BILINMEYEN SORULAR: KURDISTAN IMKANSIZ MI? AMERIKA DOST YAHUT DUSMAN MI?

Fransız yazar ve uluslararası politika uzmanı Thierry Meyssan, Pentagon’un Türk ordusu ile birlikte PKK’ye karşı özel güçlerle ortak operasyon planladığını öne sürdü. CELİL DEMİRALP-ANF PARİS (09.08.2007)- Fransız yazar ve uluslararası politika uzmanı Thierry Meyssan, Pentagon’un Türk ordusu ile birlikte PKK’ye karşı özel güçlerle ortak operasyon planladığını öne sürdü. Meysan, operasyonun aynı zamanda, Türk askerlerini AKP karşısında güçlendirme ve petrolünün yağmalanmasını istemeyen Kürt liderleri saf dışı bırakmayı amaçladığını kaydetti. Thierry Meyssan, ‘’büyük darbe’’ için tüm koşulların oluştuğunu anlatırken, buna yol açan nedenleri baştan sona çarpıcı iddialarla ortaya koydu. 2003 yılında Barzani’nin kardeşinin de ABD’liler tarafından ihtar amaçlı öldürüldüğüne dikkat çeken Meysan, Kürtlerin de 50 yıllık geçmişlerin de hata üstüne hata yaptığını ve ‘’Bağımsız Kürdistan’ın gerçekleşemez’’ olduğunu savundu. Hudson Enstitüsü’nün yeni bir askeri operasyon öne sürdüğünü ve Washington Post’un da bu operasyonu boşa çıkarmaya çalıştığını belirten Fransız yazar, gazeteci ve Réseau Voltaire (Laiklik ve bireysel hakları savunan uluslararası bir dernek, www.voltairenet.org) Başkanı Thierry Meyssan, ABD’nin Türk ordusu ile birlikte özel güçlerle PKK’ye karşı operasyon planladığını belirtti. KÜRTLER PETROLÜN YAĞMALANMASI ÖNÜNDE ENGEL Bu durumu anlamak için bir dizi analiz yapan uluslararası politika uzmanı Meyssan, Anglo-Sakson koalisyonun petrol yasasının Irak Parlamentosu’na kabul ettiremediğini ve milletvekillerinin yasayı oylamadan tatile girdiğini kaydediyor. Oysa şimdiden 1 milyon insanın yaşamına mal olan Irak müdahalesi ve işgalinin temel amacının petrol olduğunu ifade eden Meyssan, yasanın BP, Shell, ExxonMobil, Chevron gibi çokuluslu kartel ile petrol anlaşmalarının yolunu açacağına işaret ediyor. Yasanın ayrıca gelecek yıllarda petrol rezervlerinin komple boşaltılmasına onay vereceğini bildiren Meyssan, Anglo-Saxonların bu konuda karşılaştıkları temel etkenin Kürtler olduğunun altını çiziyor. Kürtlerin Kerkük üzerindeki haklarını talep ettiklerini ifade eden Meyssan, diğer bir ifadeyle Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasını ve böylece Irak petrol rezervlerinin yüzde 40’ını almayı düşündüklerini öne sürüyor. Kürtlerin bununla gelecekteki devletlerini finanse etmeyi amaçladıkları belirtilirken, Koalisyon güçleri açısından ise bunun sözkonusu bile olmayacağını dile getiriyor. GÜNEYLİ KÜRT LİDELER DE SAFDIŞI BIRAKILACAK Sınırın diğer yakasındaki Türkiye’de Kemalistler ve Müslüman-demokratların çatıştığını yazan Meyssan, seçimler öncesi yaşanan cumhurbaşkanlığı tartışmalarına dikkat çekiyor. Ancak bu tartışmanın, ‘’uygarlık çatışması’’ yanlısı Ankara ile kişisel bağları olan Washington’dakilerin ilgisini çektiğini belirten Meyssan, bu çevrelerin Türkiye’yi Hamas ile ilişkilenmesine, Irak işgaline hava sahasını açmayı reddetmesine rağmen ortak operasyona sürüklediğini kaydediyor. Meyssan, operasyon yanlıları için Washington ile Ankara arasındaki ittifakın esas olduğunu belirterek, ‘’eğer bu ilişkiler açılırsa, Washington sadece Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları değil, aynı zamanda Ortadoğu’da hakim bir parçayı ve sonuç olarak Hazar Denizi’nin petrol işlemesindeki temel boru hattının denetimini kaybeder. Oysa farklı kamuoyu araştırmaları, Irak kırımı konusunda Türkler arasında anti amerikancı bir duygu geliştiğini gösteriyor, ama özellikle ABD’nin PKK’nin Kürt ayrılıkçılarına pasif desteğinden dolayı’’ diyor. Meyssan’a göre ortak operasyonda buradan çıkıyor. Meyssan, ‘’Irak Kürdistan’ında PKK üslerine karşı Türkiye ve ABD ortak askeri bir operasyonu Türk toplumunun beklentilerine cevap olmaya, Türk Genelkurmay’ını memnun etmeye, Türk Müslüman-demokratlarını NATO’nun yanına yerleştirme ve geçiş sırasında, aşağı yukarı gizlilik içinde petrol üzerine Irak yasasına karşı çıkan Iraklı Kürt yöneticileri safdışı bırakmaya hizmet edecek’’ değerlendirmesinde bulunuyor. BRYZA AB ÜYELİĞİNİ GECİKTİRDİ Bush yönetiminin operasyon montajının Ağustos 2006’ya dayandığını belirten Meyssan, Pentagon’un gelecek operasyonları koordine etmek için Joseph Ralston’u atadığını ifade ediyor. Meysan, başlangıçta anti-PKK eyleminin özellikle Türk ordusuna 3 milyar dolar değerinde 30 F-16 satışı ve gelecekte F-35 ISF için 10 milyar dolar talebi görüşmek ile özetlendiğini kaydederek, Ralston’un da yapılan kontratlardan Lockheed-Martin şirketi yöneticisi olarak gelir elde ettiğine işaret ediyor. Kasım 2006’d ise ABD’nin özel bir delegasyonunun PKK’ye karşı Avrupa başkentlerini de dolaştığını hatırlatan Mayssen, heyetin ROJ TV’nin kapatılması için Danimarkalılarla da görüştüğünün altını çiziyor. Aynı zamanda ABD’nin Ulusal Güvenlik Konseyi için Asya’da boru hattı inşasını gözeten adamı Matthew Bryza’nın Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerine el attığına dikkat çeken Meyssan, ‘’söz konusu olan Brüksel’in elini güçlendirmek değil, tersine Türkleri yatıştırmak ve görüşmelerin uzun bir sürece yayılmasını sağlamaktı’’ diye ifade ediyor. Matthew Bryza’nın daha sonra Kemalist generalleri hoşnut etmek için ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın danışmanı niteliğinde Kongre’ye müdahale ederek, Ermeni Soykırımı yasasını geçmesini bloke etmeye çalıştığını yazan Meyssan, bunda sonra da PKK’nin ateşkesini reddeden Genelkurmay’a destek vermek için bazı açıklamalarda bulunduğunu hatırlatıyor. HUDSON ENSTİTÜSÜ VE WASHİNGTON POST Eş zamanlı olarak Türkiye uzmanı Zeyno Baran’ın Hudson Enstitüsü’nde Türk Genelkurmay Başkan yardımcısı General Ergin Saygun’u kabul ettiğini dile getiren Meyssan, daha sonra Newsweek gazetesinde yayınladığı haberi hatırlatıyor. Ankara büyük tepki gösterirken Büyükelçi Matthew Bryza’nın bu kez üst üste yalanlamada bulunduğunu yazan Meyssan, ‘’Yalanlamalar Ankara’yı inandırdı ama Zeyno Baran’ın Büyükelçi Matthew Bryza’nın metresi olduğunu bilmeyenler için Washington’da oyalayıcı olarak görüldü’’ diyor. 22 Temmuz’da yağılan Türkiye’deki seçim sonuçlarını da aktaran Meyssan, Zeyno Baran’ın 24 Temmuz’da Hudson Enstitüsü’nde çalışma grubunu yeniden topladığı ve 26 Temmuz’da Büyükelçi Matthew Bryza’nın ‘’çok Siyonist’’ olan Washington Institute for Near East Policy (WINEP)’te konuşma yaptığına dikkat çekiyor. Burada bir konsensüs oluştuğunu söyleyen yazar ve gazeteci Meyssan, konsensüsü şöyle aktarıyor: ‘’ABD’nin askerlerin Müslüman-demokratlar karşısındaki pozisyonunu güçlendirmesi gerekiyor. Bunun için, PKK’ye karşı kesin siyasi bir çözüme değil, askeri bir zaferle sonuçlanacak bir operasyon organize etmeleri gerekiyor.’’ Özel güçlerle ortak bir müdahale projesinin Pentagon tarafından bu dönemde hazırlandığını ve Kongre’nin silahlı güçler komisyonu temel üyelerini baskına kapalı olarak tanıtıldığını aktaran Meyssan, ‘’ancak yeni bir maceraya karşı olan parlamenterler Washington Post’ta Robert Novak’ın bir haberi biçiminde planı sızdırdı’’ diye azdı. Soğuk Savaş boyunca da ABD’nin Türkiye’deki siyasi yaşam üzerindeki geniş denetimini sürdürdüğünü ifade eden Meyssan, bunun için askerleri ve MHP’lileri desteklediği, Gladyo’nun yerel bir kolunu oluştuğunun altını çizdi. Bunların çıkarlarını korumak için ise 1960, 1971 ve 1980 yılında üç devlet darbesi organize ettiğini kaydeden Meyssan, 1997’de de Necmettin Erbakan’ın düşmesini sağladığını kaydetti. Bunu ise Erbakan Müslüman olduğu için değil, anti-emperyalist ve anti-siyonist bir pozisyonda olduğu için yaptığı ifade edildi. İSRAİL ARACILIĞI İLE PLAN İLETİLDİ Türkiye’de daha sonra yaşanan bir dizi gelişmeyi daha anlatan gazeteci yazar, ‘’Kürt ayrılıkçılığını’’ bastırmak için Türkiye’nin PKK’yi bastırması ve Kürtlere vatandaşlık garantileri sunması gerektiğini dile getiriyor. Irak’a yönelik bir müdahalenin kamuoyu tarafından benimseneceğini ancak bu Iraklı Kürtlere yönelik bu operasyonu taşmasının Türkiye’yi anti-Kürt bir devlet haline getireceği ve ‘’ayrılıkçılık sorununu’’ sivil savaşa dönüştüreceğinin altını çiziyor. Ankara’nın ABD’nin ortak operasyon planını reddedemeyeceğine işaret eden Meyssan, Pentagon’un kendisini daha iyi ifade etmesi için ortak operasyon önerisinin İsrail Dışişleri Bakanlığı’ndan bir telgraf ile ilettiğini öne sürüyor. Buna göre Amerika, Federal Kürdistan Bölgesi petrolünü Türkiye’den geçirmeden Kerkük-Musul-Hayfa boru hattını düzene koymayı öneriyor. Bunun hayata geçmesi halinde ise Türk petrol boru hatlarının bir araya toplanacağı kaydediliyor. KÜRTLER 50 YILDIR HATA YAPIYOR Meyssan, Kürtlerin de son 50 yıllık geçmişlerinde siyasi olarak hata üstüne hata yaptığını söyleyerek, ‘’Uzun süre bağımsız bir Kürt devleti serabını okşadılar. Oysa bu, eğer kurulması gerekseydi, bölgenin en geniş petrol yataklarını içinde barındıran Irak, Türk, Suriye ve İran topraklarını bir araya getirecekti. Bu durumda Kürtler hiçbir komşusu ne de hiçbir büyük gücün kabul edemeyeceği ölçüsüz bir gücü elde edecekti. O zamandan beri gerçekleşmeyecek hayalleri ayağa kaldırmak sorumsuzcadır’’ belirlemesinde bulunuyor. Kürdistan parçalanması, PDK, YNK, PKK mücadeleleri ve Doğu Kürdistan’daki özgürlük mücadeleleri ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın esaret altına alınmasını tarihsel olarak anlatan Meyssan, Irak’ın işgali ile birlikte Barzani’nin hızlı bir şekilde bağımsızlık kartını oynadığı, Celal Talabani’nin ise federalizmi tercih ettiğine dikkat çekiyor. BARZANİ’NİN KARDEŞİNİN ŞÜPHELİ ÖLÜMÜ Mesut Barzani’nin kardeşi Vecih Barzani’nin ABD’yi hiçbir zaman sözünü tutmadığını kendi partisine hatırlattığı dönemde, 6 Nisan 2003’te öldürülğüne işaret eden Meyssan, ABD özel güçlerinin eskortluk ettiği konvoyunun ‘’yanlışlıkla’’ bir ABD uçağı tarafından vurulduğu ve korumaları ile birlikte öldürüldüğüne dikkat çekiyor. Meyssan bu saldırıda eskortluk eden ABD’lilere ise bir şey olmadığını söylüyor. Washington’da Kürtler ve diğer bölge toplumların ne yapılacağı tartışılırken, Bush’un Temmuz ayı ortasında Beyaz Saray’daki bir basın toplantısı sırasında Irak’ı ‘’özgürleştirme’’ bilançosunu ortaya koyarak petrol yasasının halen geçmediğinden yakındığı ifade ediliyor. Anglo-Sakson basını ise buna paralel olarak ABD askerlerinin Iraklılar için öldüğü ve kendilerinin Iraklılar ihtiyaçları olduğu bir sırada onları parlamentoyu kapatarak tatile gittiğini yazmaya başladığını söylüyor. BÜYÜK DARBE İÇİN TÜM KOŞULLAR OLUŞTU ‘’Pentagon’un büyük bir darbe vurması için tüm koşullar oluştu’’ diyen Mayssen, ‘’Bazı demokrat parlamenterler buna karşı çıkıyor. Felaketten kaçınmak için Kürt hükümeti de 7 Ağustos 2007’de PKK’yi kendi topraklarında barındırmaya son vereceği yönünde Ankara nezdinde yazılı bir anlaşma aldı. Eş zamanlı olarak Iraklı Kürtler acil bir şekilde generallerin hoşuna gitmeyecek, emellerini koruyan petrole ilişkin bölgesel bir yasa oyladı.’’

Namus ve şeref üzerine yemin

 Hasan Bildirici Tarih: 8 Ağustos 2007 Çarşamba DTP’li Kürt milletvekilleri Türklük yemini ederek işe başladılar. Hazin hallerini görmemek için yemin törenini izlemedim. Tören sırasında içilen ant aşağıdaki gibidir: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.” Sanırım andı fazla yorumlamaya gerek yok. Bir insan inanmadığı, olmadığı ve benimsemediği bir ideolojiyi hayata geçireceğine dair namus ve şeref üzerine yemin ederse o kişi ne olur? Yani bu şimdi siyaset mi oluyor? Türkiye’nin liberallerinin bile yemin metininden Türklük ve Atatürk kelimesinin çıkarılması gerektiğini söylediği bir zamanda, bizim onbinlerce evladını kayıp vermiş Kürt halkının oylarını alarak meclise seçilenler faşizmin alkışları eşliğinde Türklük yemini içtiler. Leyla Zana’lar bu yemini baskı altında yaptıklarını söylemişlerdi. Şimdikiler yeminden önce bir açıklamada bulunmadılar. Diyarbakır’a uğramadan meclise girip antlarını içtiler. Namus ve şeref üzerine ant içenlerden beklenen, içtikleri anda uygun davranmaları değil mi? Çünkü ben Kürdistan gerillalarının kamplarında, gerilla adaylarının içtikleri anda da tanık olmuştum. Orada da Kürt halkının özgürlüğü ve şehitlere bağlılık üzerine ant içiliyordu. Kürdün Türkiyeli memurları Türklük yemini, diş ve tırnaklarıyla direnen Kürt çocukları ise Kürtlük yemini içiyor. En acı olanı da, Diyarbakır Zindanındaki PKK kurucu kadrolarının, bu tür ırkçı yemin ve marşları söylememek için hayatlarını feda etmiş olmalarıydı. Nereden nereye! Denecek ki, siyasettir. Siyaset, inanmadığı değerler üzerine namus ve şeref üzerine yemin etmek midir? Binlerce Kürt gencinin Kürt savaşını yürüten Murat Karayılan’ı o kürsüde Atatürk ilke ve İnkılapları doğrultusunda ant içerken düşünün. Galiba Murat Karayılan’a bunu yakıştırmadınız. Demek ki, sadece Türk ırk çıkarları ve Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda bir Kürt olarak namus ve şeref üzerine ant içmenin bir onuru yok. Irkçılık içeren bir andı içmenin o ırk mensupları için bir yüceliği de yok. Eğer Kürt oylarıyla seçilip namus ve şeref üzerine bu ant içilecekse o zaman her sabah milyonlarca Kürt çocuğuna, “Türküm, Doğruyum...” diye ant içirmeye itiraz etmenin bir dürüstlüğü de yok.... Off... Hangi kavrama el atsam koyu bir iki yüzlülük, yalan ve hile... DTP’li milletvekillerine kızamıyorum. Onlara üzülüyorum... Faşizmin alkışları eşliğinde ırkçı bir ant içerek başlanan siyasetin Kürt dünyasına cehennem azabından başka bir şey getiremeyeceğini şimdiden belirtmek istiyorum... Meclis kürsüsünde Türklük yemini içilirken, dağlarda vurulmuş Kürt direniş çocuklarının tanınmaz hale gelmiş cenazeleri abluka altındaki köylere dağıtılıyordu... Bilmiyorum, ben sadece yazıyorum. İlk okuldaki çocuklarımız her sabah Türklük andı içerek okula başlar. Milletvekillerimiz de Atatürk ilke ve inkılaplarıyla... 21. yüzyılda ırkçı bir yemine itiraz etmeye takati kalmamış demokrat ve Kürtçü hallerimize yanarım...

Kuzey Kürdistan'nın değeri kalmamış!

Posted on Salı, 07.Ağustos 2007 Topic:  www.kurdistan-post.com Başka türlü izah edeyim. Türk askeri Kürd bölgelerini abluka altına almış, hergün opersyonlarda her iki taraftanda can gidiyor. Ve kimsedende ses çıkmıyor. Daha, kötüsü, „medyacılığa“ soyunmuşlarımız, bunu bile haber yerine koymuyorlar. Savunmacık-Sedat Söylemez Ben mi bir kesiti kaçırdım? Yoksa herşey çok hızlı gelişti de bişey görmedim ? Sahi, Türkiye Kürdistan’ı ne zaman azad edildi ? Neyse, geçte olsa, bunun bize hayırlı olmasını diliyorum ve gecimekli kutlamlar ne ise yaparız. .. Güney Kürdistan’a öyle bir sarılma var ki, sanki kazanılmamış tek parç orasıdır. Oysa, özgürlük yolunda en ilerlemiş bölge, güneydir. Bilmem, belkide kurtulanı kurtarmak « kahramanlığa » giden en kısa yoldur da, ondandır bu tantana. Öyle garip bir hava esiyor ki, bişey anlamak mümkün değil. Sanki, birileri Kuzey’i kurtarmış güney de aval aval bakıyor ve bizim « Che’lerde » gariplerin yardımına koşuyorlar. Küridistan’nın dört parçası birbirleri ile dayanışma içersinde olması, elbet arzu edilen bişey. Buna, ancak sevinebiliriz. Ama, böyle garip haller ise, bizi şaşırtıyor, ne yapalım af buyurun, belki bizim anlamadığımız bişey var. Ama, gördüğümüz, şu : Kuzey’de opersyonlar, askeri yığınaklar, dağ bombalamaları, mağara dağılmaları, korucularla yapılmış, zehirli tuzaklar vs… Ve bunlara benzer daha nice olaylar. Ve bunları görmiyen bir yığın, « Kürd ve Kürdistan savunucuları ». Bir yığın, « Kuzey’i kurtaran şimdi güney’in yardımına koşanlar ». Kuzey Kürdistan’da, asker her yeri kaplamış, PKK’nin ateşkes ilanına rağmen, savaş haddini aşmış ve « bizimkiler » hala kendilerini « Kerkûk dilê Kurdistan’ê ye », « Güney Kürdistan’a müdahele senaryoları », « Fılan salê bikin sala Kerkûkê » gibi sözlerle kendilerini avutuyorlar. İşte, bizimde anlamadığımız nokta’da şudur. Yani, Güney’in bekçileri varken, size ne oluyor ? Yada, Kuzey’den, kan gölüne yine kanlarımız akıyor, siz niye bunlarıda görmüyorsunuz ? Güney’i unuttun, demiyoruz, « yanı başınızda yangın var » diyoruz. Belki, yazımın amacını anlatmakta zorluk çekiyorum. Başka türlü izah edeyim. Türk askeri Kürd bölgelerini abluka altına almış, hergün opersyonlarda her iki taraftanda can gidiyor. Ve kimseden de ses çıkmıyor. Daha, kötüsü, „medyacılığa“ soyunmuşlarımız, bunu bile haber yerine koymuyorlar. Hani,kendilerini tutmayıpta, „PKK savaşla kendini yaşatıyor“ diyenlerimiz, bu duruma niye bişey söylemiyorlar ? Adamlar ateşkes ilan etti, ve duruma bakın! Eğer, PKK’nin savaş taktiğine karşı iseniz, o zaman niye firsat’tan yararlanmiyorsunuz? PKK’nin elinden „savaş kozunu“ niye almıyorsunuz ? Bu sürecin derinlenmesine niye katkıda bulunmuyorsunuz? Yani, istediğinizi, niye yapmiyorsunuz? Ardı sıra gelen bu sorular, benim sizden bişey anlamamazlığımı gösteriyor. Kürdler zaten bölünmeye alışık bir halktır ve dağılmaya da açıktır. Şimdi’de kendi aralarında bölücülük yapıyorlar. Güney iyileri, Kuzey kötüleri. Ben şahsen, öyle görüyorüm durumu. Zaten, „Kuzeyden vazgeçme ve güneye sarılma da“ bunun bir göstergesi. Sitelerde, ayni günde, aynı sayfada güney ile ilgili birçok haberi göre biliyoruz, ama opersyonlardan söz edilmiyor. Anlayışınız anlamakta güçlük çekiyoruz. Kötü parça, iyi parça mı var ? Türkiye asla güney’ye giremez. Bu olmıyan korkuyu yaratıpta, beyhude mücadeleye girmeyiniz. Zaten, Irak’taki kaos ortamını görüyoruz. Dünya’nın en güçlü ordusu bu ortamdan kendini kurtaramıyor, „zavalı mehmetçik“ girer mi ? Türkiye, o çok söz ettiği „bölünmez bütünlüğünü“ gözden çikartarak Irak’a gire bilir ancak. Türkiye bu „bölünmez bütünlüğe“ sıkı sıkı sarıldığı için, Irak’a asla giremez. Belki, ABD ile bazı anlaşmalar sonucu PKK’ye birer nokta vuruşları yapa bilir ama böyle rast gele Güneye giremez. Risk’i çok iyi biliyor. Kürd halkı buna izin veremez. Hangi Kürd gidip Kürdistan bölgesinde işgalci kimliği ile askerliğini yapar. Bu duruma varılmadan, Türkiye’nin önünde ordulaşmış, bir perşmerge gücü var. 23 yıldır, bir kaç bin PKK ile zor idare eden hatta yenik durumda bir Türk ordusu, Güney’e asla giremez. Onlar, bu hesabı çok iyi yapmışlar, siz bırakın bu savunmayı. Destek gerektiğinde, hepimiz Güney için hazır olmalıyız, ama Küzey’de durum acildir. Bazı şoven Türk ırkçıları, „Arjantinde olsa bile“ gider yıkarız, söylemleri, söylemden başka bişey değildir. Aksi halde, Türkiye, Kürd sorununu bir bütün olarak görmüş olurdu. Türkiye’nin böyle bir kabilyeti olmadığı için, Güneye de giremez. Türkiye için Kürd sorunu yok sadece PKK sorunu var. Onun için, bırakalım Güney yoluna devam etsin. Zaten kaderi emin ellerde. Kuzey’ye yoğunlaşalım. „Mena kevirê mezin ne lêxistine (Büyük taş’ın anlami vurmamaktir)“. Türkiye yığınak yapıyor, ama amacı güneye girmek değildir. Amacı başka, Nuri Fırat’ın „Güney'i gösterip Kuzey'i vuruyor“ yazısı, bence isabetlidir. Aslında özet olarak unu söyleyelim. Güney’i uzaktan savunmak ve Kuzey’i hiç görmemek, çalışmaktan kaçmaktır. Sedat Söylemez

Welatparez.com'dan ALINTI Yüzyillarca Osmali despotizminin zulmü altinda bir köle gibi yaşadilar.Ata binmeleri,kiliç kuşanmalari bile yasaklanmişti. Mahkemelerde şahitlik yapmalari (hele bir Müslüman karşisinda) geçersizdi.Degişik renkte (Hristiyan olduklari belli olsun diye) elbise giymeye zorlandilar,giydiler. DEVŞiRME,adi altinda köylerine yapilan baskinlarla,daha tüyü bile bitmemiş çocuklari ellerinden alindi ve Babi Aliye götürüldü.Zorla Müslümanlaş- tirildilar ve isim hanelerine ABDULLAHOGLU yazildilar.Bektaşi Ocaklarinda zorla din egitimine tabi tutuldular,kabul etmiyenler HALLEDiLDi. Yeniçeri Ocaklari koydular adlarini.Güzel olan delikanlilar "iç oglani" olarak Sarayda alikonuldu. Bütün vergileri ödedikleri gibi,birde "CiZYE" denilen KELLE vergisine tabi tutuldular.Müslüman kadinlarin "Kerhanelerde" (af buyrunuz) çalişmasi yasak oldugu için,kadinlari ellerinden alinip zorla genelevlerde çalişmaya zorlandi. En küçük bir ihbarda, ya Evleri ve mallari gasp edildi yada topluca Daragaçlarina çekildiler.Sürgün edildi "şansli" olanlar.Osmanliya "borç" vermiş olan Banker ve Ticaret erbaplari bile,bir gece apansiz yokedildi.Osmanli borçlarini böyle kapatiyordu... Evlerinin kapisina "çarpi" (X) işareti konuluyordu (Adana,1909 Ermeni olaylari ve Anilarim.Mehmed Asaf),teşhir ve tecrit çemberine alinmişlardi. 4.500 yildir bu topraklarda yaşiyorlardi.Büyük ve Küçük Kilikya imparatorlugunu kuranda onlardi.Ama artik onlar yok.Bulmak için onlari, gözyaşi izlerini takip etmek gerekir,yerdeki Kan lekelerini.. Feryat ve inlemeleri... Aci bir öykü kaldi onlardan geriye,gecenin karanligini bir biçakçasina delen bir çiglik.. Sason`da,Zeytun`da,Adana`da ve Uçurum kayaliklarinda.. Bu kaçinci Vahşet,bu kaçinci Dehşetti başlarindaki ? Belki de sonuncusu ? TALAT PAŞA YIRTINIYOR "Ben Ermeni sorununda Abdülhamid`in 30 yilda yapabildigini BiR GÜNDE YAPTIM !" -Talat Paşa- (Talat PAşA Duruşmasi Berlin.1921pogrom yayinlari.Aktaran.Bolşevik Partizan yayinlari,"Ermeni sorununda Bolşevizim" adli kitapçik) Nasil-mi ? yapmiş ? ALMAN SUBAY ANLATIYOR GÖRDÜKLERiNi "Yol kenarindaki bir tepede yari-çiplak,KANLI BiNLERCE CESET VARDI,Cellatlarin kurşun ve biçaklariyla bu Cesetler yerlere serilmişti. Bazilarinin Azalari henüz HAREKET HALiNDE,bir kisim Ölülerin gözleri çikarilmiş ve bunlarin yanina ÜŞÜŞEN KÖPEKLER bagirsaklari vücutttan AYIRMIŞLARDI. Nihayet Siirt^e geldik.Burada polisler ve ahali Hristiyan evlerini YAGMA etmekle meşgul idiler..." -Kemal BURKAY,"Kürtler ve Kürdistan".Deng yayinlari.Cilt 1) YOZGAT`TAKi SOYKIRIMI UYGULUYAN YÜZBAŞI ŞÜKRÜ KONUşUYOR ; " ..."Eger yanlizca Ermeni erkeklerini öldürür,Ermeni karilarini HAYATTA BIRAKIRSAK,50 yil sonra yine Milyonlarca Ermeni çikar karşimiza.Kadin çocuk demeden KURUTMALIYIZ KÖKÜNÜZÜ ki bir daha maraza çikarmiyasiniz.." -Belgeyi aktaran ,K.Burkay- Ve o güzel insanlar,Teşkilat-i Mahsusa ve Onun denetimindi (ruhunu Osmanliya kiraya vermiş olan) Hamidiye Alaylari kanaliyla yok edildiler.... VAR MIYDI ? - YOK-MUYDU ? -ivan ivanoviç-mi ? -Hayir,Ermeni Soykiri-mi ? Binlerce BELGE ve tanigin arkasindan bunu soruyor hala birileri.Niye ? "Biz o zaman yoktukta ?"diyorlar."Allah",sizi nasil verdiyse,öylede ala ! Yalakalik için "neden" ariyan tipler bunlar.T.C ise daha cüretkar,"gelin tartişalim" diyor AMA bir yandan da,"Ermeni Soykirimini" açikça ortaya koyan yazar ve çizerlere Olmadik müeyyideler uyguluyor,mahkemelere çikartiyor ve hatta Mahkeme kapilarinda Linç girişimiyle karşi karşiya birakiyor,kariyerini bitiriyor,tatbikatlara ugratiyor vede Ermeni Soykirimini anlatan kitaplara bile (Ermeni Tabusu,Belge yayinlari ve Jenosid) TOPLATTIRIYOR,bunlari basan YAYINEVLERi Konusunda Soruşturmalar başlatiyor,diger yandan,"gelin tartişalim" gibi seneryolarla yüzsüzlügünü en üst noktaya çikariyor. ŞERi FAşiZM iLE - IRKCI FAŞiSTLER EL ELE ! Şeriatçi Faşistler ile Kemalist Faşistlerdir kastettigimiz.Zaten bunlarin arasinda bir fark yok nitelik olarak.Bunlarin arasindaki TEK FARK;amaçlari ayni ama Uygulama ve Yöntemde degişiktir yollari.Gerek sömürgecilik,gerek Halk düşmanliginda ORTAKTIRLAR.Mayalari aynidir bunlarin. Bunlardan biri kalkarda,"Osmanli döneminde "Ermeni Soykirimi Olmuştur" derse ? Öbürü kalkip "Kemalistlerin yaptigi Soykirimi" anlatacaktir. Bunun altindan kalkmalari ise mümkün degildir.Tartişma,Devletin Bekaasinda ve Meşrulugunda kilitlenip kalacaktir o zaman. Günah Ortakligidir bunlarinki. T.C ERMENi SOYKIRIMINI KABUL EDEBiLiR-Mi ? -Edemez ! -Halla halla neden peki ? Eger T.C,Ermeni Soykirimini kabul ederse,iş sadece KABUL etmeyle kalmiyacak,magdur yakinlarina Tazminat yada onlardan "Özür" dilemeyle kalmiyacak,bunun arkasi çorap sökügü gibi gelecektir. 1) Siyasi talepler gelecektir arkasindan 2) Süryani katliaminin kabülü gelecektir arkasindan. 3) Kürt ve Zaza Soykiriminin hesabi sorulacaktir arkasindan. 4) Potnus ve Laz soykirimi gündeme gelecektir bu sefer 5) Osmanli ve T.C`nin niteligi tartişmasi başliyacaktir bu sefer(bu,sahtekarca yazilmiş bütün tarihin mahkum edilmesi anlamina gelir. 5) vs.vs....... T.C için,meşruluk sorunu kapisina dayanacaktir bu sefer. T.C bunu biliyor.T.C`nin bu güne kadar yaptigi gibi tek "kozu" vardir(her zaman oldugu gibi) iMHA ve iNKAR ! Naziler bile Yahudileri Soykirima ugrattiklarini kabul ediyordu ama T.C etmez ! çünkü ALIŞKANLIKLAR Kimseyi ALDATMAZ ! NOBEL ÖDÜLÜ SENiN NEYiNE ? Romaninin birinde Orhan PAMUK,"bir kitap okudum hayatim degişti" demişti.Eh,aldin ya NOBEL ödülünü ? şimdi dünyani degiştircekler senin, sadece hayatini degil. ister kabul et,ister etme; öteki dünya aha ki vardir.(Benim içinde böyle yazmişlardi;"Mezarliklar Senin gibi Vazgeçilmezlerle dolu")işte öteki dünya! 76 TANE SOYTARI-DAN BiRi - NiHAT GENC "Bizim kalbimiz,halkimizin kalbini öptügü yerdir...biz düşüncelerimizi...halkimizin sagligini bozmadan yerine getirecegiz... digerleri - nin yaptigi pravakatörlüktür..ajanliktir..bu beyler şaibeli yerlerden geliyor..bu adam hayati boyunca bir laf etmedi..Bu adam bugün Türkler şu kadar Ermeni kesmiştir diyor...kullandilar bunu..diyorlar ki,şunu söyle sana ödül verelim..." - ( 22 Ekim Tarihli 8 Sütun adli internet haber Sitesindeki ViDEO`daki konuşmalarindan alindi bu sözleri ) Ve bu sözlerinden dolayi,ödüllendirildi Medyatik olarak.O şimdi " 8 Sütuna Manşet !" övgülere gark edildi AMMA eveledi geveledi,salladi-parladi AMMA BIR TÜRLÜ "Ermeni Soykirimi" varmiydi yokmuydu ? Söylemedi. Söylemedi-mi ? Söyledi aslinda, "bunun söyliyenlerin ajan oldugunu" ve yine "şaibeli" oldugunu vurguluyarak.Sadece,cigercinin kedisi gibi,bu lafin etrafinda dolanip durdu,açikta vermedi ama maske düşmüştü. a) Acaba neden; "Ermeni Soykirimi" yapilmiştir demek,Halkin sagligini bozuyordu ? b)Halk arasinda REFERANDUM yapilip,"biz bu Soykirimi yapalim-mi ?" mi denmişti ? Ve Soykirim böylemi gerçekleştirilmişti ? c) Türk Halkimi bu Soykirimi yapmişti ? Yoksa,Onu ayni şekilde ezen Osmanli Hanedanlari ve onlarin uzantisi iTTiHAT ve Teraki Cemiyeti-mi ? (iTC) d) Böylesi bir Vahşet ve Soykirimi inkar edenler-mi ? Birilerinin ajan ve şaibeli "adamlarimiy-di ? Yoksa Orhan PAMUK-MU ? e) Pravakatör olan Kim ? T.C`ye yalakalik yapip Medyatik olmak için olmadik soytariligi yapanlar-mi ? Yoksa,Mahkeme kapilarinda Linç girişimlerine karşi direnenler-mi ? g) Bugüne kadar,sayisiz Kürt ve bazi Türk Aydini "Ermeni Soykirimi" hakkinda yazi yazmasina ragmen,neden onlara verilmedide bu ödül ? Orhan PMAUK`a verildi ? Evet,gerek araştirma,gerek inceleme dalinda bunlar verilebilirdi.NOBEL ödülünde TEK DAL yok ! Nihat Genç isimli Tosuncuk,Karnindan konuşmayi birakip,salya sümük saga-sola saldiracagina (solculuk adina) şuna cevap vermelidir; "Bu Ülke Topraklarinda Ermeni Soykirimi Olmuşmudur olmamişmidir (Birakalim artik diger Soykirimlari) " -şaibeli olan yada sahibinin sesi olan Kimdir ? Ajan ve Pravakatörlük yapan kendimidir ? Yoksa Orhan PAMUK`mu ! NiHAT BERHAM imzacilardan biride bu ! Her ipte oynar bu adam,ama tek bir ipte oynamaz,"rizikolu" iplerde. Bütün Sol Camia tanimasada,Basel`in bütün Meyhanelerinin tanidigi bir tiptir bu.Eski "Solculugundan" daha dogrusu Demokratligindan hiçbir eser kalmamiştir geriye. Türkiye`ye dönüşünü,kendini "şöhret" yapana (Yilmaz Güney`e) saldiri yaparak "Özgürlügünü"(!) elde eden adam.Hemen hemen her oturdugu yerde Yilmaz Güney`in "Kumar Hastasi" ve "Feodal" bir insan ayni zamanda "Kabadayi"(!) olmasini anlatarak kendine "Marksist"(!) pay çikarmaya çalişan bir tipleme.(Meyhane dişinda hiçbir yere para vermemekle ünlü bu şahis,tabi yaninda kendi hesabini ödiyecek birini götürmemişse...) DEMiRTAŞ CEYHUN ? Devlet`in "Aydini" bunlar,DESPOT AYDINLAR ! Faşizmin yumrugunu Halka şirin göstermeye çalişan Kemalist "Aydinlanmacilar"(!) Yani,hem SÖMÜRGECi Kemalist Mantigi, ideolojiyi destekleyip,hemde sözüm Ona kendilerine "Demokrat Aydin" sifatini yakiştiranlar. Genelkurmay Başkanliginin yedek güçleri.Yani,Gübre yigini üzerinden (üstüne çiktiklari yere bile bakmadan) Halka Horuzluk taşiyan bu tipler... Öyle-mi demişti Ozan ? Tani bunlari tanida büyü,Adiloş Bebem ! SOYKIRIM SOYKIRIMLARI CAGRIŞTIRIRKEN - HÜZÜN DÜŞER GÖZLERiMiZE Yaraliyiz işte bizde.Hristiyanlara neden sadece hristiyan olduklari için yapilmiştir bu zulüm diye,soruyorlar bizede.işte bir dilim daha geçen tarih diliminden. Talat PAşA nedenini anlatiyor bu Soykirimlarin; "Osmanli imparatorlugu Türkler,Araplar,Kürtler-Ermeniler,Rumlar,Bulgarlar-Sirplar vb.gibi çeşitli Kavimlerden oluştugundan Ermeni programina göre SiYASi BiR ÖZERKLiGiN KABULÜ Öteki MiLLiYETLERE de AYNI ŞEKiLDE bir ÖRGÜT KURMA KAKKINI vercektir.Bu ise yalniz Ülkedeki birligi BOZMAKLA KALMAZ ,belki "ALTIYÜZ YILDAN" beri imparatorlugun üzerine Kurulmuş oldugu temelleri YIKARAK CÖKÜŞE DOGRU götürebilir.." -Talat PAŞA`nin ANILARI adli Kitap.yazar Tevik çavdar.Dost yayinlari- işte bu YAGMA PAZARLARINI Kaybetme korkusuydu Soykirima iten o sömürgeci Hanedanlari ve Vahşet,Rüşvet erbaplarini.... Osmanli bütün bu Vahşet politikasina ragmen çöktü ama ruhu hiçbir zaman onun bir gecekondusu olan T.C yi terketmedi. Osmanli tohumuydu ve "her ot kendi Kökünde Yetişecekti" (Kürt Ata Sözü)... Soykirimlari Soykirimlar izledi...izliyor hala.. BiR FAŞiSTiN KALEMiNDEN DERSiM KATLiAMI ; Olaylarin görgü tanigi ve yazar, ayni zamanda bir gazeteci olan Necip Fazil KISAKÜREK anlatiyor; " D E R S i M " "En aşagi 50.000 müslümanin kanini ve canini ihtiva etmesi bakimindan,KALIN HATLARIYLA bir HARiTA gibi çizdigimiz ve şu anda yalniz ana prensip ve manasiyle tesbit ettigimiz BU FACiANIN,TARiHTE BiR BENZERi GÖSTERiLEMEZ. Babalarini ariyan ve yanina gitmek istediklerini söyliyen iki MASUM COCUGUN Hozat Kaymakami tarafindan SÜNGÜLETiLEREK babalarinin yanina gönderilmesi... Cesetleri degil,manalari muhakeme ve idam eden tarih,bakalim bu 50.000 (ellibin,bn),çocuk,genç,ihtiyar,kiz,Kadin,Hasta,alil müslüman cesedine karşilik kaç ferdin manasi üzerinde ebedi iDAM KARARI vercektir. Elazig Ortaokulunda okuyan iki çocuk...Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat`a geliyorlar ve facianin tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakinlarindaki köylerine geldikleri zaman babalari Yusuf Cemil`in öldürülmüş oldugunu ögreniyorlar ve aglamaya başliyorlar. Onlara şu karşilik veriliyor: - Sizi de onun yanina götürecegiz ! çocuklar odadan sürükletilerek çikartiliyor ve Jandarma muhafazasinda gittikleri yolda SÜNGÜLETiLiYORLAR. Böylece babalarinin yanina gönderilmişlerdir..." -Necip Fazil KISAKÜREK,"Son Devrin DiN MAZLUMLARI" 5.Baski.büyük dogu yayinlari.sy.173-174- H A Y I R ! UNUTMADIK ! TARiH TANIKTIR ! Necip Fazil,sorunu bir dindaş açisindan bakarak incelemiş,degerlendirmiş,bu yanliş.AMA bir vahşete taniklik etmiş ve bunu Cesurca dile getirmiş. Dindaş saydigi bir millete bu zulmü bu vahşeti uygulayan T.C, Ermenileremi Soykirim yapmiyacak ! Babasi Osmanli eliyle ! Ya Süryaniler ? Ya Potnuslular ? Ya Lazlar ?????? Soykirim tarihiyle doludur bu Osmanli ve Onun artigi T.C`nin Tarihi ! Öyle demişti Büyük Bilge Savaşçi Seyit RIZA; "Ogul Ogul Karga Bülbül Olmaz !" S O N S ÖZ Y E R i N E Zulüm ve vahşet sofrasinda beslenen bu kendine "Aydincik" diyen sefiller yarin ve öbürgün suçludurlar Halkin nezdinde. Tarih buna taniktir. Ve bunun hesabini Türküyle ,Kürdüyle,Ermenisiyle,Arabiyla,Laziyla,Süryanisiyle,çerkeziy le..soracaktir bu igrenç hesaplarin hesabini bunlardan. Evet Son Söz yerine; "Saraylar saltanatlar çöker Kan susar bir gün Zulüm biter Menekşeler de açilir üstümüzde Leylaklar da güler Bugünlerden geriye Bir yarina gidenler kalir Bir de yarinlar için direnenler " -Adnan Yücel- Not;Osmanlida,Ermenilerin nasil yaşadigini ögrenmek için yukarida anlattigimiz(en başta) Kaynakça için.Bakiniz;"Osmanlida Kapi Kulu Ocaklari" yazari,ismail Hakki Uzun çarşili,Cilt 1.Cilt 2.AYRICA; "Bizanstan Cumhuriyete" Yerasimos Stefenos.Gözlem yayinlari."Ermeni Tabusu" Belge yayinlari yazari,Yves Ternon.Osmanlinin "Türkmen Katliamlari içinde,bakiniz,"Osmanlinin Kanli Tarihi"yazar,ismail METiN. Tüm Zamanlar yayincilik. Bu konuda Toplatilan kitaplar ve Belgeler içinde(benim Kitabim) bakiniz,"Kemalizm" Oturan Adam(Erdal Yeşil).Tohum yayincilik.Yine Ermeni Soykirimi için Bakiniz,"Kürt Ulusal Hareketleri ve 15.yy`dan Günümüze Ermeni Kürt ilişkileri. Yazar,Garo Sasuni.Med yayincilik. Son bir Kitap, "Bati-Ermenistan ve Jenosid". yazar M.KALMAN.Zel yayincilik.

Türk milletine yemin eden Kürd vekiller Hejarê Şamil ███████████████████████ hejare_shamil@hotmail.com Tarih: 5 Ağustos 2007 Pazar D.Baykal’la, T.Erdoğan’ın el sıkışıp gülümseyerek verdiği pozları anımsıyor musunuz? Bir de seçim meydanlarında birbirlerine olmazın hakaretler yağdıran Erdoğan’ı ve Baykal’ı düşünün. Yine el sıkışacaklar. Siyasi nezaket kuralları bunu gerektirir. A.Türk ve D.Bahçeli’nin TC meclisinde el sıkıştığını gördüğümde aklıma ilk gelen Baykal ve Erdoğan ilişkisi oldu. Gerçi Baykal ve Erdoğan arasında çokça belirtilenin aksine ciddi bir ideolojik çelişki de yoktur. İkisi de “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne” tapan ve bu yönde siyaset yürüten kişilerdir. İki “ideolojik düşman” olan Türk ve Bahçeli el sıkıştı. Bir süre sonra kavga edecekler. Etmek zorundalar. Nedeni çok basit; Kürd milletini temsil etmeye soyunanlar ile, Türk milleti devletinin asıl koruyuculuğuna oynayanların “ortak bir çatı altında” bulunması mümkündür fakat ortak milli siyaset yürütmesi imkansızdır. Bu, eşyanın doğasına aykırıdır. Bir kere de yazmıştım; bir Kürdle bir Türkün arkadaşlığı çok kolaydır, ne var ki, Kürdlerle Türklerin siyasal amaçları bağdaşmazdır. Türkler ve kimi Kürdler tarafından yapılan tüm zorlamalara rağmen bağdaşmayacaktır. Ahmet Türk, yemin töreni sürerken meclis bahçesinde NTV’ye verdiği mülakatta ortalama şunları söyledi: Aslında biz değişmedik, taleplerimiz olduğu gibi duruyor. Değişmesi gereken inkar ve imhadan vazgeçmeyen devletçi zihniyettir. Bu yönlü uygulamalar devam ederse, buna karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Türk cephesinden A.Türk’ün sözleri anında şöyle yorumlandı: Adam hala inkarcı ve imhacı devlet diyor, bu zihniyetle çözüme katkıda bulunmaları zor. DTP’liler terörü meşrulaştırmak ve siyasallaştırmak için numara yapıyorlar. Söz konusu değerlendirmeler, kavgaların çok geçmeden başlayacağının işaretleridir. Kürdün 22 vekili TC parlamentosunda Türkçe yemin etti. Dahası, yemin metninin noktasını, virgülünü ihlal etmeden. Ben şahsen DTP’li arkadaşlardan bir kaçının yemin metnindeki “Türk milleti” yerine “Türkiye halk(lar)ı” ifadesini kullanabileceklerini ummuştum… Kavga isteyenlerden miyim acaba? Hiç alakası yok. Dayatılan sahte bir olguya ibadet etmek yerine var olan bir şeyi kendi ismi ile adlandırmaktan bahsediyorum. “Ne mutlu türkümcüler”in Kürd vekillerini “ehilleştiremeyip” “makul hizada” tutamayacağı andan itibaren üstlerine çullanacakları her kese bellidir. Kavga isteyenler, çulları ellerinde hazır duranlardır. El sıkışmalara, Türk milletine edilen yeminlere Türk cephesinden “anlamlı” diyenler çok oldu. Kürdler içerisinden bile bu davranışa anlam biçenler çıktı. Aslında söz konusu görüntüler görüntüden başka bir şey değildir. Fazla manası da yoktur. Azerilerin bir sözü var; “Köprüyü geçinceye kadar Ermeni’ye dayım diyeceksin”. DTP’lilerin yaptığı buna benzer bir şey. “Dayım” demeyip de ne yapacaksın? Köprü başında Ermeni, nehir de çılgın dalgalı… Atatürk Kürd ağalarının ellerini öpüp bir devlet kurabilir de, birkaç Kürd vekili Atatürk’e babam diyemez mi? Dünya mı dağılır? Gerçi bu babalık-evlatlık muhabbeti bir türlü içimize sinmiyor da. Fazla sorun değil ama. Açmaz şurada; Kürd vekiller köprüyü geçebilecekler mi? Çok zor! Türkiye’nin ve Kürdlerin önünde dağ boyda bir “Kürd sorunu” vardır. 23. dönemine başlayan TC meclisi bu sorunun çözümüne katkıda bulunabilecek mi? İmkansız! Bu imkansızlığın nedenini ve meclis iktidarsızlığının kökenlerini geçen yazımızda ifadelendirmeye çalışmıştık. Bazı arkadaşların; “1991’de Kürd sorununun varlığını haykırmak gerektiği için Kürdçe yemin edilmiştir, 2007 ise çözüm yılıdır, bundan dolayı özverili ve olgun davranmak gerekmiştir” belirlemeleri gerçek olanı yansıtmamakta, “zorunlu” bir siyasal davranışın dekore edilme çabaları olarak görünmektedir. 2007’de çözüme daha fazla yaklaşıldığı doğru bir tabir olabilir. Fakat çözümün gerçekleşeceği yerin Türk meclisi olmadığı için bu çatı altında yapılacak olgunluk ve ya radikallik, sorunların çözümünde farklı sonuçlara ulaşmayı sağlamayacaktır. Türk devlet koruyucuları, meclisi ve resmi kurumlarının tamamı Kürd halkına, onun temsilcilerine karşı önyargılıdır. Anti-Kürdlük, her bir “ne mutlu türkümcü”nün mayasında vardır. Ve onlar çözüm filan istemiyorlar. Başka bir değimle, onların çözümden anladıkları tek şey, Kürdlerin seslerini kısıp fakirhanelerinde usul-usul oturması, devlet tanrıya şükür etmesidir. Türk gazeteci-aydınlarının ve de siyasilerinin algısında DTP’nin “Türkiye’nin bütününe güven vermesi”, Kürdün vekillerinin oturduğu dalı keserek PKK’yi “terörist örgüt” adlandırması ve Kürdlerin tüm siyasal taleplerinden vazgeçmesidir. Güya bunu yapıp “Türkiye’nin bütününe” güven verebileceklermiş? Türk devlet koruyucularının bu tür görüşlerinin ihanete davet çağrısı olması bir yana, bir kere deli saçması bir mantıksızlık üzerinde kurulmuştur. Bütün Kürd halkını Türk sofrasının artığına satan ve annesinin oynaşına babam diyen Kamaran İnan bile bunu başaramamıştır! Kürdün vekilleri bütün Kürd özgürlük şehitlerini mezardan çıkartıp kemikleri üzerinde “küfür duası” okutsalar bile, “Türkiye’nin bütününe” güven veremezler, kendilerine karşı var olan önyargıları kıramazlar. Kürd vekillerinin ettiği yeminler içten değildi, “numara yaptılar”, tamam. Türk partilerinin ve aydın-ulama kesiminin “hizaya doğru mesafe kat eden” DTP’lilere gösterdikleri hoşgörü de baştan-başa numaradır. Her kes ılımlı davranmaya, kibar konuşmaya çalışıyor. Bal aylarının özelliğidir bu. Sevgisiz evliliklerde de bal ayları olur. Bu süreçten sonra kibar söylemlere, nazik ve ılımlı görünmenin zorunluluğundan kaynaklanan davranışlara fazla takılmamak gerekir. Bazı adımlar mecburidir. “Yüce Türk milletine” yemin eden her Kürd vekilini dinlediğimde dargınlaştım, doğrusu. Ancak kesinlikle onlara yönelik bir kırgınlık yaşamadım. Kürd destekli “Ankara rehini” arkadaşlarımızın düzmece bir milletin bekasına ant içerken ciddi bir burukluk yaşadıklarından eminim. Kuzey Kürdistan’lı Kürdlerin özellikle yurtsever duruşu ile seçilen önemli bir kesimi DTP’lileri Türkiye başkentine göndererek bizi temsil et, demiş, kendilerine tarihsel bir sorumluluk vermiştir. Bin yıllık Türk boyunduruğunun Türkiye resmi zeminlerinde deşifrasyonunu yapmak, özgürlük mücadelesini savunmak, Özgür Kürdistan’ı kollamak misyonu yüklemiştir. Benim, Kürd vekillerinin sıkça kullandıkları “misyon” kelimesinden anladığım budur. Kürd sorunu “ne mutlu türkümcüler” meclislerinde çözülemeyeceği için, DTP’lilerin “Kürd sorununu çözmek misyonu” ile hareket ederek kendilerini kandırmaması önemlidir. Onların Kürd sorununu çözmek değil (çünkü çözemezler ve de bulundukları yerde çözülemez), Kurd ulusunun gerçekçi ve tarihsel taleplerini TC’nin yüksek kürsülerinden siyasal bir olgunlukla ve cesaretle dile getirmek sorumlulukları vardır. Bunu yapabilmek bile başlı-başına bir kahramanlıktır. Halkımızın, DTP’li arkadaşların bundan fazlasını yapabileceklerine inandığını da sanmıyorum.

To: The Secretary General of the United Nations, Ban Ki-moon,The United Nations High Commissioner of Human Rights, Louise Arbour, The Leader of the Islamic Republic of Iran Ayatollah Seyed Ali Khamenei, and The Head of the Judiciary of IRI Ayatollah Shahroudi Adnan Hassanpour and his cousin Abdolwahed (known as Hiwa) Butimar have been sentenced to death. Adnan Hassanpour, a Kurdish journalist and advocate of cultural rights for Iranian Kurds, was detained on 25 January and environmentalist Hiwa Butimar on or around 23 December 2006, both in Marivan, Kordestan province. They were reportedly held incommunicado in a Ministry of Intelligence facility in Marivan, and transferred to Marivan prison on 26 March. Following his arrest Hiwa Butimar‘s home was searched by members of the Intelligence Service, who are said to have confiscated items including Kurdish flags, videos in Kurdish and family pictures of a trip to Iraqi Kurdistan. The confiscated items were also reportedly used as evidence against the cousins, who reportedly appeared before a Revolutionary Court in Sanandaj on 12 June, in the presence of their lawyer. Adnan Hassanpour and Hiwa Butimar were reportedly returned from Marivan prison to an unconfirmed place of detention, possibly the detention facility run by the Ministry of Intelligence in Sanandaj, the capital of Kordestan province, early in the morning of 15 July. On 17 July the men were told that they had been sentenced to death on charges of espionage and Moharebeh (being at enmity with God). If confirmed on appeal, the sentences would then have to be further confirmed by the Supreme Court. Adnan Hassanpour is a former member of the editorial board of the Kurdish-Persian weekly journal Aso (Horizon), which the authorities closed down in August 2005 following widespread unrest in Kurdish areas. Adnan Hassanpour had reportedly been tried for offences supposedly arising from articles published in the journal. Hiwa Butimar heads an environmental organisation called The Green Mountain Society. Herby we are expressing our concern that Adnan Hasan Poor and Abdol Wahd (Hiwa) Butimar may be facing imminent execution. We call on you to halt the execution. We have our unconditional opposition to the death penalty, as the ultimate cruel, inhuman and degrading punishment and violation of the right to life. Moreover we would like to express concern at reports that Adnan Hasan Poor and Abdol Wahd Butimar may have been tortured. We seek assurances that they are no longer at risk of torture or ill treatment. We also seek assurances that they will be given access to their families and to all necessary medical care, outside the detention facility if necessary. Furthermore we seek details of the specific charges against each man and details of trails that they have faced. We hope for your urgent attention to this matter. Sincerely;

  • Avrupa Birliği dönem başkanı Portekiz, İran’da idama mahkum edilen iki Kürt gazetecinin cezalarının infaz edilmemesi için çağrıda bulundu. AB Kürt gazeteciler için devrede ANF LİZBON (04.08.2007) - Avrupa Birliği dönem başkanı Portekiz, İran’da idama mahkum edilen iki Kürt gazetecinin cezalarının infaz edilmemesi için çağrıda bulundu. AB dönem başkanlığının internet sitesinde yayınlanan açıklamada Birliğin, İran’ın Adnan Hasanpur ve Hiwa Botimar adlı iki Kürt gazeteciyi idama mahkum etmesinden büyük endişe duyulduğu belirtildi. İran’a iki gazetecinin cezalarının infaz edilmemesi çağrısında bulunan AB, ikilinin adil bir mahkemede yargılanmasını istedi. AB’nin özellikle Kürt ve Arap azınlıklara mensup kişilerin ifade özgürlüğü konusunda İran’ın baskılarından kaygı duyduğu belirtildi. Açıklamada İran’ın son dönemlerde ülkenin çeşitli bölgelerinde gerçekleştirdiği infazlara değinilerek bu durumunun ciddi bir endişe kaynağı olduğunu ifade edildi. AB sonuç olarak İran’daki idam uygulamalarının artışından kınadığını ve idam cezasına her koşul altında karşı olduğunu duyurdu. Adnan Hasanpur ve Hiwa Botimar’a 16 Temmuz 2007 tarihinde Meriwan mahkemesi tarafından idam cezası verilmişti. Gazeteciler idam cezası aldıktan sonra Sine cezaevine götürüldüler. 2005’te kapatılan Aso haftalık gazetesine çalışan bu iki gazeteci Aralık 2006’da istihbarat güçleri tarafından tutuklanmış ve ağır işkencelere maruz kalmıştı. Her iki gazeteci de ‘ajanlıkla’ suçlanıyor. İran Adalet Bakanlığı sözcüsü Alireza Cemşidi yaptığı açıklamada Kürt gazeteciler Adnan Hasanpur ve Abdulvahid Hiwa Botimar’ın ‘muhareb’ oldukları için idam cezası verildiğini söylemişti. Muhareb Farsça’da ‘Allah’ın düşmanları’ anlamına geliyor. İran’da son üç gün içinde 12 kişi idam edildi. Ağustos 2005 tarihinde Tahran savcı yardımcısı Hasan Mugaddas’ı öldürmekten suçlu bulunan, aynı aileden Macid Kavusifar ve Huseyin Kavusifar, 2 Ağustos günü başkent Tahran merkezinde halkın gözleri önünde asılarak idam edildiler. 10 kişi de 1 Ağustos Çarşamba günü idam edildi. İran’da 2007 yılının başından beri en az 151 idam gerçekleşti. Uluslararası Af Örgütü, yayımladığı raporda 2006 yılında 177 kişinin idam edildiğini bildirmişti. Af Örgütü, dünyada en fazla idamın yaşandığı ilk üç ülkenin Çin, Pakistan ve İran olduğunu açıklamıştı. İran’da “ihanet, casusluk, cinayet, silahlı saldırı, uyuşturucu trafiği, tecavüz, oğlancılık, zina, fuhuş ve dinden dönme” idam cezasına götürebiliyor.
  • Lutfen sizde idami protesto icin linki tiklayin.
Click Here to Sign Petition

Bu slaydi izlemeden Kürtler, Cumhuriyet ve Şiddetini okumayin

Bu slaytta kesinlikle bazi hatalar olmus... Ben once klibi sonra yapilan zulmu ayrintili okuyabildim o yuzden... Ben boyle ozel dosyalar buldukca sizlerle paylasmaya devam edecegim... Aslinda paylasilacak, okunulacak ve ogrenilecek cok sey var Kurdistan hakkinda... Ben her gun yeni bir dosya eklemeye gayret ediyorum... Sizi Kurdler ve Kemalist Irk devletinin insanlik sinirlarini asan cizgisiyle basbasa birakiyorum. KURDIA2010

 Kürtler, Cumhuriyet ve Şiddet Türk resmi ideolojisinin milliyetçilik ilkesi, rejimin konformist ve entegralist hassasiyetlerinin de tesiriyle, herkesin 'eşit' olduğunu vurgulamak yerine, herkesin 'Türk' olduğunu ön plana çıkardı. Ancak belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım çerçevesinde, Türk olma konusuna ırki bir önkoşul konmuyor ve kendini Türk olarak tanımlayan herkes (bir tehdit olarak algılanan gayrimüslim nüfus haricinde) herhangi bir sınırlanmaya maruz bırakılmadan Türk kabul ediliyordu. Bu uygulamayı, farklı1 yapısı nedeniyle diğer ırkçı uygulamalardan ayırt edebilmek için, 'Türklükte eşitlik' (ya da 'Türklükte eşitlenme') olarak nitelendirmek de mümkün. Farklı bir ırka mensup olduğunu düşünen bir insanın, Türklerle herhangi bir alıp veremediği olmasa bile, sırf 'devlet öyle istedi' diye durup dururken kendini Türk olarak tanımlamaya başlamayacağı açık. Bu nedenle de, Türklere muhalif olmamakla birlikte kendilerini Türk olarak tanımlamayan ve yüzyıllardır adem-i merkeziyetçi Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kendi özerk idarelerinde yaşamış bulunan kimi gruplar, (doğal olarak) milliyetçi/merkeziyetçi uygulamaları benimsemediler. Kürt Milliyetçiliğinin Doğuşu Halifeliğin kaldırılmasına bir tepki olarak başgösteren, bir başka deyişle, etnik değil, dini bir yapıya sahip olan Şeyh Said İsyanı ile birlikte Ankara'nın Kürtlere bakışının değiştiği, karşılıklı yapılan hatalarla birlikte sorunun giderek büyüdüğü söylenebilir. Doğudaki pek çok şeyh, aşiret ve boy, Şeyh Said İsyanı'na katılmamış, dahası, telgraflar çekerek Ankara'ya bağlılıklarını bildirmişlerdi. Ancak isyan bastırıldıktan sonra sadece isyan edenler değil, Atatürk'e bağlılıklarını bildirenler de cezalandırılınca tepki büyümüştü.2 Şeyh Said İsyanı'nın başlamasının ardından yürürlüğe konan Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte, bir tür sıkıyönetime geçildi. 'Bu dönemde, Kürtçe ve Kürt kültürüne dayalı her türlü simge ve ifade yasaklandı. Ve Kürtleri "aslında Türk" olduklarına ikna etmeye yönelik uzun bir siyasetin startı verildi.'3 Pek çok Kürt zorla göç ettirildi. Ancak göçe zorlananların bir kısmı dağa çıktı, bir kısmı ise Suriye, Irak ve İran'a göçerek oradaki Türkiye karşıtı örgütlere katıldı.4 Şeyh Said İsyanı esnasında son derece zayıf olan Kürt milliyetçiliği, bütün bu yaşananlar sonucunda, sürekli kaşınmış olması nedeniyle (doğal olarak) giderek güçlendi. Araştırmacı Mustafa Akyol, 'Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek' adlı kitabında, Kürt aydın Canip Yıldırım'ın, Tek Parti Dönemi'nde, 'Vatandaş Türkçe Konuş!' kampanyası çerçevesinde gerçekleştirilen uygulamalar konusundaki sözlerini alıntılıyor. Akyol'un, PKK'yı eleştirmekten çekinmeyen ve 'Türk ve Kürt halkları asla birbirinden ayrılmaz' diyebilen bir aydın olduğunu belirttiği Canip Yıldırım, o yılları şöyle anlatıyor: Hatta öyle ki, yaşlı köylülere bile Türkçe öğretmeye kalkıyorlar. Türkçe konuşamayanlara para cezası verildiği yıllar. Bu işi belediyenin zabıta memurları yapıyorlardı, öyle bir hız verdiler ki bu işe, artık köylü şehre gelmemeye başladı, üretim durdu. Diyarbakır'ın kenarında yakın köyler var, Şılbe, Şeyh Kend, Ali Pınar, Zoğe, fakir köyler. Bunlar maişetlerini sağlamak için yoğurdu ayran yapar, kaymağını, tereyağını ayırırlar, kışa saklarlar, bu ayranı getirirlerdi eşek sırtında, sokaklarda bağırırlardı, 'Hayde dev hayde dev' (hadi ayrana gel, hadi ayrana gel) diye. Tabii Diyarbakır'da kışın yorgansız, yazın ayransız olmazdı. Herkes bu ayrancılardan bir kuşhana (tencere), bir kuşhana daha ayran alırdı... Belediyenin zabıtaları bunları alır götürürlerdi, haydi bakalım para cezası. Onun için kimse gelmemeye başladı. Köylü satmak için değil, ancak kendisinin [tüketebileceği] kadar ürün üretmeye başladı.5 Kürt İsyanları ve Ankara'nın Tepkisi Şeyh Said İsyanı sonrasında yaşananların ardından Kürt isyanları birbirini izledi. Atatürk'ün ölümüne dek Kürt ayaklanmasının yaşanmadığı tek bir yıl bile olmadı.6 Dahası, bu isyanlar, çok geniş halk kitlelerinin katılımıyla, çok geniş bir alana yayılarak büyüyordu. Bitlis, Van, Ağrı ve Botan bölgelerine yayılan isyan, '45000 kişilik bir ordu gücü kullanılarak bastırılabildi. 12 Temmuz'da, 15000 askerin, ağır topların ve savaş uçaklarının katıldığı bir meydan savaşı yaşandı.'7 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi, 'Ağrı Dağı Harekatı bu hafta başlıyor' başlığıyla duyurduğu gelişmeleri şöyle aktarıyor: Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset dolmuştur... Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa, bizzat Ağrı Dağı'nda tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez. Cumhuriyet'le başlangıçta problemi bulunmayan Kürtlerin Şeyh Said İsyanı'ndan sonra genellenmeleri ve kendilerine sürekli yasaklarla, sürgünlerle ve şiddetle muamele edilmesi, milliyetçilik ilkesinin konformist yapısı kadar, rejimin militarist ruhu ile de ilgiliydi. Mustafa Akyol'un, o dönemde yayınlanmakta olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinden yaptığı bir alıntı, söz konusu militarist zihniyetin bir yansımasını çok net bir şekilde ortaya koyuyor: İnkılabımızı yaşatmak, istiklalimizi muhafaza, haricin tecavüzlerini karşılamak ve kuvvetlendirmek mecburiyetindeyiz. Unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat vardır. Ve nihayet, kuvvetin celbedeceği hürmet ve muhabbet vardır.8 (vurgu eklendi) Siyasette merhametin olmaması bir yana, vatandaşın devlet yönetimine hürmet ve sevgisinin kaba kuvvetle temin edileceğini ifade eden bu cümleler, o dönemde nasıl bir siyasi ortamın hakim olduğu konusunda fikir verici mahiyette. Kendi doğru bildiği tektipleşmeyi gerçekleştirme adına halkın üstüne bombalar yağdırmakta, köyleri yakmakta bir mahzur görmeyen militarist zihniyetin acımasızlığının vardığı noktalara, 1937 Dersim İsyanı'na devletin verdiği tepkiler örnek olabilir. Dersim İsyanı Yaşanılan korkunç olaylar nedeniyle adı daha sonra 'Tunceli' olarak değiştirilen Dersim, Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinden bu yana özerk bir yönetime sahipti. Ancak değişimin hızlandığı ve merkeziyetçiliğin arttığı Tanzimat Devri'nden itibaren bu yapı her değiştirilmek istendiğinde, Dersim halkı buna direnç gösterdi. Cumhuriyet döneminde de özerk yapısını sürdürmek isteyen Dersim halkı, askerlik hizmetine katılmaya ve vergi vermeye de karşı çıktı. 1930'larda devletin Dersim'deki (şehri yönetmek üzere askeri vali atama gibi) uygulamalarına karşı bir dizi isyan yaşandı. 21 Mart 1937 tarihinde Seyyid Rıza önderliğinde başlayan büyük isyan ise, 1938 yılının Ekim ayına kadar bastırılamadı. Cumhuriyet gazetesi, gelişmeleri, 25 Haziran 1937 tarihli nüshasında, 'Tayyarelerimiz, şakilerin son sığınaklarını da bombaladı', 27 Haziran 1937 tarihli nüshasında ise, 'Tayyare filolarımız kaçmak isteyen şakileri şiddetle bombalıyor.' şeklinde duyurdu. Operasyonlarda toplam 50000 asker ve 40 savaş uçağı kullanıldı.9 Yoğun bombardıman ve şiddetli kara saldırılarıyla onbinlerce Kürt öldürüldü. Dünya'nın ilk kadın savaş uçağı pilotu olan Sabiha Gökçen de, (Atatürk'ün özel izniyle) Dersim'i ilk bombalayan pilotlar arasındaydı. (1,2) Dersimlilerin o dönemde yaşananları bugün 'soykırım' olarak nitelendiriyor olmaları pek makul değilse de, onları böyle düşünmeye iten nedenler de yok değil. Dersim'de yaşananların canlı şahitlerinden Albay Hulusi Yahyagil, yaşadıklarını anlatırken şunları söylüyor: '1938'de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. Bize verilen emir ise tek kelime idi: 'İmha!' 'Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire.''10 Necip Fazıl Kısakürek'in, bir kitabının 'Doğu Faciası' adlı bölümünde yer alan şu cümleler de aynı doğrultuda: Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.11 Aynı kitapta başka korkunç örnekler de var: Elazığ Ortaokulu'nda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat'a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil'in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: "- Sizi de onun yanına götüreceğiz!" Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir. Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: "Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!"12 Köy öğretmeninin bu sözleri, öğretmenleri 'rejimin köydeki sözcüsü' olarak gören tek parti zihniyetiyle de uyum içerisindedir.13 Nefretin Nefret Doğurması Militaristlerin zannettiğinin aksine, dünyanın her yerinde edinilen her tecrübe, şiddetin hürmet ve sevgi değil, nefret doğurduğunu, nefretin de yeni nefretlere gebe olduğunu ortaya koyuyor. Zira militarist zihniyetin öfke ve nefreti de, Dersim İsyanı'nda onbinlerce insanın öldürülmesiyle dahi sona ermedi. Mustafa Akyol, Kürt milliyetçisi Naci Kutlay'ın, 'Kürtler' adlı kitabında, Dersim İsyanı'nın ardından bölgedeki Kürt çocuklarına Türkçe öğretmek üzere kurulan okullardan bahsederken, Kürt öğrencilerin bu okullarda bile insanca muamele görmediklerini söylediğini aktarıyor. Kutlay, bu okullarda görev yapan İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar'ın şu anısını naklediyor: Nöbetçiyim bir gün. Kalkma zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı katı bir dolaşmaya gittim. Şaşırdım doğrusu: Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odunları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu işler çok sessiz cereyan ediyor. Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum: - Bu işleri hademeler yapmazlar mı? Sobayı üfleyen çocuk başını kaldırdı, gözleri dumandan yaş içindeydi. Kollarından odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti. Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi: - Helbet yapacaklar ya... Bunlar isyan eden Kürtlerin dölleri, dağ ayıları... 14 İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar'ın anlattığı diğer olay ise, halka hakim olan bu bakışın, siyasi iktidardan yansıdığını gösterir mahiyette: Okulumuz üç vilayetin valileri, Milli Eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilirdi. Bakanlık müfettişleri de ayrı. Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahinbaş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu: - Kürt kızları mı bunlar? Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, değiştikçe de hainleşti. - Tunceli'nin Türk kızları efendim. Vali Bey devam ediyordu: - Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler. Ben sözünü kesmek isteğiyle; - Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli… - Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz… Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti: - Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder! - Beyefendiciğim, öbür sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedeflerini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruyu soruyorlardı: - Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar? - Neden "Kürt" diye hep hakaret ediyorlar? - Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar? - Hani siz "hepimiz Türküz" diyordunuz? Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu.15 (vurgular eklendi) Aradan yıllar geçeçek, ancak kafatası avcısı Afet İnan'ın (ve diğerlerinin), 'kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmiş vatandaş ve milletdaşlarımız'16 şeklinde ifadeler yüklü kitapları basılmaya devam edecekti: Bu eser, Doğu Anadolu’da oturan, Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan bırakmayan ilmi deliller ile... Dünya üzerinde "Kürt" diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur… Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türklerinin kendilerini aydınlığa çıkaracak bu kitabı dikkatle okumaları, can evine çekilip derin derin düşünmeleri lazımdır.17 1 Anadolu gibi onca uygarlığın gelip geçtiği topraklarda sadece %100 Türk olan insanları vatandaş kabul etmenin işlevsel olmaktan uzak olacağı açık. Bu noktada, bir yandan Türklüğü 'kabul' ya da 'varsayım' ile tanımlarken, diğer yandan ders kitaplarında Türk ırkını 'üstün ırk' olarak tanımlamanın fazlasıyla çelişkili olduğunu da hatırlamak gerekli. 2 Bu konuda bkz. Akyol, Mustafa. (2006). Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? (İkinci baskı.). İstanbul:Doğan Kitap. 104 3 a.g.e. 103 4 a.g.e. 105 5 a.g.e. 122-123 6 Oran, Baskın. (1993). Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji dışında Bir İnceleme İstanbul:Bilgi Yayınevi. 219 7 Akyol 106 8 a.g.e. 104 9 a.g.e. 107 10 Şahiner, Necmettin. Son Şahitler. İstanbul:Nesil. 1041. 11 Kısakürek, Necip Fazıl. (1976). Son Devrin Din Mazlumları (Doğu Faciası bölümü). (Dördüncü baskı). İstanbul: Büyük Doğu Yayınları. 154. 12 a.g.e. 13 Bu konuda bkz. Üstel, Füsun. (2005). "Makbul Vatandaş"ın Peşinde: II. Meşrutiyetten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi (İkinci baskı.). İstanbul:İletişim Yayınları. 198-208 14 Akyol 124 15 Akyol 124-125 16 Afetinan, Ayşe. (1969). Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 23. 17 Fırat, M. Şerif. (1970). Dogu İllerı ve Varto Tarihi (Üçüncü baskı). Ankara:Kardeş Matbaası. 67 BİREYSEL HAKLAR TARİHİMİZ