Kürtlere karşı gözaltı ve tutuklama furyası

Urfa'nın Suruç İlçesi'nde evlere yapılan baskınlarda 11 kişi, Bursa'da ise 17 kişi gözaltına alındı. Ayrıca Isparta'da 5 ve Yüksekova'da bir kişi tutuklanarak cezaevine konuldu. Suruç Jandarma Karakolu tarafından köylerde ve ilçe merkezinde yapılan ev baskınlarında Yazı Köyü'nde Bozan Öz, ilçe merkezinde de İbrahim Sırrı, Ömer Örçin, Mustafa Şahin, Mehmet Şahin, Hamit Bali, Serkan Bali, Mahmut Kıvık, Ahmet Dağtekin, Mehmet Gümüş ve Mehmet Şakir gözaltına alındı. Gözaltına alınan 11 kişi, İlçe Jandarma Karakolu'na götürülürken, gözaltına alınma gerekçeleri öğrenilemedi. İlçede operasyonun sürdüğü bildirildi. Bursa'da 17 gözaltı Bursa emniyet müdürlüğü, 23 Mart Pazar günü Gökdere Meydanı'nda düzenlenen Newroz kutlamalarında Öcalan ve PKK lehine slogan attıkları gerekçesiyle 2'si çocuk 17 kişinin gözaltına alındığını bildirdi. Gözaltına alınanların Sedat Ş, Hakan Ş, Sevda G, Beytullah T, Erhan T, Şehmuz A, Timur G, Sıddık K, Feyat T, Haşim O, İdris Y, Mehmet Can Ş, Keremşah S,İbrahim B, Mürüvvet B. ile yaşları küçük E.S. ve E.C olduğu kaydedildi. Emniyet tarafından sorgulanan 15 kişi Öcalan'a “Başkan” diyerek slogan atma ve örgüt üyesi olma suçlamasıyla adliyeye sev edilirken, çocuk yaştaki E.S ve E.C ise serbest bırakıldı. Yüksekova'da 1 tutuklama Hakkari'nin Yüksekova ilçesindeki Güngör Mahallesi'nde Muhyettin Dede'ye ait eve 2 gün önce güvenlik güçleri tarafından düzenlenen baskında gözaltına alınan Muhyettin Dede ve Diyarbakır doğumlu Selahattin Aytek İlçe Jandarma Komutanlığı'nda yapılan sorgularının ardından dün akşam saatlerinde adliyeye çıkarıldı. Muhyettin Dede serbest bırakılırken, Selahattin Aytek adlı vatandaş ise Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hakkında verilmiş olan mahkumiyet nedeniyle tutuklandı. Aytek Hakkari Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Isparta'da gözaltına alınanların 5'i tutuklandı Isparta'da önceki gün 4 ayrı eve yapılan baskınla gözaltına SDÜ öğrencisi 8 kişiden Nesim Genç, Mevlan Fidan, Murat Artuç ve soyadı öğrenilemeyen İzzet isimli öğrenci, çıkarıldıkları savcılıkça tutuklanarak Isparta E Tipi kapalı Cezaevi'ne konuldu.'Yasadışı örgütün gençlik yapılanmasına' üye oldukları iddiasıyla tutuklanan öğrencilerin, İzmir, Aydın, Denizli, Bursa gibi illerde eş zamanlı yapılan operasyonla bağlantılı olduğu tahmin ediliyor.

BM'den Kerkük için yeni formül

Birleşmiş Milletler Kerkük için 'referandumsuz' çözüm planını 15 Mayıs'ta Iraklı liderlere sunmaya hazırlanırken, Kürtlerin kapalı kapılar ardında BM'nin bu önerisini 'ihtiyatlı bir memnuniyetle' yaklaştığı belirtildi. İngiliz Economist dergisi, Kürt liderlerin BM Irak Özel Temsilcisi Staffan de Mistura'nın, Kerkük için önerdiği 'referandumsuz' çözüm planına kapalı kapılar ardında 'ihtiyatlı bir memnuniyetle' yaklaştıklarını yazdı. Economist dergisine göre BM elçisi Mistura'nın Kerkük'ten önce diğer ihtilaflı yerlerin statülerinin iki aşamada belirlenmesini önereceğini, Kerkük konusunda referanduma gerek kalmadan çözüm aradığını yazdı. De Mistura'nın Kerkük'ün 'bütün sorunların anası' olduğu sözlerine yer veren dergiye göre, Kerkük konusunda BM'nin yeni önerilerini 15 Mayıs'ta Iraklı liderlere sunacağını yazdı. Kerkük için dört seçenek Son iki yılda Kerkük'teki şiddet düzeyinin bazen Bağdat'tan bile yüksek hale geldiğini belirten Economist BM'nin Kerkük konusunda planlarını irdeledi. Kerkük konusunda dört seçeneğin olduğunu yazan Dergi bu seçenekleri şöyle sıraladı: 'Haziran sonunda taahhüt edilen referandum düzenlenir ve seçmenlerin çoğunluğu 'evet' yönünde oy kullanırsa, Kerkük halihazırda Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından idare edilen üç kuzey eyaletinden menkul özerk blokta yerini alabilir. Veya bazı Türkmen grupların önerdiği gibi, tek başına özerk bir bölge haline gelebilir. Ya da birçok Arap'ın önerdiği üzere, merkezi Bağdat hükümetinin idaresi altında kalabilir. Ya da eyalet bölünebilir ve oyların ne yönde çıktığına göre bazı bölgeler Bağdat'ın kontrolünde kalırken, bazıları da Kürtlerin yönettiği Kürt bölgesine katılabilir.' Türkiye çatışmanın içine sürüklenebilir Farklı grupların uzlaşmayı kabul etmemesi durumunda Kerkük'ün her an patlamaya hazır saatli bir bomba olduğunu savunan dergi Kürtler, Araplar ve Türkmenler arasında topyekün şiddet patlak verirse Türkiye'nin çatışmanın içine sürüklenebileceğine dikkat çekti. Bütün bu seçeneklerden dolayı Kerkük konusunda BM'nin meseleye el attığını bildiren dergi, BM'nin Kerkük konusunda yeni bir formül arayışında olduğunu kaydetti. Referandumsuz Kerkük çözümü BM'nin 'kuzeyde biraz daha az çetrefilli başka bölgelerde sınır ihtilaflarını çözecek bir formül bulmaya çalışıyor; bu formülün Kerkük için referanduma gerek bırakmadan müstakbel bir anlaşmanın modelini teşkil etmesini umuyor' şeklinde yazan Economist, De Mistura'nın Kerkük'ü 'bütün sorunların anası' olarak gördüğünü belirtti. Kerkük'ün 140. maddede bahsi geçen ihtilaflı bölgelerin sadece biri olduğuna dikkat çeken dergi şöyle yazdı: 'Bugüne kadar sınırları resmi olarak belirlenmiş Kürt bölgesi, sadece üç kuzey eyaletini kapsıyor: Dohuk, Erbil ve Süleymaniye. Fakat Kürt yönetiminin hak iddia ettiği ve halen kontrolü altında tuttuğu fiili Kürt bölgesi, Ninova, Selahaddin, Kerkük ve Diyala eyaletlerinin bazı kısımlarına kadar uzanıyor.' BM 15 Mayıs'ta önerilerini sunacak De Mistura'nın 15 Mayıs'ta Iraklı liderlere, dört veya beş ihtilaflı bölgenin hangi yönetime bağlanacağına karar vermeleri için bir dizi öneri sunacağını söyleyen Economist'e göre bu, resmi olarak tanınan Kürt bölgesinin eşiğindeki bölgelerin statüsünü belirlemek için öngörülen üç aşamalı bir sürecin ilk safhası. BM temsilcisi bu bölgelerin hangileri olduğunu açıkça belirtmiyor, fakat Kürt yetkililer önerinin Erbil'in güneybatısındaki Mahmur'u, Musul'un doğusundaki Karakuş'u ve Erbil'in kuzeybatısındaki Barderaş'ı kapsayabileceğini söylüyor. Bunların hepsi, Kürt bölgesine açmadan hemen katılabilecek olan nüfus yoğunluğunu Kürtlerin teşkil ettiği yerler. İkinci aşama kuzeybatıdaki Sincar yakınlarında, Kerkük yolu üzerinde Erbil'in güneybatısındaki Altun Kupri'de ve İran sınırı yakınlarındaki Xanakin, hatta Mandali'de toprak düzenlemelerini içerebilir. Bazı bölgeler de fiili Kürt kontrolünden koparılabilir. Havice Kerkük'ten ayrılıp Selahaddin'e bağlanabilir. Kürt liderlerden temkinli memnuniyet BM temsilcisinin son şeklini henüz almamış olan önerilerini Brüksel'deki AB ve NATO liderlerine sunduğunu yazan dergi Mistura'nın Irak'tan ayrılmadan önce Erbil'de Kürt liderlerle görüştüğini bildirdi. Economist'e göre, Kürt liderlerin kamuoyu önünde referandumun Irak hükümetinin söz verdiği gibi, haziran sonunda yapılmasında ısrar ediyor. Ancak kapalı kapılar ardında De Mistura'nın fikirlerine temkinli bir memnuniyetle yaklaşıyorlar. Mistura, bunun referandum dışında 'masada bulunan yegâne plan' olduğunu belirtiyor. LONDRA

KÜRDLER’DE ELEŞTİRİ VE HAKARET

Ben özgür bir Kürdistan’da sadece Kürd olarak değil, özgür bir Kürd olarak yaşamak istiyorum. Eleştiri ve hakaret-Edip Bedirhan/KURDISTAN-POST.COM Kürd değerlerine saygı başlıklı yazımdan sonra aldığım bazı tepkilerden ötürü eleştiri ve hakaret üzerine bazı değerlendirmeler yapma ihtiyacı duydum. Belki bazılarınız, “ya okurlar böyledir işte, her söylediklerine cevap yetiştirirsen başka bir iş yapmaman lazım” diyebilir, ancak şunu unutmayalım ki biz, aydını – köylüsü, işçisi – burjuvası ile aydınlanmış bir toplumun basamaklarının daha başındaysak eğer, o zaman herkesin tepkisini işlemek zorundayız. Birilerinin söylediklerine tek tek cevap vermek benim tarzım değil, en gerçekçi yöntem gelen tepkileri bir potada toplayıp genel yorumlamaktır. Burda da bunu yapacağım. Alternatif kavramının en büyük özelliği, eskisine benzememektir. Lakin özellikle 20. yüzyılda başlayan Kürd ulusal kurtuluş hareketlerine baktığımız zaman düşman sistemlerine alternatif olarak ortaya çıkmalarına rağmen bazı noktalarda ona benzeşmekten kendilerini kurtaramamışlardır. Bu durum hemen hemen bütün örgütlerimiz için geçerlidir. Bunun örneklerini fazlasıyla verebiliriz. Ancak ben daha çok demokratik kültür ve dolayısıyla da düşünce özgürlüğü üzerinde durmak istiyorum. Herkesin kendisine göre doğruları vardır. Bilime inanan insanların doğru kavramına yaklaşımını süreçler belirler. Doğruların ebediyeti mümkün olamaz. Bugün ulaşılan bir doğru kendisi ile beraber bir kalıcılık değil, olsa olsa yeni bir doğruya ulaşmak için basamak olmayı beraberinde getirir. O yüzdendir ki dünya balık veya öküz boynuzlarından inip binlerce yıl sonra evrenin boşluğuna yerleşti. Doğrulara bilimsel yaklaşım batılı toplumlarda daha yaygın iken, doğulu toplumlarda bu durum içler acısıdır. Varılan her doğru tıpkı tanrı gibi mutlak ve ebedi olarak kabul gördüğü için, ulaşılan her doğru ancak ve ancak yeni doğrular için ebelik rolü göreceğine tam bir cellad işlevi görmektedir. Hal böyle olunca, kangren olmuş doğrulara karşı mücadele hem çok cüzzi oranda hem de kanlı geçer. Örneğin Emeviler ve Abbasiler döneminde İslama yeni yorumlar getiren ilim ve din adamlarının hemen hemen hepsi ibreti alem olsun diye hunharca katledilmişlerdi. Günümüzde bile ortadoğu ülkelerinin istisnasız hepsi bu utanç örnekleri ile doludur. O yüzden bugünün hangi doğulu rejimine bakarsanız bakın, her ne kadar modern görünse de genetik olarak binlerce yıl öncesinin zihniyetine yapışıktır. Türklerin Kemalist cumhuriyeti adeta puta tapınma merkezi haline getirmesini başka hangi biçimde izah edebiliriz ki! Temel sorun doğrulara yaklaşımdır. Doğrulara yaklaşım insanın bakış açısını şekillendirir. Ya tanrı gibi kabul eder ve taparsınız, ya da sorgular ve yeni bulgulara ulaşırsınız. Bizdeki durum daha çok tapınmadır. En sosyalist ve demokrat geçinen hareketlere baktığınızda bile durum aynıdır. Doğrular kalıcı gerçekler olarak görüldüğü için ifade özgürlüğü de daima katliama uğramaktadır. Bu coğrafyada her şey kafa üstü yürüyen bir insandır aslında. Doğrunun karşıtı yalan, eleştirinin anlamı da hakaret olarak algılanıyor. Oysa ki doğrunun karşıtı yalan değil, yanlıştır. Gerçeğin karşıtı yalandır. Eleştirinin anlamı ise yeniye ulaşmak için sorgulamaktır. Bu nedenle, özgürce düşünmek isteyen herkes yalancı ve iftiracı olarak algılanır. Doğulu bir toplum olduğumuz için bu vahim durum biz Kürdler’de de aynıdır. Ancak 20. yüzyılda dünyadaki aydınlanma hareketlerinin Kürd örgütleri üzerinde pozitif etki yapması gerekirken, zihniyetteki tutuculuk buna müsade etmemiştir. Çağdaş düşünce tarzının Kürdler’de gelişmesinin diğer halklara göre zemini daha güçlüydü oysa ki. Çünkü Kürdler binlerce yıldır ezilen bir halktı ve yeni olan her şeye daha yatkındı. Örgütler kendilerini yeniye kaptıramadıkları için, halkı da kaptıramadılar. Demokratik düşünce kültürünün, dolayısıyla da özgür ifade hakkının cendere altında olması Kürdler’e çok şey kaybettirmiştir. “Benim doğruma inananlar benden, inanmayanlar işbirlikçi” türünden yaklaşımlar, Kürdistan’ın her parçasında düşmanın parçaladığı Kürd toplumunu biraz da kendi ellerimizle parçalamaya yol açmıştır. Bunu sadece bir örgüt için değil, istisnasız bütün örgütlerimiz için söylemek mümkün. Bu anlayış karşısında kim düşüncesini özgürce ifade edebilir ki? Kim tanrıları reddedebilir ki? Etiketçilik bizde çok yaygın kullanılan bir yöntem. Sizin doğrunuzu sorguladığım andan itibaren etiket yemem kaçınılmaz bir durum. Ya ihanetçi, ya ajan, ya da yaranmacı etkiti yerim. Durum böyle olunca, yanlış olan doğrular halkasına bir kanser noktası daha eklenir. Eleştiri her zaman karalama, karalama da her zaman eleştiri olarak algılanır. Tam bir kördüğüm. Bir ülkeyi kan dökerek ele geçirebilirsiniz ama böyle bir kördüğümü kan bile açamaz. ABD’nin Irak’ta içine düştüğü vaziyet bunun en iyi örneğidir. Kürd aydınlanması bir an önce gerçekleşmesi gereken bir zaruriyettir. Bu aydınlanma gerçekleşmediği sürece kafa üstü yürüyen bu insanı ayaklarının üstüne koymak mümkün değil. Zaten bu aydınlanmanın önündeki temel ve en büyük engel, doğrulara yaklaşım ve eleştiriyi algılayış biçimidir. Kürdler birleşebilir, kırk milyon Kürd topyekün silahlanıp büyük Kürdistanı da kurabilir fakat Kürd aydınlanması gerçekleşmediği sürece değişen sadece ve sadece iktidarın milliyeti olacaktır. Düşüncenizi ifade edemediğiniz bir Kürdistan’ın İran veya Türkiye’den milliyet dışında herhangi bir farkı olur mu? Aydınlanma cesaret ister. Buna yeltenenlerin neleri kaybedeceklerini iyi hesaplaması gerekir. Kaybeden bir halk mı veya aydınlanma peşinde koşarken kaybeden canlar mı? Temel sorun işte budur. KDP, YNK, İKDP, PKK, KOMELE ve benzeri diğer tüm örgütlerimizin demokrasi isterken, demokratik özgür düşünceye ne kadar tahammül gösterdikleri meçhuldür. Hangisini eleştirirseniz bir diğerine yaranmakla suçlanırsınız. Demokrasi isteyenlerin önce kendi içlerinde demokrat olmaları şarttır. Kürd aydınlanması en çok da örgütlerimizin işine yarar oysa ki. Siyaseten önleri açılır. İnsan ve beyin gücü artar. Diplomasi mevzileri artar. Bu durumun tek bir kaybedeni vardır, o da düşmanın ta kendisi olacaktır. Bir diğer önemli konu demokratik muhalafettir. Kürd aydınlanmasının en önemli ayağı demokratik muhalefettir. Aslında bu aydınlanmanın önünü demokratik muhalefet açar dersek daha doğru olur. Parti ve örgütlerimizin zaman aşımına uğramış doğrularını ortaya koymak için bu muhalefet şarttır. Bunu siyasetçiler değil, aydınlar yapacak. Ancak ters yüz olan herşeyde olduğu gibi bu konuda da son derece büyük çarpıklıklar var. Demokratik muhalefet adı altında karşı cephedekilerin birbirine karalama kampanyaları ile yürümeleri bu yöntemi kitlelerin gözünde çirkin kılmaktadır. Aydınlanma için esas tehlike de budur aslında. Birileri ya bilerek ya da bilmeyerek çarpık bir muhalefet ile Kürd aydınlanmasının önüne geçmektedir. Bu durum daha çok internet üzerinden yürümekte. En basitinden örneklendirirsek, PKK’ye demokratik muhalefet yapmak isteyenler, kırıp-dökmeyi esas alarak doğması gereken bu muhalefeti ta en başından düşük olarak doğmaya zorluyorlar. PKK’yi Ergenekon gibi örgütlenmelerle birebir aynı kalıbın içinde gösterenler, ihbar niteliğinde haber yapanlar, sadece demokratik muhalefete zarar vermekle kalmıyor, aynı zamanda düşmanın ekmeğine de yağ sürmüş oluyorlar. Abdullah Öcalan’ı en çok karalayanlar, ona en çok benzemek isteyenlerdir! Güneyli güçleri en çok karalayanlar, onların kazandığı mevzileri içine sindiremeyenlerdir. Yazı yazarken olumsuz tepkiler almak mümkündür. Ancak bazı şeyleri hazmetmenin de zamanı gelmiştir artık. Bu konuda örgütlerimiz kadar halkımızın da üzerine düşenler vardır. Örneğin, Kürd değerlerine saygı başlıklı yazımdan dolayı güneyli Kürdler’e yaranmakla suçlanmamın ne anlamı var? Benim kimsenin gözüne girme gibi bir derdim olamaz. Demokratlık konusunda halen de yeterince eksik olan KDP veya YNK’ye yaranmaya hiç ihtiyacım yok. Zorlu bir sınavda oldukları için yeri geldiğinde onları desteklerim ancak yanlışlarına kalemimle ortak olmam. Her aydınımızı bir yerlere yaranmakla suçlarsak, ne kadar karanlık bir Kürdistan yaratacağımızın farkında mıyız acaba? Karanlık bir Kürdistan yerine, aydınlık bir Kürdistan ancak ve ancak sorgulama yöntemi ile yaratılır. Düşünüyorum da eğer Kürdistan şimdi özgür olsaydı ve orda yaşıyor olsaydım, dünkü yazımdan dolayı büyük ihtimalle cezaevine girerdim. Nitekim güney parçasındaki özgür Kürdistan’da bunun örnekleri bir hayli fazla. Daha şimdiden gazeteler kapatılıyor, aydınlar cezaevlerine atılıyor. Ben özgür bir Kürdistan’da sadece Kürd olarak değil, özgür bir Kürd olarak yaşamak istiyorum.

HPG: Hava saldırısında hiçbir kaybımız yok

Halk Savunma Güçleri (HPG) Türk ordusunun gerilla alanlarına yönelik hava saldırısını doğrulayarak, herhangi bir kayıplarının olmadığını açıkladı. HPG, 'Gece saat 1.30-2.30 arası faşist Türk ordu savaş uçakları tarafından Zagros Eyaletine yönelik bir hava saldırısı gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen hava saldırısında, gerillalarımızın hiçbir kaybı yaşanmamıştır' dedi. HPG ayrıca uzun bir süredir sınır kesimlerine yığınak yapan 'faşist ordu birliklerinin', Oramar (Dağlıca) Karakoluna 110 araçlık bir askeri sevkiyat gerçekleştirdiğini bildirdi. ANF

SINIR IHLALLERI DEVAM EDIYOR... TURKIYE GUNEY'I BOMBALIYOR...

Türk uçakları Güney Kürdistan'ı bombaladı
Türk savaş uçaklarının sınırı geçerek Avaşin-Basyan bölgelerini bombaladığı bildirildi. Alınan bilgilere göre Türk savaş uçakları Duhok'un Amediye kazasına bağlı Avaşin ve Basyan bölgelerine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Saldırı sonucu bölgedeki sivil halka zarar gelip gelmediği konusunda bilgi alınamadı. Genelkurmay Başkanlığı da kendi internet sitesinde hava saldırısı yapıldığını doğruladı. HPG kaynakları hava saldırısında ilişkin henüz bir açıklamada bulunmadı. DUHOK-ANF

Bedenimiz kimindir?">Toplumcu Buduncu Düşünce Derneği Başkanı Rıfat Cenk Tozkoparan, Kürt nüfusunun gerilemesi için Kürtlere zorunlu doğum kontrolü uygulanmasını ve tersine zorunlu göç politikasının oluşturulmasını istiyor. Türkiye'de son yıllarda kadın bedeni üzerinden 'soy sürme veya soy kırma' politikalarına açıktan prim veren konuşmaların varlığı, toplumsal barış ve kadın özgürlük kazanımlarına dönük kaygıları da gündeme taşıyor. Refah-Yol hükümeti zamanında hükümete sunulan, 'artışın bu biçimde sürmesi halinde Kürt nüfusunun 2025'te Türklere eşit olacağı, 2050'de ise Türk nüfusunu geçeceği' yönüdeki MGK raporundan sonra artan bu tür demeç ve bildiriler, Türkiye'nin tehlikeli bir toplumsal eşikte olduğu yorumlarınıda güçlendirdi. Son günlerde kamuoyunda tartışmalara yol açan Başbakan Erdoğan'ın 'en az üç çocuk doğurun' çağrısının da dinsel faktörler dışında benzer bir iç kaygıdan beslenme ihtimaline vurgu yapılırken, geçen ay İzmir'de görülen bir dava soy-doğum-kadın arasındaki ataerkil tasarrufu yeniden gündeme getirdi. Kadın bedenini çocuk doğurma mekanizmasına indirgeyen ataerkil zihniyetin bu çıplak yansımaları kadın özgürlük kazanımlarının da ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu gösterdi. Buduncular davası İlki İzmir 9. Asliye Ceza Mahkemesi'nde 19 Mart'ta görülen, ikinci duruşması 2 Haziran 2008 tarihine ertelenen davanın konusunu 'Toplumcu, Buduncu Düşünce Derneği'nin 2006 Mayısı'nda 'Kürt Nüfus Artışı Durdurulsun!'çağrısıyla imzaya açtığı ve dağıttığı metin oluşturuyor. 'Ey Türk kadını ve erkeği uyuma! Sen azalıyorsun Kürtler çoğalıyor. Türkçülük için bir çocuk daha yap. Çünkü sen azalıyorsun, hainler, kapkaççılar, uyuşturucu satıcıları çoğalıyor, biz Arap ve Batı kültürü arasında sıkışan Türk insanına kendisini yeniden sevmeyi öğrenecek tek yolun ta kendisiyiz. Biz Kürt ve Çingene çetelerine ve yobazlara hak ettiği cevabı verecek Türkçü, toplumcu buduncularıyız' biçiminde ifadelerin yer aldığı metinle Kürt ve Roman nüfusunun kontrol altına alınmasını isteyen Buduncular Derneği, soykırım tartışmalarını yeniden gündeme taşırken, kadın bedeninin kontrol altına alınması talebiyle ırkçılık ilişkisini de apaçık ortaya koydu. İlgili bildiriden kaygı duyan barış, insan hakları ve demokrasi savunucusu farklı etnik kökenlerden bir grup İzmirli kadın ve erkeğin başvurusu sonucu açılan davanın ilk duruşması ise, ırkçılığın meşrulaşmasını sağlayan düşünüş biçimindeki absürdlüğü gözler önüne serdi. 'Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama' suçundan ve Dernekler Kanunu'na muhalefetten dernek ve yöneticileri hakkında açılan dava, 'teklik' anlayışının kabul gördüğü Türkiye'de özel bir yere sahip olduğunu daha ilk günden gösterdi. Nazi iktidarının ilk yıllarında Yahudi nüfusunun azaltılması ve Alman nüfusunun arttırılmasına dönük politika ve hedeflerinden feyz alan Türkçü Buduncu Derneği'nin soykırım ya da soy kontrol düşüncesi için esas nesne olarak kadını ele aldığı da ilgili bildiride ilk dikkat çeken husus oldu. Öteden beri 'Bedenimiz bizimdir' sloganıyla önemli mücadeleler yürüten ve kimi başarılar elde eden feminist kazanımların tersyüz edilme girişimi olarak değerlendirilen bildiriyle ilgili davaya Nezahat Paşa Bayraktar, Semra Uzunok, Abdulhadi Çetin, Şenay Tavuz, Canan Uçar, Zeki Gül, Nursel Aslan, Orhan Ayhan, Ayşe Şen, Günseli Kaya, Hacay Yılmaz, Mizgin Irgat, Nursel Aslan, Gülçiçek Güner, Naif Bektaş, Avrupa Çingene Hakları Merkezi Vakfı ve Helsinki Yurttaşlar Derneği müdahil olurken, henüz hiçbir feminist örgüt müdahil olma talebinde bulunmadı. Soykırımın ön adımları Toplumcu Buduncu Düşünce Derneği Başkanı Rıfat Cenk Tozkoparan'ın, bildiride geçen görüşleri tekrarladığı ilk duruşma milliyetçilik ve cinsiyetçilik değerlerinin eleştirildiği bir platform görevi gördü. Duruşmada evli ve iki çocuk babası Cenk Tozkoparan söylemlerinin dernek tüzüğüne uyumlu olduğunu belirtirken, derneklerini 7 Temmuz 2007'de feshettiklerini de belirtti. Duruşmada Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan herkesi Türk olarak tanımlayan, Türkiye'nin üniter ve laik yapısının saldırı altında olduğunu savunan Tozkoparan, ifadeleriyle mahkemede de ırkçılık yapmayı sürdürdü. Kürtlerin amacının Türkiye'yi Kürtleştirmek olduğunu iddia eden Tozkoparan, 'Tabii Kürtlerin sayısı artınca mafyalaşma da başlıyor. Göç ettikleri yerlerde mafyalaşmış haldeler. Bütün işler nerdeyse onların tekelinde. Bana kalırsa tek amaçları Kürt sayısını arttırıp Türklerden intikam almak olan bir Kürt'ten devlet bu vergiyi alamaz' dedi. Cinsiyetçi-ırkçı söylem ve taleplerini düşünce özgürlüğü sınırlarında değerlendiren Tozkoparan, 'Geçtiğimiz yıllarda belki hatırlarsınız devletin doğum kontrol uygulamasında olanları. Doğum kontrol hapları çiçeklere gübre, prezervatifler çocuklara oyuncak olmuştu. Bana kalırsa sonuç alınamayacak nafile bir uygulama olur. Devlet başka çözüm yolları aramalı' sözleriyle de devleti Kürt nüfusunun azaltılmasında daha etkin formüller aramaya davet etti. Atatürk döneminde Bölge'deki isyanların sert bir biçimde bastırılmasının ardından üniter yapıyı rahatsız etmeyecek şekilde Kürtlerin Anadolu'ya ve Batı'ya doğru serpiştirilip, göç ettirildiğini de sözlerine ekleyen Tozkoparan, 'Bu çoğunluğun (Türkleri kastederek) azınlık durumuna düşmemesi için... Kürt nüfusun artışının durdurulmasını devlete bir öneri olarak sunduk. Bunu Anayasa'daki ifade özgürlüğümüzü kullanarak sivil toplum örgütü olarak sunduk' dedi. Tozkoparan'ın ifadesinde en çok absürd olan diğer söylem ise Türkler dışındaki etnik yapıların nüfus artışının durdurulması talebini selfdeterminasyon (Kendi kaderini tayin hakkı) prensibine bağlaması oldu. Tozkoparan'ın mahkemede verdiği ilginç ifadeler, Türk Nazi grubunun düşünceleriyle paralellik arzediyor. Türk nasyonal sosyalistlerinin 'Bugün Türk ulusunu bekleyen en büyük tehlike hızla artan Kürt nüfusudur. Kürtler 5-6 olan çocuk ortalamalarıyla refah seviyemizi düşürdükleri gibi ulusal varlığımızı da tehlikeye atıyorlar. Batı illerine gelen 5-6 hatta 7 çocuk ortalamasına sahip Kürtler hızla kolonileşiyor. Kapkaç, hırsızlık, kadınlara sarkıntılık, cinsel taciz, tecavüz suçları yaygınlaşıyor. Kavga çıkartıp kavgalara gruplar halinde giriyorlar. En ufak bir tartışmada Türklere karşı birbirlerini tutuyorlar. İşlerimizi elimizden alıyorlar. Adana' dan Antalya' ya kadar olan şehirlerimiz şimdiden elden çıktı ve Güneydoğu şehirlerini andırıyor. Bu duruma son vermek için bir şeyler yapmak şart' sözleri ise geçen hafta Akdeniz Üniversitesi'ndeki provokasyonda açığa çıkan yaklaşımların nereden beslendiğini de gösteriyor. Türkçü Buduncu dernek başkanı ve Türk Nazileri, Kürtlerle ilgili çözüm için devlete şimdilik iki yol öneriyorlar. 'Devlet Kürtlere zorunlu doğum kontrolü uygulasın ve tersine zorunlu göç politikası oluştursun.' Müdahiller şok oldu İzmir'de görülen ilginç davada ırkçılık ve cinsiyetçilik yaklaşımlarının mahkemede açıkça savunulmasına en çok şaşıran ise başvurucular oldu. Davaya ırkçılığa duydukları ortak tepkiyle müdahil olan davacılar, özellikle Tozkoparan'ın büyük rahatlıkla yaptıkları işi savunmasına tepki gösterdiler. Mahkemede, durumun Nazi'lerin iktidarı ele alışıyla birlikte Almanya'da bir arada yaşayan Yahudilerin, Romanların ve Almanların birbirlerine kırdırılması sürecini çağrıştırdığını kaydeden davacı Günseli Kaya, 'Kadının doğuracağı çocuk sayısı kadının kendi bedeni üzerindeki denetiminden başka bir güce bağlı olamaz. Bu etnik kökeni ve ulusal aidiyeti ne olursa olsun bütün kadınlar için böyledir. Buduncularsa yaptığı eylemlerde 'Kürt nüfusu durdurulsun' talebiyle devletten Kürt kökenli kadınların doğurganlığı üzerinde denetim istemektedirler. Bu Türk milletinin başka ulusal aidiyetler üzerindeki kadın haklarının feda edilmesi ve hiçe sayılmasıdır ve ayrımcılığın ta kendisidir' dedi. Türkiye'nin yüzleşilememiş tarihinin de gündeme geldiği mahkemede Semra Uzunok'un ifadesi, ırkçılık kurbanı acı hik‰yeleri gün yüzüne çıkardı. Sosyalist bir Boşnak olduğunu ve bildiriyi okuyunca dehşete düştüğünü anlatan Uzunok, 'Ben Boşnak olarak soykırıma uğramış bir ulusun ferdiyim. Tarihsel olarak da Sivas olayında sağ kurtulanlardan birisiyim. Bu bildiriler Sivas olayında dağıtılan bildirilerle benzerlik gösteriyor' dedi. Müdahillerden Şenay Tavuz ise söz konusu bildirinin ve çağrılarda yer alan ifadelerin Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne de aykırı olduğunu bildirirken, 'Ne yazık ki her dönemde Başbakanlık düzeyinde dahi kadınların doğurganlığı tartışmaya açılıp erkek egemen sistemin denetimi altına sokulmaya çalışılmıştır' dedi. Canan Uçar, 'Kürtlerden kitle veya kütle gibi bahsederken, benim aklıma bu serpiştirme sırasında kaybettiğimiz büyükanne, büyük babalarımız geldi. Bu zihniyetin yaptığı Ermeni tehcirinde yitirdiğim anneannem aklıma geldi' diyen Avukat Canan Uçar ise, 'Kendini ait hissetmekte zorlanan bir Kürt nüfusun olduğu açıktır, ayrıca bundan önce 28 kere de itiraz etmiştir. Son itirazında kendi halkıyla 25 yıldır devam eden mücadelede devlet 5 milyon Kürt halkını 'Terörle mücadele' adı altında yerinden söküp atıp metropollere sunarken hiçbir sosyal projede üretmemiştir. Bunların açtığı yaraları da bu ırkçı-kafataşçı zihniyetle çözümleyemeyiz. Benim Kürt, kadın, Alevi kimliklerim incinmiştir' dedi. Davada müdahillerin avukatı Murat Dinçer ise, ırkçı bir anlayışla karşı karşıya olunduğunu belirterek, 'Derneği kurma sebepleri Türk olmayan unsurların ve grupların Türkiye'de çoğalmalarını engellemek ve belki de uzun vadede onları yok etmektir, bu nedenle yaptıkları iş soykırım değilse de soykırım kışkırtıcılığıdır' dedi.

Bütün hile ve engellere rağmen Kürtlerin Meclis'e girmesini önleyemeyen devlet, şimdi DTP'lileri parlamentodan atmak için her yolu deniyor. Bu amaçla harekete geçen savcıların hakkında fezleke hazırlamadıkları tek DTP'li milletvekili kalmadı..

Erdoğan'ın 'üç çocuk yapın' çağrısının altında gizlenen Kürt nüfusu korkusu

">Erdoğan'ın korkusu Kürt nüfusu!Türkiye'yi yöneten biri eski, diğeri yeni iki lideri görüş ayrılığına düşüren 'çocuk' konusunun arka planında yatan gerçek ne? Erdoğan'ın 'Türk milletinin devamı' şeklindeki ifadesi ve verdiği 2037 tarihi ne anlama geliyor? Erdoğan'ın açıkça dile getiremediği, dilinin altındaki bakla aslında Kürt nüfusu. Hakkındaki dava nedeniyle partisi kapatılma riskiyle karşı karşıya bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bugünlerde gündeminde hararetli bir başka konu daha var. O da, 'çocuk kampanyası.' Erdoğan bir süredir 'En az üç çocuk yapın' çağrısını sık sık tekrarlayarak, bu konuyu özellikle gündemde tutmaya çalışıyor. Uzun yıllar ülkeyi yöneten 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise, 'Herkes bakabileceği kadar çocuk yapmalı' sözleriyle tartışmaya katıldı. Demirel, 'Bakamayacağınız halde 3 çocuk sahibi olursanız o çocuklar sokaklara düşer, tinerci olur. Yolsuzluklara bulaşır' derken, Erdoğan'ın buna yanıtı, 'Siz tinerci mi oldunuz, yolsuzluklara mı bulaştınız?' oldu. Böylece Erdoğan'ın sözleri Demirel'le arasında karşılıklı bir tartışmaya dönüşmüş oldu. 'Erdoğan beni anlamadı' diyen Demirel, 'Daha sağlıklı, daha zengin, daha eğitimli, işi olan bir toplum mu istiyorsunuz? O zaman herkes bakabileceği kadar çocuk yetiştirsin' diyerek, tavrını sürdürdü. Aile planlamasının bir ülkedeki nüfusu azaltma meselesi olmadığını, çocuk ve anne ölümlerini önlemenin de en önemli şartı olduğunu söyleyen Demirel, son 25 yıla bakıldığında, dünyada ortalama doğurganlık oranının yüzde 4.8'den 2.6'ya, Türkiye'de ise doğurganlığın geçen 25 yıl zarfında yüzde 5.1'den 2.3'e düştüğüne işaret etti. Artan nüfusa iş bulmak gerektiğini, bir kişiye istihdam yaratmanın maliyetinin 100-150 bin dolar civarında olduğunu ifade eden Demirel, Türkiye'de yılda bir milyon civarında çocuk dünyaya geldiğini, yüzde 5'lik bir büyüme ile ancak 500 bin kişiye istihdam yaratılabildiğini belirterek, 'Burada bir tercih yapmak durumundasınız, acaba daha çok işsizlik, yoksulluk, eğitilmemişlik ve daha çok muhtaç insan mı elde etmek istiyorsunuz? O zaman çoğalın' diye konuştu. 'Türk milletinin devamı' Demirel'in bu sözleri üzerine Erdoğan, 'Türkiye'nin gücünü, Türk milletinin devamını isteyen karşı çıkmamalı. En az üç diyorum' diyerek, tartışmayı etnik çağrışımlar içeren farklı bir boyuta taşıdı. Erdoğan, sözlerine karşı çıkanların bu ülkenin yararını ve geleceğini düşünmediğini savunarak, şunları söyledi: 'Bu gidişle 2037 yılında Türkiye yaşlı nüfus haline gelecek. Rakamla, bilgisel konuşuyorum. Bugün Avrupa ağlıyor ve 'Biz yanlış yaptık' diyor. Türkiye'yi de birileri bu oyuna kurban etmek istiyor.' Bölge, ülke ortalamasının üzerinde Peki Türkiye'yi yöneten biri eski, diğeri yeni iki lideri görüş ayrılığına düşüren 'çocuk' konusunun arka planında yatan gerçek ne? Erdoğan'ın 'Türk milletinin devamı' şeklindeki ifadesi ve verdiği 2037 tarihi ne anlama geliyor? Erdoğan'ın açıkça dile getiremediği, dilinin altındaki bakla aslında Kürt nüfusu. Erdoğan, 'Türk milletinin devamını isteyenler karşı çıkmamalı' derken bunu kastediyor. 'Rakamla, bilgisel konuşuyorum' diyerek, devletin nüfus projeksiyonuna dair yaptığı araştırmalara dayandığının mesajını veriyor. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün araştırmalarına göre, Türkiye'nin ortalama doğurganlık hızı 2.2 düzeyinde. Bu rakam bir kadının sahip olduğu ortalama çocuk sayısını ifade ediyor. Türkiye genelindeki bu oran bölgelere göre nasıl bir seyir izliyor? Aynı araştırma verilerine göre Batı illerinde özellikle kentlerde 1.8 olan bu oran, Bölge'de 3.65. Yani ortalama çocuk sayısı Türkiye genelinde düşerken, Bölge'de bu sayı ülke ortalamasının üzerinde seyrediyor. Örneğin İstanbul'da doğurganlık 1.8 olarak belirlenirken, GAP Bölgesi'nde bu oran 4.19 düzeyinde. Bölge'de en düşük doğum oranı 1.8 ile Dersim'de gerçekleşiyor. Nüfusu Kürtler ayakta tutuyor Bu verilerin ortaya koyduğu sonuç şu: Doğurganlık oranı Batı'da düşerken, Kürt illerinde düzeyini koruyor. 1990'lar sonrası yaşanan iç göç hareketi göz önünde bulundurulduğunda Batı'daki 1.8 olan doğurganlık oranı içinde de yine Kürt nüfusunun kayda değer bir etkinliği var. Bir başka ifadeyle Türkiye'nin demografik yapısını doğurganlık oranını koruyan Kürt nüfusu ayakta tutuyor. İşte devleti kaygılandıran ve yeni nüfus politikaları oluşturmaya iten de Kürt nüfusunun demografik yapı içindeki bu ağırlığı. Başbakan Erdoğan'ın ifade edemediği gerçeği bu veriler ortaya koyuyor. Eğer batı ile doğu arasındaki bu doğurganlık farkı kapanmazsa 2030'larda Kürtlerin oranının genel nüfus içerisinde önemli bir düzeye ulaşacağı tahmin ediliyor. 'Kürt-Türk nüfusu 2030'da eşitlenecek' Erdoğan'ın sözlerinden Kürt nüfusunun genel demografik yapı içerisinde ulaşacağı düzeyin devletin labirentlerinde ciddi bir biçimde analiz edildiği anlaşılıyor. Nitekim bunu yansıtan görüşler zaman zaman ortay atılmıyor değil. MHP İstanbul Milletvekili, emekli büyükelçi Gündüz Aktan da, üç yıl önce Kürt nüfusunu gündeme getirmişti. Devlete strateji oluşturan Avrasya Stratejik Araştırmalar Kurumu'nda da görev alan Aktan, 24 Kasım 2005 tarihli Radikal Gazetesi'ndeki köşesinde aynen şu görüşleri savunuyordu: '...Asıl önemli sorun Bölge nüfusunun Türkiye geneline oranla birkaç kat yüksek olması. Bunda PKK'nin siyasi amaçlı çoğalma söyleminin etkisi var. Öte yandan, Bölge kadınının belki de dünyada eşi benzeri görülmeyen ölçüde aşağı statüsü ve bu bağlamda çokeşliliğin yaygınlığı nüfus artışını rekor düzeye çıkarıyor. Doğu ve Güneydoğu'daki Kürt nüfusun bu artış hızıyla 2025'te ülkenin geri kalan nüfusuna eşit olacağı hesaplanıyor. İyimser tahminler Kürtlerin bu hedefe en geç 2035'te ulaşacağını gösteriyor...' Aktan'ın dile getirdiği bu görüşlerin devletin ilgili katlarında süzgeçten geçtiği bir gerçek. Burada dikkat çekici bir nokta var. O da, Aktan'ın dile getirdiği 'Kürtlerin nüfusunun ülkenin geri kalan nüfusuna eşitleneceği' 2035 tarihiyle, Başbakan Erdoğan'ın verdiği 2037 tarihlerinin hemen hemen aynı olması. Erdoğan, 'Böyle gidersek 2037'de Türkiye Avrupa ülkeleri gibi yaşlı nüfusa dönüşecek' demişti. Erdoğan'ın 'üç çocuk yapın' çağrısının altında gizlenen Kürt nüfusu korkusunu Gündüz Aktan'ın 3 yıl önce kaleme aldığı bu yazıda görmek mümkün. Erdoğan'ın 'çocuk kampanyasını' özellikle Batı illerindeki gezilerinde sık sık tekrarlaması, 'Türk nüfusunda artışı teşvik etme' faaliyeti olarak dikkat çekiyor. MGK'de ele alınmıştı Biraz daha gerilere gidilecek olursa Kürt nüfusuna dair tehdit algılaması ilk olarak 1996'daki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında gündeme gelmişti. MGK Takip ve Yönlendirme Kurulu'nun 20 Kasım 1996'daki 'Sorunlar ve Çözüm Önerileri' başlıklı raporunda, Kürt nüfusuyla ilgili şu ifadeler yer almıştı: 'Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. Kürt nüfusu 2025'te toplam nüfusun yüzde 50'sinin üzerine çıkma eğiliminde. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, bunun da milletvekili sayısına oranlaması uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir. Bölge'de nüfus planlaması seferberliği elzemdir. Az çocuğa prim ve çok çocuğa vergi gibi radikal önlemler gereklidir.' MGK'nin 1996'daki bu raporunun ardından Bölge illerinde 'nüfus ve aile planlaması' adı altında doğurganlık oranını düşürmeye dönük, kısırlaştırma da dahil bir dizi tedbir devreye sokulmuştu. Göç tehdit olarak görülüyor! Kürt nüfusundaki artış 9 yıl sonra 2005'teki MGK toplantısında da bir kez daha gündeme geldi. MGK Genel Sekreterliği'nin hazırladığı 40 sayfalık 'Güneydoğu Eylem Planı'nda yer alan 'Kürt nüfusunun artış hızı' başlıklı raporla, Bölge'nin doğurganlık oranı masaya yatırılmıştı. Bununla bağlantılı olarak MGK'de göç sorunu da ele alındı. Jandarma Genel Komutanlığı'nın kurula sunduğu raporda, göç ve nüfus hareketleri masaya yatırılarak, göç alan bölgelerdeki muhtemel nüfus artışları üzerinde durulmuştu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök de 20 Nisan 2005'te Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada, göçü iç tehdit unsurlarından biri olarak değerlendirerek, şunları kaydetmişti: 'Göç eden vatandaşlarımızın bir bölümü, toplumun bütünüyle entegre olmak yerine, maalesef kendi etnik ve mezhepsel kimliklerini öne çıkarmaktadırlar. Bu gibi davranışlar, toplumsal bütünlük yerine ayrışmaya neden olmakta ve büyük bir güven sorunu yaratmaktadır. Ayrıca; köylerden şehirlere göç sonucu oluşan varoşların sorunları, iç tehdit unsurlarının istismar edebilecekleri bir ortam oluşturmaktadır... Bu durum göç edenler ile yerli halk arasında artarak devam eden iletişim ve kaynaşma noksanlığı ile menfaat çatışması gibi sorunlar yaratmakta, bu illerin emniyet ve asayişi ile kamu düzenini olumsuz yönde etkilemektedir.' Göç haritası çıkarıldı İç göç hareketi ve nüfus artışının masaya yatırıldığı 2005'teki MGK toplantısının ardından Devlet Planlama Teşkilatı'nın talebi doğrultusunda Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'ne, 'Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması' yaptırıldı. Araştırma, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Hakkari, Mardin, Muş, Siirt, Şırnak, Dersim, Van, Adıyaman ve Ağrı'nın yanısıra göç alan Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi büyükşehirleri kapsadı. Yerinden olan kişilerin göç etmeden önceki yerleşim yerlerine, göç ettikleri yerlere, göç öncesi ve sonrası nitelikleriyle sayılarına ilişkin bilgileri tespit eden araştırma sonuçları açıklanmadı. Göç haritasını çıkartan bu araştırmanın sonuçlarının halen gizli tutulması dikkat çekiyor. Genç nüfusta azalma eğilimi Uzmanlara göre, Türkiye'deki ortalama doğurganlık oranı 2.1'in altına düşme eğiliminde. Nüfus projeksiyonlarına göre; 2.1 oranı nüfusun kendisini yenileme düzeyi olarak kabul ediliyor. Avrupa'da birçok ülkede bu oran 2.1'in altına indi. Uzmanlara göre, Avrupa'nın şuan Türkiye değerlendirmesinde nüfus faktörü de önemli yer tutuyor. Nüfusun fazla olması ve genç nüfustan oluşması AB'yi düşündürüyor. Uzmanlara göre; yüksek nüfuslu bir Türkiye'yi AB'ye almak bir açıdan risk getirirken, bir açıdan da kendi genç nüfus eksikğini kapatmak için de bir denge unsuru oluşturuyor. Birleşmiş Milletler'in yaptığı projeksiyonlara göre de, şuan 12.5 milyon olan 15-24 yaş arası gençlerin sayısı 2010 yılında 13.7 milyon ile zirve yaptıktan sonra azalmaya başlayacak. Yine aynı tahminlere göre; 2040 yılında 15-64 yaş arası, yani çalışma yaşındaki nüfus en üst düzeye ulaşarak 64.8 milyonu bulacak. BM, düşen doğum oranlarına bağlı olarak nüfusun bu tarihten sonra azalacağını ve 65 yaş üstü nüfusun 15-24 yaş arası nüfustan daha fazla olacağını ileri sürüyor. .