HPG: Hava saldırısında hiçbir kaybımız yok

Halk Savunma Güçleri (HPG) Türk ordusunun gerilla alanlarına yönelik hava saldırısını doğrulayarak, herhangi bir kayıplarının olmadığını açıkladı. HPG, 'Gece saat 1.30-2.30 arası faşist Türk ordu savaş uçakları tarafından Zagros Eyaletine yönelik bir hava saldırısı gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen hava saldırısında, gerillalarımızın hiçbir kaybı yaşanmamıştır' dedi. HPG ayrıca uzun bir süredir sınır kesimlerine yığınak yapan 'faşist ordu birliklerinin', Oramar (Dağlıca) Karakoluna 110 araçlık bir askeri sevkiyat gerçekleştirdiğini bildirdi. ANF

SINIR IHLALLERI DEVAM EDIYOR... TURKIYE GUNEY'I BOMBALIYOR...

Türk uçakları Güney Kürdistan'ı bombaladı
Türk savaş uçaklarının sınırı geçerek Avaşin-Basyan bölgelerini bombaladığı bildirildi. Alınan bilgilere göre Türk savaş uçakları Duhok'un Amediye kazasına bağlı Avaşin ve Basyan bölgelerine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Saldırı sonucu bölgedeki sivil halka zarar gelip gelmediği konusunda bilgi alınamadı. Genelkurmay Başkanlığı da kendi internet sitesinde hava saldırısı yapıldığını doğruladı. HPG kaynakları hava saldırısında ilişkin henüz bir açıklamada bulunmadı. DUHOK-ANF

Bedenimiz kimindir?">Toplumcu Buduncu Düşünce Derneği Başkanı Rıfat Cenk Tozkoparan, Kürt nüfusunun gerilemesi için Kürtlere zorunlu doğum kontrolü uygulanmasını ve tersine zorunlu göç politikasının oluşturulmasını istiyor. Türkiye'de son yıllarda kadın bedeni üzerinden 'soy sürme veya soy kırma' politikalarına açıktan prim veren konuşmaların varlığı, toplumsal barış ve kadın özgürlük kazanımlarına dönük kaygıları da gündeme taşıyor. Refah-Yol hükümeti zamanında hükümete sunulan, 'artışın bu biçimde sürmesi halinde Kürt nüfusunun 2025'te Türklere eşit olacağı, 2050'de ise Türk nüfusunu geçeceği' yönüdeki MGK raporundan sonra artan bu tür demeç ve bildiriler, Türkiye'nin tehlikeli bir toplumsal eşikte olduğu yorumlarınıda güçlendirdi. Son günlerde kamuoyunda tartışmalara yol açan Başbakan Erdoğan'ın 'en az üç çocuk doğurun' çağrısının da dinsel faktörler dışında benzer bir iç kaygıdan beslenme ihtimaline vurgu yapılırken, geçen ay İzmir'de görülen bir dava soy-doğum-kadın arasındaki ataerkil tasarrufu yeniden gündeme getirdi. Kadın bedenini çocuk doğurma mekanizmasına indirgeyen ataerkil zihniyetin bu çıplak yansımaları kadın özgürlük kazanımlarının da ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu gösterdi. Buduncular davası İlki İzmir 9. Asliye Ceza Mahkemesi'nde 19 Mart'ta görülen, ikinci duruşması 2 Haziran 2008 tarihine ertelenen davanın konusunu 'Toplumcu, Buduncu Düşünce Derneği'nin 2006 Mayısı'nda 'Kürt Nüfus Artışı Durdurulsun!'çağrısıyla imzaya açtığı ve dağıttığı metin oluşturuyor. 'Ey Türk kadını ve erkeği uyuma! Sen azalıyorsun Kürtler çoğalıyor. Türkçülük için bir çocuk daha yap. Çünkü sen azalıyorsun, hainler, kapkaççılar, uyuşturucu satıcıları çoğalıyor, biz Arap ve Batı kültürü arasında sıkışan Türk insanına kendisini yeniden sevmeyi öğrenecek tek yolun ta kendisiyiz. Biz Kürt ve Çingene çetelerine ve yobazlara hak ettiği cevabı verecek Türkçü, toplumcu buduncularıyız' biçiminde ifadelerin yer aldığı metinle Kürt ve Roman nüfusunun kontrol altına alınmasını isteyen Buduncular Derneği, soykırım tartışmalarını yeniden gündeme taşırken, kadın bedeninin kontrol altına alınması talebiyle ırkçılık ilişkisini de apaçık ortaya koydu. İlgili bildiriden kaygı duyan barış, insan hakları ve demokrasi savunucusu farklı etnik kökenlerden bir grup İzmirli kadın ve erkeğin başvurusu sonucu açılan davanın ilk duruşması ise, ırkçılığın meşrulaşmasını sağlayan düşünüş biçimindeki absürdlüğü gözler önüne serdi. 'Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama' suçundan ve Dernekler Kanunu'na muhalefetten dernek ve yöneticileri hakkında açılan dava, 'teklik' anlayışının kabul gördüğü Türkiye'de özel bir yere sahip olduğunu daha ilk günden gösterdi. Nazi iktidarının ilk yıllarında Yahudi nüfusunun azaltılması ve Alman nüfusunun arttırılmasına dönük politika ve hedeflerinden feyz alan Türkçü Buduncu Derneği'nin soykırım ya da soy kontrol düşüncesi için esas nesne olarak kadını ele aldığı da ilgili bildiride ilk dikkat çeken husus oldu. Öteden beri 'Bedenimiz bizimdir' sloganıyla önemli mücadeleler yürüten ve kimi başarılar elde eden feminist kazanımların tersyüz edilme girişimi olarak değerlendirilen bildiriyle ilgili davaya Nezahat Paşa Bayraktar, Semra Uzunok, Abdulhadi Çetin, Şenay Tavuz, Canan Uçar, Zeki Gül, Nursel Aslan, Orhan Ayhan, Ayşe Şen, Günseli Kaya, Hacay Yılmaz, Mizgin Irgat, Nursel Aslan, Gülçiçek Güner, Naif Bektaş, Avrupa Çingene Hakları Merkezi Vakfı ve Helsinki Yurttaşlar Derneği müdahil olurken, henüz hiçbir feminist örgüt müdahil olma talebinde bulunmadı. Soykırımın ön adımları Toplumcu Buduncu Düşünce Derneği Başkanı Rıfat Cenk Tozkoparan'ın, bildiride geçen görüşleri tekrarladığı ilk duruşma milliyetçilik ve cinsiyetçilik değerlerinin eleştirildiği bir platform görevi gördü. Duruşmada evli ve iki çocuk babası Cenk Tozkoparan söylemlerinin dernek tüzüğüne uyumlu olduğunu belirtirken, derneklerini 7 Temmuz 2007'de feshettiklerini de belirtti. Duruşmada Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan herkesi Türk olarak tanımlayan, Türkiye'nin üniter ve laik yapısının saldırı altında olduğunu savunan Tozkoparan, ifadeleriyle mahkemede de ırkçılık yapmayı sürdürdü. Kürtlerin amacının Türkiye'yi Kürtleştirmek olduğunu iddia eden Tozkoparan, 'Tabii Kürtlerin sayısı artınca mafyalaşma da başlıyor. Göç ettikleri yerlerde mafyalaşmış haldeler. Bütün işler nerdeyse onların tekelinde. Bana kalırsa tek amaçları Kürt sayısını arttırıp Türklerden intikam almak olan bir Kürt'ten devlet bu vergiyi alamaz' dedi. Cinsiyetçi-ırkçı söylem ve taleplerini düşünce özgürlüğü sınırlarında değerlendiren Tozkoparan, 'Geçtiğimiz yıllarda belki hatırlarsınız devletin doğum kontrol uygulamasında olanları. Doğum kontrol hapları çiçeklere gübre, prezervatifler çocuklara oyuncak olmuştu. Bana kalırsa sonuç alınamayacak nafile bir uygulama olur. Devlet başka çözüm yolları aramalı' sözleriyle de devleti Kürt nüfusunun azaltılmasında daha etkin formüller aramaya davet etti. Atatürk döneminde Bölge'deki isyanların sert bir biçimde bastırılmasının ardından üniter yapıyı rahatsız etmeyecek şekilde Kürtlerin Anadolu'ya ve Batı'ya doğru serpiştirilip, göç ettirildiğini de sözlerine ekleyen Tozkoparan, 'Bu çoğunluğun (Türkleri kastederek) azınlık durumuna düşmemesi için... Kürt nüfusun artışının durdurulmasını devlete bir öneri olarak sunduk. Bunu Anayasa'daki ifade özgürlüğümüzü kullanarak sivil toplum örgütü olarak sunduk' dedi. Tozkoparan'ın ifadesinde en çok absürd olan diğer söylem ise Türkler dışındaki etnik yapıların nüfus artışının durdurulması talebini selfdeterminasyon (Kendi kaderini tayin hakkı) prensibine bağlaması oldu. Tozkoparan'ın mahkemede verdiği ilginç ifadeler, Türk Nazi grubunun düşünceleriyle paralellik arzediyor. Türk nasyonal sosyalistlerinin 'Bugün Türk ulusunu bekleyen en büyük tehlike hızla artan Kürt nüfusudur. Kürtler 5-6 olan çocuk ortalamalarıyla refah seviyemizi düşürdükleri gibi ulusal varlığımızı da tehlikeye atıyorlar. Batı illerine gelen 5-6 hatta 7 çocuk ortalamasına sahip Kürtler hızla kolonileşiyor. Kapkaç, hırsızlık, kadınlara sarkıntılık, cinsel taciz, tecavüz suçları yaygınlaşıyor. Kavga çıkartıp kavgalara gruplar halinde giriyorlar. En ufak bir tartışmada Türklere karşı birbirlerini tutuyorlar. İşlerimizi elimizden alıyorlar. Adana' dan Antalya' ya kadar olan şehirlerimiz şimdiden elden çıktı ve Güneydoğu şehirlerini andırıyor. Bu duruma son vermek için bir şeyler yapmak şart' sözleri ise geçen hafta Akdeniz Üniversitesi'ndeki provokasyonda açığa çıkan yaklaşımların nereden beslendiğini de gösteriyor. Türkçü Buduncu dernek başkanı ve Türk Nazileri, Kürtlerle ilgili çözüm için devlete şimdilik iki yol öneriyorlar. 'Devlet Kürtlere zorunlu doğum kontrolü uygulasın ve tersine zorunlu göç politikası oluştursun.' Müdahiller şok oldu İzmir'de görülen ilginç davada ırkçılık ve cinsiyetçilik yaklaşımlarının mahkemede açıkça savunulmasına en çok şaşıran ise başvurucular oldu. Davaya ırkçılığa duydukları ortak tepkiyle müdahil olan davacılar, özellikle Tozkoparan'ın büyük rahatlıkla yaptıkları işi savunmasına tepki gösterdiler. Mahkemede, durumun Nazi'lerin iktidarı ele alışıyla birlikte Almanya'da bir arada yaşayan Yahudilerin, Romanların ve Almanların birbirlerine kırdırılması sürecini çağrıştırdığını kaydeden davacı Günseli Kaya, 'Kadının doğuracağı çocuk sayısı kadının kendi bedeni üzerindeki denetiminden başka bir güce bağlı olamaz. Bu etnik kökeni ve ulusal aidiyeti ne olursa olsun bütün kadınlar için böyledir. Buduncularsa yaptığı eylemlerde 'Kürt nüfusu durdurulsun' talebiyle devletten Kürt kökenli kadınların doğurganlığı üzerinde denetim istemektedirler. Bu Türk milletinin başka ulusal aidiyetler üzerindeki kadın haklarının feda edilmesi ve hiçe sayılmasıdır ve ayrımcılığın ta kendisidir' dedi. Türkiye'nin yüzleşilememiş tarihinin de gündeme geldiği mahkemede Semra Uzunok'un ifadesi, ırkçılık kurbanı acı hik‰yeleri gün yüzüne çıkardı. Sosyalist bir Boşnak olduğunu ve bildiriyi okuyunca dehşete düştüğünü anlatan Uzunok, 'Ben Boşnak olarak soykırıma uğramış bir ulusun ferdiyim. Tarihsel olarak da Sivas olayında sağ kurtulanlardan birisiyim. Bu bildiriler Sivas olayında dağıtılan bildirilerle benzerlik gösteriyor' dedi. Müdahillerden Şenay Tavuz ise söz konusu bildirinin ve çağrılarda yer alan ifadelerin Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne de aykırı olduğunu bildirirken, 'Ne yazık ki her dönemde Başbakanlık düzeyinde dahi kadınların doğurganlığı tartışmaya açılıp erkek egemen sistemin denetimi altına sokulmaya çalışılmıştır' dedi. Canan Uçar, 'Kürtlerden kitle veya kütle gibi bahsederken, benim aklıma bu serpiştirme sırasında kaybettiğimiz büyükanne, büyük babalarımız geldi. Bu zihniyetin yaptığı Ermeni tehcirinde yitirdiğim anneannem aklıma geldi' diyen Avukat Canan Uçar ise, 'Kendini ait hissetmekte zorlanan bir Kürt nüfusun olduğu açıktır, ayrıca bundan önce 28 kere de itiraz etmiştir. Son itirazında kendi halkıyla 25 yıldır devam eden mücadelede devlet 5 milyon Kürt halkını 'Terörle mücadele' adı altında yerinden söküp atıp metropollere sunarken hiçbir sosyal projede üretmemiştir. Bunların açtığı yaraları da bu ırkçı-kafataşçı zihniyetle çözümleyemeyiz. Benim Kürt, kadın, Alevi kimliklerim incinmiştir' dedi. Davada müdahillerin avukatı Murat Dinçer ise, ırkçı bir anlayışla karşı karşıya olunduğunu belirterek, 'Derneği kurma sebepleri Türk olmayan unsurların ve grupların Türkiye'de çoğalmalarını engellemek ve belki de uzun vadede onları yok etmektir, bu nedenle yaptıkları iş soykırım değilse de soykırım kışkırtıcılığıdır' dedi.

Bütün hile ve engellere rağmen Kürtlerin Meclis'e girmesini önleyemeyen devlet, şimdi DTP'lileri parlamentodan atmak için her yolu deniyor. Bu amaçla harekete geçen savcıların hakkında fezleke hazırlamadıkları tek DTP'li milletvekili kalmadı..

Erdoğan'ın 'üç çocuk yapın' çağrısının altında gizlenen Kürt nüfusu korkusu

">Erdoğan'ın korkusu Kürt nüfusu!Türkiye'yi yöneten biri eski, diğeri yeni iki lideri görüş ayrılığına düşüren 'çocuk' konusunun arka planında yatan gerçek ne? Erdoğan'ın 'Türk milletinin devamı' şeklindeki ifadesi ve verdiği 2037 tarihi ne anlama geliyor? Erdoğan'ın açıkça dile getiremediği, dilinin altındaki bakla aslında Kürt nüfusu. Hakkındaki dava nedeniyle partisi kapatılma riskiyle karşı karşıya bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bugünlerde gündeminde hararetli bir başka konu daha var. O da, 'çocuk kampanyası.' Erdoğan bir süredir 'En az üç çocuk yapın' çağrısını sık sık tekrarlayarak, bu konuyu özellikle gündemde tutmaya çalışıyor. Uzun yıllar ülkeyi yöneten 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise, 'Herkes bakabileceği kadar çocuk yapmalı' sözleriyle tartışmaya katıldı. Demirel, 'Bakamayacağınız halde 3 çocuk sahibi olursanız o çocuklar sokaklara düşer, tinerci olur. Yolsuzluklara bulaşır' derken, Erdoğan'ın buna yanıtı, 'Siz tinerci mi oldunuz, yolsuzluklara mı bulaştınız?' oldu. Böylece Erdoğan'ın sözleri Demirel'le arasında karşılıklı bir tartışmaya dönüşmüş oldu. 'Erdoğan beni anlamadı' diyen Demirel, 'Daha sağlıklı, daha zengin, daha eğitimli, işi olan bir toplum mu istiyorsunuz? O zaman herkes bakabileceği kadar çocuk yetiştirsin' diyerek, tavrını sürdürdü. Aile planlamasının bir ülkedeki nüfusu azaltma meselesi olmadığını, çocuk ve anne ölümlerini önlemenin de en önemli şartı olduğunu söyleyen Demirel, son 25 yıla bakıldığında, dünyada ortalama doğurganlık oranının yüzde 4.8'den 2.6'ya, Türkiye'de ise doğurganlığın geçen 25 yıl zarfında yüzde 5.1'den 2.3'e düştüğüne işaret etti. Artan nüfusa iş bulmak gerektiğini, bir kişiye istihdam yaratmanın maliyetinin 100-150 bin dolar civarında olduğunu ifade eden Demirel, Türkiye'de yılda bir milyon civarında çocuk dünyaya geldiğini, yüzde 5'lik bir büyüme ile ancak 500 bin kişiye istihdam yaratılabildiğini belirterek, 'Burada bir tercih yapmak durumundasınız, acaba daha çok işsizlik, yoksulluk, eğitilmemişlik ve daha çok muhtaç insan mı elde etmek istiyorsunuz? O zaman çoğalın' diye konuştu. 'Türk milletinin devamı' Demirel'in bu sözleri üzerine Erdoğan, 'Türkiye'nin gücünü, Türk milletinin devamını isteyen karşı çıkmamalı. En az üç diyorum' diyerek, tartışmayı etnik çağrışımlar içeren farklı bir boyuta taşıdı. Erdoğan, sözlerine karşı çıkanların bu ülkenin yararını ve geleceğini düşünmediğini savunarak, şunları söyledi: 'Bu gidişle 2037 yılında Türkiye yaşlı nüfus haline gelecek. Rakamla, bilgisel konuşuyorum. Bugün Avrupa ağlıyor ve 'Biz yanlış yaptık' diyor. Türkiye'yi de birileri bu oyuna kurban etmek istiyor.' Bölge, ülke ortalamasının üzerinde Peki Türkiye'yi yöneten biri eski, diğeri yeni iki lideri görüş ayrılığına düşüren 'çocuk' konusunun arka planında yatan gerçek ne? Erdoğan'ın 'Türk milletinin devamı' şeklindeki ifadesi ve verdiği 2037 tarihi ne anlama geliyor? Erdoğan'ın açıkça dile getiremediği, dilinin altındaki bakla aslında Kürt nüfusu. Erdoğan, 'Türk milletinin devamını isteyenler karşı çıkmamalı' derken bunu kastediyor. 'Rakamla, bilgisel konuşuyorum' diyerek, devletin nüfus projeksiyonuna dair yaptığı araştırmalara dayandığının mesajını veriyor. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün araştırmalarına göre, Türkiye'nin ortalama doğurganlık hızı 2.2 düzeyinde. Bu rakam bir kadının sahip olduğu ortalama çocuk sayısını ifade ediyor. Türkiye genelindeki bu oran bölgelere göre nasıl bir seyir izliyor? Aynı araştırma verilerine göre Batı illerinde özellikle kentlerde 1.8 olan bu oran, Bölge'de 3.65. Yani ortalama çocuk sayısı Türkiye genelinde düşerken, Bölge'de bu sayı ülke ortalamasının üzerinde seyrediyor. Örneğin İstanbul'da doğurganlık 1.8 olarak belirlenirken, GAP Bölgesi'nde bu oran 4.19 düzeyinde. Bölge'de en düşük doğum oranı 1.8 ile Dersim'de gerçekleşiyor. Nüfusu Kürtler ayakta tutuyor Bu verilerin ortaya koyduğu sonuç şu: Doğurganlık oranı Batı'da düşerken, Kürt illerinde düzeyini koruyor. 1990'lar sonrası yaşanan iç göç hareketi göz önünde bulundurulduğunda Batı'daki 1.8 olan doğurganlık oranı içinde de yine Kürt nüfusunun kayda değer bir etkinliği var. Bir başka ifadeyle Türkiye'nin demografik yapısını doğurganlık oranını koruyan Kürt nüfusu ayakta tutuyor. İşte devleti kaygılandıran ve yeni nüfus politikaları oluşturmaya iten de Kürt nüfusunun demografik yapı içindeki bu ağırlığı. Başbakan Erdoğan'ın ifade edemediği gerçeği bu veriler ortaya koyuyor. Eğer batı ile doğu arasındaki bu doğurganlık farkı kapanmazsa 2030'larda Kürtlerin oranının genel nüfus içerisinde önemli bir düzeye ulaşacağı tahmin ediliyor. 'Kürt-Türk nüfusu 2030'da eşitlenecek' Erdoğan'ın sözlerinden Kürt nüfusunun genel demografik yapı içerisinde ulaşacağı düzeyin devletin labirentlerinde ciddi bir biçimde analiz edildiği anlaşılıyor. Nitekim bunu yansıtan görüşler zaman zaman ortay atılmıyor değil. MHP İstanbul Milletvekili, emekli büyükelçi Gündüz Aktan da, üç yıl önce Kürt nüfusunu gündeme getirmişti. Devlete strateji oluşturan Avrasya Stratejik Araştırmalar Kurumu'nda da görev alan Aktan, 24 Kasım 2005 tarihli Radikal Gazetesi'ndeki köşesinde aynen şu görüşleri savunuyordu: '...Asıl önemli sorun Bölge nüfusunun Türkiye geneline oranla birkaç kat yüksek olması. Bunda PKK'nin siyasi amaçlı çoğalma söyleminin etkisi var. Öte yandan, Bölge kadınının belki de dünyada eşi benzeri görülmeyen ölçüde aşağı statüsü ve bu bağlamda çokeşliliğin yaygınlığı nüfus artışını rekor düzeye çıkarıyor. Doğu ve Güneydoğu'daki Kürt nüfusun bu artış hızıyla 2025'te ülkenin geri kalan nüfusuna eşit olacağı hesaplanıyor. İyimser tahminler Kürtlerin bu hedefe en geç 2035'te ulaşacağını gösteriyor...' Aktan'ın dile getirdiği bu görüşlerin devletin ilgili katlarında süzgeçten geçtiği bir gerçek. Burada dikkat çekici bir nokta var. O da, Aktan'ın dile getirdiği 'Kürtlerin nüfusunun ülkenin geri kalan nüfusuna eşitleneceği' 2035 tarihiyle, Başbakan Erdoğan'ın verdiği 2037 tarihlerinin hemen hemen aynı olması. Erdoğan, 'Böyle gidersek 2037'de Türkiye Avrupa ülkeleri gibi yaşlı nüfusa dönüşecek' demişti. Erdoğan'ın 'üç çocuk yapın' çağrısının altında gizlenen Kürt nüfusu korkusunu Gündüz Aktan'ın 3 yıl önce kaleme aldığı bu yazıda görmek mümkün. Erdoğan'ın 'çocuk kampanyasını' özellikle Batı illerindeki gezilerinde sık sık tekrarlaması, 'Türk nüfusunda artışı teşvik etme' faaliyeti olarak dikkat çekiyor. MGK'de ele alınmıştı Biraz daha gerilere gidilecek olursa Kürt nüfusuna dair tehdit algılaması ilk olarak 1996'daki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında gündeme gelmişti. MGK Takip ve Yönlendirme Kurulu'nun 20 Kasım 1996'daki 'Sorunlar ve Çözüm Önerileri' başlıklı raporunda, Kürt nüfusuyla ilgili şu ifadeler yer almıştı: 'Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. Kürt nüfusu 2025'te toplam nüfusun yüzde 50'sinin üzerine çıkma eğiliminde. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, bunun da milletvekili sayısına oranlaması uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir. Bölge'de nüfus planlaması seferberliği elzemdir. Az çocuğa prim ve çok çocuğa vergi gibi radikal önlemler gereklidir.' MGK'nin 1996'daki bu raporunun ardından Bölge illerinde 'nüfus ve aile planlaması' adı altında doğurganlık oranını düşürmeye dönük, kısırlaştırma da dahil bir dizi tedbir devreye sokulmuştu. Göç tehdit olarak görülüyor! Kürt nüfusundaki artış 9 yıl sonra 2005'teki MGK toplantısında da bir kez daha gündeme geldi. MGK Genel Sekreterliği'nin hazırladığı 40 sayfalık 'Güneydoğu Eylem Planı'nda yer alan 'Kürt nüfusunun artış hızı' başlıklı raporla, Bölge'nin doğurganlık oranı masaya yatırılmıştı. Bununla bağlantılı olarak MGK'de göç sorunu da ele alındı. Jandarma Genel Komutanlığı'nın kurula sunduğu raporda, göç ve nüfus hareketleri masaya yatırılarak, göç alan bölgelerdeki muhtemel nüfus artışları üzerinde durulmuştu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök de 20 Nisan 2005'te Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada, göçü iç tehdit unsurlarından biri olarak değerlendirerek, şunları kaydetmişti: 'Göç eden vatandaşlarımızın bir bölümü, toplumun bütünüyle entegre olmak yerine, maalesef kendi etnik ve mezhepsel kimliklerini öne çıkarmaktadırlar. Bu gibi davranışlar, toplumsal bütünlük yerine ayrışmaya neden olmakta ve büyük bir güven sorunu yaratmaktadır. Ayrıca; köylerden şehirlere göç sonucu oluşan varoşların sorunları, iç tehdit unsurlarının istismar edebilecekleri bir ortam oluşturmaktadır... Bu durum göç edenler ile yerli halk arasında artarak devam eden iletişim ve kaynaşma noksanlığı ile menfaat çatışması gibi sorunlar yaratmakta, bu illerin emniyet ve asayişi ile kamu düzenini olumsuz yönde etkilemektedir.' Göç haritası çıkarıldı İç göç hareketi ve nüfus artışının masaya yatırıldığı 2005'teki MGK toplantısının ardından Devlet Planlama Teşkilatı'nın talebi doğrultusunda Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'ne, 'Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması' yaptırıldı. Araştırma, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Hakkari, Mardin, Muş, Siirt, Şırnak, Dersim, Van, Adıyaman ve Ağrı'nın yanısıra göç alan Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi büyükşehirleri kapsadı. Yerinden olan kişilerin göç etmeden önceki yerleşim yerlerine, göç ettikleri yerlere, göç öncesi ve sonrası nitelikleriyle sayılarına ilişkin bilgileri tespit eden araştırma sonuçları açıklanmadı. Göç haritasını çıkartan bu araştırmanın sonuçlarının halen gizli tutulması dikkat çekiyor. Genç nüfusta azalma eğilimi Uzmanlara göre, Türkiye'deki ortalama doğurganlık oranı 2.1'in altına düşme eğiliminde. Nüfus projeksiyonlarına göre; 2.1 oranı nüfusun kendisini yenileme düzeyi olarak kabul ediliyor. Avrupa'da birçok ülkede bu oran 2.1'in altına indi. Uzmanlara göre, Avrupa'nın şuan Türkiye değerlendirmesinde nüfus faktörü de önemli yer tutuyor. Nüfusun fazla olması ve genç nüfustan oluşması AB'yi düşündürüyor. Uzmanlara göre; yüksek nüfuslu bir Türkiye'yi AB'ye almak bir açıdan risk getirirken, bir açıdan da kendi genç nüfus eksikğini kapatmak için de bir denge unsuru oluşturuyor. Birleşmiş Milletler'in yaptığı projeksiyonlara göre de, şuan 12.5 milyon olan 15-24 yaş arası gençlerin sayısı 2010 yılında 13.7 milyon ile zirve yaptıktan sonra azalmaya başlayacak. Yine aynı tahminlere göre; 2040 yılında 15-64 yaş arası, yani çalışma yaşındaki nüfus en üst düzeye ulaşarak 64.8 milyonu bulacak. BM, düşen doğum oranlarına bağlı olarak nüfusun bu tarihten sonra azalacağını ve 65 yaş üstü nüfusun 15-24 yaş arası nüfustan daha fazla olacağını ileri sürüyor. .

Ölen askere gece gizli defin töreni

İSTANBUL (25.04.2008)- Sınırötesi kara harekatında gerilla direnişi karşısında verilen asker kaybı, TSK'nın psikolojik savaş açıklamaları ile gizlendi. Kirli savaş yalanları, oğlu Zap'ta yaşamını yitiren bir asker annesinin gizli cenaze törenini anlatması ile deşifre oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), Zap'a yönelik saldırısı esnasında verilen asker kayıplarını az göstermek için yaptığı açıklamalar, asker annesinin sözleri ile yalanlandı. Asker annesi oğlunun cenazesini nasıl gizlice toprağa vermek zorunda kaldıklarını anlattı. Annesine haber verildi; ancak bir şartları vardı: “Tören yapılmayacak, gizli gömülecek; PKK’lileri sevindirmeyelim” denildi. Asker annesi G.Ç., Yeni Özgür Politika gazetesine konuştu. Acılı anne, röportajda çatışmada yaşamını yitiren oğlunun gizlice defnedildiğini söyledi. Asker annesi G.Ç, yaşadıklarını açık isim ve mekanların yazılmaması koşuluyla anlattı. röportajın tam metni şöyle; Psikolojik harp kurbanı Güney Kürdistan ve Zap’a yönelik saldırı sırasında kapısını çalan üst düzey iki askeri yetkili ve yaşadığı şehrin ‘Şehit Aileleriyle Dayanışma Derneği’ Başkanı N.Y, onbeş ay önce oğlunu askere gönderen 63 yaşındaki G.Ç’ye oğullarının ‘sınır ötesi operasyonda öldüğünü’ açıklar. Haberi alan asker annesi G.Ç, baygınlık geçirerek hastaneye kaldırılır. Uyandığında acısının yüreğine gömülmesi istenilir. Çünkü... G.Ç.’nin oğlu Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı’na bağlı birliklerde onbeş aylık asker iken son yapılan kara harekatına gönderilir. Operasyonun altıncı gününde gece yarısı bulundukları vadide saldırıya uğrayan ve sabahın ilk ışıklarına kadar devam eden çatışmada yaşamını yitirir. Askerin cesedi önce Amed daha sonra ise yaşadığı şehrin askeri kışla morguna getirilir. Ve yaşamını yitiren erin annesinin kapısı çalınır... Oğlunuzun yaşamını yitirdiği gün mü haber size ulaştırıldı? Hayır, öldürüldükten beş gün sonra haberini verdiler. Yani oğlunuzun naaşı bulunduğunuz şehre ulaşmıştı? Evet. Önce Diyarbakır’a getiriliyor. Bir iki gün orada bekletildikten sonra yaşadığım şehrin asker kışlasına getiriliyor. Zannedersem iki, üç gün de burada bekletiliyor. Bana öyle anlattılar. Oğlunuzun öldüğü haberi size nasıl ulaştı? Geceydi. Alt kattaki komşumla televizyon haberlerine bakıyorduk. Hep merak ediyordum. Bugün yarın haber gelir diyordum. Gerçi son telefon konuşmamızda oğlum ‘bizim birlik operasyona katılmayacak’ diyordu ama yine de merak ediyordum. Geç oldu eve gideyim dedim. Yukarı çıktığımda iki üniformalı ve bir sivilin kapı zilini çaldıklarını gördüm. Dizlerim çözüldü ve merdiven basamaklarını çıkamayıp olduğum yere oturdum. Beni farkettiler. Hiç konuşmadan kollarıma girip içeri aldılar. ‘Vatan sağolsun, oğlunuz şehitlik mertebesine ulaştı’ dediler. Evde bağrışmalar oldu. Sonra ben bayılmışım. Gözlerimi hastanede açtım. Bir odada tek kalıyordum. Yanımda iki yakınım ve o üç kişi vardı. Bana sakinleştirici iğne yaptıkları için konuşmakta zorlanıyordum. Sadece ‘nerdedir’ diye sordum. ‘Burda morgta’ dediler. Sonra beni bir sedye ile aşağı indirdiler. Sarılıp ağladım, ağladım, ağladım... O gün mü naaşı toprağa verdiniz? Gece. Saat 22:30 sıralarında toprağa verdik. Neden gece? Cenaze töreni olmadı mı? Hayır, olmadı. Bize ‘PKKlileri sevindirmeyelim’ dediler. Özellikle Şehit Aileleriyle Dayanışma Derneği’nden gelen kişi ‘devletin bekaası için gece gömmeliyiz. Oğlunuz da aynısını isterdi’ dedi. Rütbeli kişiler ise törenin olması durumunda olaylar çıkabileceğini belirterek ‘Türk askerine güvenin’ dedi.

Yaşadıklarımı unutmayacağım

15/04/2008 Haşim Bak Newroz kutlaması sırasında kolu polisler tarafından kırılırcasına bükülen 15 yaşındaki C.E.,’Gördüğüm işkenceleri hiçbir zaman untumayacağım’dedi C.E, Hakkari’de Newroz kutlamasına yapılan müdahalenin ardından çıkan olaylarda polisler tarafından kameralar önünde kolu bükülen 15 yaşındaki çocuk... C.E’nin kolunun polisler tarafından büküldüğü anın görüntüleri, büyük tepkilere neden olmuştu. Önceki gün serbest bırakılan C.E, gördüğü işkenceleri hiçbir zaman unutmayacağını söyledi. C.E, olaydan sonra Hakkari Emniyet Müdürlüğü’nde 2 gün gözaltına alınmış, ardından çıkarıldığı Hakkari Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, “devlet memuruna mukavemet etmek” iddiasıyla tutuklanarak Bitlis Cezaevi’ne konulmuştu. 21 gün tutuklu kalan C.E, avukatlarının itirazı üzerine dün tahliye edildi. Görüştüğümüz C.E, hâlâ sağ kolunu kullanamıyordu. ‘Kolum yerinden çıktı’ C.E, gözaltında ve tutuklu bulunduğu süre boyunca şiddete ve hakaretlere maruz kaldığını söyleyerek yaşadıklarını şöyle anlattı: “22 Mart’ta çarşıya indim. Kendimi direk olayların içinde buldum. Newroz’da olay yaşandığını bilmiyordum. Kalabalığın içine girmişim. Polisler bana doğru gelerek beni yakaladı. 3 polisti. Daha sonra beni itelediler. Önce kolumu büktüler. Kolum yerinden çıktı. Sonra polis otosuyla beni emniyete götürdüler. Arabada da dövmeye devam ettiler. Yaklaşık 3-4 kişi beraber gidiyorduk. Arabanın içinde bile bize küfür ediyorlardı ve devamlı dövüyorlardı. Emniyete götürüldüğümüz zaman zaten acı çekiyordum, ona rağmen belimin üzerine oturuyorlardı. Bazen de karnımıza ve belimize coplarla, tekmelerle vuruyorlardı.” Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında bulunduğu sırada da şiddete ve hakaretlere maruz kaldığını söyleyen C.E, “Emniyette bulunduğumuz saatler boyunca hep dövüldük. Dövdükleri zaman bizlere hep ‘O inandığınız kişiler gelip sizi kurtarsın’, ‘Apo’nun piçleri’ ve daha ağza alınamayacak çok kötü küfürler ettiler” dedi. Gözaltına alındığı gün serbest bırakılıp ertesi gün tekrar gözaltına alınan C.E, “Serbest bırakıldıktan sonra eve gittim. Kolumun ağrısından uyuyamadım. Ertesi gün çarşı merkezinde tekrar gözaltına alındım ve tutuklandım. Emniyette tekrar dayaktan geçirildim. Bize silah gösteriyorlardı. Gözümüzün önünde şarjörden çıkardıkları kurşunları parmağımızın arasına koyup, elimizi sıkıştırıyorlardı. O da çok acı veriyordu” dedi. C.E, gözaltının ardından tutuklanarak götürüldüğü Bitlis Cezaevi’nde de dayaktan kurtulamadığını aktardı. ‘Unutmayacağım’ “Benim kolum çok kötü ağrıyordu. Çok acı çekiyordum. Bana yardımcı olacak kimse yoktu. Beni görmeye gelen ailemle de sebebini bilmiyorum ama beni görüştürmüyorlardı. Ne kadar acı çektiğimi benimle beraber kalan arkadaşlar da gördü. Bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı ama acımı dindiremiyorlardı” diyen C.E, “Cezaevinde bazen açık havaya çıkarıyorlardı. Gidip gelirken de dövüyorlardı. Adeta hayvan muamelesi yapıyorlardı” dedi. C.E, yaşadıklarını unutamadığını, unutmayacağını söyledi. Rapor alacaklar Oğluna kavuştuğu için çok mutlu olduğunu belirten baba Hüseyin E, oğlunun haksız yere tutuklanarak şiddete maruz kaldığını söyledi. Oğlunun hiçbir suçu olmadığını dile getiren Hüseyin E, “Benim oğlum daha çok küçüktü ve hiçbir suçu yoktu. Ama herkesin gözü önünde kolunu çevirerek kırdılar. Bu bir insanlık ayıbıdır. Eğer bir suçu varsa zaten yakalamışsınız niye dövüyorsunuz? Dövmeye ne gerek var?” dedi. Hüseyin E, oğlunu hastaneye götürerek rapor alacağını ve tedavisini yaptıracağını ifade etti. Çocuk yaştaki birine bu kadar acı çektirmenin haksızlık olduğunu, bunları yapanların cezasını hemen çekmesi gerektiğini ifade eden Hüseyin E, “Ben bu işin hukuksal boyutundan kesinlikle vazgeçmeyeceğim. İnsanım diyen hiç kimsenin bu kadar acı çektirmemesi gerek. Benim oğlum veya bu her kimse, bu yaştaki bir çocuğa bunları yaşatanların derhal cezasını çekmesi gerek. Yaşadığım olayların şokunu yaşıyorum” dedi. (Hakkari/DİHA)

PJAK: Kolumuz Tahran dahil önemli yerleri vurabilecek kadar uzun / AFP

KANDİL DAĞI - PKK'nın İran'la savaşan kolu PJAK, Tahran'ın Kürt karşıtı politikalarını durdurmaması halinde İran'ın içinde bombalı saldırı düzenleme tehdidi savurdu. Washington tarafından desteklendiği iddiaları Batı basınına da yansımış PJAK'ın yeni meydan okuması, Bush yönetiminin İran'a saldırı tehditlerini tırmandırmasına koşut olarak Şiraz'ın gizemli bir patlamayla sarsılmasının ardından geldi. Kuzey Irak'ta İran ve Türkiye sınırına yakın, PKK'nın karargahı konumundaki Kandil Dağı'na giden AFP muhabirine konuşan PJAK siyasi büro üyesi Ronahi Ahmed, şunları söyledi: "İran bizi her gün kovalarken elimiz bağlı duramayız. İran'a Tahran içinde yanıt verme becerisine sahibiz. Kimsenin hiçbir tehdidini kabul etmiyoruz. İranlıların uyguladığı dini baskıyı kabul etmiyoruz. Tümüyle reddediyoruz."

Bölgede Savaş Tehdidi Uzun zamandır çatıştıkları İran güçlerine son olarak sınırda saldırdıklarını anlatan kadın gerilla, "Geçen ay İran'ın kuzeybatısındaki Mahkuk kentine sızdık. Onlarca İranlı askeri öldürdük. İran'ın Miryuvan kentinde de altı askeri öldürdük" dedi. "İran, ülke içinde özellikle kuzeybatıdan Tahran'a ulaşan şekilde önemli yerleri vurabilecek uzun bir kolumuz olduğunun bilincinde olmalı. İran (cumhurbaşkanı) Mahmud Ahmedinecad'ın politikalarını izlemeyi sürdürürse, muharebe şiddetlenir ve bulunduğumuz bölgede savaş kopar" tehditlerini sıralayan Ahmed, İran'la savaşı Bush yönetiminin desteğiyle yürüttükleri iddiasını ise reddetti: "Amerikalılarla ilişkimiz yok. Amerika bizi desteklemiyor ya da finanse etmiyor, tedariğimizi kendi halkımızdan sağlıyoruz."

Kürt eylemciye idam Öte yandan İran'da PKK bağlantısı nedeniyle idama çarptırılan bir Kürt eylemcinin cezası yüksek mahkeme tarafından bozulmasının ardından devrim mahkemesi tarafından tekrar onandı. Avukatı, 'çevreci eylemci' diye nitelediği 31 yaşındaki müvekkilinin 'tanrının düşmanı' ve PKK ile bağlantılı olmaktan ikinci kez suçlu bulunduğunu belirtti. Botimar'ın 14 yaşındayken terk edilmiş bir ordu kampından topladığı yüzlerce merminin mahkemede aleyhinde kanıt olarak gösterildiğini söyleyen avukat, *Mahkeme ordu yetkililerinin açıklamalırını dikkate almaksızın karar verdi" dedi. Bu arada yüksek mahkeme 26 yaşındaki Kürt gazeteci Adnan Hasanpur'un casusluktan çarptırıldığı ölüm cezasını da bozdu.