Kürtlerle Maliki arasında “milis” gerginliği

korucular ANF BAĞDAT / Irak’ın Şii Başbakanı Nuri El Maliki’nin Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde milis güçlerinin oluşturulması planı, Kürtlerle Maliki arasında gerginliğe yol açtı. Bölge Başkanı Mesut Barzani, “Bu ateşle oynamaktır” dedi.

Nuri El Maliki, hükümet yanlısı yerel aşiretlerin silahlandırılarak milis güçlerinin oluşturulmasına karşı Kürtlerin tepkilerinin “üzüntü verici” olduğunu söyledi. Kürtler, milis güçlerinin Kürt çoğunluklu bölgelerde oluşturulmasını reddederek Başbakan’ın bu “korucular”dan yararlanarak Kürdistan Bölgesi’nin Dohuk, Süleymaniye ve Hewler dışına çıkmasını engellemek istediğini kaydediyor.

Maliki yaptığı yazılı açıklamada “Silahlı kuvvetlerin güvenliği sağlamak için gelmelerinden önce güvenliksizlik ortamı yaşayan bölgelerde düzen ve yasayı korumak için bu grupları kurmaya ihtiyaç” olduğunu savundu. Genellikle “Sahwa” (Arapçada “Uyanış”) olarak bilinen bu milisler çoğunlukla aşiret savaşçılarından oluşuyor.

Amerikan ordusunun teşvik ettiği bu milis güçleri ilk olarak Sünnilerin çoğunlukta olduğu El Anbar eyaletinde 2006 yılı sonunda, ABD’nin finanse ettiği yerel aşiretler isyancılara bölgeden çıkardığında oluşturulmuştu. 

Bu milis güçlerine “Irak’ın Çocukları” veya “Dayanışma Konseyleri” adı da veriliyor. Maliki’ye göre Kürtlerin iki partisi YNK ve KDP de dahil tüm taraflar bu grupları olumlu karşılamıştı. Maliki, “Ancak bu destek, bazı egoistler bu yerel konseylerin ulusal çıkarlara aykırı olan kendi projeleri için bir tehdit oluşturabilmesinden dolayı karşıtlığa dönüştü” dedi.

Hafta başında YNK ve KDP yayınladıkları ortak bir bildiri ile konsey olarak adlandırılan bu milis güçlerinin “anayasaya aykırı” silahlı gruplar olduğu tepkisinde bulunmuştu.

Her iki parti hangi nedenle olursa olsun Irak ve ’da, özellikle de tartışmalı bölgelerde silahlı grupların oluşturulmasına karşı olduklarını açıklamışlardı. YNK ve KDP hükümet yanlısı bu milis güçlerini Saddam Hüseyin rejiminin kurduğu Kürt milislere benzetti. Kürtler milis güçlerinin Musul ve Kerkük gibi tartışmalı bölgelerde oluşturulmasını istemiyor.

Kürdistan Bölge Başkanı Mesut Barzani Çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Kürtler çoğunlukla oldukları yerlerde bu ‘konseylerin’ oluşturulmasını reddediyor. Bazı bölgeler de kendilerini kanıtlasa da diğer yerlerde gerekmiyor. ve tartışmalı bölgelerde olmalarının hiçbir nedeni yok. Bu ateşle oynamaktır” dedi.

Temel Şii partisi Irak Yüksek İslami Konseyi de hükümet yanlısı silahlı grupların ülkenin Şii çoğunluklu güneyinde kurulmasına karşı çıkarak bunu federal iktidarın yasadışı yayılımı olarak değerlendirdi. Bu milislere 31 Ocak’ta 14 eyalette yapılacak eyalet seçimleri sırasında rol verilmesi öngörülüyor.

'70 yıl sonra Dersim 1938'

'En kapsamlı jenosit Dersim'de uygulandı'
Avrupa Parlamentosu'nda gerçekleşen '70 yıl sonra Dersim 1938' konferansı sonuç bildirgesinde Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı jenosidinin 1937-38'de Dersim'de uygulandığı kaydedildi.
Dersim Katliamı 70. yılında Avrupa Parlamentosu'nda düzenlenen bir konferansla anıldı. Konferansa DTP Dersim Milletvekili Şerafettin Halis, Dersim Belediye Başkanı Songül Abdil Erol, Dersim Yeniden İnşa Derneği Başkanı Süleyman Ateş ve Die Linke (Sol Parti) Avrupa Parlamentosu Milletvekili Feleknas Uca katıldı.
Türkiye tarihiyle yüzleşmeli
Türkiye'nin engellemelerine rağmen gerçekleşen konferansta Türkiye'nin tarihine ışık tutuldu ve günümüzde Kürt sorunu tartışıldı. Konferans sonuç bildirgesinde Türkiye'nin, çağdaş, demokratik kriterlere ulaşması için öncelikle geçmiş tarihiyle yüzleşmesi gerektiğinin altı çizilerek, 'Avrupa Birliğine üye olmak isteyen, dünya barışına hizmet etme iddiasında olan Türkiye'nin öncelikle kendi iç barışını sağlaması, demokratik, çoğulcu ve insan haklarına saygıyı esas alan bir politika izlemesi, kendisinden beklenen en asgari tutumdur' denildi.
Dersim'de soykırım yaşandığının kaydedildiği sonuç bildirgesinde, 'Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı jenosidi 1937-38'de Dersim'de uygulandı. 1935'te çıkarılan 37 maddelik 'Tunceli Kanunu”, on yıllar sonra kimsen açılan Genelkurmay belgeleri, Meclis konuşma tutanakları, 4 Mayıs 1937'de Bakanlar Kurulu'nun aldığı karar ve döneme ait çeşitli resmi belgeler, tanık ve mağdurların anlatımları bu jenosidi kanıtlamaktadır' ifadeleri kullanıldı.'70 yıl sonra Dersim 1938'
Seyit Rıza ve diğerleri nerede?
Sonuç bildirgesine göre 70 yıl sonra Dersim Konferansı katılımcıları şu taleplerde bulundu:

  •  
    Terkiye Cumhuriyeti Devleti kendi tarihiyle yüzleşmeli, jenosit mağdurlarına karşı uluslararası hukuktan doğan sorumluluklarını yerine getirmelidir.

  • 17 Kasım 1937'de Elazığ'da idam edilen Seyit Rıza, oğlu ve diğer Derimliler basta olmak üzere, mezar yerleri bilinmeyen kimsilerin cesetlerine ne yapıldığı açıklığa kavuşturulmalı, ailecelerine bilgi verilmelidir.

  • Jenosit sırasında askerler tarafından kaçırılan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan çocukların akıbetleri açıklığa kavuşturulmalıdır.

  • Türkiye, AB ülkeleri, ABD ve Rusya Federasyonu'nun elinde bulunan Dersim Jenosidine ilişkin tüm arşivler kamuoyuna açılmalıdır.

  • Dil, kültür, inanç ve kimlik alanında yapılmış tahribatın etkisini azaltabilmek amacıyla özel bir rehabilitasyon programı uygulanmalıdır.

  • Bölgeyi insansızlaştırma ve yasanmaz bir hale getirmeyi amaçlayan barajların yapımı derhal durdurulmalı, doğaya zehir saçan siyanürlü altın isletmesi kapatılmalı, doğanın korunmasına donuk önlemler alınmalıdır.

  • Dersim Jenosidinin unutulmaması, gerçeklerin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkması için basta AB olmak üzere ilgili tüm kurumlar Türkiye nezdinde girişimlerde bulunmalıdır.ANF

Ayrım yapmıyormuş yalanı

tayyiperdogan2627 Erdoğan DTP’li belediyelerin hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadığını iddia etmesine rağmen, AKP Hükümeti tarafından bugüne kadar Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 8 projesi ya engellendi ya reddedildi ya da 2009 sonrasına ertelendi.

Türkiye Başbakanı Erdoğan, Amed, Dersim, Van, Yüksekova ve Hakkari illerine yaptığı ziyaretlerde kitlesel olarak protesto edilmişti. Buna tepki olarak “Beğenmeyen çeker gider” açıklamalarıyla büyük tepki toplayan Erdoğan, “Paraysa paranı alıyorsun hemen. Bir tanesi çıkıp diyemez ‘AKP iktidarı ayrım yapıyor bize’ diye” şeklinde DTP’li belediyeleri suçladı.
Ayırım yapılıyor
AKP Hükümeti, kendi belediyelerinin bütün krediyle desteklenen projelerini anında onaylıyor. Kaynak kesintilerinde minumum payı esas alıyor. Borçlanma limitleri yükseltip, merkezi yatırımlarla destekliyor. Ancak DTP’li belediyeler için bütün negatif faktörler devrede: Kesintiler en yüksek seviyede tutuluyor. Borçlanma limiti sıfır. Merkezi destek yok. Uluslararası kredi desteği engelleniyor. Büyük projeler erteleniyor.
Amed örneği
Sadece DTP’li Amed Büyükşehir Belediyesi’nin 8 büyük projesi ya engellendi ya reddedildi ya da 2009 yılı sonrasına ertelendi. DTP’li Amed Büyükşehir Belediyesi’nin engellenen projeleri şöyle; Türkiye’nin 16 büyük şehir belediyesinden biri olan Büyükşehir Belediyesi, Katı Atık Entegre Tesisi olmayan tek belediye. Amed halen vahşi depolama yöntemi ile çöplerini bertaraf ediyor. Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Katı Atık Entegre Tesisi Projesi hazırladı ve finansmanı için Çevre ve Orman Bakanlığı’na sundu ve Avrupa Birliği’nin altyapının uyumlulaştırılması için Çevre Bakanlığı emrine verdiği 400 milyon Euro’luk fondan yararlanmak istedi. AB kriterlerine uygun proje getirenlere bu kaynaktan yüzde 75’i hibe olmak üzere verileceği belirtildi. Büyükşehir Belediyesi proje dosyasını detaylı olarak hazırladı ve Bakanlığa gönderilen 44 proje içinde ilk üçe girdi. Proje değerlendirme toplantılarında övüldü. Ancak 3’üncü sırada gösterilen ve resmiyet kazanacak olan DTP’li Büyükşehir Belediyesi’nin 22 milyon Euro’luk Katı Atık Projesi bir anda Bakanlık kararı ile listeden çıkarıldı. Amed’e haksızlık yapıldığı yönünde itirazlar ve bakan, milletvekilleri nezdinde girişimler sonucu proje 8’inci sıraya yerleştirildi. Başbakan, “Ayrımcılık yok” dese de övgüyle söz edilen proje, 3’üncü sıradan 8’inci sıraya alınarak 2009-2013 yatırım programına alındı.
‘Almanya ‘tamam’ dedi Hükümet reddetti’

-Engellenen bir diğer proje ise Katı Atık Yönetimi Etüt Projesi oldu. Alman Kalkınma Ajansı (KFW) ile 500 bin Euro’luk hibe anlaşması yapılmış, ancak bu hibe DPT’nin 14 Şubat 2005 tarihli yazısı ile projenin İller Bankası’ndan alınabilecek krediyle yapılabileceği görüşüne dayanılarak reddedildi.
- Dicle Vadisi Rehabilitasyonu Etüt Projesi için Türk-İspanyol Ekonomik ve Mali İşbirliği Protokolü kapsamında 350 bin Euro hibe sağlanmasına karar verilmesine rağmen, bu proje Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından 3 Nisan 2005 tarihli yazı ile projenin 2005 yatırım programında olmaması gerekçe gösterilerek reddedildi.
-Diş İmplant Projesi için Güney Kore Büyükelçiliği ve EAID (Avrupa-Asya Diş Hekimliği Akademisi) ile hibe anlaşması yapılmasına rağmen Sağlık Bakanlığı’nın 20 Haziran 2005 tarihli yazısında yabancı hekimlere çalışma izni verilemeyeceği gerekçesiyle bu proje de reddedildi.
- Suriçi Tramvay projesi için Deutsche Bank ile 5 milyon Avro (15 yıl vadeli 5 yıl ödemesiz) kredi anlaşması yapılmasına rağmen İller Bankası Genel Müdürlüğü 16 Mart 2005 tarihli yazısı ile teminat veremeyeceğini bildirdi ve proje rafa kaldırıldı.
-Kentsel Gelişim Projesi, 2005 Türkiye-AB Malî İşbirliği Programı’na sunulmuş ve Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği’nce 9 milyon 926 bin Euro hibe sağlanmasına karar verilmesine rağmen, 18 Nisan 2005 tarihli DPT yazısında hibenin 6 milyon Euro’ya indirilmesi ve kalan miktarın diğer illere dağıtılması kararlaştırılmıştır. Ancak diğer illerden proje sunulamadığı için geriye kalan yaklaşık 4 milyon Euro hiçbir bölge belediyesine kullandırılmadı, sağlanan hibe heba oldu.
-Aziziye Kentsel Dönüşüm Projesi için Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası ile 30 milyon Euro kredi anlaşması konusunda görüş birliğine varılmış, ancak yine DPT yatırım programında yer almadığı için resmi anlaşmalar yapılamadı.
Diyar A.Ş Genelgesi
Amed dışında neredeyse tüm Büyükşehir belediyelerinin kamu şirketleri bulunuyor. Büyükşehir Belediyesi’ne hibe yoluyla devredilen ve kentin kalkınmasında önemli bir işlev yüklenen Diyar A.Ş. ise hakkında dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu imzalı bir genelgeyle lağvetme kararı alındı.kazim-kurt
HİKMET ERDEN/ DİHA/AMED



Hakkari’ye yatırım yapmış!
Tugay ve Alay’ın bulunduğu kentte, 2005 yılında bir de Tümen eklendi. Her yıl Bolu, Kayseri, Denizli ve Edirne’den askeri birlikler sevk ediliyor. 85 yıllık T.C, geçici güvenlik bölgeleri ile kuşattığı kente, eğitim, sağlık ve ulaşım hizmetini bile normal seviyeye çıkaramadı. Erdoğan’ın gereken bütün yatırımların yapıldığını savunuğu Hakkari, 30 yıldır silahların gölgesinde. OHAL’in fiili olarak devam ettiği, adeta askeri bir cezaevini andıran kente tek bir yatırım yapıldı: Askeri taburlar! Tarihi ve turistik mekânlarıyla tanınan Hakkari, 1978 yılında ilan edilen sıkıyönetim, 1980 askeri darbesi ve 1987 yılında ilan edilen OHAL uygulamasından bu yana askeri yöntemlerle idare ediliyor. Daha önceleri turistlerin çadır açtıkları dağlarda ve yaylalarda şimdi asker kulübeleri bulunuyor. 1999 yılında OHAL’in resmi olarak kaldırılmasına rağmen, OHAL fiili olarak geçici güvenlik bölgesi uygulamasıyla devam ediyor. Binlerce askerin konumlandığı Hakkari’ye yapılan tek yatırım ise askeri yığınak!
Tarihi askerler işgal etti
Hakkari ve Bay kalelerine, Merzan Mahallesi sırtlarındaki tepe ile Gopsı ve Berçelan yaylasına giden yol üzerinde kurulan asker ve özel tim kulübeleriyle cezaevi görüntüsünün verildiği kentte, 1999 yılından sonra sürekli asker yığınağı yapılmaya devam edildi. Tugay ve Alay’ın bulunduğu kentte, 2005 yılında bir de Tümen eklendi. Aralıksız süren operasyonlar nedeniyle her yıl Bolu, Kayseri, Denizli ve Edirne’den askeri birliklerin sevk edildiği kentte, özel harekat timleri, korucular ve polislerin de sayıları bir hayli kabarık.
Hastalar Van’a sevk ediliyor
Hakkari ve ilçelerinde sağlık alanında yaşanan ciddi sorunlar da devam ediyor. Kentteki hiçbir hastanede yoğun bakım ünitesi bulunmuyor. Uzman doktor yetersizliği nedeniyle hastalar daha çok Van’a sevk ediliyor. Çukurca İlçesi ile Derecik Beldesi’nde hastane olmaması nedeniyle de vatandaşlar büyük sıkıntı yaşıyor. SES Hakkari Şube Başkanı Musa Bor, sağlık alanında ciddi adımların atılması gerektiğini belirtti. Bor, kente gelen doktorların askerlik yapar gibi gitmek için gün saydığını dile getirerek, “Burada yeni iki hastane yapıldı. Ama hem araç gereç hem de personel alanında ciddi sıkıntılar yaşanmakta. Hastaların büyük bölümü Van’a sevk ediliyor. Bu da vatandaşlara ekonomik olarak büyük bir yük oluyor. Kalıcı çözümler bulunmalı” dedi.
Olmayan üniversiteye rektör atandı
Hakkari eğitim alanında da Türkiye’de başarısız iller arasında son sıralarda yer alıyor. Üniversite yapılması kararına rağmen inşaatı bile yapılmaya başlanmayan üniversiteye sık sık rektör ataması yapılıyor. Son olarak Rektör Prof. Dr. İbrahim Belenli için sadece küçük bir oda tahsis edilerek, üniversitesinin alt yapı çalışmasını yürütmesi istendi. Bin 500 öğretmen açığının bulunduğu kentte, açık vekil öğretmenlerle giderilmeye çalışılıyor. Eğitim Sen Hakkari Şube Başkanı İsmail Ata, eğitim alanında Hakkari’de bir çöküşün olduğuna dikkat çekerek, şunları kaydetti: “Buraya gelen öğretmenler zorunlu eğitimi bitirdikten sonra kaçıyor. Bunun için şuan köylerin büyük bölümünde eğitimle alakası olmayan insanlar atanmış ve bunlar öğrencilere ders veriyor. Yine Hakkari’nin hiçbir okulunda bilgisayar sisteminden öğrenciler yararlanmamakta. Binaların büyük bölümünde sorunlar yaşanıyor. Barınma sorunu en büyük sorun olarak insanların karşısına çıkıyor. Bu kadar sıkıntılar içinde öğretmenler sürgün edilirken, sorunun çözümüne yönelik hiçbir adım ise atılmıyor.”
Kurt: Bol bol dağlar bombalanıyor
Hakkari Belediye Başkanı Kazım Kurt ise Erdoğan’ın dünyanın parasını aktarsa bile Hakkari’yi almaya gücünün yetmeyeceğini söyledi. Kurt, Başbakan’ın halkın iradesini teslim almak istediğini; ancak bunu asla başaramayacağını dile getirerek, Erdoğan’a halkın 2 Kasım’da gereken dersi verdiğini söyledi. Başbakan’ın Hakkari’de aldığı tepkiye karşı ne yapacağını bilemediğini ifade eden Kurt, şunları kaydetti: “Ancak bunu iyi bilmelidir. Önümüzdeki seçimde de halk gereken cevabı en sert şekilde verecektir. Bizim yaptığımız hizmetler ortadadır. Eğer Başbakan bir sorunu dile getirecekse bunun en önemli örneği Van Belediyesi’dir. Oradaki yolsuzluklar ortada olmasına rağmen kimse ses çıkarmıyor. Başbakan’ın Hakkari’ye yaptığı tek yatırım bol bol dağları bombalamasıdır. Başbakan saygısızlıktan bahsediyor. Eğer bir saygısızlık varsa nüfusu 40 milyon olan bir halka ‘Çek git’ diyenin yaptığıdır.”
SIDDIK GÜLER/ DİHA/HAKKARİ YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Baydemir: Asıl pislik Erdoğan'ın siyaseti

osman_baydemir_kale_dusmez Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, DTP'nin elindeki belediyelerin kentleri 'pislik' içerisinde bıraktığını öne süren Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'a, 'Aslında pislik olan, insanların yaşamına mal olan Başbakan'ın siyasetinin ta kendisidir' dedi. Erdoğan'ın ziyareti sırasında görmeye layık olduğu şeyleri gördüğünü kaydeden Baydemir, AKP adaylarının Diyarbakır'da kazanma şansı olmadığını vurguladı.
Hollanda'nın Rotterdam kentinde Dilek adlı halk operasını izlemeye gelen Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ANF'nin sorularını yanıtladı. Baydemir, Erdoğan'ın DTP'nin hizmet etmediği yönündeki eleştirilerine sert cevap verdi. Baydemir sekiz yıllık çalışmalarının seksen yıllık Cumhuriyet tarihinin tüm hizmetlerini katlar nitelikte olduğunu belirterek, Diyarbakır'ın Türkiye'nin en temiz kentlerinden biri olduğunu ifade etti. Baydemir Diyarbakır'ın kale olmaya devam edeceği mesajını verdi.
DİYARBAKIR'A CUMHURİYET TARİHİNDE EN BÜYÜK HİZMETİ YAPTIK
Yerel seçimler yaklaşıyor ve Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, artık her konuşmasında DTP belediyelerini hedef alıyor. Büyükşehir Başkanlığı'nı yaptığınız bu son dört yılda Diyarbakır'da neler değişti, daha önce olmayan yenilikler nelerdir?
Beş yıllık zaman diliminde, yaşamın her alanında A'dan Z'ye kadar ciddi müdahaleler gerçekleştirdik ve ciddi sonuçlar elde ettik. Sadece bir iki vurgu yapmam gerekirse; Cumhuriyet tarihi boyunca kentimiz Diyarbakır ve Diyarbakır insanına, yapılmayan hizmetin tümünü sekiz yıllık, dokuz yıllık zaman diliminde yerel yönetimimizde gerçekleştirme şansını ve şüphesiz onurunu yaşadık.
Rahatlıkla diyebilirim ki, sekiz yıllık çalışmalarımız seksen yıllık Cumhuriyet tarihinin tüm hizmetlerini katlar niteliktedir. Kent merkezine su sorunumuz yoktur. Gelecek 30 yılın tüm alanlarına da hitap edebilecek, ihtiyaca cevap olabilecek su rezervine de biz sahibiz. Sadece şehir merkeziyle de sınırlı kalmadık, bize bağlanan 97 yerleşim biriminin yüzde 50'sinin suyunu da götürdük. Evlere bağlantısını gerçekleştirdik. Şu anda 97 kilometrelik halka içerisinde bize bağlı köylerde bir elin parmak sayısı kadar köyümüzde su sorunu var. Bunları da birkaç aylık zaman dilimi içerisinde rahatlıkla ortadan kaldırabiliriz.
Dolayısıyla ben kendimin gençliğinde, üniversite yıllarımda, avukatlık mesleğinde geçirdiğim tüm zaman dilimi içerisinde tanık olduğum bir gerçek vardı. Annelerimiz, genç kadınlar, hatta bizler, çeşitli merkezlerden suyu tulumlarla, bidonlarla merkezden taşırdık. Bu artık tarihe karışmıştır. Ankara, İstanbul gibi metropol kentler su sorunu yaşarken, Diyarbakır'da böylesi bir problem yaşamıyoruz. Aynı zamanda Siirt, Van, Bingöl gibi bölge kentleri de bu sorunu yaşarken biz yaşamıyoruz. Bu emek, çaba ve vizyon meselesidir. Bu vizyonel bakışın ortaya çıkardığı sonuçlardır. Biz diğer belediyeler gibi popülist yaklaşımlar ortaya koymadık. Yerel yönetim anlayışımızın temelinde altyapı bulunmaktadır. Altyapı bitirilmeden, üst yapıya yapacağınız her müdahale tabiri caizse geçici rötuş veya makyaj çalışmalarıdır. Bizi AKP belediyeciliğinden ayıran en önemli husus da alt yapıya verdiğimiz önemdir.
Bununla hemen birlikte, kanal hizmeti, yine Diyarbakır'ın kent merkezinin, gecekondu bölgeleri de dahil- AKP belediyeleri gecekondu bölgelerine hizmet götürmemektedir. Bizler yoksul yurttaşlarımızın, göç mağduru olan yurttaşlarımızın yaşamış olduğu mahallelerimiz başta olmak üzere kent sınırları içerisinde, yani sorumluluk sahamız içerisinde tek bir kanalizasyon sorunumuz bulunmamaktadır. Yüzde 100'ünü tabiri caizse çözdük. Şüphesiz kent büyüyor, gelişiyor. Kent büyüdükçe, geliştikçe alt yapı hizmetleri de sürdürülür olması lazım. Şu anda kentin böyle bir problem alanı yoktur.
SITMA SAYISI SIFIRA İNDİ
Bu çalışmalarda somut olarak ne gibi sonuçlar elde ettiniz?

Her şeyden önce biz yerel yönetimler olarak, temel hedefimiz, insanlarımızın sağlıklı bir çevrede yaşamalarını sağlamaktır. İnsanlarımızın hasta olmayacağı, sağlığını yitirmeyeceği bir sosyal zemini, bir kent zemini ve yaşamını oluşturmak ve olgunlaştırmaktır. Kent merkezimizde, kanal hizmetimiz, su hizmetimiz, sağlık politikamız, insanların hasta olmayacağı bir ortamı yaratmaktır. Öncelikle hastalığın üreyeceği zemini ortadan kaldırmaktır.
2004 yılında Türkiye genelinde 8400 sıtma vakası yaşanmıştı. Bunun 4200'ü kentimiz Diyarbakır'daydı. Çevre Koruma Daire Başkanlığımızın faaliyetleri, DİSKİ Genel Müdürlüğümüzün kanal ve su faaliyetleri, Sağlık Daire Başkanlığımızın bilinçlendirme, eğitim ve aynı zamanda ilaçlandırma faaliyetleri sonucu 2007 ve 2008 yılında, Diyarbakır'da sorumluluk sahamızda yaşanan sıtma sayısı sıfırdır. Yaşanan tifo sayısı sıfırdır, yaşanan şark çıbanı sayısı sıfırdır. Brusella sıfırdır.
Şüphesiz ki biz bu hastalıkları tarihe karıştırmakla yetinmeyeceğiz. Bu hastalıkları ve daha büyüklerini üreten siyasi yaklaşımları da üretmiş olduğumuz hizmet ve halka verdiğimiz güvenle onları da inşallah tarihe gömeceğiz.
SOSYAL BELEDİYECİLİK POLİTİKASI YÜRÜTÜYORUZ
Tamda bu noktada bunlarla da yetinmedik. Sağlık merkezini oluşturduk. Hekimleri büyükşehir belediyesi kadrosu, çalışanları büyükşehir belediyesi kadrosu, tamamen büyükşehir belediyemizin ekonomik desteğiyle finanse edilen bir merkezdir. Bu merkezimizde, memografiden tutun yani anne çocuk sağlığını ilgilendiren bütün üniteler, polikliniklerden oluşmaktadır. Aynı zamanda her düzeyde kan tahlilleri, birinci basamak dediğimiz filimler çekilmekte. Başvuran herhangi bir yurttaşımızın tahliller sonucunda hastalık teşhisleri konulabilecek bir donanıma sahip olan bir merkezdir. Bu merkezimize başvurmak için herhangi bir şartımız bulunmamaktadır. Yeşil, sarı kart, kırmızı kart, hiçbir kart talep etmiyoruz. Yeter ki yurttaşımız başvuruda bulunsun. Eğer ailemiz çok mağdur ise, ilaç alacak durumu yok ise, ilacını da kendimiz temin ediyoruz. Tamamen sosyal bir devlet, sosyal belediyecilik politikası yürütüyoruz.
KİMSESİZLERİN KİMSESİDİR SAĞLIK MERKEZİMİZ
Dikkatli olursak aslında Diyarbakır'da Yeşil Kart sahibi olmak demek başlı başına bir handikaptır. İşsizliğin aslında ifadesidir. Ama aynı zamanda Yeşil Kart sahibi olmak için bir güvenlik kontrolünden, adeta GBT'den geçmek gerekiyor. Yeşil Kart sahibi olamayan yüzde 30'luk bir nüfusumuz var. Tam da noktada kimsesizlerin kimsesi, çaresizlerin çaresidir sağlık merkezimiz.
KÖYLERE KADAR SAĞLIK TARAMALARI YAPIYORUZ
Burada eğitimin de rolü çok önemli. Sağlık Daire Başkanlığımız, Kültür Dairemiz ve ilgili olabilecek tüm birimlerimizle birlikte bir ekip oluşturduk. Bu ekibimiz hem kent merkezindeki ekonomik olarak dezavantajlı mahallelerimiz ve yerleşim birimlerimizde, ve aynı zamanda sıkı durun, köylerde sağlık taramaları faaliyetlerini yürütüyoruz. Her yıl bunu yapıyoruz. Sadece ve sadece 2007 yılı içerisinde Suriçi'ni pilot bölge olarak belirledik. 5 bin evi taramadan geçirdik. Daha önce böyle bir hizmet olmamıştır ve biz bu kendimize bir görev olarak görüyoruz. Bu halka ne kadar hizmet edersek, yine yeterli olmadığı inancını taşıyoruz.
BU HALKIN BELEDİYESİDİR
Bizatihi ben kendim bir iki etkinliğe katılmıştım. Birimlerimizle bir köye misafir oluyoruz. 70 yaşındaki bir dedenin bana söylediği: 'Ben köyümde, yaşamımda ilk kez bir belediye başkanı görüyorum. Ben yaşamımda ilk defa bir belediye başkanının elini sıkıyorum ve yaşamımda ilk defa bir belediye başkanı benimle konuşuyor, benim dilimle Kürtçe konuşuyor.'
Benzer durum kadınlar için de geçerli: 'Yaşamında ilk defa doktor gördüm bu köyde, ilk defa tiyatrocu gördüm, sinema gördüm ama ilk defa dilimle gördüm. Bana sağlığımı soran bir doktor, bir hemşire gördüm.' İşte bizi AKP ve AKP belediyeciliğinden, tüm siyasi organizasyonların yerel yönetimlerinden ayıran en önemli özelliklerden birisi de budur. Bu halkın belediyesidir.
BU ÜLKENİN EN TEMİZ BELEDİYESİYİZ
Hükümetin belediye çalışmalarına ciddi yardımları oluyor mu? Bütçeniz projeleriniz için yeterli mi?

Açıkça ifade etmek gerekirse, yıllık gerçekleşen bütçemizle ortaya çıkardığımız hizmeti zaman zaman mukayese ettiğimiz de bizim dahi şaşırdığımız anlar oluyor. Bu kadar kısıtlı bütçeyle bu kadar hizmet nasıl oluyor. Kürtçede bir deyim var, Türkçesini bilmiyorum: 'Yek sere ki çotran milyoneki insan'. Peki bu nasıl yetecek: 'Em e vi seri ya çortana xwe biki nava mehir, bila xwede teala ji bereketa xwe teke nav, em e li hemu insane xwe pavre bikin.'
Dürüst ve şeffaf bir yerel yönetim anlayışını ortaya koyduğumuzda, yani bütün kamu kaynaklarını doğru bir politika, doğru bir perspektifle ama sadece ve sadece halk lehine kullandığımızda ortaya ürün çıkıyor. Bu sekiz yıllık pratik, özellikle de bu son dört yıllık pratiğin kefili, mesulü, sorumlusuyum, bu ülkenin en şeffaf belediyesiyiz. En temiz belediyesiyiz ve bu konuda en iddialı yerel yöneticileriyiz.
ERDOĞAN YÜKSEKTEN ATIYOR
Başbakan Erdoğan neden ısrarla Diyarbakır'ı istiyor?

Her siyasetçinin yüksekten atma hakkı vardır. Bazıları çıkar derki atma falankes atma... Elbette ki her siyasetçinin preze yapma hakkı vardır. Başbakan da bana göre preze yapıyor, balon şişiriyor. Bize düşen, halkımıza, mücadelemizde düşen de onun balonunu usulüne göre söndürmektir. Aslında söndürülmüştür. Bütün bu tabloya rağmen neden AKP örneğin Kürt illerinin geri kalanını istiyor? Neden istiyor? Bu hizmet aşkı mıdır, başka bir şey midir? Bunun hizmet aşkı olmadığına ben bütün içtenliğimle inanıyorum. Bu siyaseten Kürdü bitirmektir. Kürt mücadelesini, demokrasi talebini, eşit ve onurlu birlikte yaşam talebini ve onurlu barış talebini ortadan kaldırma çabasıdır. Bu noktada çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.
'OH' ETTİK, İYİ ETTİK
Başbakan Erdoğan'ın şahsınıza ve diğer DTP belediye başkanlarına yönelik eleştirilerini haklı buluyor musunuz?

Hükümetin bana ve bütün belediye başkanı arkadaşlarıma yönelttiği tek haklı eleştiri vardır. O da siyaset yaptığımız gerçeğidir. Doğrudur dört yıllık, beş yıllık zaman dilimi içerisinde hizmeti ve siyaseti birlikte yürüttük. Hem birlikte yürüttük hem de 'oh' ettik, iyi ettik. Aynı koşullar oluşursa tekrar siyaset yaparız. Çünkü bu halkın iradesi parlamentoda temsil edilmemekteydi ve Kürtlerin yönetimlere yaklaşımı kanaldan, sudan ve çöpten de ibaret değildir. Kürt halkının başka sorunları da var. Biz bu sorunlara bütünlüklü yaklaştık. Hem hizmette onları geçtik hem de halkımızın özlemlerine, taleplerine dikkat çektik, vurgu yaptık.
FARKINDALIK YARATTIK
Dolayısıyla Diyarbakır kenti, bu ayrıntıyı da sizlerle, okurlarınızla paylaşmak isterim. Hem Türkiye sınırları dahilinde, hem de Ortadoğu ve özellikle de gelişmiş dünyada, Diyarbakır'a dair, Diyarbakır'ın etnik, kimliksel, tarihsel kimliğine dair farkındalık yarattık. Örneğin Diyarbakır Büyükşehir Belediyemiz Dünya Birleşik Kentler Yerel Yönetimler Teşkilatı'nın üyesi oldu bu yönetimde. Yine belediyemiz 4 bin belediye içerisinde 300 kişilik Dünya Konseyi'ne seçildi. Yine Diyarbakır kentimiz Dünya Birleşik Kentler Yerel Yönetimler Teşkilatı'nın yönetim kurulu üyesidir. Türkiye'de Diyarbakır dışında bir tek İstanbul var. 100 belediyeden bir tanesidir. Ayrıca Diyarbakır Büyükşehir Belediyemiz Dünya Birleşik Kentler Yerel Yönetimler Teşkilatı'nın Ortadoğu ve Batı Asya Seksiyonunun eşbaşkanıdır. Yine Dünya Barış Komitesi'nin Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir. Ve Belediyemiz dünyadaki bütün yerel yönetimler içerisinde Türkiye'deki tüm diğer belediyelere diplomaside büyük bir fark atmıştır.
SADECE HÜKÜMET DEĞİL, DEVLET DE DİYARBAKIR'I İSTİYOR
Diyarbakır halkının, yöre halkımızın taleplerini, özlemlerini, davasını uluslar arası platformlara büyük bir olgunlukla taşımasını başarmıştır. Temel sıkıntılardan biri de budur hükümetin. Sadece hükümet Diyarbakır'ı istememektedir, devlet Diyarbakır'ı istemektedir. Bu bir devlet politikasıdır. Çünkü devlet de alışkın değildi Diyarbakır'ın böyle temsil edilmesine. Yenilik oluştu.
Son olarak her uluslar arası delegasyon yakın döneme kadar Türkiye'ye geldiğinde birinci adres Ankara'ydı, ikincisi Diyarbakır, bunun bir anlamı olmalıdır. Dolayısıyla Diyarbakır'daki muhatapları da Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'dir. O halde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi hangi siyasetin elinde olursa Diyarbakır ve bölgenin yansıması da o dille ifade edilecektir. Bunun için de AKP hükümeti ve devlet tarafından Diyarbakır'ın kimliği değiştirilmek, iradesi düşürülmek isteniyor. Diyarbakır halkı bunun farkındadır, bunun bilincindedir ve Diyarbakır halkı onuruna da iradesine de sahip çıkacaktır.
PİSLİK OLAN BAŞBAKAN'IN SİYASETİNİN TA KENDİSİDİR
Konuşmanızda Diyarbakır'ın durumunu anlattınız ancak yinede sormak istiyorum. Başbakan Erdoğan'a cevap olarak, Diyarbakır pislik, çöplük içerisinde midir?

Diyarbakır Türkiye'nin en temiz kentlerinden bir tanesidir. Aslında pislik olan, açık söylüyorum, insanların yaşamına mal olan Başbakan'ın siyasetinin tak kendisidir. Başbakan'ın her iki sefer Diyarbakır'a geldiğinde görmüş olduğu manzara çözüm getirmeyen siyasetinin sonuçları ve enkazlarıydı. Sayın Başbakan siyasetinin sonuçlarını biçiyor, ektiğini biçiyor. Görmeye layık olanı görüyor. Neyi görmeye layıksa Diyarbakır halkı onu göstermiştir.
GÜNDEMİMDE ADAYLIK MESELESİ YOK
Adaylığınız konusunda kulislerde çeşitli iddialar konuşuluyor. Siz Diyarbakır'a yeniden aday mısınız?

Benim gündemimde, Baydemir'in gündemin adaylık meselesi yoktu. Önümde iki ay var. Bu zaman diliminde bütün çabam projelerimizi tamamlamak ve Diyarbakır halkına çok daha kaliteli bir kent sunmaktır. Şahsımın gündeminde seçimler yoktur. İkincisi Diyarbakır halkı bana beş yıllığına temsil etmek ve hizmet etme görevini verdi. Siyasetim, partim tarafından. Bu beş yıllık zaman zarfında, rabbime birlerce kez şükürler olsun ki bana güven duyan halkıma ve siyasetime karşı mahcup olmadım. Ama aynı zamanda onları da mahcup ettirmedik. Dolayısıyla gelecek zaman dilimi, halkımızın, partimizin, hareketimizin takdirinde olacaktır. Adayımız kim olursa olsun, Baydemir'e düşen şey onun kazanması için çaba sarf etmek ve ondan sonraki beş yıl içerisinde de yönetimimizin başarılı olması için destek ve dayanışmada bulunmaktır.
DİYARBAKIR'DA SEÇİM SORUNUMUZ YOK
AKP'nin herhangi bir adayının DTP'nin Diyarbakır adayı karşısında şansı var mı? Hatta biraz daha iddialı şekilde Erdoğan bile aday olsa bir başarı beklenebilir mi?

Bence bu atmosferde bu tür polemiklere girmemek lazım. Hakikatten çok hassas bir süreç. Bu hassas süreci de hassasiyetle değerlendirmek gerekiyor. Benim iddiam şu, siyasetimizin olağanüstü bir hatası olmazsa, olağanüstü bir hatamız olmazsa, çünkü seçimlere daha 5 ay var. Ben Diyarbakır'da sorunumuz olmadığına inanıyorum. Bölgenin pek çok kentinde sorunumuz olmadığına inanıyorum.
Seçimlerde beklenen oy oranına ilişkin bir tahminde bulunabilir misiniz?
Bunu söylemek benden çok partimize düşer.
KİMİ GETİRİRLERSE GETİRSİN ŞANSLARI YOK
Peki yerel seçimlere kadar DTP'nin kapatılması kararı çıkarsa, bu seçmenlerinizi ne derece de etkiler?

Şüphesiz ki bu soruya verebileceğim bir cevabım var. Ama dediğim gibi milletvekillerimizin, parti genel merkezimizin yanıt vermesi lazım.
AKP'nin olası adayı konusunda bir fikriniz var mı? Belirlenecek adayın kazanma şansı var mı?
Bence şansları yok. Kimleri getirirlerse getirsinler şansları olmadığını düşünüyorum.
TİYATROMUZU ÜLKE SINIRLARININ DIŞINA TAŞIDIK
Son olarak, belediyeniz ve Hollanda Kültür Bakanlığı'nın desteklediği töre cinayetini anlatan Dilek adlı halk operasını Rotterdam'da izlediniz. Bu oyun belediyenizin kültürel faaliyetleri açısından nasıl bir gelişmeyi ifade ediyor?

Evet Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin en ayırt edici özelliklerinden bir tanesi de kültüre verdiği önemdir. Esasen 1990'lı yıllarda tiyatro kuruluyor. Ama daha sonra gelen yönetim tiyatroyu dağıtıyor. Tekrar 1999 yılında, DTP geleneği yönetiminin gelmesi ile tiyatromuz tekrar perdeyi açıyor. 2004 yılından bu yana, yılda en az 3 oyuna perdemizi açtık. Ve bu üç oyundan en az bir tanesi Kürtçe oldu. Bugün bütün Türkiye'de ve Kürt coğrafyasında, Kürtlerin yaşadığı bölgede düzenli Kürtçe oyun yapan ve Kürtçe oyuna perde diyen tek tiyatrodur Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi şehir tiyatrosu.
Artık bütün oyunlarımız, hatta zaman zaman Irak Kürdistan'ında, zaman zaman Türkiye'nin batı yakasında perde açıyor. Ama bu yıl bir ilke imza attık. Tiyatromuzu ülke sınırlarının dışına taşıdık. Tiyatro Rast ile tiyatromuz ortak bir oyun gerçekleştiriyor. Ben de bu heyecanı paylaşmak, arkadaşlarımın emeklerine tanıklık etmek ve şüphesiz ki her bir kent, burada yaşayan, Kürtler, Türkler ve yerleşik halk arasında sanat bağını kurmak, katkı sunmak, destek vermek için bulunuyorum. CELİL DEMİRALP - ROTTERDAM / ANF

Öcalan niye devlet istemiyor!

ocalan

İsmail Beşikçi
Tarih: 11 Kasım 2008 Salı

Hasan Bildirici: Bugün çözüm isteyen Kürt sorununun vardığı boyutla, Kuzey Kürdistan’daki parti ve örgütlerin bunu karşılamadaki kapasitesini nasıl değerlendiriyorsunuz? PKK çizgisi bu süreci başka bir noktaya taşıyabilir mi? Kürt sorununda tartışmaların ve gücün odağında PKK olduğu için bu soruyu sordum. Tüm eleştiri ve talep düşüklüğüne rağmen Kürt halkı PKK’de ısrar ediyor. Peki PKK ısrarı karşılayabiliyor mu?

İsmail Beşikçi: Kürt sorununun geldiği aşamada, parti ve örgütlerin sorunu karşılamadaki durumları nedir? Bugün Kürt sorununda tartışmaların ve gücün odağında PKK vardır. PKK deyince Abdullah Öcalan’ın konumunun değerlendirilmesinde, düşüncelerine bakılmasında yarar vardır.

Öcalan devlete karşıyım diyor

Abdullah Öcalan, 17 Eylül 2008 tarihli avukat görüşmesinde, “Ben özgür bireyim, devlet kurumuna karşıyım, çünkü devlet bir baskı aracıdır” diyor. “Benim devlet kurmakla işim yok” diyor. Görüşme notlarında devlet karşıtlığı ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Öcalan’ın bu görüşlerini sık sık dile getirdiği de biliniyor. İster köleci, ister feodal olsun, ister kapitalist, ister sosyalist/komünist olsun, devletler belirli bir baskıyı bünyelerinde taşırlar. Bu çok açık.

Teorik olarak devletin egemen sınıfın baskı aracı olmasıyla, devletin, her gün, her an somut olarak yaşanan baskısı arasında fark vardır. Bu konunun irdelenmesi gerekir.

Özgür birey nasıl oluşur? Örneğin Türkiye Cumhuriyeti’ne bakalım. İran İslam Cumhuriyeti’ne, Saddam Hüseyin dönemi Irak Cumhuriyeti’ne, Suriye Cumhuriyeti’ne bakalım. Bu cumhuriyetlerde, Kürtlere, Kürt toplumu olma özelliklerine çok yoğun baskılar var. 1988 Mart’ında, Halepçe’de, Kürtlere soykırım yapıldığı açık bir gerçektir. Halepçe’den önce, hangi gazın daha öldürücü, hangi gazın daha çok kitlesel ölümlere sebep olduğu konusunda deneyler yapılmıştır. Burada laboratuar yine Kürt köyleriydi, cezaevlerinde Kürtlerdi, sırf bu deneyler için kaçırılan Kürtlerdi. Devletin somut olarak Kürtlere nasıl baskı yaptığı ortadadır. Teorik olarak, devlet baskı aracıdır diyerek devlet kurumuna karşı çıkmak başka şeydir, somut olarak, insanlara, kitlelere her an baskı yapan, baskıyı tırmandıran, insanları, kitleleri korkutmaya, yıldırmaya çalışan devlete, içinde yaşadığımız devlete, bu devletin baskılarına karşı olmak başkadır.

Türkiye’de de Kürtlere karşı çok yoğun baskılar vardır. Devlet terörü durmadan tırmandırılmaktadır. 18 bin civarında “faili meçhul” denen cinayet vardır. Binlerce köyün yakılıp yıkılması söz konusudur. Temel geçim kaynaklarının tahribi, milyonlarca insanın, onbinlerce ailenin yerini-yurdunu terke zorlanması, ormanların yakılması, devlet terörünün her zaman yaşanan göstergeleridir. Devlet denildiği zaman bu iki baskının ayrı ayrı kategoriler olduğu dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Biri teorik bir baskıdır, “devlet egemen sınıfın baskı aracıdır” denir. Öbürü, her gün her an yaşanan somut, fiili bir baskıdır. Özgür birey nasıl belirir? İnsan bu somut baskılara karşı durarak özgürleşir. Somut baskılara karşı duran bireyin, bu tür baskılardan uzak kalacağı, azade kalacağı kendi yönetimin kurmanın yolunu-yordamını aramaya çalışması da sürecin farklı bir boyutudur. . Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni düşünelim. Saddam Hüseyin döneminde, Kürtlere yapılan baskılarla, Bölgesel Kürt yönetimi’nin baskısı aynı şey midir? Bu örneğin bilince çıkarılmasında ve irdelenmesinde yarar vardır.

Öcalan’nın Kürtlere baskı yapan devlete karşı bir sözü yok

Abdullah Öcalan ise, devlet kurumuna karşı olduğunu sık sık dile getiriyor ama, somut devlete, Kürtlere her gün her an baskı yapan devlete karşı olduğuna dair bir sözü yok. 24 Ekim 2008 tarihli görüşme notlarında, Öcalan, “Ben savunmalarımda Cumhuriyet ve Türkiye aleyhinde bir şey söylemedim” diyor. Aslında yukarıda kısaca belirtilen sistematik baskılardan dolayı devleti eleştirmesi gerekmez mi? Öte andan Öcalan’ın Türk, Arap ve Fars devletleriyle bir sorunu yok. O sadece Kürtlerin bir devlete sahip olmasını istemiyor. Bu da zaten, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, İran, Irak, Suriye devletlerinin görüşüdür. Cezaevinde, devletin çok sıkı denetimi altında tutulan PKK liderinin, örgütünü yönetmesi, Kürtlerin önünü kesmeye çalışması yanlıştır. Bu, ahlaki bakımdan da yanlıştır. Abdullah Öcalan, örneğin Filistinlilere şöyle diyor mu? “Ne diye ayrı devlet peşinde koşuyorsunuz, Musevilerle kardeş kardeş yaşayın.” Veya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne, Kıbrıs Türklerine şöyle diyor mu? “Devlet gericiliktir. Ne diye ayrı bir devlet olarak tanınmak istiyorsunuz, Rumlarla bir arada yaşayın…” Böyle demiyor. Bunu sadece Kürtlere söylüyor.

“Devlet gericiliktir, sakın yanaşmayın” diyor. Ancak devletin fiili olarak yaşanan baskılarına hiç sözü yok.

Abdullah Öcalan, 24 Ekim 2008 tarihli avukat görüşmesinde, milliyetçiliğe karşı olduğunu da vurguluyor. “Ben her türlü milliyetçiliğe karşıyım. Türk, Kürt, Arap, Fars,Alman milliyetçiliği fark etmez. Hepsine karşıyım., her türlü milliyetçiliği lanetliyorum” diyor.

Kürtlerin, Türk, Arap, Fars, Alman milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini aynı kefeye koymaları bana çok şaşırtıcı gelmektedir. Kürtler için Türk milliyetçiliği, elbette olumsuzdur. Çünkü, diliyle, kültürüyle Kürtleri tarihten silmek istiyor, Kürtlerin kökünü kazımak istiyor. Kütler için Arap Milliyetçiliği elbette kötüdür. Çünkü, soykırıma varan operasyonlarla Kürtleri yok etmek istiyor. Kürtlerin bu saldırgan milliyetçiliklere, ırkçılıklara karşı kendini koruması, diline, kültürüne sahip çıkması neden kötü olsun? Hatta, bu saldırgan milliyetçiliklere, ırkçılıklara karşı direnme, kendi köküne yönelme gerekli değil midir? Kürt milliyetçiliği bundan başka nedir? Kürt milliyetçiliği ile, Kürt yurtseverliği kanımca aynı şeydir. “Bir Kürt dünyaya bedeldir” diyen, Kürtleri, Arapları, Farsları Kürtleştirmeye çalışan, Kürtleşmeyenleri idari ve cezai yaptırmalarla yıldırmaya çalışan, cezaevlerine dolduran, imha operasyonları uygulayan Kürt otoriteleri mi var? Olmadığı biliniyor. O halde, Kürt milliyetçiliğini, Türk, Arap, Fars milliyetçilikleri ele aynı kefeye koymak yanlış değil midir? Kürtleri ve Kürdistan’ı müştereken baskı altında tutan devletlerin engellemek istedikleri esas süreç de Kürtlerdeki bu milliyetçi gelişmelerdir. Kürt diline, Kürt kültürüne neden sıkı yasaklar getiriliyor? Bu durum karşısında, Kürtlerin biraz milli duyguya sahip olmaları, milliyetçi olmaları gerekmez mi?

Ben Kürt milliyetçisi değilim demek bir zaaftır

Kürtlerin önemli bir kısmı, özellikle de okur-yazar olanlar, “ben milliyetçi değilim, devrimciyim, enternasyonalistim” demektedir. Bir satır Kürtçe konuşamayan, ülkesinin adını bile söyleyemeyen bu insanların, “ben milliyetçi değilim, devrimciyim, enternasyonalistim” demeleri insani bir zaaf olmalı…Kendisi olmayan, kendinden kaçan, egemen ulusun dilini ve kültürünü yaşayanların devrimciliğinin, enternasyonalizminin kime hayrı dokunur? Kendisine hayrı olmayanların, devrimciliğe, enternasyonalizme nasıl bir hayrı, yararı dokunabilir? Ama, bu sözlerin, bu tutumun, Kürtleri müştereken baskı altında tutan devletlere yararı çok büyüktür.

Çatışmalarda, asker kaybı olduğu zaman, batı ve Orta Anadolu’da, şehirlerde, beldelerde Kürtler linç edilmeye kalkışılmaktadır. Çarşıda, pazarda, kahvehanelerde Kürtler baskı görmektedir. Çarşıda, pazarda, inşaatlarda Kütçe konuşan kişiler Türkleri tahrik etmiş olmakta, galeyana getirmektedir. Mevsimlik fındık işçileri Karadeniz yörelerinde çok ağır hakaretlerle aşağılamalarla karşılaşmaktadır. Yaşanan olaylar bu kadar açıkken, Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği nasıl aynı kefeye konabilir? Batı ve Orta Anadolu şehirlerinde, Kürtlere karşı böylesine linç saldırıları yaşanırken, Kürt şehirlerinde, yaşayan sivil bir Türk’e, bir Türk aileye Kürtlerin saldırdığı duyulmuş, görülmüş bir şey midir?

1960’ları, 1970’leri düşünelim. Resmi ideoloji Kürtleri ve Kürtçe’yi inkar ediyordu. Kürtlerden, Kürtçe’den söz edenler çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalıyordu. Bu konularda çok yoğun baskılar vardı. Bu durum karşısında bir Kürt’ün, “Kürdüm” dediğini, makul bir şekilde, Kürtlerden ve Kürtçe’den söz ettiğini düşünelim. İnsanın özgürleşmesi, aydınlanması böyle başlar. Özgür birey bu karşı duruş sürecinde belirir. Bir de bir araştırmacı, bir yazar düşünelim. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla karşılaşmamak için bu konulara hiç değinmiyor. Durmadan, “devlet egemen sınıfın baskı aracıdır” diyerek, Markslı, Engelsli, Leninli onlarca dipnotuyla yazılar yazıyor. Bu tutumdan, bu süreçten özgürleşme, aydınlanma falan çıkmaz. Bu tutum insanı özgürleştirmez. Özgürleşme, aydınlanma, somut baskıya karşı, düşün yasaklarına karşı durmakla gelişir.

PKK, büyük bir harekettir

PKK büyük bir harekettir. PKK’nin çok büyük bir hareket olduğu da söylenebilir. Ama istemleri çok küçüktür. Çok çok küçüktür. PKK bireysel haklara değil, kollektif haklara vurgu yapabilmelidir. Eleştiri, özgür eleştiri çok önemli kurumlardır. Bu, sadece düşün hayatında değil, siyasal hayatta da vazgeçilmez bir kurum olmalıdır. Abdullah Öcalan, konuşmalarında, yazılarında, avukat görüşmelerinde, savunmalarında demokrasiden çok söz eden demokrasiyi isteyen bir liderdir. Eleştiri olmadan, özgür eleştiri olmadan demokrasi olur mu? Özgür eleştiri sadece bilimin değil, demokrasinin de temel koşuludur. PKK Abdullah Öcalan’ı eleştirebilmelidir. PKK’liler, sempatizanlar, Kürt halkı bu bilince ulaşabilmelidir. “Yanlışlarının da militanıyız” anlayışıyla bir yere varılamaz. Ciddi bir kazanım elde edilemez. Önemli olan, doğru olanı doğal olanı savunmaktır. Doğal olana ise, yani Kürt toplumu olma özelliklerine ise, çok ağır baskılar yapılmaktadır. Bu baskılara elbette karşı durulmalıdır.


Hasan Bildirici"nin notu:

İsmail Beşikçi ile yaptığımız sohbet beş başlık halinde toplandı ve bu bölümle birlikte tümü yayınlanmış oldu. Biz bu sohbetle, Beşikçi'nin her alanda Kürt mücadelesi, bugünü ve geleceğiyle ilgili görüşlerini almış ve sizlere iletmiş olduk. Sohbette eksik bıraktığımız yönler olabilir. Ya da bizleri takip edenlerin farklı soruları olabilir. Bu türden sorusu olan arkadaşlar bize mesajlarını iletebilirler.

Bunları İsmail Beşikçi'ye iletmek gibi bir sorumluluğumuzun olduğunu bildirmek isterim.

Ayrıca bize zaman ayırdığı için Beşikçi'ye Kurdistan-Post adına teşekkürlerimizi iletmek istiyorum.

Saygılarımla

Hasan Bildirici


İsmail Beşikçi- www.kurdistan-post.com

Roj TV Türkiye'de en çok izlenen 13. kanal

roj_tv GENAR Araştırma Şirketi tarafından Türkiye'nin batı illerinde yapılan araştırmaya göre 258 televizyon kanalının bulunduğu Türkiye'de Roj TV en çok izlenen 13. televizyon.
Türkiye'de GENAR Araştırma Şirketi 2008 Türkiye-Toplum-Siyaset Araştırması 3. Çeyrek anketi ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.
Türkiye için ise en önemli sonuç en çok izlenen televizyon kanalları arasında Kürtçe'nin dört lehçesinin yanısıra Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce ve Süryani dilinde yayın yapan Roj TV de var.
GENAR Araştırma Şirketi, Türkiye'de halka en çok izledikleri kanalları ve satın aldıkları gazeteleri sordu.
TRT'nin Kürtçe yayına hazırlandığı bir sırada yapılan araştırmaya göre en çok izlenen televizyon kanalları arasında Roj TV'nin zirvede yer alması AKP iktidarını kızdıracak giib görüyor.
25 Ekim - 6 Kasım 2008 tarihleri arasında 14 ile bağlı 52 ilçede iki bin 85 kişiyle yüzyüze yaptığı ankete göre 'En çok izlenen televizyon kanalları' şöyle: 258 televizyon kanalının olduğu Türkiye'de TRT birinci sırada yer alırken Kanal D ikinci. Roj TV ise 13. sırada.
Bu araştırmanın sonuçları üzerine GENAR Araştırma Şirketi'nin yetkilileri, araştırmanın ağırlıklı olarak Türkiye'nin batı illerinde yapıldığına dikkat çektiler.
GENAR yetkilileri bu sonucun Roj TV açısından önemli olduğunu ve araştırmanın dilinin Türkçe ağırlıklı olmasının da göz önünde bulundurulması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Uzmanların dikkat çektiği bir başka nokta ise Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre, Türkiye genelinde yayın yapan 27 ulusal, 16 bölgesel, 215 yerel olmak üzere toplam 258 televizyon kanalı bulunuyor olması.
Bunlardan 65'i kablo ve 92'si uydu üzerinden yayın yapıyor.
Roj TV'nin bütün engellemelere rağmen 258 televizyon kanalı içinde 13. olmasının büyük bir başarı olduğu belirtiliyor.
Uzmanlar araştırma Kürt illeri esas olarak yapılsaydı ROJ Tv en çok izlenen televizyon sıralamasında en üst zirveye çıkabilirdi yorumunu yapıyor.
Roj TV'nin Türkiye'de ve Kürt illerinde engellenmesi bile en çok izlenme sıralamasını değiştirmiyor.
258 televizyon kanalının bulunduğu Türkiye'de Roj TV'nin en çok izlenen televizyonlardan 13. sırada yer almasının ayrı bir önemi daha var. Çünkü Kürt televizyonu sadece Türkiye ve Kuzey Kürdistan'a yayın yapmıyor.
Güney Kürdistan, Doğu Kürdistan, Güney Batı Kürdistan başta olmak üzere Irak, İran, Suriye, Avrupa, Rusya ülkelerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda ülkede Roj TV izleniyor.
Türkiye hükümetlerinin engellemek istediği, Alman devletinin Türkiye'nin isteği üzerine yasakladığı Roj TV, 2004 yılında kuruldu.
Kürtçe'nin dört lehçesinin yanında Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce ve Süryani dilinde yayın yapıyor.ANF

İRAN’DAN KÜRDİSTAN’IN DOĞUSU’NDAKİ BÖLGELERDE YENİ BİR FÜZE DENEMESİ

Kurdistan, Iran-Turkey PNA-İran İslam Cumhuriyeti’nin Irak sınırında yeni yaptığı bir füzeyi denediği bildirildi.

İran’ın ABD ordusunun olası  bir sınır ihlaline karşı hazırlık yapmak amacyla yeni yaptığı füzeyi ’ın doğu bölgelerinde gerçekleştirdiği bildirildi.

İran’ın resmi devlet televizyonu, ’ın doğu bölgelerinde gerçeleştirilen denemelerle ilgili görüntüleri yayınladı.

Samin adı verilen füzelerin ’ın doğusundaki Merivan kentinde denendiği bildirildi.

İran Devrim Muhafızları’nın da uzun menzilli bir başka füzeyi denedikleri bildirildi. 

Güney’e hava saldırısı

 

bombebaran İlk saldırının Amediye’ye bağlı Bohola Köyü’ne yapıldığını duyuran HPG, köylülere ait bahçelerin zarar gördüğünü belirtti. Akşam saatlerinde ise Medya Savunma Alanları’na bağlı Şîkefta Birîndara alanı ile Şive ve Zevê köylerinin bombalandığı açıklandı.

Türk ordusunun Güney ’da bulunan sivil yerleşim alanları ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırıları sürüyor. HPG Basın İrtibat Merkezi(BİM) önceki gün Türk savaş uçakları tarafından yapılan saldırıya ilişkin bilgi verdi. 10 Kasım günü savaş uçaklarının sabah saatlerinde Xakurke bölgesinde keşif uçuşları yaptığını aktaran BİM, öğlen saatlerinde Amediye, akşam saatlerinde ise Medya Savunma Alanları’na saldırı düzenlendiğini açıkladı.
HPG BİM konuya ilişkin şunları kaydetti: “10 Kasım günü gündüz saat 11:00’da Medya Savunma Alanlarına bağlı Xakurke alanında TC ordusuna ait savaş uçakları keşif uçuşları yapmıştır. Saat 15:00’da savaş uçakları Amediye’ye bağlı Boloha Köyü’ne saldırı düzenlemiştir. Yapılan saldırı sonucu köylülere ait bahçeler zarar görmüştür. Akşam saat 21:00-22:00 saatleri arasında Medya Savunma Alanları’na bağlı Şikefta Birindara alanı ile Şive ve Zevê Köyleri’ne hava saldırısı yapılmıştır. Yapılan saldırıların ayrıntıları yarın(bugün) kamuoyuna duyurulacaktır.” Bu arada yerel kaynaklar da hava saldırılarını doğrularken, Amediye ve Dereluk Nahiyesi çevresinde bulunan birçok köyde evlerin pencerelerinin kırıldığını, köylülerin evlerini terk ederek korunaklı alanlara çekildiğini bildirdi. ANF/BEHDİNAN YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

85 Yıllık Türkiye'den, 1000'lerce yıllık Kürdistan'a tahammülsüzlük davası!

Nil Demirkazık hakkında dava açıldı

Nil Demirkazık ANF ANKARA / Nil  Demirkazık hakkında TCK’nın 215. Maddesinden açılan soruşturma sonucu “suçu ve suçluyu övme”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçlarından dava açıldı.

Nil Demirkazık hakkında Ankara’da bir gazeteye verdiği röportajdaki sözlerinden dolayı başlatılan soruşturma kapsamında dava açıldı. Davaya Ankara Ağır Ceza Mahkemelerinde önümüzdeki günlerde başlanması bekleniyor.

 

Demirkazık röportajında  “PKK Terör örgütü değildir, Sayın Öcalan Kürt halkının ve Kürdistan’ın lideridir”  ifadelerinin yansıra “PKK barış için mücadele vermektedir, Bu mücadelede Türkiye’nin öncelikli olarak PKK’li gençlerin dağlarda neden Kürt halkını savunmak zorunda bırakıldıklarını düşünülmesi gerekiyor . PKK’li şehitlerde anne baba evladıdır sadece  ölen askeri şehit sayarsak ayrımcılık bölücülük yapmış oluruz. Ben PKK li gençler içinde  için de gözyaşı döküyorum” demişti.

Demirkazık, “Türkiye sadece Türklerin değildir aynı zamanda Kürtlerin vatanıdır” derken yeni bir sivil Anayasada Kürtlerin dil ve kültürel kimliğinin de kabul görmesi gerektiğini vurgulamıştı.  Demirkazık  AKP’yi  “takiyyeci”,  milliyetçi kesimi  “paranoyak”, Türk halkını ise “ayrımcılıkla” suçlamıştı.

 
Türkiye’nin “Güneydoğu bölgesi” olarak adlandırılan bölgenin aslında “” olduğunu söyleyen Nil Demirkazık ,  Türkiye tarafından “Kuzey Irak” olarak adlandırılan  bölgenin de aslında “  devleti” olduğunu anlatarak, “Kuzey Irak Türklerin uydurmasıdır, orası da   dır, Güneydoğu olarak bilinen bölgede   dır ,  kimseye tarih dersi vermek istemem Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal bile o bölgeden   olarak söz etmişti 80 yıl önce” demişti.