalarına devam ederek, Türk ordu bürokrasisine sitem etti.
BBG evi ne oldu?general terror buyukanit basbug iraq kurd turks
NTV’nin sorularını yanıtlayan Çiçek, isim vermeden Yaşar Büyükanıt’ın 16 Aralık 2007’deki hava saldırısının ardından Medya Savunma Alanları’nın “BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evi” gibi olduğu yönündeki sözlerine dokundurdu: “İddialı konuşmak son derece yanlış. Biri bizi gözetliyordu, gözetliyordu da niye bunlar oldu diye soruluveriyor. Geriye doğru çok iddialı laflar edildi. İç tüketim, iç politika malzemesi olarak kullanıldı. ‘Helal olsun böyle olacak, vurdumu ses getirecek’ falan. Öyle üslup kullanıldı. Sonra bazı olaylar olunca da vatandaşın kafası karıştı. ‘Hani bitti deniyordu, hani kökü kazındı, her yeri gözetliyordunuz?’ İddialı konuşmak yanlış.”
Meğer Babaoğlu gözetlenmiş
Çiçek, Orgeneral Babaoğlu’nun Türk ordusunun 62 kayıp verdiği gün, golf oynamayı sürdürdüğü Antalya’da kamuoyundan sonra duymasına ilişkin de şunları söyledi: “Kendisinin de bir açıklaması var. Kamuoyu bundan tatmin olduysa olmuştur. Olmamışsa da olmamıştır. Hangi görevde olursak olalım biri bizi gözetliyor işte. Yani kamuoyunun bu manada daha şeysi var.”
Y.Ö.POLİTİKA/ANKARA


polis_kolkirma_hakkari1_b
Strateji satın alacak!
Kürtlerin barış istemi ve çözümü Meclis’te arayışını dikkate almayan Ankara, strateji arayışını ABD ve Avrupalı uzmanlarla telafi edecek. Fethullah Gülen cemaatinin yayın organı olan Zaman gazetesinin haberine göre Başbakanlık’ın finansal desteğiyle önümüzdeki ay Amerika’da “PKK terör örgütünün finans kaynakları, organize suç ve uyuşturucu faaliyetleri ile medya ilişkileri analiz projesi” uygulamaya konulacak. Amerikalı, Avrupalı ve Türk uzmanlar ortak çalışacak. Akademisyenlerin yanı sıra üst düzey devlet görevlilerinin de katıldığı proje kapsamında, PKK ile daha etkin ve kalıcı mücadele edebilmek için devletin ilgili birimlerine somut stratejiler sunulacak. Çalışmayı Washington’daki Güvenlik ve Demokrasi İçin Türk Enstitüsü (TISD) yürütecek. Enstitü, öncelikle uzmanları bir araya getirerek çalışma grupları oluşturacak. Zaman’a göre bu çalışma grupları da PKK’nin eleman kazanma ve propaganda taktikleri, finans kaynakları ve bu kaynakların silah, lojistik ve medya faaliyetlerine aktarımını bilimsel olarak araştıracak.
Elde edilecek bulgular başta AB ülkeleri olmak üzere diğer ülkelerin güvenlik güçlerine sunulacak. Uluslararası konferanslar kitap ve makaleler ile akademisyenler ve politikacılara duyurulacak. PKK hakkında da bir kaynak eser yayınlanacak. Zaman, projenin danışma heyetinde Prof. Dr. Cindy J. Smith, Prof. Dr. Thomas Albert Gilly, Prof. Dr. Dr. h.c. Hans-Jörg Albrecht, Prof. Dr. Christopher Dandeker, Prof. Dr. Chris W. Eskridge gibi isimler bulunduğunu yazdı.
TISD ne yapar?
ABD’nin başkenti Washington’da bulunan Türk Güvenlik ve Demokrasi Enstitüsü (TISD) dünyanın dört bir yanından uzmanların yer aldığı bir oluşum. Enstitü çalışmalarına katılan öğretim görevlileri ağırlıklı olarak hukuk, suç bilimi ve güvenlik uzmanları. İnternet sitesinde hakkında pek az bilgi veren enstitü, uluslararası çapta güvenlik sorunlarına demokratik çözümler geliştirme misyonuna sahip olduğunu ifade ediyor. Siteye göre ensitünün amacı pratik deneyimleri küresel güvenlikle ilgili akademik araştırmalar arasında bağ oluşturmak, aynı zamanda insanları terörizm konusunda eğitmek ve güvenlik kurumları arasındaki işbirliğini geliştirmek. TISD, 6 yıl önce Kuzey Teksas Üniversitesi’nde kurulan Türk Emniyet Araştırmaları Ensitüsü yanısıra Amerikan Cincinnanti Üniversitesi ile Türk Ulusal Polis Teşkilatı tarafından ortaklaşa kurulan Uluslararası Terörizm Arraştırmalar Merkezi (CIRT) ile ortak çalışıyor.polissaldiri34
Strateji beklenen uzmanlar
İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan King’s Koleji Savaş Araştırmaları Enstitüsü’nde çalışan Prof. Christopher Dandeker askeri sosyoloji profesörüdür. ‘Silahlı Güçler ve Toplum’ isimli bilimsel derginin yayın kurulunda yer alan Dandeker Uluslararası SosyolojikTopluluğu Silahlı Güçler ve Çatışma Çözüm Araştırma Komitesi’nin başkan yardımcısıdır. Aralarında ABD, Fransa, Almanya, Arjantin, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin bulunduğu bir çok devletin ordusu için araştırma çalışmalarında bulundu. Dandeker’in uzmanlık alanı ise silahlı güçlerin sosyolojisi ve sivil-asker ilişkileri. Ayrıca Türk Güvenlik ve Demokrasi Ensitüsü’nde de yer alıyor.
Prof. Dr. Cindy Smith Amerika Suç Bilimi Örgütü’nde Uluslararası Suç Bilimi Bölümü başkanlığını yapıyor. Uyuşturucu ticareti ve organize suç uzmanı Cindy Smith, geçtiğimiz yıl bir sene boyunca Ankara’da bulunup, insan kaçakçılığına karşı araştırmalar yapmış. Geçmişte de çeşitli kurumlarda bilimsel araştırmalar yapmış olan Smith, özellikle cezaevinde olanların işledikleri suçu tekrarlamaması için araştırmalar geliştiriyor. İntihar eylemcileri, uluslarüstü suç gibi konular üzerine kitaplar yayımladı.
Fransız Dr. Thomas Albert Gilly Avrupa ve Uluslararası Suç Ahlakı ve Sosyal Felsefe Araştırma Grubu’nun başkanıdır. Suç Bilimi doktorası bulunan Gilly, uzman olarak değişik akademik enstitü ve örgüt ile çalışıyor. Özel ilgi alanına güvenlik, terörizm, sosyal ve ahlaki felsefe giriyor. Türk Güvenlik ve Demokrasi Ensitüsü’nde yer alan öğretim görevlilerinden biridir. Alman Prof. Hans-Jörg Albrecht, Max Planck Topluluğu’nda görev yapıyor. Hukuk ve Sosyoloji profesörü olan Albrecht, suç bilimi ile ilgilenen çok sayıda enstitü ve örgütte yer alıyor. Uyuşturucu ticareti ve genel olarak suç bilimi uzmanlık alanına giriyor.


ucak_askeri[1]
Çözüm savaşta değil
Aralarında 78’liler Girişimi, KESK, İstanbul Şubeler Platformu, Veteriner Hekimleri Derneği, İHD, Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), PEN Türkiye Merkezi Başkanlığı, Devrimci Sağlık-İş, SDP, DTP, ESP ve EHP’nin de bulunduğu çok sayıda siyasi parti ve demokratik kitle örgütü Kürt sorununda demokratik çözüm taleplerini dile getirdi. Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen kurum temsilcileri, “Yeter çözüm barışta kardeşlikte demokraside” pankartı ve “Yaşasın hakların kardeşliği”, “Özgür basın susturulamaz”, “Savaşa değil emekçiye bütçe” dövizleri taşıyarak sık sık “Yaşasın hakların kardeşliği sloganları attı. Kurumlar adına açıklama yapan KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Hatun İldemir, hiçbir sorunun bu coğrafyada silahla çözülemeyeceğini söyledi. Demokrasi ve hukuk dışı uygulamaların Kürt sorunun çözümünü sağlamak yerine aksine içinden çıkılmaz sorunlar yarattığını ifade eden İldemir, “Kendi yurttaşlarıyla birlikte çözüm bulamayanların, demokrasiyle gelişmeyen bir cumhuriyetin, çağdışı kalmaya ve toplumdan kopmaya mahkum olduğunu neden görmüyorsunuz. Cumhuriyetin çağın değerlerine göre kendini yenilemesinin demokratikleşmenin yolunun Kürt sorunu ile ilgili somut ve çözümleyici adımlar atılmasından geçtiğini neden görmüyoruz” diye konuştu.YENİ ÖZGÜR POLİTİKA