Kürtler İçin Umum Müfettişliği Kuruldu [25 Haziran 1927]

Mustafa Kemal, kendi emriyle kurulan Umum Müfettişliği’ne atadığı İbrahim Talî Öngöre ile birlikte (1927). 1925′te Şeyh Said Efendi liderliğinde başlatılan ve 46 kişinin idam edilmesiyle son bulan Kürt isyanı sırasında Türkiye Cumhuriyeti, Kürt illerine karşı sert yaptırımlara başladı. Kürt illerine müdahale etmek istemeyen Fethi Okyar başkanlığındaki hükümetin feshedilmesi ve yerine İsmet İnönü başkanlığındaki kabinenin getirilmesiyle başlayan süreç, 24 Mart 1925′te Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri’nin Kuruluşu Yasası’nın kabülüyle devam etti. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Dersim mebusu Feridun Fikri Bey’in ısrarla karşı çıktıkları yasa tekliflerinin oylamasında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekilinin tamamı olmak üzere 60 kişi oylamada ret oyu kullandı. Cumhuriyet Halk Fırkası’na bağlı 92 milletvekilinin kabul oyuyla yasalaşan teklif, Kürt illerinde sıkıyönetim uygulaması öneriyordu. İki yıl yürürlükte kalmak kaydıyla çıkarılan yasanın çalışma süresi dolunca yerine İsmet İnönü’nün teklifiyle Genel İnspektörlük (Umum Müfettişliği) kurulmasına karar verildi. Kürt illerini uzun süre hakimiyet altında tutacak olan Umum Müfettişlikleri’nin resmi gazetedeki ilanı. İlanda, Cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal’in, bakan olarak İsmet İnönü, Abdülhalık Renda, Mahmut Esat Bozkurt, Mustafa Necati Uğural, Şükrü Saraçoğlu, Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Refik Saydam, Mustafa Rahmi Köken ve Behiç Erkin’in imzaları bulunmakta. (27 Kasım 1927) İsmet İnönü’nün “Bölgede daha güçlü bir yönetim kurulması gerekmektedir” sözüyle gerekçelendirilen teklif, 25 Haziran 1927 tarihinde Umum Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun adıyla kabul edildi. Kanun, 27 Kasım 1927′de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve Bakanlar Kurulu tarafından imzalandı. Bu kanuna göre kurulacak müfettişlik, Elaziz (Elazığ), Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbekir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı. Bu illerin seçilmesinin sebebi ise Kürt isyanlarının bu merkezlerden yayıldığı kanısıydı. Umum Müfettişliği’ne Mustafa Kemal’in emriyle İstanbul milletvekili Dr. İbrahim Talî Öngören beş yıl bu görevde kalmak üzere atandı. 1934′te Trakya’da kurulan İkinci Umum Müfettişliği’nin ardından 1935′te Erzurum, Kars, Erzincan ve Ağrı gibi Kürt illerini de kapsayan üçüncü müfettişlik kurulur. 1936′da Bingöl, Dersim, Elaziz ve Erzincan illerini kapsayan Dördüncü Müfettişlik kurulur. Birinci Müfettişlik’e 1935′te İbrahim Tali Öngören’in yerine Abidin Özmen, Üçüncü Müfettişlik’e Yunanlılara ilk kurşunu attığı söylenen Hasan Tahsin Uzer, Dördüncü Müfettişlik’e de Koçgirî İsyanı’nı bastıran Türk ordu birliklerinin komutanlarından Nurettin Paşa’nın oğlu olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Dikkat çeken bir başka nokta ise müfettişliklerin kuruluş zamanlarıdır. İlk Umum Müfettişlik, Şeyh Said İsyanı’ndan sonra; Üçüncü Umum Müfettişliği, Ağrı İsyanı sırasında; Dördüncü Umum Müfettişliği ise iktidarın Dersim’e yönelik harekat hazırlıkları sırasında kurulmuştur ve bu müfettişliğe sadece korgeneral rütbesine erişebilmiş askerler atanabilmekteydi. Dördüncü Umum Müfettişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan Dersim’de Kürtlerle konuşuyor (1937).

Umum Müfettişlikleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk otuz yılında Kürtlere bakış açısını ve sorunları çözmedeki yaklaşımını çok açık bir şekilde ortaya koyan bir kurum olarak önemlidir. Çünkü Kürtler üzerinde uygulanan politikalarda bu kurumun söz sahipliği her zaman en üst düzeydeydi. Nitekim 7 Aralık 1936′da Ankara’da başlayan ve 22 Aralık 1936′ya kadar devam eden Umum Müfettişlikleri Toplantısı, Dersim İsyanı’nın bastırılmasına hazırlıkların yapıldığı bir toplantıydı ve Abdullah Alpdoğan’ın sunduğu raporda yer verdiği şu satırlar, cumhuriyetin Kürtlere yaklaşımını ortaya koymaktaydı: “… Soyadı Kanunu Kürt mıntıkasında Türk soyu adları soyadı olarak halk verilmekte ve bu adlarla kendileri çağrılarak tatbik edilmektedir. … Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskanları düşünülüyor. … Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız.”

25 Haziran 1927′de bir kanunla kurulan müfettişlikler, 22 Mayıs 1950′de iktidara gelen Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti hükümetinin bir icraatı olarak 1952 yılında resmen yürürlükten kaldırıldı. Demokrat Parti’nin Diyarbekir milletvekili Mustafa Remzi Bucak, yasanın kaldırılacağı gün, meclis kürsüsünden milletvekillerine şöyle sesleniyordu: “… Umum Müfettişlikler bu memleketin siyasi idare tarihinde kapkara bir leke olarak yer almaktadır. Bu bakımdan Umum Müfettişlikler, idare ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görememişlerdir…”

Güney Kürdistan bombalandı

TÜRK TOPÇULARI, KÜRT KÖYLERİNİ ŞİDDETLİ BİR ŞEKİLDE TOPA TUTTU. PNA-Türk ordusunun Dohuk’a bağlı Amediye’ye yakın bazı köyleri şiddetli bir şekilde topa tuttuğu bildirildi. Bombalanan köylerde birinin Deraluk nahiyesine sadece 1 kilometre uzunlukta olduğu belirtildi. Bombardımanlara ilişkin PNA’ya demeç veren Sınır Muhafaza Komutanlığı yetkililerinden Said Haci, Türk ordusunun dün akşam saat 03:00’da Geli Tubız Ağa, Pışta Nızdur, Baluka ve Sarka Xırapı köylerini şiddetli bir biçimde bombardıman ettiğini bildirdi. Haci, bombardımanlarda herhangi bir can kaybının meydana gelmediğini söyledi. Öte yandan, Türk topçularının Dereluk nahiyesine bağlı Reşawa, Hituti, Ginı ve Zılı köylerini şiddetli bir şekilde top tuttuğu belirtildi. Reşawa köyünün Dereluk’un merkezine sadece 1 kilometre uzaklıkta olduğu belirtildi. Bombardımanlarda herhangi bir can kaybının yaşanmadığı belirtildi.

Gönderen: rizgarionline Tarih: 08.10.2007 Saat: 11:17 Katkıda Bulundu rizgarionline Rizgarî Online*/Başkan George W. Bush cuma günü Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a Birinci Dünya Savaşı döneminde 1.5 milyon Ermeni’nin ölümünü soykırım olarak niteleyen Kongre'deki yasa tasarısına şiddetle karşı olduğunu söyledi. Bush ve Erdoğan, çarşamba günü Temsilciler Meclisi'nin Dış İlişkiler Komitesine gelecek olan yasa tasarısıyla ilgili bir telefon görüşmesi yaptılar. Tasarının onaylanması bekleniyor. Beyaz Saray Sözcüsü Gordon Johndroe, Bush'un, "Kabul edilmesi halinde, ABD'nin Türkiye ile olan ilişkilerine zarar verecek olan tasarıya karşı olduğunu tekrarladığını" söyledi. Johndroe, Bush'un, Ermeni olaylarının 20. yüzyılın en büyük trajedilerinden biri olduğuna, ancak bu olayların bir soykırım olup olmadığı kararının verilmesinin "yasamanın değil, tarihi incelemenin konusu olması gerektiğine" inandığını söyledi. Tarihçiler, Birinci Dünya Savaşı sırasında 1,5 milyon Ermeni’nin Osmanlı Türkleri tarafından öldürüldüğü tahmininde bulunuyorlar. Olay, soykırım konusunda bazı bilim adamları tarafından büyük ölçüde 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak görülüyor. Türkiye, ölü sayısının abartıldığı ve ölenlerin iç savaş ve kargaşa kurbanları olduğunu belirtiyor, ölümlerin soykırım olduğunu kabul etmiyor. Osmanlı Türkiye'sinde azınlık olan Ermenilerin ölümü, 1915 yılından, 600 yıllık imparatorluğun kalıntılarından modern Türkiye'nin doğduğu 1923 yılına kadar sürmüştür. ABD Dışişleri Bakanlığının Türkiye ile ilişkilerden sorumlu üst düzey yetkililerinden birisi, ABD'nin, soykırımın olduğunu kabul ya da reddetmek gibi bir konumda olmadığını söyledi. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanı Yardımcısı Daniel Fried, "Bu tasarının, ne tarihi gerçeğin amacına, ne Türk-Ermeni barışına ne de ABD'nin çıkarlarına yararı olacağına inanıyoruz" dedi. Freid, Türklerin tasarının kabul edilmesine gösterecekleri tepkinin çok sert olabileceğini ifade etti. Tasarı, bir NATO müttefiki olan Türkiye ile ilişkilere "ciddi zarar" verebilir ve ABD'nin Türkiye'nin komşusu olan Irak'taki savaş çabalarını da zedeleyebilir. Tasarı büyük ölçüde sembolik ve dış politikada bağlayıcılığı da yok. Benzer tasarılar daha önce de önerilmiş ama Meclisten geçmemişti. Fakat çarşamba günü Dış İlişkiler Komitesine gelecek olan tasarının, Demokratların kontrolündeki Temsilciler Meclisi'nden geçme şansının yüksek olduğu görülüyor. *İnternational Herald Tribune gazetesi/05 Ekim 2007 Hazırlayan: Kaya Vural

Gayrimüslim Kürtler Köle Pazarlarında [1847]

1847′de Bedirxan Bey’in Kürdistan’ı bağımsızlık ilanına sert bir müdahale ile karşı çıkan ve ayaklamayı bastıran Osmanlı Devleti, Bedirxan Bey, Mehmûd Xan ve maiyetindekileri aileleriyle birlikte Girit ve Ruscuk’a sürgüne gönderdi. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, bastırılan isyan ardından bölgede çeşitli düzenlemelere gitti ve Abdülmecid’in isteği üzerine Kürdistan Eyaleti’ni yeniden düzenledi. Mustafa Reşit Paşa, bu dönemde İngilizlerden etkilenerek halen devam eden köle ticaretine karşı geldiyse de devlet eliyle, Bedirxan Bey’e destek vermiş Yezidi, Hristiyan, Nesturî ve Yakubî Kürtlerden oluşan birçok tutsak, kadın ve çocuklarla birlikte Diyarbekir, Musul ve Bağdat pazarlarında köle olarak satıldı.

Bu olay Bâbıâli’de tartışmalara yol açtı. İngiltere başta olmak üzere Avrupalı ülkeler köle satışına karşı girişimde bulundular. İstanbul’daki tartışmalar neticesinde durumun İslam şeriatına uygun olmadığı resmen beyan edildiyse de sonuç pek farklı olmadı. 1847-1848 yılları arasında yaşanan köle satışları olayı üzerine Meclis-i Vâlayı Ahkâm-ı Adliye, Diyarbekir Mutasarrıflığı ve fetvahâne arasında sert tartışmaların bulunduğu yazışmalar yapıldı. Halen Başbakanlık Arşivi İrade Koleksiyonu’nun Meclis-i Vâla bölümünde 2961 nolu dosyada kayıtlı bulunan bu yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla isyan sonrası tutuklanan ve köle olarak satışı yapılanların garimüslim Kürtlerden oluştukları ve Bedirxan Bey’in liderliğini yaptığı isyana destek oldukları, gayrimüslim olduklarından dolayı da satılmalarının devlet nezdinde meşru olduğu görülmektedir.

Osman: Kürtler Irak’ta coğrafi temelde bir Federalizm’den yana

‘’ PNA-Kürdistan İttifakı Listesi Üyesi Dr. Mahmut Osman, Kürtlerin Irak’ta etnik temeli Federalizm’den yana olmadığını söyledi. Osman, Kürtlerin Irak’ta coğrafi temelde bir Federalizm’den yana olduğunu söyledi. Osman, yaptığı açıklamda, ‘’Kürtler coğrafi temelde Federalizmi sadece kendileri için değil bütün Iraklılar için istiyor’’ dedi. Gazetecilere konuşan Osman, Irak’ın etnik temelde bölünmesinin ABD yönetiminde ve İngiltere’nin de katılımıyla 1992’deki Viyana Kongresi’nde ele alındığını söyledi.

Jîn Dergisi Çıktı [Ekim 1918]

1918 yılının ekim ayında İstanbul’da bir grup Kürt vatanseveri tarafından kurulan Jîn Dergisi, yayın hayatına başladı. Çıkış amacı Siverekli Hilmi’nin “Kürt Gençliğine Hitap” başlıklı yazısında “yüzyıllardan beri ihmal edilen Kürt halkının tarihsel yaşamına, ulusal haklarına, edebiyat ve sosyolojisine ilişkin yayında bulunmak” olarak belirtilen dergi toplam 25 sayı yayımlandı.

2 Ekim 1919’da çıkan son sayısından sonra hükümetin baskıları sonucu kapatılan derginin ilk 20 sayısını Kürt Teali Cemiyeti’nin kurucularından Müküslü Hamza, son 5 sayısını da Memduh Selim Bey yönetmiştir.

Kürtçe ve Osmanlıca olmak üzere iki dilde yayın yapan dergide Kürtçe’nin Soranî ve Kurmancî lehçeleri kullanılmaktaydı. Kürt Divan Edebiyatı’nın önemli şairlerinden Ehmedê Xanî ve Melayê Cizîrî gibi ustaların yanında Fecr-i Atî’nin önemli şairlerinden Piremerd (Süleyman Tevfiq) şiir ve şiir üzerine yazdıklarıyla katkı sunarken, Xelîl Xeyalî tarih, mitoloji, sosyoloji, dilbilim ve felsefe ile ilgili makaleler yayımlıyordu. Abdurrahman Rahmî, Kemal Fewzî, Ezîz Yamulkî, Lawê Reşîd, İhsan Nurî, Kamuran Alî Bedîrxan, Qadizade Mustafa Şewkî, Hıznîyê Dersimî, Minayê Cizirî, Qadizade Latîf Zahoyî ve Abdullah Cevdet’in içinde bulunduğu yazar kadrosundan Siverekli Hilmi, Kürt atasözleri ve deyimleri üzerine yaptığı çalışmalarla dikkat çekiyordu. Toplam üç hikayenin yayımlandığı dergide dikkat çeken ilginçliklerden biri de Kemal Fewzî’nin “Altın Kaküllü Çocuk” adlı hikayesidir. Her yönüyle masal ve mitoloji arasında gidip gelen bu hikâyeyi Kemal Fewzî, Kürdistan’dan derlemiş ve daha sonra Türkçeye çevirerek hikâyeleştirerek yeniden yazmıştır. Kemal Fewzî bu hikayeyi yayınlamadan önce masallarla ilgili yaptığı çalışmaları aktarmış ve Kürt Masalları hakkında üç sayfalık bir yazı kaleme alarak Kürtler ve diğer ulusların mitolojilerinde ortak noktalar olduğunu vurgulamıştır. Özellikle Kürt ve Yunan halklarının masalları arasındaki kuvvetli bağ üzerinde duran Fewzî, “Yunanlılarda titanlar ne ise Kürt masallarındaki yedi başlı devler de odur” gibi bir yorumda bulunmaktadır. Fewzî, Kürt masallarıyla ilgili yazısında “Kürt masal ve efsanelerini bildiğim, toplayabildiğim kadar Jîn’in saygıdeğer sayfalarına ve mitoloji bilginlerinin gözleri önüne serip insaf ve incelemelerine sunacağım. İhtimal bu yazılarda, Diyarbekir’in güzel Kürt efsanelerini “Dede Korkut” masallarına uydurarak değiştiren nankör bir Diyarbekirli’nin de insafsızlığı meydana çıkacaktır.” diyerek Ziya Gökalp’i eleştirir.

Jîn Dergisi’nin Önemli Yazılarından

Jîn 1918’de yayımlanmaya başladığında çevredeki bütün halklar kadar Kürtler de savaş sonrası sıkıntılarla mücadele etmekteydi. Savaş sonrası dağılan, dağıtılan Kürtlerin mevcut durumları Jîn’de sürekli gündeme getiriliyordu. Jîn ilk sayısı savaş psikolojisini görmek açısından önemlidir. Dağınıklık, yoksulluk ve yoksunluktan şikayetin olduğu dergide, Kürt aydınları Amerika’ya övgülerde bulunurlar. Bir Kürt imzasıyla yayımlanan “Kürtler Uykuda Değil” başlıklı yazısında Dr. Abdullah Cevdet, Amerika Cumhurbaşkanı Thomas Woodrow Wilson’u takdir eder. Bunun sebebi elbette ki Wilson’un kendi adıyla bilinen ve savaşı noktalayan on dört maddelik ilkeleridir. Bu ilkelerden on ikincisi Osmanlı ile ilgilidir ve Kürtleri yakından ilgilendirir. Bu maddeye göre Osmanlı’nın Türk olan kısımlarının egemenliği sağlanacak, Türk olmayan ve Türklerin boyunduruğunda yaşayan halkların da özerk gelişimi için her türlü olanak verilecekti. Abdullah Cevdet yazısında şu cümlelere yer vermektedir: ”Waşington’un özgür ve yüce ruhu, Long Fellon’un merhameti ve duyarlı yüreği, Wilson’un bilgi ve uygulamasında taze ve ateşli bir hayat yaşatır. Jüpiter’e karşı Promete’nin diline koyduğumuz,”Yakacak ışığım senin göklerini / Her yanımdan hayat fışkırtacak” haykırışı Wilson’un dilinden, imparatorluk makamları ve göz kamaştırıcı büyükleri üzerine sıçrıyor. Kürdler! böyle bir çağın böyle bir kıyametinde uyumak mümkün müdür? Ey Kürt uyan diye bağırmaya ben gerek görmem, çünkü eğer Kürtler uykuda, hala uykuda iseler, çoktan, pek çoktan ölmüşler demektir. Kürt uyanıktır ve kendisini yüzyıllardan beri uykuya çağırmış ve kendileri de uykuya dalmış olan efendileri de uyandıracaktır.” (Sayı:1, Sayfa: 6)

Jîn’in ikinci sayısında bir yerde Wilson İlkeleri çözülmüştür ve artık ilk sayıda olduğu gibi savaşın etkilerine çok fazla yer verilmemektedir. Şefik Arwasî, dil sorununu gündeme getirerek, dil ve bilimin birlikte gelişeceğine vurgu yapmıştır. “Bilgi Herşeyden önce gelir” diyen Arwasî yazısının en can alıcı yerinde şöyle seslenir: ”Biz son derece yiğidiz; fakat yiğitliğimizi birbirimizi öldürmekle, birbirimize kötülük etmekle harcıyoruz. Ve biz son derece cömerdiz; ancak bu cömertliğimiz genel bir yarar ya da dinsel bir emir için değil de düğünlerde Çingeneler için, davalarda rüşvet için, tiyatrolarda oyuncular için ve bayramlarda ağalara ve şeyhlere alınan hediyeler içindir. Bütün bunların nedeni bilgisizliktir. Bunu bildikten sonra, bugünden itibaren bizim içinde her şeyden daha önemlisi bilimdir; onun yolu da okuma yazmadan geçer. O da ancak kendi dilimizle olur. Çünkü başka bir dili öğrenmek için bir ömür gereklidir. Ondan sonra ancak bilim dili öğrenilebilir.” (Sayı: 2, Sayfa:15)

Arvasi’nin yazısıyla paralel bir yazı da Jîn’in üçüncü sayısında yer alır. Şair ve yazar Abdurrahîm Rahmî başarının anahtarı olarak “birlik” olmayı önalana çıkarır. Rahmî’ye göre ulusların başarılı olmaları, sorunlarını çözmeleri için gerekli olan tek şey birliktir. Şöyle der Rahmî: ”Bütün uluslardan geri kalmış olan bizlerin de amacı odur ki iplik ve iplerden, sicim ve halatlardan akıl alıp birleşelim ve birlik olalım.” (Sayı: 3, Sayfa:14)

Abdurrahim Rahmî’nin çağrısı Jîn’in dördüncü sayısında yankı bulur. Mustafa Şewkî, ”Birlik” başlığıyla kaleme aldığı yazıda zamanın dar olduğunu belirterek, ” Çünkü vakit dardır ve düşman da gafletimizden yararlanmaktadır. Kurtuluşa ve iflah olmaya koşun (…) Pişmanlığın yararı olmayacaktır.” (Sayı: 4, Sayfa: 16)

Birlik konusu yazılarla Jîn’de dile getiriliyor, ancak derginin diğer sayılarına bakınca bunun zaman zaman tartışmalara dahi dönüştüğü göze çarpıyor. Fakat bu tartışmalarda kasıt ve karşılıklı duruş söz konusu değildir. Jîn’in beşinci sayısında yine Abdurrahim Rahmî “Ey nifak içindeki millet / sana beraberlik gerek” derken (Sayı: 5, Sayfa: 14), Jîn’in altıncı sayısında Kürdîzade Kemal Bey “Kürdlere: Bugünkü Görevlerimiz” başlığıyla yayımlanan yazısında “Umut, amaç, arzu Kürd gençliğini bir araya toplamak, cahillik belasını Kürdistan’dan defetmektir” diyerek gençlere sesleniyor. (Sayı: 6, Sayfa: 11) Peki bu “birlik” nasıl sağlanacak? Elbette ki ortak dille. Jîn’in yedinci sayısında ateşli kimi yazı ve şiirler var. Ancak yedinci sayıda birliğin nasıl sağlanacağı, kültür ve dilin nasıl gelişeceği hakkında bir haber var. Bu, Kürt Tamim-i Neşr-i Maarif Cemiyeti’nin bir haberidir. Bu haber ve bu dergide konuyla ilgili çıkan yazılar bir yerde bu cemiyetin tüzüğü niteliğindedir. Jîn’de cemiyetin kurulması ile ilgili şu bilgiler verilmiştir: “Kürt dili, tarihi ve coğrafyası ile ekonomi ve sosyoloJîne ilişkin incelemelerde ve yayında bulunmak ve Kürdler arasında çağdaş bilimleri yaygınlaştırmak üzere, Kürt Tamim-i Neşr-i Maarif Cemiyeti adıyla bir bilim derneğinin kurulması hakkındaki hazırlıklar son bulmuştur.” Cemiyet kuruluyor, faaliyetler başlıyor ve savaş koşullarının ağır yükü altında kalan Kürt halkından büyük feryatlar yükseliyor. Göç, Jîn’in sekiz ve dokuzuncu sayılarına adeta siniyor ve göçzede Kürtler, sorunlarının çözümü için mektuplar yazıyorlar, öneriler istiyorlar. Abdurahîm Rahmî bu çığlıkları şöyle dile getiriyor: ”Acaba hangi milleten olursa olsun, 120 haneli bir köyden 10 kişinin kaldığını başka bir milletin felaketli serüveninden okumak mümkün müdür? Bunlar ne oldu, niçin yok oldular?” (Sayı: 8, Sayfa: 6) Rahmî bunları söylerken Süleymaniyeli şair Mahmut Nejat “Bir Kürt Çocuğunun Duyguları” adlı şiirinde göçü şöyle dile getirir: ”Ah, ey yurt, ey gam meydanı ülke ki bulanmış kana / Ey yavrusunu kaybeden üzüntülü ana / Ah, hep sana gelmek, sana koşmaktı hayalim / Lakin beni kış bağladı, şimdi yok mecalim / Kavuşmadan ölsem, cesedim dağlara kalsın / Her akşam ve her seher yel ile vatan kokusunu alsın.” (Sayı: 8, Sayfa: 11) Jîn 10, 11 ve 12. sayılarında ise Cemiyet’in programı dahilinde kimi sorunlar gündeme getirir. 14. sayıda göçzadelerin sorunu yine gündemde ve şair Kemal Fevzi göçzadelerin sorunlarıyla ilgili bir yazı yayımlıyor. Yazının can alıcı bölümü şöyle; “İstanbul’un beyaz yalılarında içki dağıtan kızlar kadeh sunarlarken, Kafkasların karlı ve buzlu eteklerinde memeleri üstünde yavrusu uyuklayan anneler, anne kucağında meme emen yavrular açlıktan yokluğu yuvarlıyorlardı. Fırtınalar koynunda serilen sahipsiz, öksüz çocuklar, başları ucunda ağlayarak bir ziyaretçi dahi bulmadan, solgun bakışlarda öbür dünyaya süzülüp gidiyorlardı. Yorgunluktan, yoksulluktan birer iskelete dönmüş dinç yaşlılar, yaşamın son soluğunu tüketiyor ve süren ömürlerini bir lokma uğruna yok ediyorlardı. Karlı yollarda birer kurban sürüsü gibi ölüme sürüklenen insan kümeleri ölümü hasretle arıyor, karlarda açılan soğuk mezarlara canlarını teslim ediyorlardı. “ (Sayı: 14. Sayfa 3) Jîn’i 21. sayısına gelindiğinde ise cemiyetin büyüdüğü, Kürtlerin artık ne istedikleri hemen belirginleşiyor. Bunun yanında 22. sayıda başka bir haber dikkatlerimizi çekiyor. Haber şu: Kürt kadınları “Kürt Kadınları Teali Cemiyeti” adı altında örgütleniyorlar.

[*Aktarmalar, Müslüm Yücel’in Tekzip-Kürt Basın Tarihi adlı kitabından alıntılanmıştır.]

İşte Türkiye'nin Kürtçesi(!)

AKPM'de yaptığı konuşmada Kürt dili üzerinde herhangi bir baskının olmadığını savunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü, Kürtçe'den dolayı açılan yüzlerce soruşturma, dava ve verilen cezalar yalanlıyor. AKPM'de yaptığı konuşmada Kürt dili üzerinde herhangi bir baskının olmadığını savunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü, Kürtçe'den dolayı açılan yüzlerce soruşturma, dava ve verilen cezalar yalanlıyor GÜL'ÜN TABLOSU BAŞKA Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde (AKPM) Kürt dilinin kullanımına ilişkin herhangi bir sınırlama olmadığını savunarak, herkesi şaşırtan bambaşka bir Türkiye tablosu çizdi. Oysa uygulamada yaşananlar, 'Türk vatandaşı olan herkes eşittir. Şimdi size Türkiye'de Kürtçe bilboard var desem inanmazsınız, ama var. Gazete, radyo, televizyon yayını, kaset ve kitap da var' diyen Gül'ün ülkede olup bitenlerden haberinin olmadığını ortaya koymaya yetiyor. HER ŞEY DAVA KONUSU Bölge illeri başta olmak üzere birçok yerde Kürtçe nikah kıymak, hikaye kitabı yayınlamak, kutlama kartı yazmak, yerel hizmet kapsamında temizlik ve sağlık bilinci kazandırmak için Kürtçe pankart, döviz ve tabela yapmak suç sayılarak dava konusu oluyor. Türkiye'nin tek Kürtçe günlük gazetesi olan Azadiya Welat'a açılan davaların haddi hesabı yok. Gül, çok kısa bir süre önce Danıştay tarafından 'Çokdilli belediyecilik' projesiyle Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş'ın görevinden alınmasını da görmezden geldi. Yasaksız hali böyleyse Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki (AKPM) konuşmasında Kürt dili üzerinde herhangi bir baskının olmadığını iddia etmesi, Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'de Kürtler üzerinde uygulanan baskı ve inkar politikasını gizleyeme çalıştığı şeklinde yorumlandı. Gül ne kadar saklamaya çalışsa da Türkiye'de şu an Kürtçe kullanıldığı için açılan yüzlerce dava olduğunu sağır sultan bile biliyor. AKPM'de yaptığı konuşmasında, 'Türk vatandaşı olan herkes eşittir. Kültürel hakların kullanılması konusunda sıkıntı vardı. Reform sürecinde bunlar halledildi. Şimdi size Türkiye'de Kürtçe bilboard var desem inanmazsınız, ama var. Gazete, radyo, televizyon yayını, kaset ve kitap da var. Bunları Türkiye'nin gerçekleri olarak görüyoruz ve bu gerçeklerden korkmuyoruz' diyerek Kürt dili üzerindeki baskıları inkar eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü, ne yazık ki Kürtçe nedeniyle açılan yüzlerce dava yalanlıyor. Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskıların her geçen gün arttığı Türkiye'de, Kürtçe yazılı bilbordlar ve afişler ile Türkiye'nin tek Kürtçe günlük gazetesi olan Azadiya Welat'a davalar açılmaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün AKPM'de çizdiği pembe tablonun aksine Bölge illeri başta olmak üzere Kürtçe nedeniyle açılan bazı soruşturma ve davalar şöyle: Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ve belediye meclis üyeleri halka daha iyi hizmet götürmek için hazırladıkları 'Çokdilli belediyecilik' projesi nedeniyle görevden alındı. Demirbaş ve belediye meclis üyeleri hakkındaki yargılama ise devam ediyor. Demirbaş hakkında belediyenin bilgisayarlarında Kürtçe yazılım kullandığı için de soruşturma başlatıldı. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında, 4. Diyarbakır Edebiyat Günleri nedeniyle kente asılan Kürtçe bez afişler ve devlet kurumlarına gönderdiği Kürtçe davetiyeler nedeniyle İçişleri Bakanlığı'nın izniyle dava açıldı. Baydemir hakkında ayrıca belediyenin internet sitesinde Türkçe ve İngilizce dışında Kürtçe'ye de yer verilmesi nedeniyle inceleme başlatıldı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, temizlik kampanyası nedeniyle Kürtçe'nin Zazaki ve Kurmanci lehçelerinde broşür bastıran ve bunları yurttaşlara dağıtan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ve Bağlar Belediye Başkanı Yurdusev Özsökmenler hakkında soruşturma başlattı. Yenişehir Belediye Başkanı Fırat Anlı hakkında 2006 yılı Ramazan ayı ve bayramı dolayısıyla kente asılan Kürtçe afişler ve ışıklı panolar nedeniyle soruşturma başlatıldı. DEP eski Milletvekili Mahmut Alınak hakkında, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla hazırladığı Kürtçe afişler dava konusu oldu. Diyarbakır Sur Belediyesi, Yenişehir Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesi hakkında İnsan Hakları Haftası dolayısıyla bastırılan Kürtçe bez afişler ve bilboardlar için soruşturma başlatıldı. DTP Eşbaşkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk hakkında, Kadınlar Günü'nde Kürtçe bildiri dağıttıkları ve bildiride Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'la ilgili ifadelere yer verdikleri gerekçesiyle 2 yıl 6'şar ay hapis cezası istemiyle dava açtı. Diyarbakır Sur eski Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş hakkında, 30 çiftin nikahını Türkçe'nin yanı sıra Kürtçe sorularla kıydığı gerekçesiyle soruşturma açıldı. DTP Doğubeyazıt İlçe Başkanı Dalhan Kaya, Newroz pankartında 'W' kullandığı gerekçesiyle davalık oldu. Beytüşşebbap Belediye Başkanı Faik Dursun ve belediye meclis üyeleri hakkında ilçedeki sokaklara Kürtçe isim verdikleri gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. DEP eski Milletvekili Selim Sadak, DTP Nusaybin İlçe Örgütü'nün açılışında yaptığı Kürtçe konuşma nedeniyle davalık oldu. Van 100. Yıl Üniversitesi Bahar Şenlikleri'nde Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çeken 76 öğrenciye okuldan atılma ve uzaklaştırma cezaları verildi. Antep'de minibüs şoförlüğü yapan Yusuf Öztürk'e, Kürtçe şarkı çaldığı gerekçesiyle 15 gün trafikten men cezası ve 664 YTL para cezası verildi. DTP'den Gül'e tepki: Gerçekler çarpıtılıyor DTP Eşbaşkan Vekilleri Nurettin Demirtaş ve Selma Irmak ile DTP Diyarbakır Milletvekili Gültan Kışanak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün 'Türkiye'de Kürtçe dilinin kullanımının önünde hiçbir yasal engel yoktur' şeklindeki açıklamasına, gerçeklerin çarpıtıldığı gerekçesiyle tepki gösterdi. DTP milletvekilleri, 'Çokdilli belediyecilik' projesi nedeniyle görevden alınan Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ve belediye meclis üyelerini ziyaret etti. Ziyarette konuşan Nurettin Demirtaş, Cumhurbaşkanı Gül'ün Türkiye'de yaşanan birçok sorunu görmezden geldiğine dikkat çekti. Çokdilli hizmet kararı aldığı için Sur Belediye Başkanı Demirbaş'ın görevden alındığını hatırlatan Demirtaş, gerçeklerin çarpıtıldığını belirterek, 'Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Avrupa Parlamentosu'nda Kürtçe'nin kullanımına yönelik Türkiye'de hiçbir yasal engelin olmadığını söylemektedir. O zaman sormak istiyorum, çokdilli belediyecilik kararı alan Sur Belediye Başkanı'nı görevden alan yasalar acaba hangi ülkenin yasalarıdır' diye konuştu. Demirtaş, Cumhurbaşkanı Gül'ün söylemlerinin aynısını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da Birleşmiş Milletler'de yaptığını hatırlatarak, 'Sayın Abdullah Gül ve Erdoğan ağız birliği yapmış gibi dış ülkelere yaptıkları ziyarette Türkiye'de Kürtçe'nin kullanımına dair hiçbir yasal engel yoktur diyorlar. Eğer Sayın Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan bunu iddia ediyorlarsa, ben de diyorum ki madem yasak yok peki neden o zaman h�l� Kürtçe ile ilgili karar alan belediye başkanları görevden alınıyor, birçok belediyemize soruşturma açılıyor' dedi. Gül'ün açıklamalarına tepki gösteren Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş da 'Çokdilli hizmet kararı aldığımız için bizi görevden alan zihniyetin Türkiye'nin demokratikleşmesine hiçbir katkısı yoktur. Biz buna inanıyoruz. Eğer gerçekten Sayın Gül'ün dediği gibi Kürtçe'nin kullanımına yönelik ciddi yasal engeller yoksa neden biz görevden alındık? Bunu sormak gerek' diye konuştu. DİYARBAKIR / DİHA Veli Ay

Dersim katliamının tanığı 69 yıl sonra konuştu

Abdullah Çiftçi, Dersim İsyanı'nda görevli askerdi. Tam 69 yıl sonra 112 yaşına geldiğinde suskunluğunu bozdu ve yaşadıklarını anlattı. Bir hafta sonra da yaşamını yitirdi. Dersim isyan önderi Seyit Rıza yakalanmış, Elazığ'a götürülmüştü. Jandarma karakolu yanındaki meydana getirildiğinde sonradan Dışişleri Bakanı olan Sabri Çağlayangil'e döndü. Sehpaları görünce durumu anlamıştı. Çağlayangil'e 'Sen Ankara'dan beni asmak için mi geldin?' diye sordu. Sorusu yanıtsız kaldı. Son sözü soruldu. 'Kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz' dedi. Sonra meydana çıkarıldı. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama O, meydan insanla doluymuş gibi sesizliğe ve boşluğa hitap etti: 'Evladı Kerbela'yız. Günahsızız. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.' Sözleri meydanda yankılandı.Söyleyeceklerini bitirdikten sonra dimdik yürüdü, kendisini asacak celladı itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu... Yalnız mağdurlar konuşmuştu Dersim Katliamı'nı yazan tüm tarih kitapları yukardaki bu anekdota apayrı bir yer ayırır. Bu öyle bir anekdottur ki, okuyan herkesi etkilemiş ve düşündürmüştür. Çünkü Dersim'de 1937-1938 yılları arasında yaşananlar, hala okuyanı etkilemeye, hala dinleyeni gözyaşlarına boğmaya devam etmektedir. Ancak bu hikaye ve anlatımlarda eksik bir bölüm vardı. Ne yazık ki bugüne kadar sadece hep mağdurlar konuştu. Sadece mağdurlar hikayelerini anlattı. Soykırımın yürek burkan hikayeleri hep onların ağzından dinlenildi. Peki ya soykırımda yer alanlar? Soykırımı gerçekleştirenler? Onlara ya ulaşılamadı, ya da konuşmak istemediler. Böyle olunca da hikayenin bir tarafı hep muğlak ve belirsiz kaldı. Konuştu ve öldü Ancak bu muğlaklığa ve belirsizliğe 112 yaşındaki Urfa Birecik'li Abdullah Çiftçi son verdi. Çiftçi, 1938-1939 yılları arasında Dersim Hozat Piyade Birliği 2. Tabur'da erdi. İsyanın en acımasız bastırıldığı dönemde, isyana kaynaklık eden en stratejik bölgede emir kulu olarak görev yaptı. İsyanda yaşadıklarını ölümünden sadece bir hafta önce 69 yıl sonra 112 yaşına geldiğinde anlattı ve anlatımlarının kameraya kaydedilmesini istedi. Çiftçi katliamda yaşadıklarını anlattıktan bir hafta sonra, 3 Ocak 2007 tarihinde yaşamını yitirdi. Çiftçi, kamera kaydında Hozat'taki ilk günlerini şöyle anlatıyor: 'Dersim'e gittiğimizde Hozat'ta cepheye verdiler. Görev yaptığım birimin ismi Hozat Piyade Birliği'ydi. Bölüğümüzün çoğunluğu Urfalı'ydı. Askerler hep Kürttü. Sarp bir coğrafyası vardı. Dağlar çok yüksekti, tıpkı Ağrı Dağı gibi. Erkekleri hayvan derisinden çarık giyerlerdi. Ne kar bilirlerdi, ne soğuğu. Çok dayanıklı ve güçlülerdi.' Üzerimize taş atarlardı Abdullah Çiftçi'yi en çok etkileyen şey operasyonlarda yaşadıkları olmuş. Çiftçi, operasyonlar sırasında köylülerin silahla değil, taşlarla kendilerine karşı savaştıklarını anlatıyor: 'Kış mevsimiydi. Köylere operasyona çıkıyorduk. Operasyona gittiğimiz köyleri önce çembere alırdık. Bu sırada köyün çevresine yerleşen isyancılar üzerimize taş atıyorlardı. Atılan taşlar çığa sebep oluyordu. Çığ yüzünden çember dağılır, düzenimiz bozulur, zayiatlar oluşurdu. Bazen 100 askerin öldüğü olurdu çığ yüzünden. Operasyonlar sırasında çatışmalar da olurdu. Bazı günler 10 isyancıyı ölü olarak ele geçirirdik.' Hayvanları kesip yerdik Abdullah Çiftçi, dağ başlarına operasyona çıkan askerlerin yiyecek ihtiyacının nasıl karşılandığına da açıklık getiriyor ve şunları söylüyor: 'Gıda sorunumuz yoktu. Ahırlardan binlerce inek çıkardı. İnekler küçük memeliydi. Onların hayvanlarını kesip yiyorduk. Onların köpeklerini, eşeklerini serbest bırakıyor, geri kalan hayvanları kendimize alıyor, sonra da evlerini ateşe veriyorduk. 2 yıl böyle sürdü.' Abdullah Çiftçi, köy baskınları sırasında yaşanan katliamları ise ayrıntılı şekilde anlatıyor. İşte Çiftçi'nin anlattıkları: 'Operasyonlar günlerce sürerdi. Köylere gittiğimizde köyün yetişkin erkekleri kaçardı. Sadece çocuklar ve kızlar kalırdı köylerde. Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyorduk. Sonra onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını hepsini ağır makinalı silahların önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu. Kimseyi dinlemiyorduk. Tuttuk mu bırakmazlardı, öldürürlerdi.' Çocuklar birbirine sarılırdı Çiftçi, özellikle bir bölümü anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor: 'Allah kimseye göstermesin gördüklerimi. Müslüman Müslüman'ı vuruyordu. Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Candı, ne yaparsın. Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Kanları sel olup akardı. Hala o çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor.' Türk köyüne dokunmadılar Çiftçi'nin anlatımları katliam sırasında yaşanan çifte standardı da gözler önüne seriyor: 'Hozat'ın karşısında bir köy vardı. Ona dokunmazlardı. Türk köyü olduğu söyleniyordu. Operasyona gittiğimizde komutanlarımız sadece köyün içine girerlerdi. Bizim girmemize izin vermezlerdi. Kendileri bizzat sağ olanları çıkartırlardı.' İnönü vurun dedi Çiftçi, katliam emrini kimin verdiğini de açıklıyor. Çiftçi, katliam emrini Atatürk'ün değil İnönü'nün verdiğini söylüyor: 'Niçin katlettiğimiz bilmiyorum. Askere gitmedikleri söyleniyordu. Kürtler miydi, gavurlar mıydı bilmiyorum. Savaşıyorduk. Onlar bizi, biz onları öldürüyorduk. Atatürk savaşın çıkmaması için çok çabaladı. Atatürk kırmadı, Atatürk öldükten sonra İnönü dedi ki vurun. 38'de isyan tamamen bastırıldı.' Mı di-Ben gördüm Peki, İbrahim Çiftçi olaylardan sonra vicdan azabı duymuş muydu? İşte Çiftçi'nin soruya verdiği yanıt: 'Gördüklerim söylenmez... Söyleyemem. Ama ben gördüm, yaşadım. Geçen yıllarda hocaya gittim. Hocaya olayları anlattım. Yalnız dedim ki namlumu kimseye çevirmedim. Onları vururken zorlanıyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Ne yapabilirdik ki. Ben rahatsız olsam ne yapabilirdim ki. Askerim ben. Köyleri hep yaktık yıktık. Bir kişi dahi sağ bırakmadık. Yaktığımız köy sayısı 10 kadardı. Hatırladığım köy isimleri Karaoğlan, Ayvacık, Qazi köyleriydi. Hala Dersim'e giden askerlere soruyorum oraları. Hala o köyler yıkıkmış...' Çığlık çığlığa uyanırdı, vicdan azabı içindeydi Abdullah Çiftçi'yi tanıyan herkes, Çiftçi'nin Dersim'de askerlikten döndükten sonra uzun süre içine kapandığını, kimseyle konuşmadığını belirtiyor. Oğlu Yusuf Çiftçi, babasının bazı geceler uykusunda konuştuğunu, bazen de çığlık çığlığa uyandığını söylüyor. Çiftçi, babasına ilişkin şunları anlatıyor: 'Öleceğine yakın herkese Dersim'de yaşadıklarını anlatmaya başladı. Sık sık Allah kimseye göstermesin, gördüklerimi, yaşadıklarımı derdi. Dersim insanına çok yakınlık duyardı. Dersim'e askerliğe giden köy gençleri ile konuşur, oraları sorar, bilgi almak isterdi. Son olarak konuşacağım, kameraya alın dedi. Zaten konuştuktan bir hafta sonra da merdivenden düştü ayağını kırdı. Doktorlar ayağı düzelmiş dediler, ama kısa süre sonra yaşamını yitirdi.' Çiftçi'yi yakından tanıyanlardan biri de Aşağı Karkutlu Köyü Muhtarı Ethem Polat'tı. Polat, Çiftçi'yi şöyle anlatıyor.Anlatırken sürekli duygulanıp ağlardı. 'Nasıl böyle bir şey oldu' deyip duruyordu. Sürekli 'anlatılmaz' diyordu. 'Allah kimsenin başına vermesin' derdi. Vicdan azabı içindeydi... Dersim Katliamı Dersim İsyanı, 21 Mart 1937 gecesi başladı. İsyan kısa sürede genişledi. İsyanın genişlemesi üzerine devlet isyanı bir dizi harekat ile denetim altına almaya ve bastırmaya çalıştı. Özellikle Laç Vadisi ve Kutu Deresi bölgesinde binlerce kadın ve çocuk öldürüldü. İsyan sırasında 9 adet savaş uçağı kullanıldı. Köyleri bombalayan, sivil katliamlar gerçekleştiren uçakları kullananlardan biri de Türkiye'nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen'di. İsyan sürerken 1937'de isyan lideri Seyit Rıza idam edildi. 1938'de bastırılan isyanda 90 bin Kürt katledildi. İsyandan sonra da Dersim ismi Tunceli olarak değiştirildi. Binlerce Dersimli de yerinden yurdundan edilerek sürgüne gönderildi. Dersim'de yaşananlar çok çevre tarafından katliam olarak değil soykırım olarak tanımlanmaktadır. Cengiz Kapmaz