Arnavut göçmeni ama Diyarbakır'lı karanlıklar prensi!
AKP'de Dengir Mir Mehmet Fırat'ın Genel Başkan Yardımcılığı görevinden alınması ardından, aynı göreve getirilen eski İçişleri Bakanları'ndan Abdülkadir Aksu, Kürtlerin yakından tanıdığı bir isim. Diyarbakır'a Arnavutluktan yerleştirilen göçmen bir aileden gelen ve yıllardır yazılanların aksine Kürt olmayan Aksu, 70'li yıllarda CHP-MSP koalisyonu döneminden itibaren 12 Eylül yönetimi de dahil, kurulan birçok hükümette Vali, Emniyet Müdürü ve Bakanlık görevlerinde bulundu.
1989-1991 yılları arasında İçişleri Bakanlığı görevindeyken dinci ve MHP'li kadroların emniyete yerleşmesine önayak olan Aksu'nun bu görevi sırasında bölgede Hizbullah cinayetleri start aldı. Kürt düşmanlığı ile bilinen Aydınlar Ocağı üyeliği de bulunan Aksu'nun İçişleri Bakanı olarak görev yaptığı dönemlerde Türkiye faili meçhul cinayetlerle anılıyor.
Arnavut göçmeni bir Diyarbakırlı
Aslen Arnavut kökenli bir aileden gelen Abdülkadir Aksu, posta memuru olan babasının Diyarbakır'a sürgün edilmesiyle 1944 yılında Diyarbakır'da doğdu.
İlk, orta ve lise öğrenimini Diyarbakır'da tamamlayan Aksu, ardından Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne kaydoldu. Mülkiye'de okurken, Aydınlar Ocağı'na üye oldu ve milliyetçi-muhafazakar öğrenci ve öğretim üyelerini barındıran Hür Düşünce Kulübü'nün 7 kişilik yönetim kurulu kadrosunda yer aldı.
Yıldızı, 12 Mart askeri darbesi ardından 1973 yılında kurulan CHP-MSP hükümeti döneminde parladı. MSP'nin ağır toplarından Korkut Özal ve Oğuzhan Asiltürk'ün desteğiyle Emniyet Müdürlüğü kadrosuna alındı.
Emniyet Müdür Yardımcılığı'na getirilmesiyle ortaokul mezunu oldukları için yükselme şansları olmayan 3 bin kadar MSP ve MHP sempatizanı polisi, 6 aylık kurstan sonra komiser ve komiser yardımcısı yaptı.
Emniyet Genel Müdürlüğü görevine getirilmesinden sonra emniyette giriştiği kadrolaşma nedeniyle MİT tarafından hakkında rapor hazırlandı.
Aksu, tarihe Maraş Katliamı olarak geçen yüzden fazla kişinin öldürüldüğü tarihte ise bu kentte Vali Vekili idi.
Darbeciler dokunmadı
1980 yılında Rize Valiliği'ne atanan Aksu, 12 Eylül askeri darbesinin dokunmadığı nadir valilerden biriydi. O dönem tüm belediye başkanlık görevlerini Alay Komutanları üstlenirken, Aksu aynı zamanda hem Rize Valiliği'ni, hem de Belediye Başkanlığı görevlerini yürüttü.
Özal hükümeti tarafından Diyarbakır'dan 1987 yılından meclise giren Aksu, iki yıl sonra İçişleri Bakanlığı'na getirildi.
1991 yılına kadar bu görevi sürdüren Aksu, 5 yıl sonra Refah Partisi, ardından da Fazilet Partisi'nde yer aldı.
Fazilet Partisi kapatılınca yeni kurulan AKP'ye geçen Aksu, yıllar sonra tekrar İçişleri Bakanı olarak siyaset sahnesinde bakan olarak yer aldı.
Faili meçhuller onun döneminde damgasını vurdu
Abdülkadir Aksu'nun devlet katında yetkili makamlarda bulunduğu Maraş Katliamının ardından, İçişleri Bakanı olduğu yıllarda da Türkiye gündemini sarsan birçok olay ve faili meçhul cinayet yaşandı.
1989 yılında Cizre'de Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirilmesi, gazeteci Çetin Emeç, 1991 yılında HEP İl Başkanı Vedat Aydın'ın öldürülmesi, Prof.Muammer Aksoy, gazeteci Çetin Emeç, Turan Dursun, MİT müsteşar yardımcısı Hiram Abbas, emekli korgeneral Hulusi Sayın, emekli korgeneral İsmail Selen, Prof. Bahriye Üçok, Doç. Dr. Necip Haplemitoğlu, gazeteci Hrant Dink cinayetleri, Şemdinli bombalaması gibi olaylarda, Aksu hep İçişleri Bakanı koltuğundaydı.
Hizbullah Aksu döneminde hortladı
1989-1991 yılları arasında İçişleri Bakanlığı görevindeyken dinci ve MHP'li kadroların emniyete yerleşmesine ön ayak olan Aksu, özellikle Kürt illerindeki Emniyet Müdürlüğü kadrolarında milliyetçi-dinci ekipleri görevlendirdi.
89-91 yılları arasında Kürt illerinde işlenen yüzlerce faili meçhul cinayetin tek bir zanlısı bile yakalanıp hakim karşısına çıkartılmadı. Bazı faili meçhul cinayet zanlıları ise ancak Aksu'nun görevde olmadığı 1994 yılından itibaren gözaltına alınmaya ve yargılanmaya başlandı.
Hizbullah cinayetlerini görmezden geldiği öne sürülen Abdülkadir Aksu, Diyarbakır'lı işadamlarından Mehmet İçkale ile ortaklık kuran Hizbullah'ın o dönem Diyarbakır'daki önde gelenlerinden Hacı Bayancık ile dostluğu ise hala bilinen bir gerçek.
İkinci adamlıktan kabineye geçiş yolu açık
Hep karanlık dönemlerin adamı olarak bilinen ve Türkiye'nin gündemini sarsan suikastler, faili meçhul cinayetlerde devletin karar mekanizmalarında bulunan Abdülkadir Aksu'nun, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 'Ya Sev, Ya Terk Et' söyleminin ardından partisinin ikinci adamlığına getirmesiyle hem Türkiye'de hem de Kürt illerinde nelerin değişeceği, yada Türkiye'nin hangi yeni suikastlerle anılacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Kürt ve sol karşıtlığıyla bilinen devşirme Abdülkadir Aksu'nun önümüzdeki kabine değişiminde İçişleri Bakanlığı'na getirilmesi uzak bir ihtimal olarak görülmüyor.
SİDAR BORAN - AMED / ANF
Örneğin, Kürtçe yerine, “Türkçe’den başka diller, mahalli diller”, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” yerine, Kuzey Irak’taki oluşum” denilmektedir.
Bu ilişkilerin başka bir boyutu daha vardır. Türk düşüncesinde, “Türklerin başka halkları yönetmesi” gibi bir boyut da vardır. Türkler, kendilerini üstün görüyorlar, başka halkları yönetmek gibi bir beceriye sahip olduklarını söylüyorlar. Türkler bunu ilahi bir hak olarak algılıyorlar. Türk sağında, muhafazakar düşüncede bu çok yaygın, daha belirgin bir şekilde ifade ediliyor. Bu arada, Kürtlerin “düşük” bir ırktan geldikleri, bu bakımdan kendi kendilerini yönetemediklerini, Kürtleri hep başlarının, Arapların, Farsların, Türklerin vs. yönettiğini söylüyorlar. Bunlar elbette ırkçı niyetler, ırkçı düşüncelerdir.
Irkçılık daha başka nasıl ifade edilebilir?
Kürtler güçlü bir şekilde özgürlük istemiyor (Gecmis röportaj)
İsmail Beşikçi- www.kurdistan-post.org
Tarih: 9 Kasım 2008 Pazar
Hasan Bildirici: Türklerle Kürtlerin bir arada yaşaması zorlaşıyor diyorsunuz. Bu görüşü doğrulayan bir çok örnek var bir önceki cevap içinde. Bir zamanlar bu topraklarda Rumlar ve Ermeniler de vardı. Bugün Kürtlere yapılanların aynısı geçmişte onlara da yapılmıştı. Bu demektir ki, Türk ırkçılığına dayalı devlet sisteminin böyle bir özelliği var. Nüfusla birlikte şehirleri, kasabaları, köyleri ve mülkiyeti de Türkleştirmek... Bun da en çok da Türklük iddiasında olan göçmenleri kullanıyor. Göçmenlik arayıştır, alan edinmek için yerlilerden daha atılgan ve fanatik davranmaktır. Hele bu Türk göçmenler için daha çok böyledir. Türkiye’nin dört bir tarafındaki ırkçı saldırılara rağmen Kürt siyasetçileri ve aydınları çok iyimser. Belirttiğiniz gibi hala kardeşlikten söz ediyorlar... Bu durum bana biraz, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar bize saldırmaz diyen Rusların durumunu hatırlatıyor. Hitler birlikleri öyle ani bir saldırılar başlatmışlardı ki, binlerce kilometrelik alandaki Rus askerleri ve silahları bir santim bile kıpırdamadan yerle bir olmuştu. Bir gün sanırım Kürtler Türk ırkçılığı karşısındaki iyimserliğin bedelini ağır ödemek durumuyla karşı karşıya kalabilirler. Batı illerindeki servetlerini kaybettiklerinde, Kürdistan yoksulluğu onları ne kadar sarıp sarmalayabilir?.. Aslın da bunun da cevabını vermişsiniz. Kürtlerin Kürdistan’dan kopmaması ve batı illerindeki varlıklarına çok umut bağlamamaları gerekir diyorsunuz. O zaman şöyle bir soru çıkaralım buradan: Türk devletinin Kürt sorununu çözme niyet ve yeteneği yok. Hiçbir zaman da olmayacak. Yani Kürt sorununu uluslar arası koşullar mı çözecek artık? Türk sisteminin çözüm güç ve niyetinden Kürtler kesinlikle umut kesmelidir diyebilir miyiz?
Kürtlerin kazanımları fiili kazanımlar olacaktır
İsmail Beşikçi:Türk devletinin Kürt sorununu çözme niyeti yok. Niyet olmadığı için bu konuda yetenek geliştirmesi de söz konusu değil. Kürtlerin kazanımları fiili kazanımlar olacaktır. 20-25 yıl öncesini düşünelim. Kürtler ve Kürtçe inkar ediliyordu. Kürtler, Türk; Kürtçe, Türk dilinin ilkel bir şivesi sayılıyordu. Aksini iddia etmek, yazmak, konuşmak çok ağır idari ve cezai yaptırımlar getiriyordu. Ama gerilla mücadelesi sürecinde, devlet artık bu tür iddialarda bulunamıyor. Kürtler artık fiilen kabul ediliyor. Bu artık, fiili bir kazanımdır. Devlet artık, bu tür yazıları, konuşmaları, iddiaları görmezlikten, duymazlıktan gelmektedir. Yine bu mücadelenin bir aşamasında, Ekim 1991 de, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti. Süleyman Demirel bunu sadece bir defa söylemiş olsa da, bu sözün bu kabulün gereklerini hiç yerine getirmemiş olsa da, bunun, Kürt-Türk ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. Mücadelenin boyutlanması ise fiili kazanımı daha da güçlendirmiştir.
Türk devleti Kürtlerle masaya oturmaz
Devletin Kürtlerle, Kürtlerin temsilcileriyle masaya oturması, soruna birlikte çözüm aranması mümkün görünmemektedir, kanısındayım. Çünkü, Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan inkarcı, imhacı ve ırkçı bir politika ile, sistematik bir uygulamayla karşı karşıyadır. Bir Kürt’ün kendisine “Kürdüm” demesini devlet, Türlüğe hakaret, devlete hakaret olarak algılamaktadır. Dünyanın başka bir yerinde, ulusal kurtuluş mücadelelerinde, toplumsal mücadelelerde, Kürt-Türk ilişkilerindeki bu inkarcı duruma rastlamak mümkün değildir. Bu ifadenin bir abartma olarak değerlendirilmemesi gerekir. Bu bakımdan, Kürtlerin kazanımları fiili kazanımlar olacaktır. Bu da başta Kürt diline sahip çıkmak, Kürtçe’yi işlevsel bir hale getirmekle mümkün olacaktır. En sağlıklı çözüm arayışı Kürtçe’ye sahip çıkmaktır. Daha ileri çözümlere yol açacak tek yol budur. Geçen yıl Diyarbakır’da, Sur Belediyesi çok dillilik çalışmalarından dolayı, idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. Belediye Başkanı görevden alındı. Kürtlerin yönettiği bu tür belediyeler çoğaldığı zaman, çok dillilik benzeri çalışmalar çoğaldığı zaman bu hak da fiilen kazanılma yoluna girebilir. Bu tür çalışmalarından dolayı, başka belediyeler de idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalabilir. Ama, Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da, Hakkari’de, Muş’ta, Bitlis’te, Ağrı’da, Batman’da, Bingöl’de vs. bu girişimler çoğaldığı zaman, sivil itaatsizlik eylemleri geliştiği zaman, devletin bu süreçte davalarla baş etmesi zorlaşacaktır. Devletin bütün engellemelerine rağmen, fiilen kazanılmış bir hak, daha sağlam, daha kalıcı olmaktadır.
Mahalli idarelerde, örneğin belediyelerde, Kürtlerin ağır basmasının çok önemli olduğu kanısındayım Hasan. Bunun, Ankara’da, TBMM’de Kürtlerin temsil edilmesinden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun için belediye seçimlerine önem vermek, iyi hazırlanmak gerekir .
Dış güçler çözüm sağlayamaz
Dış güçlerin, örneğin, uluslar arası kurumların Kürt sorununu çözmek için girişim başlatması kanımca olası görünmemektedir. Bu, doğru da değildir. Bu, uluslar arası kurumların anti-Kürt yapılarıyla yakından ilgilidir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti’de, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler de anti-Kürt bir yapıya sahiptir. Milletler Cemiyeti döneminde kurulan statüko, Birleşmiş Milletler döneminde daha da olumsuz bir yapıya büründürülerek korunmaktadır. Birleşmiş Milletler, Milletler Cemiyeti döneminden gelen birçok olumsuz yapıyı düzeltmiş, değiştirmiştir. Ama, Ortadoğu’nun ortasında kurulun statüko, yani Kürdistan’a yönelik statüko değiştirilmemiştir, aynen korunmaktadır. Öte yandan, Kürtlerin bu yoldaki söylemleri de sağlıklı değildir. “Bir şey istemiyoruz, sınır çizmek, bayrak vs. düşünmüyoruz, kardeşçe bir arada yaşamak istiyoruz” söylemleri uluslar arası kurumları, uluslararası güçleri Kürtlerin lehine harekete geçirmez.
Türk devleti ırkçıdır
Dikkat edersen, Türk devleti için, inkarcı, imhacı sıfatları yananda, ırkçı sıfatını da kullandım değerli Hasan. “Irk devleti” diyerek sen de bu kavramı kullanıyorsun ve çok isabetli kullanıyorsun. Burada, bu kavramla ilgili küçük bir açıklama ve değerlendirme yapma gereğini duyuyorum. Türk düşüncesi, Türk aydını, devletin, ırkçı olmadığını ısrarla ileri sürerler. “Irkçı devlet asli tebaası, yani asli uyruğu saydığı insanlarla ‘ötekiler’ arasına, asli uyruğu ile daha ‘düşük’ dediği ‘ırklar’ arasına aşılmaz duvarlar koyar. Böylece ‘ötekiler’in, asli uyruğu ile karışmasını önler. Türkiye’deyse böyle bir durum yoktur. Bilakis halkların birbirine karışması teşvik edilir.” denir. Bu çok yaygın bir görüştür. Türk sağı, Türk solu, Türk liberali, Türk siyasal İslamı bu görüşü yoğun bir şekilde destekler. Üniversite, yargı gibi devletin temel kurumları, basın, sendikalar, siyasal partiler, genel olarak sivil toplum kurumları, yine bu görüşü destekleyen tavır ve davranışlar sergiler. Bu oturmuş, geçerli, toplumda çok büyük kabul görmüş düşünceyi irdelemekte yarar vardır.
1960’larda, 1970’lerde. 1980’lerde, Güney Afrika için, “dünyanın en ırkçı devleti denirdi. Burada beyaz yönetim yerlilere şöyle söylüyordu: “Sizin renginiz siyah. Siz bizim içimize, beyazların içine karışmayın. Sizin mahalleleriniz, okullarınız, hastaneleriniz, parklarınız, otelleriniz, plajlarınız, eğlence yerleriniz ayrı olsun.” Bunun için “Bantustan” denen, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlar kurmuşlardı. Yerliler buralarda yaşıyorlardı. Ama özerkliklerini koruyarak yaşıyorlardı. Dikenli tellerle çevrili bu geniş alanlarda fiziki altyapı çok yetersizdi. Su, elektrik sık sık kesilirdi. Kanalizasyon sistemi çok olumsuzdu. Yollar, okullar, hastaneler, konutlar pek çok olumsuzluk içeriyordu. Fakat buralarda yerliler özekliklerin koruyarak, kendileri olarak yaşıyorlardı. Beyazlarla yerliler arasında aşılmaz duvarlar vardı. Buna Apartheid sistemi deniyordu.
1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde, ABD’de de benzer bir sistem vardı. Zenciler, beyazların girip çıktığı kahvehanelere giremezlerdi. Zencilerin çocukları beyazların çocuklarının devam ettiği okullara alınmazlardı. Beyazlarla zenciler arasındaki duvarlar aşılmazdı.
1990’larda ne oldu? Güney Afrika’da, yerlilerin kararlı mücadelesi sonunda, Afrika Ulusal Kongresi Lideri Nelson Mandela, cezaevinden çıkarıldı. 1994 yapılan seçimler sonunda Cumhurbaşkanı oldu. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan beyaz yönetimin lideri De Klerk cumhurbaşkanı yardımcılığına, Nelson Mandela’nın yardımcılığına getirildi. Dikenli tellerle çevrili, Bantustan denilen ve fiziki alt yapısı çok olumsuz alanlarda yaşayan, fakat kendileri olarak ve özerkliklerini koruyarak yaşayan yerliler başarıya ulaşmışlardı. Burada, “dünyanın en ırkçı devleti” denilen yerde, resmi görüşün nasıl esnek olduğuna da dikkat etmek gerekir. Afrika Ulasal Kongresi Lideri Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan yönetimin, 1994’den sonra, O’nun yardımcılığını kabul etmesini, başka türlü nasıl değerlendirmek gerekir? 1960’llarda, 1970, lerde, 1980’lerde, Afrika Ulusal Kongresi’nin terörist bir örgüt, Nelson Mandela’nın da bir terörist olarak kabul edildiği biliniyor.
Türkiye’de durum nasıl? Kürtlerin yaşantılarında, beklentilerinde bir değişiklik oldu mu? İnkarcı, imhacı ve ırkçı görüşler hala, Türk siyasal hayatının temel görüşleridir. Kürtlere söylenen şudur: “Türklüğün değerlerini kabul edersen, Kürtlükten tamamen koparsan, örneğin Türkçe öğrenir konuşursan, Kürtçe’yi kamu hayatının tamamen dışına atarsan, kapılar sana açıktır. Türklüğün değerlerini kabul ederek, bu değerleri yaşayarak kamu yönetiminin bütün alanlarında görev alabilirsin, kamu yönetiminde, devlet bürokrasisinde yükselebilirsin. Kendi özel işini kurup geliştirebilirsin. Ama, Kürt kalarak, Kürtlüğün değerlerini koruyarak, bunlar için mücadele ederek hiçbir kazanç elde edemezsin.” Bu bakımdan bu söylemi, aslında bir dayatma olarak kabul etmek gerekir. Türk düşüncesi, Türk aydını, devletin ırkçı olmadığını, birlikte yaşamanın söz konusu olduğunu, Kürtlerin, Türklerin birbirine karıştığını söylüyor ama, bunun temel koşulundan söz etmiyor. Daha açık bir ifadeyle Kürtlere dayatılan şudur: “Sen benimle birlikte yaşayacaksın, ama bana benzeyerek yaşayacaksın. O ilkel dili, o ilkel değerleri unutacaksın. Başka seçeneğin yoktur.” Türkiye’de hızla değişen bir toplum hiç değişmeyen bir resmi ideoloji ile yönetiliyor. Soruların temel kaynağı budur.
Türk ırkçılığı ağır bir ırkçılıktır
Kişi olarak, “sen benimle birlikte yaşayacaksın, ama bana benzeyerek yaşayacaksın, o ilkel dili, değerleri unutacaksın, başka seçeneğin yok” ırkçılığının, “sen benim dışımda yaşa, benim içime karışma” ırkçılığına göre çok daha ağır, çok daha çürütücü olduğunu düşünüyorum. Çünkü yerliler,”dünyanın en ırkçı devleti” denen yerde, “kendileri” olarak yaşamışlar, “kendileri” olarak mücadele etmişler, başarıya ulaşmışlardır. Kürtler ise “kendileri” olarak değil, hep devletin istediği biçimde, egemen devlet için yaşamışlar, “kendileri” olarak hiçbir şeyin, hiçbir değerin sahibi olamamışlardır. Kürt değerleri bu süreçte çürümeye yüz tutmuştur. Halbuki doğal olan, insani olan, doğru olan kişilerin, toplumların, “kendileri” olarak yaşamalarıdır. İnsani olan, doğal olan, doğru olan budur.
Kürtlerin Türklerin için karışması neden isteniyor? Elbette asimilasyon için. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu, devletin, Cumhuriyet’in, temel politikalarından biridir. Devlet, Kürtlerin asimilasyonunu sağlayabilmek için ekonomik, politik, toplumsal, kültürel her önlemi almakta, uygulamaktadır. Bulgaristan’daki Türklerin, Batı Trakya’da ki, Kerkük’deki Türklerin, Kuzey Kıbrıs’taki, Kosova’daki Türklerin, Almanya’daki Türk işçilerinin asimilasyonuna kaşı çıkan devlet, Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunu gerçekleştirmek için yoğun bir çaba içindedir.
“Kendileri” olarak yaşamanın nasıl değerli olduğunu, Türk düşüncesi, Türk aydını, 1985-1988 arasında, Bulgaristan’da, isim değiştirme sürecinde göstermiştir. Bu yıllarda, Bulgaristan yönetimi, orada yaşayan Türklere, Türk azınlığa, “eğer Türk ismini bırakıp Bulgar ismi alırsanız yaşamınız kolaylaşır. Bulgaristan Komünist Partisi’nde ve Bulgaristan devlet yönetiminde yer alır, bu yönetimlerde yükselme olanakları bulursunuz. Aksi halde, Bulgaristan’daki yaşamınız çok zorlaşır” diyorlardı. Bulgaristan yönetiminin Türk azınlığa bu dayatması, başta Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Başbakanlık, hükümet, kamu yönetimi olmak üzere, basın tarafından, üniversite ve yargı organları tarafından, siyasal partiler, işçi ve işveren sendikaları, sivil toplum kurumları tarafından, dinsel kurumlar ve spor kurumları tarafından… yoğun bir şekilde eleştirilmişti. Bulgaristan yönetimi ırkçılık ve sömürgecilik yapmakla, emperyalist olmakla, gericilikle ve çağdışı olmakla suçlanmıştı. Uluslar arası kurumlardan, bu yönde harekete geçip Bulgaristan yönetimini eleştirmeleri ve uygulamalarından geri adım atmasının sağlanması istenmişti. İkili ilişkiler çerçevesinde, Türkiye’deki her kurum, muadili kurumla ilişkiye giriyor, Bulgaristan yönetiminin eleştirilmesini ve bu çağdışı uygulamayı bırakması için baskı yapmasını istiyordu. Bu süreçte, “kendileri” olarak yaşamanın ne kadar değerli olduğu açıkça anlaşılıyor.
Türkler kendileri için istedikleri hiç biri şeyi Kürde layık görmüyorlar
Buradan hareketle Türk ırkçılığının başka bir özelliğini daha görüyoruz. Milli değerlere sahip olmak, örneğin anadili özgürce kullanmak Türkler için çok değerli. Türkler, bunu her yerde, her koşulda istiyorlar, savunuyorlar. Fakat Türkler, kendilerin layık gördükleri, kendileri için istedikleri bu değerleri başkaları için örneğin Kürtler için layık görmüyorlar, Kürtleri için istemiyorlar. Kendinize layık gördüğünüz, kendiniz için istediğiniz bazı şeyleri başkaları için istemiyorsanız, başkalarına layık görmüyorsanız, başkalarını o değerlere sahip olmak için, o değerlere kavuşmak için yaptıkları mücadeleyi bastırmaya çalışıyorsanız, bu düşüncede, bu eylemde ve bu niyetlerde ırkçılık var demektir. Türk devlet ve hükümet yöneticileri, TBMM, hükümet, kamu yönetimi, üniversite, yargı organları, Türk siyasal partileri, işçi sendikaları, sivil toplum örgütlerinin çok büyük bir kısmı, Türk din kurumları, Türk spor kuruluşları vs. örneğin Bulgaristan’daki Türkler için istedikleri hakları Kürtleri için layık görmüyor, Kürtler için istemiyor. Kürtlerin bu doğrultuda yaptıkları mücadeleye karşı duruyor. İşte ırkçılık budur. Kaldı ki, Bulgaristan’daki Türklerin konumlarıyla, Ortadoğu’daki örneğin Türkiye’deki Kürtlerin konumları çok farklıdır. Kürtler, binlerce yıldır kendi toprakları üzerinde yaşamaktadır. Bulgaristan’daki Türkler ise, Bulgaristan’ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra, yani 1376-1387 yılları arasında, Anadolu’dan kaldırılarak, oraya yerleştirilen Türklerdir. Oğuz boylarının Ortasya’dan Anadolu’ya akınlarının ise, onbirinci yüzyılın ortaları olduğu bilinmektedir. Bu gelişmelerde şu sonucun vurgulanması da önemlidir. Bulgaristan yönetimi sözü edilen bu uygulamayı ta, 1988 yılında bırakmıştır. Bugün oradaki Türkler, Türk azınlığı, kendi siyasal partileriyle, Haklar ve Özgürlükler Partisi’yle Bulgaristan hükümetinde yer almaktadır. Türkiye’deyse, şunca fedakar ve vefakar mücadeleye rağmen, Kürt, Kürtçe gibi adlar bile kabul edilmemiştir. Örneğin, Kürtçe yerine, “Türkçe’den başka diller, mahalli diller”, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” yerine, Kuzey Irak’taki oluşum” denilmektedir.
Bu ilişkilerin başka bir boyutu daha vardır. Türk düşüncesinde, “Türklerin başka halkları yönetmesi” gibi bir boyut da vardır. Türkler, kendilerini üstün görüyorlar, başka halkları yönetmek gibi bir beceriye sahip olduklarını söylüyorlar. Türkler bunu ilahi bir hak olarak algılıyorlar. Türk sağında, muhafazakar düşüncede bu çok yaygın, daha belirgin bir şekilde ifade ediliyor. Bu arada, Kürtlerin “düşük” bir ırktan geldikleri, bu bakımdan kendi kendilerini yönetemediklerini, Kürtleri hep başlarının, Arapların, Farsların, Türklerin vs. yönettiğini söylüyorlar. Bunlar elbette ırkçı niyetler, ırkçı düşüncelerdir. Irkçılık daha başka nasıl ifade edilebilir?İsmail Beşikçi
Alevilerin Ankara Sıhhiye Meydanı'nda düzenlediği 'Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı' mitingine yaklaşık 100 bin kişi katıldı. Mitingde AKP'ye tepki gösterildi.
Alevi Bektaşi Federasyonu'nun öncülüğünde Ankara Sıhhiye Meydanı'nda 'Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı' mitingi 100 bin kişinin katılımıyla yapıldı. Mitingde konuşma yapan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Tekin Özdil, hak ve eşitlik için Ankara'da toplandıklarını belirterek, bir Kürt'ün hesabını bir Türk'ün sorması gerektiğini, bir Alevi'nin hesabını bir Sünni'nin sorması gerektiğini ve bir Türk'ün gözyaşlarını bir Kürt'ün silmesi gerektiğini ifade etti. Türkiye'yi katillere ve işkencecilere terk etmeyeceklerini söyleyen Özdil, 'Devletin bize elbise biçmesini istemiyoruz. Bu ülkeyi terk etmeyeceğiz. Alevi'si Sünni'si bu ülkeye sahip çıkacağız. İşkencecileri, yargısız infazları, faili meçhul cinayetleri, Kerbelayı, Maraş'ı, Sivas'ı, Madımak Oteli'ni unutmadık ve unutmayacağız' dedi.
'İktidar eşitlik talebini görmezden geliyor'
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş ise, eskiden Alevi olduklarını söyleyemediklerini dile getirerek, bugünkü iktidarın şiddetin kaynağı olduğunu belirtti. İktidarın farklı inanç, düşünce ve etnik kökenlilerin eşitlik talebini görmezden geldiğini kaydeden Gümüş, 'Alevilerin inançları ret edilerek, yok sayılarak eşitlik ihlal ediliyor. Alevilerin çocuklarına zorla din dersi veriliyor. Alevi köylerine, Alevi inancını yok etmek asimile etmek için zorla camiler yapılarak eşitlik ihlal ediliyor. İnsanlar Alevi olduğu gerekçesiyle ayrımcılığa tabi tutuluyor. Hükümet farklı inanç, düşünce ve etnik kökenlerin eşitlik talebini görmezden gelerek, Türkiye'nin ulusal birikimini emperyalizme peşkeş çekerek, eğitim, sağlık gibi en temel ihtiyaçları serbest piyasaya açarak da şiddet uyguluyor' dedi. Gümüş, Başbakan Erdoğan'ın 'Ya sev ya terk et' anlayışını eleştirerek, Başbakanı'n ırkçı ve gerici olduğunu söyledi.
'Alevilerin üzerindeki baskılar kalkmalı'
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız da, ayrımcılığa karşı ve haklı, meşru ve insani taleplerini gerçekleştirmek için Ankara'ya yürüdüklerini söyledi. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını isteyen Balkız, inanç olgusunun kişiye has olduğunu ve kimsenin inançlara müdahale etme hakkının olmadığını belirtti. Alevilerin üzerindeki baskıların kalkmasını talep eden Balkız, 'Zorunlu din dersinin kaldırılmasını, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmesini, Cemevlerinin yasal statüye kavuşmasını, Madımak Oteli'nin müze olmasını ve ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkının tanınmasını istiyoruz' dedi.
Balkız, Alevilerin taleplerini yıllardır dile getirdiklerini belirterek, şunları söyledi: 'Aldığımız yanıt sadece 'Yerden göğe kadar haklısınız' oldu ancak gerçek bir uygulama göremedik. AKP Hükümeti eğer gerçekten içten ise 'Alevi açılımı' diye tartışılan ucubenin nemenem bir şey olduğunu açıklamalıdır. Aleviler, taleplerini parti programlarına ve seçim bildirgelerine almayan partilere oy vermeyecektir' diye konuştu.
DTP'li vekiller sahneden indirildi
Miting görevlileri sahnede yer alan DTP milletvekilleri Sırrı Sakık, Hasip Kaplan, Sevahir Bayındır ve Şerafettin Halis'i sahneden indirdi. Buna tepki gösteren Sakık, görevlilerle tartıştı. Görevlilerin sahnenin çok kalabalık olmasından kaynaklı olduğu için herkesi indirdiklerini söyledi. Arif Sağ, Edip Akbayram, Ferhat Tunç, Mustafa Özarslan gibi sanatçıların verdiği mini konserle sona eren mitingde, ÖDP, EMEP, DTP, SDP, ESP, SHP, CHP, DSP, KESK, DİSK, TMMOB, Halkevleri ve Halk Cephesi'nin de aralarında bulunduğu çok sayıda demokratik kitle örgütü temsilcileri de yer aldı. ANKARA (DİHA)
Çillerleşme süreci dediğim bu uç noktadır. Gazeteci Hasan Cemal, ilk dönemlerde Özal’a özenen Türk Başbakan Recep T. Erdoğan’ın Demirelleşme sürecini tamamladığını söyledi. Çillerleşme sürecine işaret eden Cemal, “‘Sevmeyen bu ülkeyi terk etsin’ demek gibi Almanya’da Neonazilerin söylediği bir şeyi kullanabilmesi, ‘pompalı tüfek’ sözü ki, bu bir yerde şiddete tahrik ve teşviktir ve demokratik açıdan baktığınız vakit de suça girer” dedi. Uzun süre AKP Hükümeti’ni destekleyen Gazeteci Hasan Cemal, dün NTV’den Mirgün Cabas ve Ruşen Çakır’ın birlikte sunduğu Yazı İşleri programına katıldı.
Alevileri görmüyor
Pazar günü Alevilerin ilk defa Ankara’da sokağa çıkarak, taleplerini haykıracaklarını hatırlatan Cemal, “Başbakan Erdoğan’ın dini inancının Sünni boyutu ve bir yerdeki İslamcı geçmişi ağır basıyor, o yüzden de Aleviliği görmemiş oluyor” dedi.
Önce Demirelleşti
2002-2003’ten itibaren Recep T. Erdoğan’ın bir Özallaşma süreci içine girdiğini savunan Cemal, “Fakat 2005’ten sonra bu süreçte tersine bir dönüş başladı. Bence ‘Demirelleşme’ sürecine girdi bu sefer. Demirel’i hatırlayın, başbakan olduktan sonraki siyaset yasaklarını kaldırarak falan gelmişti. ‘Kürt realitesi’ dedi en uç noktaya gitti ve sorunu unuttu”” diye konuştu
Çillerleşme başladı
Hasan Cemal şöyle devam etti: “Ondan sonra 1990’larda Güneydoğu ve Kürt meselesi OHAL’ler, faili meçhuller ve olağanüstü insan hakları ihlaliyle öyle bir sürece girdi. Bir Çillerleşme süreci vardı. ‘Çillerleşme’ sürecinde bir şey vardır, bu söyleyeceğimi Mehmet Ağar çok iyi bilir; ‘Doğru Yol+Asker =İktidar’ formülünü geliştirilmeye başlandı. Doğan Güneş Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde de Çiller bütün bu meseleyi ‘Demirelleşme’nin bir devamı olarak aldı ve askere teslim etti.”
Neden Çillerleşme süreci?
Şimdi bu ‘Çillerleşme’ sürecinin işaretlerini de Erdoğan’da gördüğünü vurgulayan Hasan Cemal, “Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un ilk defa Bakanlar Kurulu’na brifing vermesi, arkasından Başbakan Erdoğan ve bakanları alarak Eğridir’e Komando Okulu’na götürmesi... çok ilginç. Bence Silahlı Kuvvetler siyaseti en iyi oynayan ve bilen kurumların başında geliyor. Başbuğ Paşa bunu çok dikkatle oynuyor. Erdoğan’ı da kendi oyun alanı içine çekmeye başladı. Ve bu Çillerleşme süreci dediğim bu uç noktadır” diye konuştu.
Erdoğan suç işledi
Erdoğan’ın 2005’te Kürt sorunuyla ilgili yaptığı konuşmayı alıp bir daha okuması gerektiğinin altını çizen Hasan Cemal, sözlerini şöyle tamamladı: “Ondan sonra da ‘Sevmeyen bu ülkeyi terk etsin’ demek gibi Almanya’da Neonazilerin söylediği, Türkiye’de MHP’nin neredeyse ağzına almayıp kardeşlikten söz etmeye başladığı bir şeyi kullanabilmesi, ‘pompalı tüfek’ sözü ki, bu bir yerde şiddete tahrik ve teşviktir ve demokratik açıdan baktığınız vakit de suça girer. Bence bu kadar vahim sözlerle birlikte Türkiye’de Kürt meselesinde bir şeyler yapmak mümkün değil.”
İSTANBUL
Seydi Fırat: Yeni konsept işliyor
Türkiye Barış Meclisi Sekreteryası’ndan Seydi Fırat, Türkiye’de yeni bir konsept oluşturulduğunu ve devletin bu konsept temelinde Kürt sorununda şiddeti artırdığına dikkat çekerek, “Bu konsept, iki halkın birlikteliğini sağlayacak tüm sigortaları etkisiz duruma getirmeye çalışıyor” dedi. Barış Meclisi çalışmaları kapsamında Hatay’a giden Türkiye Barış Meclisi Üyesi Seydi Fırat, Başbuğ-Erdoğan ikilisinin yeni konseptini anlattı. Fırat, “Bu konsept temelinde Kürt sorununda devletin giderek şiddeti öne aldığını ve geliştirdiğini görüyoruz. Bunun iki ayağı vardır, birincisi hükümet, ikincisi ise ordudur. Bu iki kesimin ortaklaştığı ve yürüttüğü çalışma çıkmaza gidiyor. Türkiye’de iki halkın birlikteliğini sağlayacak tüm sigortalar etkisiz duruma getirilmeye çalışıyor” şeklinde konuştu.
AKP’nin itibarı sıfır
Devletin yanlış politikası ve baskıcı zihniyetinden dolayı barışa olan güvenin yok olmaya ve parçalanmaya başladığını ifade eden Fırat, şunları söyledi: “Barış güveni giderek parçalanıyor, özellikle Başbakan’ın üslubu, davranışları ve sözleri barış ortamını yok etmeye başladı. Bu bilinçli yapılan bir süreçtir. Kürt toplumunda AKP’nin itibarı sıfıra düşmüştür. Hükümet son politikalarıyla yıprandı, bunun verdiği bir sıkışmayla gerginliği geliştiren bir politika yaratıyor ama ne yazık ki sanki Kürtler bu şiddeti yapıyor gibi gösteriliyor.”
KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın zor şartlar altında tutulduğunu ifade eden Fırat, “Ona yapılan her türlü saldırı Kürt halkına yapılmış sayılır. Devlet ve AKP Hükümeti, Öcalan konusunda Kürtlere ne sağlığı, ne de diğer konularda güvence veremiyor. AKP’nin politikaları sonucunda Kürt ve Türk halklarının güven zemini tümden daralıyor. Kardeşliği zemini yok oluyor. Bu nedenle Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılmalıdır” şeklinde konuştu. YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Kocaeli'nin Gebze İlçesi'nde 2 gün önce yolda yürürken 'Kürtçe müzik dinlediği ve Kürtçe konuştuğu' gerekçesiyle 3 kişi tarafından bıçaklı saldırıya uğraması sonucu ağır yaralanan Emin Çakan (21), yaşamını yitirdi. Gebze'de 6 Kasım Perşembe akşamı yolda yürürken 'Kürtçe müzik dinlediği ve Kürtçe konuştuğu' gerekçesiyle 3 kişi tarafından bıçaklı saldırıya uğrayan 21 yaşındaki Emin Çakan ismindeki genç ağır yaralandı. Çakan, Tuzla Anadolu Sağlık Merkezi'nde tedavi altına alındı. Çakan, tedavi gördüğü yoğun bakım ünitesinde bugün öğle saatlerinde yaşamını yitirdi. Çakan, yarın DTP Muş milletvekilleri Nuri Yaman ve Sırrı Sakık'ın da katılacağı cenaze töreni ile Gebze Pelitliköy Mezarlığında defnedilecek. Olay ile ilgili başlatılan soruşturma sonucu yakalanan ve suçlarını itiraf eden 2 kişi gözaltına alındı.
KOCAELİ-DİHA
BAŞKAN BARZANİ FRANSA DIŞİŞLERİ BAKANI KOUCHNER İLE BİRARAYA GELDİ
Kurdians: Saturday, November 08, 2008PNA-ABD'deki resmi temaslarından sonra Fransa’ya giden Federal Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ile biraraya geldi.
Amerika’daki temaslarından sonra Fransa’ya geçen Başkan Barzani, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nda Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner tarafından karşılandı.
Görüşmede, Başkan Barzani ile Kouchner, Kürdistan Bölgesi ile Irak’ın şimdiki durumunu ve Irak’taki son siyasi gelişmeleri değerlendirdi.
Bir süre önce ABD Başkanı Bush’un resmi davetlisi olarak Washington’a giden Başkan Barzani, ziyareti çerçevesinde Beyaz Saray’da Başkan Bush başta olmak üzere, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley, Washington Post gazetesinin yazar kadrosu ve diğer Amerikalı üstdüzey yetkililerle biraraya gelmişti
BAŞKAN BARZANİ, IRAK’IN FRANSA BÜYÜKELÇİSİ İLE IRAK’IN UNESCO TEMSİLCİSİNİ KABUL ETTİ
7-Nov-08 [12:50]
PNA-Federal Kürdistan Bölgesi (FKB) Başkanı Mesut Barzani, Paris’teki ziyareti çerçevesinde Irak’ın Fransa Büyükelçisi Muvaffak Abud ve Irak’ın UNESCO Temsilcisi Büyükelçi Muhi El-Hatip’i kabul etti.
Başkan Barzani, dün Paris’te, Irak’ın Fransa Büyükelçisi Abud ve BM'nin Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) nezdindeki Temsilcisi Büyükelçi El-Hatip’i kabul etti.
Görüşmede Başkan Barzani, genelde Irak ve özelde de Kürdistan Bölgesi’nin şimdiki siyasi durumuna değindi.
Görüşmede ayrıca, Irak’taki son siyasi gelişmeler ele alındı.
Başkan Barzani, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ile de biraraya gelmişti.
AKP'nin ikinci adamı, Dengir Mir Mehmet Fırat, parti yöneticiliği ve MKYK üyeliğinden istifa etti. Fırat'ın yerine eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun getirilmesi, 'Kürt politikasındaki stratejik denge' olarak yorumlanıyor.
Fırat görevinden ayrılmak istediğini geçtiğimiz salı günü Erdoğan'a, 'Yorgunum ve rahatsızım, affımı talep ediyorum' diyerek ilettiği öğrenildi. Fırat'ın resmi istifasını ise önceki gün verdiği belirtildi.
İstifasıyla ilgili olarak bir açıklama yapan Fırat ise, AKP'de ikinci adam olduğunu, Başbakan Erdoğan ne kadar yoğunsa kendisinin de aynı derecede yoğun çalıştığını belirterek 'Yoruluyor insan. Ben de yoruldum. Başbakan görevi bırakmamam için ısrar etti, ancak sonra anlayışla karşıladı' dedi.
Ancak kulislerde Fırat'ın istifa süreci Erdoğan'ın, son olarak Hakkâri'de 'Tek bayrak, tek devleti kabullenmeyenlerin bu ülkede ne işi var' sözleriyle başladı.
Erdoğan'ın yine İstanbul'da göstericilere pompalı tüfekle ateş açılmasını değerlendirirken, 'Sabır ama nereye kadar imkânı dahilinde vatandaş kendini savunacaktır' sözlerinden Fırat'ın rahatsız olduğu ileri sürüldü.
Konu Salı günü yapılan MYK toplantısında da gündeme geldi. Erdoğan'ın bu sözlerini, 'Hassas bir dönemden geçildiğini, bu tür mesajların yanlış anlamalara yol açacağını' belirterek eleştirdi. Erdoğan başka eleştiriler de alan bu sözlerinin 'meramının yanlış anlaşıldığını' savundu.
Yerine katliamlardaki devlet adamı Aksu
İstifasını sunan Fırat'ın yerine, Kürtlerin yakından tanıdığı ve 1 Mayıs 1977, Maraş katliamı, Vedat Aydın cinayeti gibi Türkiye tarihine damgasını vuran birçok olayda Vali ya da İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulunan Abdülkadir Aksu atandı.
Aksu'nun, Kürt sorunu konusunda Fırat ile aynı görüşleri paylaşmaması, resmi devlet politikasına daha yakın durması, askerlerle içiçe olması daha yakın çalışma mesajı olarak yorumlanıyor.
Nitekim Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç'ta bir televizyon kanalına yaptığı değerlendirmede Aksu'nun ikinci adam görevine getirilmesini AKP yeni süreçte Kürt sorunu konusunda alacağı pozisyonla ilgili olduğunu belirtti.
Barack Obama’yla birlikte ABD-Türkiye ilişkilerinin farklılaşmayacağını dile getiren ünlü dil bilimci Noam Chomsky, Obama’nın Kürt sorununa yaklaşımında 1992 ila 2000 yılları arasında Beyaz Saray’da bulunan Clinton’dan farklı olmayacağını söyledi.
Ünlü dil bilimci, düşünür ve siyasi muhalif Profesör Noam Chomsky, ABD’nin yeni başkanı Barack Obama’nın Kürt sorunu konusunda herhangi bir açıklama yapmamasına rağmen Bill Clinton’dan farklı olmayacağını söyledi. ABD’nin 44. başkanı olan siyahi lider Barack Obama’nın başkanlık süresince özellikle dış politikada nasıl bir performans sergileyeceği tartışılmaya devam ediyor. BBC Türkçe servisinin sorularını yanıtlayan ünlü dil bilimci, düşünür ve siyasi muhalif Profesör Noam Chomsky, Obama’nın ABD’nin eski başkanlarından Bill Clinton’dan farklı olmayacağını söyledi.
BBC Türkçe’den Ayça Abakan’ın “Sizce Obama yönetiminde Türkiye’nin ABD nezdindeki statüsü ve konumu değişir mi? Özellikle Kürt sorunu, Ermeni sorunu gibi konularda...” sorusuna bu konuda iyimser olmanın zor olduğuna dikkat çeken Chomsky, “Türkiye’de büyük bir devlet terörünün yaşandığı 1990’ları size hatırlatmama gerek yoktur. Binlerce köy ve kasaba yerle bir olmuştu. Yüz binlerce belki de milyonlarca kişi mülteci durumuna düşmüştü. On binlerce kişi de öldürülmüştü. Bunlarda büyük ölçüde -bir önceki Demokrat başkan- Bill Clinton’ın payı var.
Türkiye’de vahşet arttıkça, Clinton Türkiye’ye daha fazla silah temin etmişti. Sadece 1997 yılında Türkiye’nin aldığı silahların yüzde 80’ini o sağlamıştı. Clinton Türkiye’ye tüm soğuk savaş döneminden daha fazla askeri yardımda bulundu. Obama ise, henüz tüm bu konularda dikkate değer bir söz sarf etmiş değil. Aklında ne olduğunu da bilemezsiniz. Ama Clinton’dan çok farklı olacağına dair bir kanıt da göremiyorum ben” şeklinde cevap verdi.
McCain’e göre ‘iyi tercih’
Obama’nın dış politikada sadece ABD’nin imajını düzelteceğini savunan Chomsky, yeni ABD Başkanı’nın önümüzdeki dört yılda Bush’un son döneminde izlediği politikalara benzer bir tutum sergileyeceğini söyledi. Obama’nın rakibi John McCain’e göre doğru bir ‘seçim’ olduğunu belirten Chomsky, “(Obama) Bana kalırsa aşağı yukarı Bill Clinton tarzında, merkezci bir Demokrat lider olacaktır ki, tabii bu alternatifinden elbette daha iyi bir sonuç. Ama ülkeyi bekleyen sorunlara bir cevap değil” dedi. ‘Obama hakkında ne düşündüğü’ sorusuna Chomsk, “sanırım, bu soruya, düşünür Gramsci’nin ün kazandırdığı “Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği” sloganından daha iyi yanıt olamaz” cevabını verdi.
HABER MERKEZİ
‘Rengi Obama’yı ileri yapmaz’
Ortadoğu üzerine araştırmalarıyla bilinen araştırmacı yazar Haluk Gerger’e göre, ABD’nin yeni başkanı Barack Obama, finans kapitalin bir temsilcisi ve bu nedenle tekellerin ihtiyaçları doğrultusunda hareket edecek. Derisinin siyah olması ise Obama’ya bir artı kazandırmadığını söyleyen Gerger, Obama’yla birlikte Irak ve Afganistan’da devam eden savaş cehpesine Pakistan’da katılabilir.
Siyahi Barack Obama’nın ABD’nin 44. başkanı seçilmesinin ardından tüm dünyada iyimser bir rüzgar estirilmeye başlandı. Obama, mali krizden işgale kadar bütün sorunlara çözüm bulacak bir lider olarak sunuldu. Gerçekte Obama kim ve ne yapabilir? Mali krizi çözebilir mi? Irak ve Afganistan’da savaşı sona erdirebilir mi? İran’ı tehdit etmekten vazgeçer mi? ANF’den Ruken Adalı, bu soruları, Ortadoğu ve Amerikan emperyalizmi üzerine çalışmalarıyla temel referanslardan biri olarak gösterilen araştırmacı yazar Haluk Gerger’e sordu.
* Barack Obama’nın başkan seçildiğinin kesinleşmesinin ardından yaptığı ilk açıklamanın siyasal mesajları nelerdir sizce?
- Obama’yı derisinin renginin ötesinde, neyi temsil ettiğiyle, ideolojik konumu ve politik-stratejik durumuyla değerlendirmek gerekiyor. Sadece derisinin rengine bakarsak, örneğin bundan önce saldırgan Amerikan ordusunun genelkurmay başkanı bir siyahtı. Emperyalizmin dış siyasetini yürüten dışişleri bakanı da bir siyah. Tek başına siyah deri rengine sahip olmak Obama’yı ne ilerici ne de gerici yapar. Obama esas olarak, finans kapitalin ve tekellerin bir temsilcisi. Onların çok yıpranmış imajlarını yeniden düzeltmek, çok yönlü iç ve dış sorularına bir çözüm olabilmek için cilalanarak seçilmiş biri.
Kuşkusuz, Amerikan toplumunda bir umut yarattı. Ama sonuçta, Amerikan tarihinde en fazla bağış toplayan başkan adayı oldu. Bağışların büyük bir bölümü şirketlerden, tekellerden ve bankerlerden geldi. Onlar, Obama’yı desteklediler. Obama da, Bush gibi finans kapitalin siyasetini uygulayacak. Obama da, finans kapitalin dinamiklerinin tutsağı olacak. Ama şu açık, Amerikan emperyalizmi büyük yenilgiler yaşıyor. Irak’ta yenilgiyi yönetecek bir lidere ihtiyaçları vardı. Bush bunu yapamadı. Bu nedenle, bozulan imajı düzeltmek için bir takım girişimlerde bulunacaktır.
Bush’un vaat ettiğini Obama da yapıyor
* Amerikan ekonomisinin şu an içinde bulunduğu mali krize ve Irak ile Afganistan politikalarında açığa çıkan siyasi krize bir çare olur mu Obama?
- Olamaz. Böyle umut halinde gelip, sonra büyük düş kırıklıkları yaratan çok önderler gördük. Çünkü bu sorunlar, sistem sorunları. Finans kapital, krizin faturasını büyük ölçüde emekçilere ve yığınlara ödetmek istiyor. Kurtarma denilen plan da bu. Şimdi bu yapılırken, tam tersi bir siyaset izlemek elbette doğası gereği mümkün değil. Obama da, Bush’un yaptığının bir benzerini vaat ediyor. Bush, bir ara herkese çekler gönderdi. Harcasınlar da piyasa canlansın diye. O da benzer bir şey yapıyor, geliri az olanlara vergi iadesi yapacağını ve vergileri düşüreceğini söylüyor. Böylece onlar harcayacak ve piyasa canlanacak. Başka da yapacağı bir şey yok.
Savaş cehpesi genişleyebilir
* ABD’nin dış politikasında özellikle İran, Irak ve Afganistan konusunda bir değişim mümkün mü?
- Bir değişimin olacağı anlaşılıyor. Ama nasıl? Mesela, Obama, Afganistan’a daha fazla asker göndermeyi planlıyor. Afganistan’daki savaşı derinleştirmek ve yaymak istiyor. Bin Ladin’i yakalama ya da öldürme sözü verdi. Bir Pakistan cephesi bile açabilir. Irak’ta ise muğlak bir biçimde ‘16 ayda çekileceğiz’ diyor. Bu emperyalizmin bölgeden çekilmesi değil, demin dediğim gibi, yenilgiyi daha iyi yönetmenin bir aracı olarak düşünülüyor. 1975’de Kissenger-Nixon ikilisinin Vietnamlaştırma politikası gibi, yükü daha çok Irak ordusunun ve işbirlikçi hükümetin üzerine yıkarak, Arap’ın Arap’ı öldürmesini biraz daha derinleştirerek, bir yönetim biçimi düşünüyor. Ama emperyalizmin gerek İsrail gerek İran meselesi olsun aynı politikası devam edecek ve emperyalizmin Ortadoğu’dan çekilme politikası yok.
‘Özel değişiklikler olmaz’
Mesela İran’a ilişkin olarak, doğrudan görüşeceğini söylüyor. Bush da gizli gizli görüşüyordu. İran ile ABD arasındaki sorun görüşüp görüşmeme sorunu değil ki. İran, ABD’nin taleplerine itiraz ettiğinde ne olacak? Obama’nın bir diplomatik çözüm perspektifi yok. Siyonist devleti tam olarak desteklediği açık. Bu bakımdan baktığımızda bu umut balonu çok kolay ve çabuk sönecek gibi görünüyor.
* Obama’yla Türkiye-ABD ilişkilerini seyri nasıl olur?
- Türkiye ile ABD arasındaki çıkarlar öyledir ki, Obama’yı da aşar. Amerikan devleti aşağı yukarı benzer politikalarını sürdürür. Çok özel ve önemli bir değişiklikler olacağını sanmam. HABER MERKEZİ YENİ ÖZGÜR POLİTİKA


