Federal Irak, Operasyona karşı çıktı
Gönderen: rizgarionline Tarih: 09.10.2007 Saat: 17:52
Katkıda Bulundu rizgarionline
Rizgarî Online/F.Irak Büyükelçisi Sabah J. Omran, sınır ötesi operasyonun Irak’ın egemenliğinin ihlali olacağını kaydederek, ‘’operasyonun yasal zemini yok’’ dedi. F.Irak Büyükelçisi Sabah J. Omran, Uluslar arası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nda düzenlenen ‘Irak ve Türkiye’ konulu toplantıda sınır ötesi operasyonun Irak’ın egemenliğinin ihlali olacağını ve bu konuda yasal bir zeminin bulunmadığını belirtti. Omran, ‘’terör anlaşmasının’’F. Irak meclisinde onaylanarak yürürlüğe girmesinin gerektiğini söyleyerek, “Meclisin onayı zor olacak, nihayetinde bir koalisyon var. Çok fazla grup var” dedi.
PNA’nın kaydettiğine göre Omran, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonu tek taraflı yapması halinde buna F.Irak tarafının yanitinin nasıl olacağı konusunda ise “Böylesine farazi bir soruya tam cevap verebilmek kolay değildir. Elbette bir devlet egemenliğinin ihlali halinde bu durum kınanır. Ama bunun dışındaki önlemler konusunda şu aşamada bir şey söyleyemeyiz” şeklinde konuştu.
RO/Cemil süphan
Etiketler: iraq, kurdistan, turkey terror
Ajanslar/Bugün saat 10:05'da başlayan, terör zirvesi bitti. Başbakanlıktaki zirveye kalabalık bir grup katıldı.
Erdoğan'ın başkanlığında toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu'na üst düzey komutanlar da katıldı.
GEREKTİĞİNDE SINIR ÖTESİ OPERASYON
Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısının ardından yapılan yazılı
açıklamada, "Terör örgütünün komşu bir ülkedeki mevcudiyetini sona
erdirmeye yönelik olarak önümüzdeki süreçte, gerektiğinde sınır ötesi
operasyon dahil olmak üzere hukuki, ekonomik ve siyasi her türlü
tedbirin alınması, terör ve teröristlerle etkili yöntemlerle kararlı bir
şekilde mücadeleye devam edilmesi konusunda görevli kurum ve kuruluşlara gerekli emir ve talimatlar verilmiştir" denildi.
Mustafa Kemal, kendi emriyle kurulan Umum Müfettişliği’ne atadığı İbrahim Talî Öngöre ile birlikte (1927).
1925′te Şeyh Said Efendi liderliğinde başlatılan ve 46 kişinin idam edilmesiyle son bulan Kürt isyanı sırasında Türkiye Cumhuriyeti, Kürt illerine karşı sert yaptırımlara başladı. Kürt illerine müdahale etmek istemeyen Fethi Okyar başkanlığındaki hükümetin feshedilmesi ve yerine İsmet İnönü başkanlığındaki kabinenin getirilmesiyle başlayan süreç, 24 Mart 1925′te Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri’nin Kuruluşu Yasası’nın kabülüyle devam etti. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Dersim mebusu Feridun Fikri Bey’in ısrarla karşı çıktıkları yasa tekliflerinin oylamasında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekilinin tamamı olmak üzere 60 kişi oylamada ret oyu kullandı. Cumhuriyet Halk Fırkası’na bağlı 92 milletvekilinin kabul oyuyla yasalaşan teklif, Kürt illerinde sıkıyönetim uygulaması öneriyordu. İki yıl yürürlükte kalmak kaydıyla çıkarılan yasanın çalışma süresi dolunca yerine İsmet İnönü’nün teklifiyle Genel İnspektörlük (Umum Müfettişliği) kurulmasına karar verildi.

Kürt illerini uzun süre hakimiyet altında tutacak olan Umum Müfettişlikleri’nin resmi gazetedeki ilanı. İlanda, Cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal’in, bakan olarak İsmet İnönü, Abdülhalık Renda, Mahmut Esat Bozkurt, Mustafa Necati Uğural, Şükrü Saraçoğlu, Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Refik Saydam, Mustafa Rahmi Köken ve Behiç Erkin’in imzaları bulunmakta. (27 Kasım 1927)
İsmet İnönü’nün “Bölgede daha güçlü bir yönetim kurulması gerekmektedir” sözüyle gerekçelendirilen teklif, 25 Haziran 1927 tarihinde Umum Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun adıyla kabul edildi. Kanun, 27 Kasım 1927′de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve Bakanlar Kurulu tarafından imzalandı. Bu kanuna göre kurulacak müfettişlik, Elaziz (Elazığ), Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbekir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı. Bu illerin seçilmesinin sebebi ise Kürt isyanlarının bu merkezlerden yayıldığı kanısıydı. Umum Müfettişliği’ne Mustafa Kemal’in emriyle İstanbul milletvekili Dr. İbrahim Talî Öngören beş yıl bu görevde kalmak üzere atandı. 1934′te Trakya’da kurulan İkinci Umum Müfettişliği’nin ardından 1935′te Erzurum, Kars, Erzincan ve Ağrı gibi Kürt illerini de kapsayan üçüncü müfettişlik kurulur. 1936′da Bingöl, Dersim, Elaziz ve Erzincan illerini kapsayan Dördüncü Müfettişlik kurulur. Birinci Müfettişlik’e 1935′te İbrahim Tali Öngören’in yerine Abidin Özmen, Üçüncü Müfettişlik’e Yunanlılara ilk kurşunu attığı söylenen Hasan Tahsin Uzer, Dördüncü Müfettişlik’e de Koçgirî İsyanı’nı bastıran Türk ordu birliklerinin komutanlarından Nurettin Paşa’nın oğlu olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Dikkat çeken bir başka nokta ise müfettişliklerin kuruluş zamanlarıdır. İlk Umum Müfettişlik, Şeyh Said İsyanı’ndan sonra; Üçüncü Umum Müfettişliği, Ağrı İsyanı sırasında; Dördüncü Umum Müfettişliği ise iktidarın Dersim’e yönelik harekat hazırlıkları sırasında kurulmuştur ve bu müfettişliğe sadece korgeneral rütbesine erişebilmiş askerler atanabilmekteydi.
Dördüncü Umum Müfettişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan Dersim’de Kürtlerle konuşuyor (1937).
Umum Müfettişlikleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk otuz yılında Kürtlere bakış açısını ve sorunları çözmedeki yaklaşımını çok açık bir şekilde ortaya koyan bir kurum olarak önemlidir. Çünkü Kürtler üzerinde uygulanan politikalarda bu kurumun söz sahipliği her zaman en üst düzeydeydi. Nitekim 7 Aralık 1936′da Ankara’da başlayan ve 22 Aralık 1936′ya kadar devam eden Umum Müfettişlikleri Toplantısı, Dersim İsyanı’nın bastırılmasına hazırlıkların yapıldığı bir toplantıydı ve Abdullah Alpdoğan’ın sunduğu raporda yer verdiği şu satırlar, cumhuriyetin Kürtlere yaklaşımını ortaya koymaktaydı: “… Soyadı Kanunu Kürt mıntıkasında Türk soyu adları soyadı olarak halk verilmekte ve bu adlarla kendileri çağrılarak tatbik edilmektedir. … Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskanları düşünülüyor. … Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız.”
25 Haziran 1927′de bir kanunla kurulan müfettişlikler, 22 Mayıs 1950′de iktidara gelen Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti hükümetinin bir icraatı olarak 1952 yılında resmen yürürlükten kaldırıldı. Demokrat Parti’nin Diyarbekir milletvekili Mustafa Remzi Bucak, yasanın kaldırılacağı gün, meclis kürsüsünden milletvekillerine şöyle sesleniyordu: “… Umum Müfettişlikler bu memleketin siyasi idare tarihinde kapkara bir leke olarak yer almaktadır. Bu bakımdan Umum Müfettişlikler, idare ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görememişlerdir…”
TÜRK TOPÇULARI, KÜRT KÖYLERİNİ ŞİDDETLİ BİR ŞEKİLDE TOPA TUTTU.
PNA-Türk ordusunun Dohuk’a bağlı Amediye’ye yakın bazı köyleri şiddetli bir şekilde topa tuttuğu bildirildi. Bombalanan köylerde birinin Deraluk nahiyesine sadece 1 kilometre uzunlukta olduğu belirtildi.
Bombardımanlara ilişkin PNA’ya demeç veren Sınır Muhafaza Komutanlığı yetkililerinden Said Haci, Türk ordusunun dün akşam saat 03:00’da Geli Tubız Ağa, Pışta Nızdur, Baluka ve Sarka Xırapı köylerini şiddetli bir biçimde bombardıman ettiğini bildirdi.
Haci, bombardımanlarda herhangi bir can kaybının meydana gelmediğini söyledi. Öte yandan, Türk topçularının Dereluk nahiyesine bağlı Reşawa, Hituti, Ginı ve Zılı köylerini şiddetli bir şekilde top tuttuğu belirtildi.
Reşawa köyünün Dereluk’un merkezine sadece 1 kilometre uzaklıkta olduğu belirtildi.
Bombardımanlarda herhangi bir can kaybının yaşanmadığı belirtildi.
Etiketler: kurdistan, turkey terror
Herald Tribune: Tarihçilerin tahmini, 1,5 milyon Ermeni’nin Osmanlı Türkleri tarafından öldürüldügü
Kurdians: Monday, October 08, 2007
Gönderen: rizgarionline Tarih: 08.10.2007 Saat: 11:17
Katkıda Bulundu rizgarionline
Rizgarî Online*/Başkan George W. Bush cuma günü Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a Birinci Dünya Savaşı döneminde 1.5 milyon Ermeni’nin ölümünü soykırım olarak niteleyen Kongre'deki yasa tasarısına şiddetle karşı olduğunu söyledi. Bush ve Erdoğan, çarşamba günü Temsilciler Meclisi'nin Dış İlişkiler Komitesine gelecek olan yasa tasarısıyla ilgili bir telefon görüşmesi yaptılar. Tasarının onaylanması bekleniyor. Beyaz Saray Sözcüsü Gordon Johndroe, Bush'un, "Kabul edilmesi halinde, ABD'nin Türkiye ile olan ilişkilerine zarar verecek olan tasarıya karşı olduğunu tekrarladığını" söyledi.
Johndroe, Bush'un, Ermeni olaylarının 20. yüzyılın en büyük trajedilerinden biri olduğuna, ancak bu olayların bir soykırım olup olmadığı kararının verilmesinin "yasamanın değil, tarihi incelemenin konusu olması gerektiğine" inandığını söyledi.
Tarihçiler, Birinci Dünya Savaşı sırasında 1,5 milyon Ermeni’nin Osmanlı Türkleri tarafından öldürüldüğü tahmininde bulunuyorlar. Olay, soykırım konusunda bazı bilim adamları tarafından büyük ölçüde 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak görülüyor. Türkiye, ölü sayısının abartıldığı ve ölenlerin iç savaş ve kargaşa kurbanları olduğunu belirtiyor, ölümlerin soykırım olduğunu kabul etmiyor.
Osmanlı Türkiye'sinde azınlık olan Ermenilerin ölümü, 1915 yılından, 600 yıllık imparatorluğun kalıntılarından modern Türkiye'nin doğduğu 1923 yılına kadar sürmüştür.
ABD Dışişleri Bakanlığının Türkiye ile ilişkilerden sorumlu üst düzey yetkililerinden birisi, ABD'nin, soykırımın olduğunu kabul ya da reddetmek gibi bir konumda olmadığını söyledi. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanı Yardımcısı Daniel Fried, "Bu tasarının, ne tarihi gerçeğin amacına, ne Türk-Ermeni barışına ne de ABD'nin çıkarlarına yararı olacağına inanıyoruz" dedi.
Freid, Türklerin tasarının kabul edilmesine gösterecekleri tepkinin çok sert olabileceğini ifade etti. Tasarı, bir NATO müttefiki olan Türkiye ile ilişkilere "ciddi zarar" verebilir ve ABD'nin Türkiye'nin komşusu olan Irak'taki savaş çabalarını da zedeleyebilir.
Tasarı büyük ölçüde sembolik ve dış politikada bağlayıcılığı da yok. Benzer tasarılar daha önce de önerilmiş ama Meclisten geçmemişti. Fakat çarşamba günü Dış İlişkiler Komitesine gelecek olan tasarının, Demokratların kontrolündeki Temsilciler Meclisi'nden geçme şansının yüksek olduğu görülüyor.
*İnternational Herald Tribune gazetesi/05 Ekim 2007
Hazırlayan: Kaya Vural
1847′de Bedirxan Bey’in Kürdistan’ı bağımsızlık ilanına sert bir müdahale ile karşı çıkan ve ayaklamayı bastıran Osmanlı Devleti, Bedirxan Bey, Mehmûd Xan ve maiyetindekileri aileleriyle birlikte Girit ve Ruscuk’a sürgüne gönderdi. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, bastırılan isyan ardından bölgede çeşitli düzenlemelere gitti ve Abdülmecid’in isteği üzerine Kürdistan Eyaleti’ni yeniden düzenledi. Mustafa Reşit Paşa, bu dönemde İngilizlerden etkilenerek halen devam eden köle ticaretine karşı geldiyse de devlet eliyle, Bedirxan Bey’e destek vermiş Yezidi, Hristiyan, Nesturî ve Yakubî Kürtlerden oluşan birçok tutsak, kadın ve çocuklarla birlikte Diyarbekir, Musul ve Bağdat pazarlarında köle olarak satıldı.
Bu olay Bâbıâli’de tartışmalara yol açtı. İngiltere başta olmak üzere Avrupalı ülkeler köle satışına karşı girişimde bulundular. İstanbul’daki tartışmalar neticesinde durumun İslam şeriatına uygun olmadığı resmen beyan edildiyse de sonuç pek farklı olmadı. 1847-1848 yılları arasında yaşanan köle satışları olayı üzerine Meclis-i Vâlayı Ahkâm-ı Adliye, Diyarbekir Mutasarrıflığı ve fetvahâne arasında sert tartışmaların bulunduğu yazışmalar yapıldı. Halen Başbakanlık Arşivi İrade Koleksiyonu’nun Meclis-i Vâla bölümünde 2961 nolu dosyada kayıtlı bulunan bu yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla isyan sonrası tutuklanan ve köle olarak satışı yapılanların garimüslim Kürtlerden oluştukları ve Bedirxan Bey’in liderliğini yaptığı isyana destek oldukları, gayrimüslim olduklarından dolayı da satılmalarının devlet nezdinde meşru olduğu görülmektedir.
‘’ PNA-Kürdistan İttifakı Listesi Üyesi Dr. Mahmut Osman, Kürtlerin Irak’ta etnik temeli Federalizm’den yana olmadığını söyledi. Osman, Kürtlerin Irak’ta coğrafi temelde bir Federalizm’den yana olduğunu söyledi.
Osman, yaptığı açıklamda, ‘’Kürtler coğrafi temelde Federalizmi sadece kendileri için değil bütün Iraklılar için istiyor’’ dedi.
Gazetecilere konuşan Osman, Irak’ın etnik temelde bölünmesinin ABD yönetiminde ve İngiltere’nin de katılımıyla 1992’deki Viyana Kongresi’nde ele alındığını söyledi.
1918 yılının ekim ayında İstanbul’da bir grup Kürt vatanseveri tarafından kurulan Jîn Dergisi, yayın hayatına başladı. Çıkış amacı Siverekli Hilmi’nin “Kürt Gençliğine Hitap” başlıklı yazısında “yüzyıllardan beri ihmal edilen Kürt halkının tarihsel yaşamına, ulusal haklarına, edebiyat ve sosyolojisine ilişkin yayında bulunmak” olarak belirtilen dergi toplam 25 sayı yayımlandı.
2 Ekim 1919’da çıkan son sayısından sonra hükümetin baskıları sonucu kapatılan derginin ilk 20 sayısını Kürt Teali Cemiyeti’nin kurucularından Müküslü Hamza, son 5 sayısını da Memduh Selim Bey yönetmiştir.
Kürtçe ve Osmanlıca olmak üzere iki dilde yayın yapan dergide Kürtçe’nin Soranî ve Kurmancî lehçeleri kullanılmaktaydı. Kürt Divan Edebiyatı’nın önemli şairlerinden Ehmedê Xanî ve Melayê Cizîrî gibi ustaların yanında Fecr-i Atî’nin önemli şairlerinden Piremerd (Süleyman Tevfiq) şiir ve şiir üzerine yazdıklarıyla katkı sunarken, Xelîl Xeyalî tarih, mitoloji, sosyoloji, dilbilim ve felsefe ile ilgili makaleler yayımlıyordu. Abdurrahman Rahmî, Kemal Fewzî, Ezîz Yamulkî, Lawê Reşîd, İhsan Nurî, Kamuran Alî Bedîrxan, Qadizade Mustafa Şewkî, Hıznîyê Dersimî, Minayê Cizirî, Qadizade Latîf Zahoyî ve Abdullah Cevdet’in içinde bulunduğu yazar kadrosundan Siverekli Hilmi, Kürt atasözleri ve deyimleri üzerine yaptığı çalışmalarla dikkat çekiyordu. Toplam üç hikayenin yayımlandığı dergide dikkat çeken ilginçliklerden biri de Kemal Fewzî’nin “Altın Kaküllü Çocuk” adlı hikayesidir. Her yönüyle masal ve mitoloji arasında gidip gelen bu hikâyeyi Kemal Fewzî, Kürdistan’dan derlemiş ve daha sonra Türkçeye çevirerek hikâyeleştirerek yeniden yazmıştır. Kemal Fewzî bu hikayeyi yayınlamadan önce masallarla ilgili yaptığı çalışmaları aktarmış ve Kürt Masalları hakkında üç sayfalık bir yazı kaleme alarak Kürtler ve diğer ulusların mitolojilerinde ortak noktalar olduğunu vurgulamıştır. Özellikle Kürt ve Yunan halklarının masalları arasındaki kuvvetli bağ üzerinde duran Fewzî, “Yunanlılarda titanlar ne ise Kürt masallarındaki yedi başlı devler de odur” gibi bir yorumda bulunmaktadır. Fewzî, Kürt masallarıyla ilgili yazısında “Kürt masal ve efsanelerini bildiğim, toplayabildiğim kadar Jîn’in saygıdeğer sayfalarına ve mitoloji bilginlerinin gözleri önüne serip insaf ve incelemelerine sunacağım. İhtimal bu yazılarda, Diyarbekir’in güzel Kürt efsanelerini “Dede Korkut” masallarına uydurarak değiştiren nankör bir Diyarbekirli’nin de insafsızlığı meydana çıkacaktır.” diyerek Ziya Gökalp’i eleştirir.
Jîn Dergisi’nin Önemli Yazılarından
Jîn 1918’de yayımlanmaya başladığında çevredeki bütün halklar kadar Kürtler de savaş sonrası sıkıntılarla mücadele etmekteydi. Savaş sonrası dağılan, dağıtılan Kürtlerin mevcut durumları Jîn’de sürekli gündeme getiriliyordu. Jîn ilk sayısı savaş psikolojisini görmek açısından önemlidir. Dağınıklık, yoksulluk ve yoksunluktan şikayetin olduğu dergide, Kürt aydınları Amerika’ya övgülerde bulunurlar. Bir Kürt imzasıyla yayımlanan “Kürtler Uykuda Değil” başlıklı yazısında Dr. Abdullah Cevdet, Amerika Cumhurbaşkanı Thomas Woodrow Wilson’u takdir eder. Bunun sebebi elbette ki Wilson’un kendi adıyla bilinen ve savaşı noktalayan on dört maddelik ilkeleridir. Bu ilkelerden on ikincisi Osmanlı ile ilgilidir ve Kürtleri yakından ilgilendirir. Bu maddeye göre Osmanlı’nın Türk olan kısımlarının egemenliği sağlanacak, Türk olmayan ve Türklerin boyunduruğunda yaşayan halkların da özerk gelişimi için her türlü olanak verilecekti. Abdullah Cevdet yazısında şu cümlelere yer vermektedir: ”Waşington’un özgür ve yüce ruhu, Long Fellon’un merhameti ve duyarlı yüreği, Wilson’un bilgi ve uygulamasında taze ve ateşli bir hayat yaşatır. Jüpiter’e karşı Promete’nin diline koyduğumuz,”Yakacak ışığım senin göklerini / Her yanımdan hayat fışkırtacak” haykırışı Wilson’un dilinden, imparatorluk makamları ve göz kamaştırıcı büyükleri üzerine sıçrıyor. Kürdler! böyle bir çağın böyle bir kıyametinde uyumak mümkün müdür? Ey Kürt uyan diye bağırmaya ben gerek görmem, çünkü eğer Kürtler uykuda, hala uykuda iseler, çoktan, pek çoktan ölmüşler demektir. Kürt uyanıktır ve kendisini yüzyıllardan beri uykuya çağırmış ve kendileri de uykuya dalmış olan efendileri de uyandıracaktır.” (Sayı:1, Sayfa: 6)
Jîn’in ikinci sayısında bir yerde Wilson İlkeleri çözülmüştür ve artık ilk sayıda olduğu gibi savaşın etkilerine çok fazla yer verilmemektedir. Şefik Arwasî, dil sorununu gündeme getirerek, dil ve bilimin birlikte gelişeceğine vurgu yapmıştır. “Bilgi Herşeyden önce gelir” diyen Arwasî yazısının en can alıcı yerinde şöyle seslenir: ”Biz son derece yiğidiz; fakat yiğitliğimizi birbirimizi öldürmekle, birbirimize kötülük etmekle harcıyoruz. Ve biz son derece cömerdiz; ancak bu cömertliğimiz genel bir yarar ya da dinsel bir emir için değil de düğünlerde Çingeneler için, davalarda rüşvet için, tiyatrolarda oyuncular için ve bayramlarda ağalara ve şeyhlere alınan hediyeler içindir. Bütün bunların nedeni bilgisizliktir. Bunu bildikten sonra, bugünden itibaren bizim içinde her şeyden daha önemlisi bilimdir; onun yolu da okuma yazmadan geçer. O da ancak kendi dilimizle olur. Çünkü başka bir dili öğrenmek için bir ömür gereklidir. Ondan sonra ancak bilim dili öğrenilebilir.” (Sayı: 2, Sayfa:15)
Arvasi’nin yazısıyla paralel bir yazı da Jîn’in üçüncü sayısında yer alır. Şair ve yazar Abdurrahîm Rahmî başarının anahtarı olarak “birlik” olmayı önalana çıkarır. Rahmî’ye göre ulusların başarılı olmaları, sorunlarını çözmeleri için gerekli olan tek şey birliktir. Şöyle der Rahmî: ”Bütün uluslardan geri kalmış olan bizlerin de amacı odur ki iplik ve iplerden, sicim ve halatlardan akıl alıp birleşelim ve birlik olalım.” (Sayı: 3, Sayfa:14)
Abdurrahim Rahmî’nin çağrısı Jîn’in dördüncü sayısında yankı bulur. Mustafa Şewkî, ”Birlik” başlığıyla kaleme aldığı yazıda zamanın dar olduğunu belirterek, ” Çünkü vakit dardır ve düşman da gafletimizden yararlanmaktadır. Kurtuluşa ve iflah olmaya koşun (…) Pişmanlığın yararı olmayacaktır.” (Sayı: 4, Sayfa: 16)
Birlik konusu yazılarla Jîn’de dile getiriliyor, ancak derginin diğer sayılarına bakınca bunun zaman zaman tartışmalara dahi dönüştüğü göze çarpıyor. Fakat bu tartışmalarda kasıt ve karşılıklı duruş söz konusu değildir. Jîn’in beşinci sayısında yine Abdurrahim Rahmî “Ey nifak içindeki millet / sana beraberlik gerek” derken (Sayı: 5, Sayfa: 14), Jîn’in altıncı sayısında Kürdîzade Kemal Bey “Kürdlere: Bugünkü Görevlerimiz” başlığıyla yayımlanan yazısında “Umut, amaç, arzu Kürd gençliğini bir araya toplamak, cahillik belasını Kürdistan’dan defetmektir” diyerek gençlere sesleniyor. (Sayı: 6, Sayfa: 11) Peki bu “birlik” nasıl sağlanacak? Elbette ki ortak dille. Jîn’in yedinci sayısında ateşli kimi yazı ve şiirler var. Ancak yedinci sayıda birliğin nasıl sağlanacağı, kültür ve dilin nasıl gelişeceği hakkında bir haber var. Bu, Kürt Tamim-i Neşr-i Maarif Cemiyeti’nin bir haberidir. Bu haber ve bu dergide konuyla ilgili çıkan yazılar bir yerde bu cemiyetin tüzüğü niteliğindedir. Jîn’de cemiyetin kurulması ile ilgili şu bilgiler verilmiştir: “Kürt dili, tarihi ve coğrafyası ile ekonomi ve sosyoloJîne ilişkin incelemelerde ve yayında bulunmak ve Kürdler arasında çağdaş bilimleri yaygınlaştırmak üzere, Kürt Tamim-i Neşr-i Maarif Cemiyeti adıyla bir bilim derneğinin kurulması hakkındaki hazırlıklar son bulmuştur.” Cemiyet kuruluyor, faaliyetler başlıyor ve savaş koşullarının ağır yükü altında kalan Kürt halkından büyük feryatlar yükseliyor. Göç, Jîn’in sekiz ve dokuzuncu sayılarına adeta siniyor ve göçzede Kürtler, sorunlarının çözümü için mektuplar yazıyorlar, öneriler istiyorlar. Abdurahîm Rahmî bu çığlıkları şöyle dile getiriyor: ”Acaba hangi milleten olursa olsun, 120 haneli bir köyden 10 kişinin kaldığını başka bir milletin felaketli serüveninden okumak mümkün müdür? Bunlar ne oldu, niçin yok oldular?” (Sayı: 8, Sayfa: 6) Rahmî bunları söylerken Süleymaniyeli şair Mahmut Nejat “Bir Kürt Çocuğunun Duyguları” adlı şiirinde göçü şöyle dile getirir: ”Ah, ey yurt, ey gam meydanı ülke ki bulanmış kana / Ey yavrusunu kaybeden üzüntülü ana / Ah, hep sana gelmek, sana koşmaktı hayalim / Lakin beni kış bağladı, şimdi yok mecalim / Kavuşmadan ölsem, cesedim dağlara kalsın / Her akşam ve her seher yel ile vatan kokusunu alsın.” (Sayı: 8, Sayfa: 11) Jîn 10, 11 ve 12. sayılarında ise Cemiyet’in programı dahilinde kimi sorunlar gündeme getirir. 14. sayıda göçzadelerin sorunu yine gündemde ve şair Kemal Fevzi göçzadelerin sorunlarıyla ilgili bir yazı yayımlıyor. Yazının can alıcı bölümü şöyle; “İstanbul’un beyaz yalılarında içki dağıtan kızlar kadeh sunarlarken, Kafkasların karlı ve buzlu eteklerinde memeleri üstünde yavrusu uyuklayan anneler, anne kucağında meme emen yavrular açlıktan yokluğu yuvarlıyorlardı. Fırtınalar koynunda serilen sahipsiz, öksüz çocuklar, başları ucunda ağlayarak bir ziyaretçi dahi bulmadan, solgun bakışlarda öbür dünyaya süzülüp gidiyorlardı. Yorgunluktan, yoksulluktan birer iskelete dönmüş dinç yaşlılar, yaşamın son soluğunu tüketiyor ve süren ömürlerini bir lokma uğruna yok ediyorlardı. Karlı yollarda birer kurban sürüsü gibi ölüme sürüklenen insan kümeleri ölümü hasretle arıyor, karlarda açılan soğuk mezarlara canlarını teslim ediyorlardı. “ (Sayı: 14. Sayfa 3) Jîn’i 21. sayısına gelindiğinde ise cemiyetin büyüdüğü, Kürtlerin artık ne istedikleri hemen belirginleşiyor. Bunun yanında 22. sayıda başka bir haber dikkatlerimizi çekiyor. Haber şu: Kürt kadınları “Kürt Kadınları Teali Cemiyeti” adı altında örgütleniyorlar.
[*Aktarmalar, Müslüm Yücel’in Tekzip-Kürt Basın Tarihi adlı kitabından alıntılanmıştır.]




