Kürtler Kerkük'ten vazmigeçiyor?

">Kerkük'ün kaderi kapalı kapılar ardındaOrtadoğu'da sular durulmuyor. ABD'nin bölge üzerinde hegemonya kurma çabaları son hızla devam ediyor. 11 Nisan'da ABD Başkanı Bush'un 'Irak, ABD'nin bu yüzyılda karşılaştığı en büyük iki tehdidin çakıştığı yer. Bu tehditler El Kaide ve İran. Eğer Irak'ta başarısız olursak, El Kaide kendisine, bize, dostlarımıza ve müttefiklerimize saldırmak için Irak'ta bir sığınak elde etmiş olacak. Başarısız olursak, Irak'taki boşluğu İran dolduracak. Bizim başarısızlığımız İran'ın radikal liderlerini ve onların bölgeye hakim olma ihtirasını ateşleyecek' dedi. Ve Tahran yönetimine tercih yapmasını önerdi. ABD'nin bu çağrısını sıradan bir çağrı olarak algılamamak gerekir. Çünkü bu savaş ABD için varlık-yokluk savaşıdır. ABD'nin Irak'taki savaşı kaybetmesi demek dünya çapındaki tüm kalelerinin bir domino taşı misali arka arkaya düşmesi ve ABD imparatorluğunun hazin sonu anlamına gelecektir. Biliniyor ABD, Irak işgali esnasında Baas rejimini yıkarak rejimin dayanmış olduğu Sünni kesimi tümden iktidardan uzaklaştırmış, Irak nüfusunun yüzde 60'ını oluşturan Şiilere dayanarak stratejisini belirlemişti. ABD Şiilerin Kabesi ve İran'ın Kum şehrine alternatif olan Necef'i aktifleştirerek bölgedeki Şii nüfusu üzerinde etkili olmaya çalıştı. ABD'nin Şiiler üzerindeki stratejisi görüldüğü kadarıyla tutmadı. Necef'in daha uzun bir süre Kum'un bir şubesi gibi çalışmaktan kendisini kurtaramayacağı görülmektedir. ABD, bu durumu gördükten sonra Irak'ta Şiilerden ziyade, Sünnilere ve Kürtlere dayanarak Irak'ta daha etkili olabileceği yeni bir yol haritası çıkardı. Buna göre;

  • Askeri anlamda taktiksel değişikliklere gitme, merkezi bazı hedefler seçilerek tüm gücünü buraya yığma, bu alanları tümden 'terör'den arındıktan sonra halka halka ülke geneline yayılma
  • Şii milislerden Mukteda el Sadr'ın Mehdi Ordusu'nu silahsızlandırma
  • Bazı Sünni direnişçilerle görüşme ve onların taleplerini göz önünde bulundurma
  • En önemlisi ise Sünni aşiret güçlerini kazanarak bu 'Uyanış Konseyleri' aracılığıyla güvenliği sağlamaktı. ABD'nin maddi ve askeri desteği sayesinde bu uyanış konseylerinin oluşumu, El-Anbar'dan sonra Diyala, Salahattin (Tikrit), Kerkük, Musul ve Bağdat'ta yaşayan aşiretler arasında hızla arttı. Bugün Irak'ın 180 bölgesinde faaliyet gösteren 180 Uyanış Konseyi'ndeki eski Iraklı subaylar tarafından yönetilen silahlı üyelerin sayısı kimi kaynaklara göre 70 bin, kimilerine göre ise 78 bine ulaştı. ABD, konseylere 80 milyon dolara yakın para desteğinde bulunmuş. Ayrıca uyanış hareketinin tüm üyeleri merkezi Irak hükümeti tarafında maaşa bağlanmıştır. Konsey üyelerinin çoğu bulundukları alanlarda polis ve askeri güçlere de dahil edildiler. 'Adalet ve Sorumluluk Yasa Tasarısı' olarak bilinen ve Baas Partisi üyelerinin eski görevlerine dönmesi önündeki engelleri kaldıran yasa da 13 Ocak 2008'de merkezi Irak hükümeti tarafında kabul edilmişti. Kerkük'te yaşananlar ABD'nin bu yeni stratejisinin Sünni ülkelerin de desteğiyle büyük oranda başarılı olduğu görülüyor. Bu stratejinin bir ayağını Sünniler oluştururken diğer ayağı da Kürtler oluşturmaktadır. Biliniyor, bu süreçte Kürt liderler Suudi Arabistan, Katar vb. ülkeler tarafında ağırlandılar. Sünni ülkeler Kürtlerle Irak'taki Sünni kesimi ortak bir paydada buluşturma çabaları içerisindeydiler. Burada esas anlaşmazlık noktası, daha önce olduğu gibi 17 Nisan'da da Kerkük'ün güneyinde bulunan Bakuba yakınlarındaki Tuzhurmatu-Uzem'de Irak'taki El Kaide örgütüyle savaşırken ölen 2 kardeş için yapılan yas töreni sırasında düzenlenen intihar saldırısında 50 kişinin hayatını kaybettiği Kerkük sorunuydu. Çünkü Sünni bölgesi büyük oranda çöl olduğu için ciddi bir petrol kaynağı söz konusu değil. Bundan kaynaklı Sünnilerin Kerkük'ten vazgeçmeleri mümkün görünmüyor. Görünen o ki Kürtler bu yeni stratejiye razı edildiler ve Kürtler Kerkük'ten vazgeçtiler. Bazı kaynaklardan aldığımız bilgilere göre, merkezi Irak hükümetiyle yerel Kürt hükümeti arasında bazı anlaşmalar yapılmış. Bu anlaşmaya göre; Musul'a bağlı Maxmur, Şengal, Şexan, Guer ve Xanegin kasabalarının Federal Kürdistan bölgesine katılması kararı alınmış. Bu karar çerçevesinde üst düzey bir BM yetkilisi bu kasabalardaki şex ve aşiret reislerini ikna etmek için toplantılar yapmakta ve mevcut konumda bu toplantılar h‰l‰ devam etmektedir. 1 Haziran 2008 tarihinden itibaren de resmiyette Musul'a bağlı olan Maxmur kasabasının da resmen Federal Kürdistan bölgesine dahil edileceği söylenmektedir. Buraya kadar her şey normal görünmektedir. Oysa Kürtlerin nüfus yoğunluğunun olduğu tüm yerleşim alanları ve Kerkük sorunu Irak Anayasası'nın 140. maddesi çerçevesinde çözülecekti. İlk etapta Kerkük'te yapılacak bir referandumla Kerkük'ün statüsü netleştirilecek ve sonrasında sırayla bu kasabalarda yapılacak referandumlarla statüleri belirlenecekti. Sünniler Musul'a bağlı kasabalarda Kürtlere dönük katliamlar yaparak Kürtleri Musul ve çevre kasabalarından kaçırtma politikası izlemedi mi? Binlerce insan bu politikalar doğrultusunda katledilmedi mi? 100 binden fazla Kürt Musul'da İslami partilerce sürülmedi mi? Yine Kerkük'te aynı politikalar yürütülmedi mi? Peki, şimdi ne oldu da Sünniler referandumu beklemeden bu kasabaların Federal Kürdistan bölgesine katılmasına ses çıkarmıyorlar. Acaba buna karşı Kürtlerden ne tür tavizler kopardı? Büyük ihtimalle Kürtler Kerkük noktasında taviz verdi. Eğer tüm bu saydıklarımız doğruysa, ki öyle görünüyor, Kerkük sorununun aynı şekilde kapalı kapılar ardında tartışıldığı ve bir çözüme ulaştırıldığı kuşkusunu güçlendirmektedir. Eğer merkezi Irak hükümeti ve Sünniler Musul'a bağlı bu kasabaların Federal Kürdistan bölgesine dahil olmasına ses çıkarmıyorlarsa, bilelim ki Kerkük Federal Kürdistan bölgesine dahil olmayacaktır ve bu noktada Kürtler ikna edilmiştir. Büyük ihtimalle Kerkük sorunu özel statüye bağlanmıştır. Bu durum aynı zamanda Kürtlerin bölgede gelişmekte olan Şii blokajına karşı Sünni blokunu tercih etmesi anlamına da geliyor. Önümüzdeki günlerde ise bazı Kürt yetkililerinABD'yi ziyaret edeceği dile getirilmektedir. Bu ziyaretin ABD'nin yeni stratejisi doğrultusunda İran'a karşı yapacağı olası operasyonda Kürtlerin rollerinin tam olarak netleştirilme görüşmesi olacağını düşünüyorum. Bu noktada Kürtlerin oldukça kritik ve önemli bir süreçten geçtiğini, canları ve kanları bahasına elde etmiş oldukları kazanımlarının masa başlarında ve bazı elit kesimlerin ailesel çıkarları uğruna heba etmesinden korkuyoruz. Bunun olmaması için tüm Kürt aydınları ve halkın bu süreçleri çok yakından, büyük bir sorumlulukla takip etmesi gerekir. Her Kürt bireyi üstüne düşen görevi bu süreçte yerine getirmek zorundadır.

  • 'Türkiye, Kürdler ve Avrupa Birlği: Barış ve diyalog için bir dava'

    Leyla Zana Londra'da parlamentoda konuşacak Katkıda Bulundu rizgarionline Rizgarî Online/Londra: DEP eski milletvekili Leyla Zana Mayıs ayın da İngiliz Parlamentosunda yapılacak bir toplantıda konuşacak. 'Türkiye, Kürdler ve Avrupa Birlği: Barış ve diyalog için bir dava' konulu toplantıda Leyla Zana'nın yanısıra tanınmış bazı İngiliz şahsiyetler de konuşacaklar. Peace in Kurdistan tarafından yapılan bilgilendirmede Sakharov Barış ödülü sahibi Leyla Zana'nın yanısıra Baroness Frances D'Souza, Lord Avebury, Lord Rea, Abdullah Öcalan'ın avukatlarından Mark Muller'de konuşma yapacaklar. 19 Mayıs pazartesi günü Grand Committee room'da yapılacak toplantı saat 19:00'da başlayacak.

    Türkiye'nin Ortadoğu'daki rolü sorunlu

    BUYUTMEK ICIN TIKLA  Steven A.Cook*/ Türkler, Kürtler ve Iraklıların sık sık çatışan politikaları, Kuzey Irak'ın aslında na kadar kırılgan olduğunun göstergesi. Osmanlı'dan beri Türkler bölgede bu kadar etkin ve potansiyel olarak sorunlu bir rol oynamamıştı. Son beş yıldır Irak'ta bütün dikkatler Mezopotamya'daki Kaide'nin akıbetinin ne olacağına, Sünni-Şii çatışmasına, İran'ın rolüne, Anbar eyaletinin güvenliğine, 'asker takviyesi'ne ve son olarak da Basra'daki durumun kötüleşmesine odaklandı; Kuzey Irak'ın durumunaysa sadece arada bir bakıldı. Yaygın kabul, Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu kuzeyin 'Özgürlük Harekâtı'nın başından bu yana ülkenin tek istikrarlı parçası ve bir başarı hikâyesi olduğu yönündeydi. İşgal kuzeyi, ülkenin diğer bölgelerinden farklı olarak fazla sarsmadı ve Bölgesel Kürt Yönetimi'ne dönüşen yapı idari kurumları inşa etmeye başlamak açısından 12 yıllık bir avantaja sahipti. Saddam'dan hemen sonraki dönemde BKY hizmetleri yerine getirmeye ve bölgede güvenliği sağlamaya muktedirdi. Oysa Kuzey Irak, ülkeyi yeni bir iç savaşa sürükleme potansiyeli olan kritik bir bölge. Ayrıca şiddete batması halinde Irak'ın bazı komşularını da çatışmanın içine katabilecek tek bölge niteliğinde. Kürt bölgesiyle alakalı sorunlar (Kerkük'ün statüsü ve Kürt milliyetçiliğinin buna bağlı meselelerinden, PKK'nın Türkiye, PJAK'ın İran'la çatışmasına, oradan uzun süredir bekleyen petrol yasasına kadar) Türkiye, Irak, bu iki ülkedeki Kürtler ve ABD için korkutucu riskler barındırıyor. Diyaloğu reddetmek Türkiye'ye zarar Türkler, Kürtler ve Iraklıların sık sık çatışan politikaları Kuzey Irak'ın kırılganlığını ve nasıl çökebileceğini yansıtıyor. Sözgelimi, Türkiye'nin şikâyetlerine rağmen, Iraklı Kürt liderliğinin PKK'ya maddi destek sağladığına dair gerçek kanıt yok. Liderliğin politikası özünde, Irak Kürt nüfusunun daha kapsamlı hedeflerini (bağımsızlık veya buna yakın bir şey) etkilemeyeceği umuduyla PKK'yı görmezden gelmekti. Türkiye'nin PKK'ya diz çöktürülmesi yönündeki ısrarlı taleplerine karşılık vermenin ne anlama geleceği açıktı ve Kürt Bölgesel Yönetimi'nin harekete geçmemesi en nihayetinde Türkiye'nin geçen aylardaki askeri harekâtlarına yol açtı. İşte bu harekâtların devamı, kuzeyin istikrarını bozma potansiyeli taşıyor. Benzer biçimde, Ankara'nın Kuzey Irak'a yönelik politikaları da bir idrak karmaşasını yansıtıyor. Türkler Bağdat'ın kuzeydeki gelişmeler üzerinde konrolü olduğuna inanmıyor olsa da, Bölgesel Kürt Yönetimi'yle temas kurmayı reddetmek konusunda tutarlı davrandı. 2006'da Irak-Türkiye-ABD arasında başlatılan ve bu üç ülkedeki PKK karşıtı faaliyetlerin koordinasyonunu amaçlayan mekanizmanın başarısızlığa uğramasının başlıca sebebi buydu. Türkiye Iraklı Kürt liderlerle birlikte çalışıyor, ancak diyaloğa girmeyi reddetmesi sınır ötesi operasyonlarla da birleşince Iraklı Kürtlerin PKK'ya desteğini ateşliyor ve Kürt milliyetçiliğine daha da ivme kazandırıyor; ki Türkiye'nin çıkarlarına zarar veren gelişmeler bunlar. Gerek ABD'nin Irak'ı işgal ederek yol açtığı değişikliklerin, gerekse Türkler, Kürtler ve Bağdat arasındaki karmaşık ilişkilerin bölgesel etkileri ortada. Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri Türkler Ortadoğu'da bu kadar etkin ve potansiyel olarak sorunlu bir rol oynamamıştı. ABD'nin tavır değişikliğine gidip Türkiye'ye PKK'yı Irak içlerinde takip etmesi için yeşil ışık yaktığı göz önüne alınırsa, Türkiye'nin sınır ötesi müdahalelerinin kontrol altında tutulabilir olduğu söylenebilir, fakat büyük tehlikelere yol açabilecek kadar ciddi olduğu da açık. Arap dünyasında Kürtlerin çektiği acılara dair belli bir sempati söz konusu, fakat sadece Irak'ın birliğini zedelemediği sürece. Alternatif olarak, Türkiye'nin operasyonları İran'ın da PJAK'a karşı benzer operasyonlarına yol açar ve Irak'ın Arap nüfusu çatışmaya dahil olursa, Türkiye Ortadoğu'da (ki iktidardaki liderleri bu bölgeyi stratejik ve ticari açıdan çok önemli sayıyor) yeni elde ettiği bu statüyü ve prestiji yitirecektir. Kendi payına ABD, Türkiye'nin kuzeyde, İran'ın Irak'a daha fazla karışmasını tetikleyecek eylemlere girişmesine müsamaha göstermeyecektir. Kürtler emsal teşkil edebilir Kürtlerin, birleşik bir Irak'ın parçası veya bağımsız devlet sıfatıyla olsun, bölge siyasetinde yeni bir aktör haline geldiği de inkâr edilemez. Bu yeni statünün, Türkiye, Suriye ve İran'daki Kürt yoğunluklu bölgelerin ötesine giden etkileri olabilir. Çoğunluğunu Arapların oluşturduğu bir ülkede devlet başkanlığı, dışişleri bakanlığı, başbakan yardımcılığı ve başka birçok önemli mevkinin Kürtlerin elinde olması, Arap dünyasıyla ilgili mitleri yerle bir ediyor. Iraklı Kürtlerin ister bağımsızlık yoluyla, isterse birleşik bir Irak içinde elde ettiği büyük siyasi güçle oluşturacağı örnek, bölgedeki diğer büyük azınlık gruplarını konumlarını değiştirme arayışı konusunda cesaretlendirecek. Bu tür değişiklikler muhtemelen sükunetle karşılanmayacaktır. *Avrupa merkezli internet sitesi, ABD Dış İlişkiler Konseyi üyesi, 17 Nisan 2008/Radikal

    Gönderen: rizgarionline Tarih: 21.04.2008 Saat: 12:21 Katkıda Bulundu rizgarionline William Grimes*/ Irak ile ilgili senaryo şu şekilde devam etmeliydi: Diktatör devrilir, baskı altındaki kitleler kutlama yapar, demokrasi kök salar ve minnettarlık yağmuruna tutulan ABD, düşman Orta Doğu'da Batı destekli yeni bir müttefiki kucaklar. Quil Lawrence "Görünmez Ülke" eserinde tam olarak bu şekilde olduğunu savunuyor, ancak bunu görebilmeniz için kuzeye, Irak'ın üç Kürd eyaletine bakmanız gerekiyor. Lawrence şöyle yazıyor: "Amerikalılar, Arap Irak'ta gözler önüne serilen korkunç iç savaştaki zorluklar nedeniyle mıhlanmış bir şekilde duruyor, ancak Irak Kürdistanı'nın, Amerika'nın bölge için belirlediği hedeflerin ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladıklarını güç bela fark ediyorlar." Lawrence mantıklı bir şekilde, Kürd tarihini kısaca gözden geçirerek ve her Kürd sözcüsünü rahatsız eden soruya cevap vererek başlıyor: Tam olarak Kürd nedir? Birçok cevaba bağlı.Türk Hükümeti yıllarca milyonlarca Kürdün varlığını basitçe reddederek onları "dillerini unutmuş dağdaki Tükler" olarak nitelendirdi. Lawrence, eserinin büyük bir kısmında Kürdistan'ın aşiret temelli iki büyük partisini ve onların Hüseyin sonrası dönemde konumlarını belirlemek için yaptıkları hileleri anlatıyor. Mesud Barzani'nin 1975'ten beri liderliğini yaptığı Kürdistan Demokratik Partisi, kurucusu coşkulu ve karizmatik lider Celal Talabani olan Kürdistan Yurtseverler Birliği ile rekabet ediyor. Uzmanlar bile iki partinin programları arasında bir fark bulamıyor. Lawrence, Kürdler için en iyi yolun "sakince bölünme" olduğunu söylüyor. Kürdlerin yalnızca yüzde 2'si Irak'ın bir parçası olarak kalmak istiyor, ancak bir bağımsızlık ilanı,komşu güçlerin silahlı müdahalesine neden olur. Lawrence onların gizlenerek ve Sünniler ile Şiiler arasındaki ihtilaftan yararlanarak, ayrı olarak gelişmeye devam edebileceklerini ve biraz şansla ABD'yi Kürdistan'da kalıcı bir askeri üs kurmaya ikna edebileceklerini söylüyor. Lawrence, Kürd liderlerin zihinlerini okuyarak, eserinde, "ABD himayesini devam ettirmek onlar için kilit nokta ve bunu yapmak için biraz görünmez kalmak zorundalar. Kürdler isim haricinde bir ülke için her şeye sahip olabilirler ve bu yolla komşuların hiçbirisi onları haritayı yeniden çizmeye çalışmakla suçlayamaz" şeklinde yazıyor. Yaklaşık bir asırdır Kürdler ellerindeki bağımsızlık kozunu atarak ilk defa zafere yaklaşıyorlar. Kürdlerin değişim için şimdi bir şansları var. *The New York Times gazetesi Hazırlayan: Kaya Vural

    Devletin Kürt filmi

    1925’ten 2007’ye kadar devlet ‘’Kürt sorunu’’ üzerine 70 rapor hazırlatmış, sonuç ortada... Şöyle de denilebilir:‘’Sorunu çözmek için hazırlanan her rapor, yeni bir sorun haline gelmiş!’’ Devletin Kürt filmi/Hasan Pulur-Milliyet İLK bakışta kitabın adı sanıp beğeniyorsunuz, ‘’Belma Akçura kitabına iyi isim bulmuş!’’ diyorsunuz. (x) Meğer devletin de bir ‘’Kürt filmi’’ varmış, çekimlerine başlanmış, müdahaleler yüzünden uzadıkça uzamış, sonunda ‘’Şimdi zamanı değil!’’ diye arşive konmuş... Herhalde ‘’Arşive konmuştur’’ diyoruz çünkü ‘’filmin imha edildiğini’’ gösteren bir bilgi yok. Belma Akçura’ya göre, 1925’ten 2007’ye kadar devlet ‘’Kürt sorunu’’ üzerine 70 rapor hazırlatmış, sonuç ortada... Şöyle de denilebilir: ‘’Sorunu çözmek için hazırlanan her rapor, yeni bir sorun haline gelmiş!’’ * * * BELMA Akçura’nın kitabında kişilerin ve kurumların bu konuda neler dedikleri var. Mesela kimler ne demiş? ATATÜRK: Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da (Kürtler) beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri her zaman varittir.’ İNÖNÜ: Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla, asıl korkuncu, Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi biçimde kaygılanmak yerindedir. BAYAR: Bölgede yaşayanlara yabancı bir unsur oldukları resmi ağızdan ifade edildiği takdirde, bizim için elde edilecek sonuç bir tepkiden ibaret olabilir. ÖZAL: Kürt meselesini mutlaka çözeceğim, bu benim milletime yapacağım son hizmetim olacaktır. TÜRKEŞ: Biz ne kadar Türksek, onlar da o kadar Türktür, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz. DEMİREL: Yani şimdi biz, Kürt halkına kötü davranıyoruz da Türk halkına daha iyi mi davranıyoruz?’’ * * * PEKİ, şimdi iktidarda olanlar, Kürt sorununa bakması gerekenler nasıl bakıyorlar, mesela Başbakan Erdoğan? AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Moskova gezisinde (25 Aralık 2002) Moskova’daki Türk iş merkezinin inşaatını geziyor. Kürt kökenli inşaat işçisi Zülfikar Boran ile Kürt sorununu tartışıyor: Erdoğan: Sorun var diye inanmayacaksın, sorun yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan, sorun olur. Sorun yok dersen, sorun ortadan kalkar. Biz diyoruz ki, bizim için böyle bir sorun yok. Boran: Siz Türkiye’de tek başına iktidara geldiniz ama iktidardan da gidersiniz. Yani siz böyle bakmayın, ben çalışan bir insanım ama siyasete bakınca... Ecevit de, diğerleri de işbaşına geldiler ama böyle de gittiler. Siz de sorunları görmezlikten gelirseniz... Erdoğan: Ben böyle bir sorunu var kabul etmiyorum. Yok böyle bir sorun, diyorum. Bak, ben Siirt’ten evliyim, huzurluyum diyorum, bitti. Böyle yaklaş olaya. Böyle yaklaştığın sürece problem kalmaz. Boran: Bunu pratikte biliyorum da Sayın Başbakan... Türk arkadaşlar var, biz kardeşçe beraber yaşıyoruz, çalışıyoruz gerçekten... Erdoğan: ‘Türkiyeliyiz hepimiz’ diyeceğiz. Boran: Elbette, Türkiye için canımızı da veririz. Erdoğan: Ha, o kadar! Ama ben diyeceksin Kürdüm, Türk de ben Türküm diyecek. Boran: Nasıl olsa fark etmiyor. Boran: Ama biz kardeşiz, diyeceksiniz. (Boran’a sarılarak) ben seni Allah için seviyorum. * * * Böyle bir yaklaşımın, değil Kürt sorununu, başka herhangi bir sorunu çözeceğine inanıyor musunuz? Sorun var, diye inanmayacaksın, sorun yok, diye inanacaksın... Böyle yaklaşım olur mu, böyle bir sorunu ‘’Benim eşim de Siirtli diyerek’’ çözmek mümkün mü?

    Talabani ve Rice ortak basın toplantısı düzenledi

    Rizgarî Online/Irak'a beklenmedik ziyarette bulunan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, F.Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Cumhurbaşkanı Yardımcıları Adıl Abdulmehdi ve Tarık Haşimi, Kürdistan Bölge Hükümeti (KRG) Başbakanı Neçirvan Barzani, F. Irak Başbakanı Nuri El-Maliki ile Irak'taki Amerikan güçlerinin komutanı David Petraus ve Büyükelçi Ryan Crocker ile ayrı ayrı görüştü. Rice, uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada, Maliki'nin güvenlik alanındaki çabalarını takdir ederek, çeşitli gruplar arasında uzlaşma sağlanmasına yardımcı olmak için Irak'a geldiğini belirtti. Maliki'nin Basra'da Mehdi Ordusu milisleriyle mücadelesinin çeşitli etnik grupları ve mezhep gruplarını daha önce görülmedik şekilde bir araya getirdiğinin işaretini gördüğünü belirten Rice, "Bu uyumdan faydalanmak istediklerini" söyledi. Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice arasında gerçekleşen ve Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile Kürdistan ile Irak Başbakanlarının katıldığı görüşme sonrası ortak bir basın toplantısı düzenlendi. Talabani-Rice ortak basın toplantısında ilk önce ABD Dışişleri Bakanı Rice, Cumhurbaşkanı’na teşekkür ederek, Irak ordusunun ülkede güven ve istikrarın egemen olmasına yönelik başarısına vurgu yaptı. KTV`nin bildirdiğine göre Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Celal Talabani ise Kürdistan Bölge Hükümeti (KRG) Başbakanı Neçirvan Barzani’nin Bağdat temaslarına yönelik sorulan soruyu, “Başbakan Neçirvan Barzani’nin Bağdat temasları çok olumlu ve yararlı geçmiştir. Kısa bir süre içerisinde Irak ve Kürdistan hükümetleri arasındaki meselelerin tamamen çözüme kavuşacağına inanıyorum” şeklinde yanıtladı. Talabani, Irak anayasasının Kerkük kenti ile ilgili 140. maddesine ilişkin olarak, bu anayasa maddesinin yerine getirilmesine ilişkin sürecin devam ettiğini, Birleşmiş Milletler (BM) Irak Özel Temsilcisi Stefan Di-Mistura’nın konu ilgili önerisinin olduğunu ve önümüzdeki günlerde Di-Mistura’yla bir araya gelerek meseleyi görüşeceklerini söyledi. Talabani ayrıca Kerkük sorununun adım adım çözüleceğini de sözlerine ekledi. RO/Akt:Cemil Süphan

    Der Spiegel : Cennet Kürdistan da mıydı?

    Arkeologlar Kürdistan da 11 000 yıl önce yaşanmış taş devrinin “ Altın çağına ait” izler ortaya çıkardılar. Ceylan avcıları orada ihtişamlı tapınaklar inşa ettiler ve cennet bahçelerinde ki gibi yaşadılar. Bu ididaya göre Adem gerçekten yaşadı, mecazi anlamdaki bu günah halinde bir gerçek gizli idi. İngiliz araştırmacı David Rohl “ Efsane” adlı kitabında Adem`in İran`ın kuzeyinde Urmiye gölünün yakınlarında yaşadığını iddia etti. Rohl Londra da Sumer çivi yazısıarşivinde araştırmalar yaptı. O İncil deki coğrafik bilgileri kontrol ettikten sonra Jipini Kurdistan`a doğru sürdü. Rohl`un bulgularına göre Cennette 4 tane akarsu vardı ve bunlardan ikisi Fırat ve Dicle idi. Rohl`u en çok heyecanlandıran şey onun Adem`in ilk defa Fırat ve Dicle`nin yukarı hafzasında tahıl öğüttüğü, bilgisine ulaşması oldu. Burası ilk defa tarım yapılan yer idi. Son zamanlarda araştırmacılar bu “ Neolitik Devrim” hakında bazı bilgilere ulaştılar. Bu bölge Turkiye, Iran ve Irak sınırlarindaki Toroslar ve Zagros dağları arasındaki bölge idi. Burada 11 000 yıl once bir medeniyet son buldu ve başka bir medeniyet başladı. O zamana kadar göçebe ve avcı olan Homo Sapiens av silahlarını attı. Bir milyon yıldan fazla insanlar herşeyden önce ormanfilleri ve denizatlarını öldürdüler ve onların etleri ile beslendiler. O bir goçebe olarak vahşi hayvanlar gibi ağaç kovuklarında yaşıyordu. Şimdi aniden insan, keçileri ve koyunları ağıllarda zaptetmeye ve domuzları evcilleştirmeye başladi (MÖ 8400). O kulube ve yatağı, seramikten yemek kabını keşf etti ( MÖ 7000) ve ilk defa kendisinin ektiği tahılların suyundan beslenmeye başladı. İlk köylerden olan Nevala Çori köylüleri bu yeni yaşam biçiminin(MÖ 8500) zahmetlerinin tanıkları oldular. Onların dişlerinin mineleri bozuldu, onlar hazımsızlıktan mide ağrıları çektiler. Onlar henuz tahıl yetiştirmeyi tam olarak bilemediklerinden, daha çok bezelye ve mercimek yiyiyordular. Daha önceki avcılık yaşamı idi, özgür, serbest ve macera dolu. Yeşil Mezopotamya`nın koridorlarında yabani eşekler ve ceylanlar dolaşiyordular. Munih`li Paleozoolog Joris Peters`e göre sürüler 100 000 hayvandan oluşuyordular. Rohl`un araştırmalarının merkezi olan, tahılın beşiği dağlık Yukarı Mezopotamya da başka bulgular ortaya çıktı. Bu bölge de dunyanın en eski tapınakları bulundu. Bunlar büyük taşlar ile yapılmış harika yapılardır ve şimdiye kadar hiç bilinmeyen taş devrinin “ altın çağının” tanıklarıdırlar. En enteresan şey Urfa`nın yakınındaki çıplak tepedir. Onun ucunda birbirilerine bitişik olan tapınaklar duruyordular. Bunlardan 4 tanesi kazıda ortaya çıkrıldılar, diğer 16 tanesi magnetometre ile yakalandılar. Taşdirekler yukarı doğru yükseliyorlar, örümcekler, aslanlar ve yüzayaklılar ile süslenmişler. Yıkıntıları arasında bir vahşidomuz ve büyük bir insan kafası heykeli duruyor. Göbekli Tepe'deki kazının şefi Berlinli Klaus Schmidt bu tesisi mimari bir harika olarak isimlendiriyor. 50 tonluk en ağir sütün şimdide bir taş ocağının yanında duruyor. Schmidt inaniyor ki bu şehirler yakında dünya çapında bir üne kavuşacaklardır. En hayret edici şey bunların yaşıdır. Bu tören yeri aşağı yukarı 11 000 yıl önce avcılar ve toplayıcılar tarafından inşa edilmiştir. Burasi cenet gibi bir ilk yerleşim yeri(*). İnsanlar burada tembeller ülkesinde olduğu gibi yaşiyordular. Bunlar Adem ve Hava`nın vaftiz anne ve babaları olabilirler. MÖ 9000 yılı civarında kutsal nesne ortaya çıktığında Avrasya da buzulçağından 100 000 yıl sonra sonunda tekrar yumuşak hava doğuyordu. Yukarı Mezopotamya da geçbuzul çağından çıkılıyordu, herşey zuhur ediyordu, büyük ekilebilir bölgeler açılmaya başlıyordu. Göbekli halkı herşeyden önce Ceylanları avlıyordu. Yüzlerce organize olmuş kişi Fırat havzasında yada kilometrelerce uzun olan V formundaki fırat yatağında çevik çifte tırnaklı sürüleri otlatiyordular. Et ambarları ve hayvan postları boylece bir vuruşda ganimet olarak elegeçiriliyordu. Yerleşikliğin bu ilk formunda insanlara uzun zaman yetecek kadar gıda medesi büyük eteverinde istif ediliyor ve korunuyordu. Aynı zamanda becerikli vahşi avcılar ilk kuvetmacununu icad ediyordular. Buzulçağından sonraki yumuşak iklimden yararlanilarak bu bölgede büyük tarlalarda tahıl yetiştiriliyordu. Böylece tabiat üzerinde kontrol sağlanıyordu. Cenet bahçelerinın yerinin araştırılmasında Mezopotamya`yı işaret eden bir çok ize rastlandı. İncildeki Cenet de birçok su kaynağı var. Toroslarda da bir düzine akarsu var. Hesekiele`ye göre Cenet bahçeleri Göbekli Tepe gibi kutsal bir tepenin üzerindeler. İbrahimin Mağarası tarihi törendağının 2 kilometre uzağında Urfa şehrinde bulunuyor. Schmidte göre Urfa`ve çevresi büyük mitolojik kütleleri ile dini bir çekimalanı idi. Bu bölge insanlığın ilerleme medeniyetinin merkezi idi. Daha erkentaşdevrinin önseramik devrinde Ibrahimin Mağarası kutsal bir kaynak olarak şereflendiriliyordu. Orada dunyanın en büyük heykeli ortaya çıkiyordu. Bu yapı aşağı yukarı 2 metre yüksek ve MÖ 10. yüzyıla aittir. Bugün artık araştırmacılar biliyorlar ki 4000 yıl MÖ Fıratın aşağı hafzasında şehirler inşa edilmişti. Burada kıvırcık saçlı krallar, Papazlar ve yüksek kulelerin basamaklarından yıldızları izleyen Astronomların yaşadığı 20 den fazla yerleşim yeri vardı. Burada bira, yazı, teker ve ilk binekaracı icad edildi. Burada, sevgili ülkeye göçmeden önce,bir İbrahim yaşıyordu. İsrailli Benjamin aşireti uzun süre Fıratın yukarı hafzasında kaldı. O zaman Mezopotomya`nın kilden inşa edilmiş şehirlerinin dar sokaklarında melodramlar ve destanlar işitiliyordu. Destan okuyucuları ağaçflütler ile destanlarını söylüyorlardı. Bunlardan bazıları gerçek hikayeleri anlatiyordular. Gilgamiş gerçekten yaşadı, Enmerkar ve bir başka kahraman aynı şekilde. Bu dağlık dünyada ticari ilişkiler de hüküm sürüyordu. MÖ 3000 yılında Yerkürenin en eski şehirlerinden biri olan Uruk tan eşek kervanları ile Zagroslara gıda madeleri gönderildiği biliniyor. Onlar karşı tarafdan metal ve elmas getiriyordular. Çivi yazılarında yazıldıği gibi yedi dağın ardına giden, burada sivri uçlu tepeler ile kaplı yeşil ovalar ile karşılaşiyordu. Kar ile kaplı Ararat taş devrinde tanrıların tahtı olarak kabul ediliyordu. Belki tufan efsanesi de Fıratın dar kaya koyaklarından dolandığı kuzeyin yüksek alanlarında meydana gelmiş bir felakete karşılık geliyor. Arkeolog Andreas Schachner`ın iddiasına göre nehir yatağı aşağı yukarı 7000 yıl önce depremler dolayısı ile çok defa moloz ile doldu. Su engelleri yıkana kadar toplaniyordu. 30 metreye kadar kabaran dalgalar yığıliyordu. Bu tür felaketler halkın ağzından süslenerek, güzelce işlenerek doğunun edebiyatının başlangıcı oldular. Ama daha sonra Sümerler ve onlar ile birlikte Yahudiler Göbekli Tepe`nin batmış tahıl Cenetini hatırladılar mı? Kendi sezgilerinden Hiristiyanlıktan 10 000 yıl öncesine ait olan Hava ve Adem`in vaftiz anne ve babaları olanlar hakında birşey biliyormuydular? Rohl`un kompası şimdi daha güçlü olarak Ortakuzeyi, Kürdistan`ın altın başaklar ile kaplı yüksek yaylalarını işaret ediyordu. Yine bu sert, tozlu Tanrılar Tepesi, Göbekli Tepe ve oradaki şimdiye kadar şifreleri çözülmemiş din gündeme geliyordu. Bu kutsal şeylerin henuz ancak % 5i ortaya çıkarılmış. Arekeolog Schmidt diğer geri kalanları ortaya çıkarmak için çalışiyor. Bugün Yukarı Mezopotomya` nın çıplak dağyamaçlarını dolaşan birisi buralarda bir zamanlar yeşil vadilerin olduğuna ve şamfıstığı ağaçlarının yetiştiğine inanamaz. Tabi ki Göbekli Tepe`nin avcıları 11000 yıl önce yumuşak, yeşillikler ülkesinden meydana gelen bir doğa parkında yaşiyordular. Önce ormanların yokedilmesi ve arazinin tarla olarak kulanıma açılması nedeni ile bu alan çıplak bir çole dönuştu. Göbekli Tepe aynen Cenet gibi bir süre sonra terkedildi. MÖ 7500 yıllarında avcılar tepeyi dağıttilar ve tapınakları toprak ile doldudular. Schmidt binanın organizeli bir şekilde gömülmesinden bahsediyor. Sanki insanlar bu ibadet yerini ebediyen akıllarında tutmak istiyordular. Bu ebedi bir ayrılık idi. O zaman bütün bir insanlıkçağı mezara gömüldü. Avcılar biyotopu boşalttılar. Şimdi çiftçilerin ortaya çıkışı başladı. Bu dramatik dönüşümün izlerine Suriye` deki Abu Hureyra yerleşim biriminde de rastlaniyor. Burada MÖ 7500 yıllarında avlanan ceylanların sayısı dramatik bir şekilde azaliyor. Bunların yerini erkek keçi ve koyunlar aliyorlar. Keçi ve koyunlarda cinselliğinin önemli hale gelmesi hayvancılığın başladığına dair bir ipucudur. Çünkü nesillerin sürdürülmesi için dişi hayvanların korunması gerekiyordu. Şimdi insanlar domuzağıları ve külübelerden vadilere inmeye mecbur kaldılar. Batı Iran daki Ali Koş da MÖ 7200 yıllarında yüzlerce çiftçi kırık dökük kulübeköylerde yaşiyordular. Tarlalar için gerekli tohumu uzak yerlerden temin ediyordular. 120 generasiyon boyunca MÖ 9000 ile 6000 yıları arasında bu kanlı değişim devam etti. Böylece köylüler öne geçtiler. Başarıları sınır tanımıyordu. Çünkü tahıl kalori açısından çok zengin idi. Yerleşik bir yaşam sürdürenler, yaşamlarını daha geniş bir temel üzerinde kurabilirlerdi. Daha MÖ 7.yüzyılda köylüler Fars Körfezine yerleşiyordular. Onlar orada suni sulamayı ve Firatın havzasından su kanallari ile tarlalarını sulamayı öğreniyordular. Şimdi kısa bir sürede nufus artıyordu. Sumer halkı bir yerde toplanıyordu ve nufus patlaması yawaniyordu. Şehirler ortaya çıkıyordu ve onun ile birlikte hukuk sistemi, sahip olma ve mulk sahipi olma hırsı gelişiyordu. Şimdiye kadar tasasız ve doğal olan insan masumiyetini yitiriyordu. Însan ahlaki olarak bozuluyordu, ticaret de sahtekarlik yapiyordu ve komşuları ile kavga etmeye başliyordu. Şimdi öldürmeyi ve tecavüz suçlarını önlemek için kanunlar gerekiyordu. Sümer yazarlar yazıya geçirene kadar, Adem ve Hava`nın Göbekli Tepe`deki Ateştaşı -Cenneti 5000 yıllık yazısızlık şartlarında unutulmaya karşılı direnmeliydi. Heidelbergli Teolog ve Mısırolog Jan Assmann insanlığın kültürel hafızasının binlerce yıl bilgileri kaydedip muhafaza edebileceğine inanıyor. Sıradışı insanlar, kahramanlar, büyük acılar, savaşlar ve çevre felaketleri insanlığin kolektif hafızasının derinliklerinde korunuyorlar. İnsanlığın bu yol ile koruduğu ve 10 000 yıl MÖ ait olan bir efsane var. Bu koyun ve tahıl memleketi ait olan kutsal dağ Du-ku masalıdır. Bu söylencede tarım, hayvancılık ve dokumasanatının uzak tepelerde icad edildiğini anlatiyor. Bu çok eski bir tarih olduğu için, uzmanlar orada yaşayan anonim tanrıların henuz kişisel isimlere sahip olnadıklarını idia ediyorlar. 5000 yıllık Sumer tanrılarının heykelleri sanki çok eski bir çağa ait tanrılardır gibi orada bir yabancı cisim gibi duruyorlar. Berlin deki Almanya Arkeoloji Enstitusu çalışanı, kazıcı Schmidt yeni kitabında Du-ku efsanesini Kurdistan daki Tapınakdağı ile ilişkilendiriyor. Schmidt “ Eski doğunun kültürel hafızasına dokunuyor ve bu mekanın neolitik geçmişine geri gidiyor mu?” diye soruyor teredütlü bir şekilde. O bu soruya henuz bir cevap vermiyor. Fakat çok açık ki “Göbekdağ” insanları gerçek devler idiler. Bu anlamda tarımın bulunuşu sadece ateşin kulanılması ile kıyaslanabilinir. Bu medeniyet depremleri ki kahramanlarının tahıl yetiştirmelerine neden olüyordu, yankı olarak Tevrat zamanının Kudusune kadar götürülebilinirdi. İnsanlar bilinçli olarak 11000 yıl önce Kürdistan`dan cennet kapılarına çarpiyorlar. Onlar çiçek yetiştiriyorlar ve bunun ile hayvanları evcilleştiriyorlar ve onlardan daha çok et ve süt elde ediyorlar. Bunun ile tabiat üzerinde denetim kurmaya ve tabiattan daha çok yararlanmaya yol açan bir teknik gelişme başliyor. İnsanın buzul çağının sonunda tahıl saplarından meyvesini yemesini öğrendıği ve beslenmesinin yolunu açan ve bügüne kadar henuz sonlanmamış başarı koşusu için “ Bilgi ağacı” sadece bir sembol mu idi? Böyle bakılınca Adem ve Havayı rahatsız eden suçluluk duygusu anlaşılır. Göbekli Tepe insanları gibi onlar erkeği kötü iş kabul edilen elsanatları alanına sevkediyordular ve onu bir adım uzaklaştiriyordular. Bu kötü duygunun sebebi bu idi. “Siz tanrı gibi olacaksınız” diye bağırdılar cenet de oturanlar toplu olarak. Gerçekte bu 10 000 yıl önce insanın tarım teknığini kulanmaya ve çiçek yetiştirmeye başlama surecidir. Aletleri yapan ve icad eden olarak insan kendi geleceğini kendi ellerine aliyordu. Adem puzzlesinde yukarı Mezopotomya`dan bazı taşların birirbirlerine uyduklarına şuphe yok. Irak Türkiye ve bügün arkeologlar için girilmesi zor olan Kuzey Iran stepleri arasında cidi bir gelişmenin ipuclarına rastlanıliyor. Arkeolog Schmidt orada “ tanınmayan dünyadan heykeller” in ortaya çıktığını anlatiyor. Şimdi bu unutulan medeniyetin üzerinde tozdan ve molozdan bir örtü duruyor. Hava ile temasından dolayı bozulmuş bir çok tepeyıkıntısı Anadoludan Hazar Denizine kadar uzaniyor. Birçoğuna henuz dokunulmamiş. Hiçolmazsa arkeloglar şimdi örtünün bir köşesini havalandırdılar. Örtünün hepsinin kaldırılması bir fantastik yolculuğun yolunu açabilir: Cenet bahçelerine giden yol. Seyîdxan Kurij (*)Klaus Schmidt: "Onlar ilk tapınağı yaptılar. Taşdevri avcılarının muamalı tapınakları“ Kaynak: Der Spiegel sayı 26- 2006 -Hamburg

    KÜRTLER İN ELİNE TUTUŞTURULMUŞ YENİ TOPİTOP ŞEKERİ YAHUDi DÜŞMANLIĞI

    METİN AKTAŞ-Annem seksen altı yaşında. Sık sık oturur bana 1938 öncesi Dersim halkının yaşamını anlatır.

    • Dersim’de o yıllarda aşiretler arasındaki kavga yağma, talan yaygındır. Annem aşiretler arasında bu kavgayı anlatırken kendi aşiretinden birinin husumetli olduğu aşiretten birini öldürülüşünü büyük bir kahramanlık olarak anlatır ama karşı aşiretten birinin kendi aşiretinden birine bir tokat vurmasını bile ihanet, kötülük olarak değerlendirir.
    •  Biz doğu toplumlarında yöneticisinden annem gibi en sıradan insanına kadar kendini sorgulama, kendi eksiklerini hataları söyleme erdemine sahip değiliz. Bize göre biz mükemmeliz. Kültürümüz, yaşam tarzımız, ahlakımız mükemmeldir; evili de böyleydi ezeliye kadarda böyle olacaktır. Çünkü mükemmellik bizim soyumuzda, kültürümüzde, ırkımızda var. Çünkü biz üstün bir soyuz, bizim kültürümüz, inançlarımız üstündür. Biz hata yapamayız. Bizim adaletimiz, yaşam tarzımız, kültürümüz sorgulanamaz. Görünüşte söylediğimiz bu sözlere karşı olsak ta aslında kendini kutsama, kendisi gibi olmayanı yerme ahlakı hepimizin bilinç altında şu veya bu oranda yaşamaktadır. Annemden duyduğum masallardan tutunda ders kitaplarında okuduğum tarihe kadar bize geçmişle ilgili anlatılan her şeyde biz haklıyız. Bizim yaptıklarımız doğrudur,bizim başka halkların topraklarını işgal etmemiz kahramanlık tır. Biz balkanlardan Cezayir’e kadar topraklarda yaşayan halkları işgal ederken haklıydık. Çünkü biz onları seviyorduk. Onların bir kısmını kılıçtan geçirdik bir kısmını da zorla yaşadıkları topraklardan kopararak getirip zorla kendi dinimize sokarak çıkarlarımız için savaşacak askerlere,kölelere dönüştürdük.
    Bunları yaparken biz haklıydık. Bu uygulamalarımıza karşı çıkanlarsa haksızdı. Onları acımasızca yok ettik, soylarını kuruttuk. Biz haklıydık.
    • Büyüyüp tarihi sorgulamaya başladığımda acı çekerek kendi toplum gerçeğimize yüzleştim. Evet kötülük,adaletsizlik bize anlatıldığı gibi sadece bize dışarıda gelen bir şey değildi, kötülük bizim yaşam tarzımızın, kültürümüzün, ahlakımızın içerisindeydi. Kötülüğün, adaletsizliğin bizim toplumsal yaşamımızda, kültürümüzde olmadığı düşüncesi içimizdeki kötülerin uydurduğu bir tuzaktı. Çünkü böylece bizim onları sorgulama, değiştirme düşüncemiz ve faaliyetimiz olmayacak biz dışımızdakilere düşmanlık yapmakla bir ömür çürütüp gideceğiz.
    Bu ülkedeki sağ çevrelerden umut yoktu; çünkü onlar bu ırkçı düşüncelerle zehirlenmişlerdi. Umut soldaydı. Gencecik insanlar ağır bedeller ödeyerek kendini, kendi yaşam tarzını, kültürünü,inançlarını, sorgulamaya başladı. Bu toplumda görülmemiş bir şeydi; ilkti.ve çok tehlikeliydi. Çünkü bu gencecik insanlar çürümenin, adaletsizliğin, kötülüğün asıl kaynağının içimizde,ruhumuzun derinliklerinde, toplumsal yapımızın, kültürümüzün derinliklerinde olduğunu söyleyerek kendimizde, kendi kültürümüzde,toplumsal yaşamımızda değişim ve yenilenme istiyorlardı.Değişim ve yenilenmeye kapalı olan, kültürün bir sosyal olgu olmaktan çıkarak biyolojik(yaradılışta varol) olguya dönüştüğü toplumumuzda bu istek sarsıntı yarattı.Asla değişilmez, yenilenmez, sorgulanmaz sanılan kurumlar, kültürler, düşünceler, inançlar sarsılmaya çatırdamaya başladı.
    • Efendilerimiz çılgına döndü. Çünkü kendilerini ayakta tutan asıl güç ellerinden gidiyordu. Onlarda biliyordu ki onların iktidarlarını koruyan asıl güç büyük orduları değil insanlarımızın ruhlarına sokulmuş bu düşünceler,yaşam tarzı, kültürdü.
    Efendilerimiz dövmekle, öldürmekle, işkence etmekle bu yeni akımı durduramayacaklarını anlayanca her zaman yaptıkları klasik yöntemine baş vurdular. Onları içerde çürütmeye, kendilerine benzeştirmeye başladılar. Ülkemizde yaşanmış bu sürecin tanığı ve mağduru olarak şimdi yaşananları görünce efendilerimizin bir kez daha kazandığını görüyorum; Çünkü sol adına yola çıkmış insanlar, kurumlar efendilerin ağzıyla konuşmaya başlamışlardı. Onlarda bizim toplum olarak mükemmel olduğumuzu bu günde, geçmişte de bizim soyumuzun kötülük, adaletsizlik yapmadığını söyleyerek oklarının sivri uçlarını dışarıya yöneltmeye başlamışlardı.Bize dışarıdan kötülüğü transfer edip, bizim adaletli, güzel yaşam tarzımı, kültürümüzü bozan yeni güçler yeni düşmanlarımız vardı artık. Bunlar Emperyalistler ve Siyonistlerdi. Aslında bizim temiz mayamızda ırkçılık yoktur. Irkçılığı da bütün dünyaya olduğu gibi ülkemize de Yahudiler getirdi. Uzun mücadeleler sonucu kabul etmek zorunda kaldıkları kötülüklerini de aslında onlar yapmamıştı, içlerine giren Yahudiler yapmıştı. Kendimizi Yahudilere karşı korumalıydık çünkü Yahudiler ülkemizi parçalamaya çalışıyorlardı. Bu düşünceler solun içerisindeki yeni sağın düşünceleridir.Ve son yıllarda bir haylide taraftar bulan düşüncelerdir. Şimdi bu düşüncelere Kürtlerin bir kesimi de katılmış durumda.
    • Bir Yahudi düşmanlığıdır almış başını gidiyor.Bu düşmanlık öylesine korkunç bir tabuya dönüştü ki hiçbir yurttaş korkusunda kendini sorgulama cesaretini bulamıyor. Çünkü soldan sağa,Türklerden, Kürtlere büyük bir kesim bu salgına kapılmış gidiyor. Yahu ülkemizde açlık var desen şıp Yahudiler bizi aç bırakıyor, yahu ülkemizde bölgeler arası ekonomik,siyasi,kültürel adaletsizlik var desen bunu Yahudiler, emperyalistler yapıyor, yahu ülkemiz işsizlik var desen Yahudiler yapıyor, Çevre katliamı var desen Yahudiler yapıyor diyorlar. İnsanlar, iş aş özgürlük, Kürtler temel insani haklarını istediklerinde bu taleplerin Yahudilerin ülkemizi bölmek için yarattığı bir tuzak olduğunu söylemektedirler.Ne olacak bizim bu Yahudilerle halimiz bilmiyorum? Acaba hepsini öldürsek içimizdeki kötülükler, açlık, issizlik, adaletsizlik sona erer mi? Hiç sanmıyorum; çünkü kendimize yeni Yahudiler bulduk bile. Baksanıza bağırıyorlar hep birlikte Barzani Yahudi diye. Bu demektir ki bize rahat gün görmek nasip olmayacak.Biz ve bizden sonra gelecek soyumuz açlıktan baskılardan kurtulamayacak. Yahudiler bütün dünyayı sarmış. Barzani’yi de öldürsek acaba başka Yahudiler çıkacak mı?Ne yapsak bilmiyorum?
    Yahudi düşmanlığı şimdilik Ortadoğu devletlerini ellerinde tutan Fars,Arap,Türk ırkçılarının temel siyasal argümanı. Şimdilik ağır baskılar altında,açlık sınırında yaşayan toplumlarını Yahudi düşmanlığıyla besleyerek yönetiyorlar. Çok umutsuz değilim. Gelecek Orta doğuda yaşayan bütün halkların temel insani haklarını barış içerisinde bir arda yaşadığı bir toplumsal sistemin olacağından eminim. Bu bir temenni değil global ekonominin yaratacağı yeni zorunlu yaşam tarzıdır. Global ekonomi farklı ırklardan, inançlardan, kültürlerden,uluslardan insanları iç içe harmanlayarak bu gün insanlığın en büyük düşmanı olan ırkçılığı yok edecek ortak bir insan olma düşüncesini bir kültür bir yaşam tarzı haline getirecektir. Bundan eminim. Bu gün yükselmekte olan ırkçılık, yabancı düşmanlığı, ölmekten olan hastanın yükselen son ateşidir. Bu sizi korkutmamalıdır.
    • Yazıma son verirken bir Kürt olarak Kürt kurumlarından, partilerinden bir isteğim var. Lütfen artık ortak karar alma bilici geliştirin kurumlarınızda, partilerinizde. Söyledikleriniz doğru da olsa mutlaka kurumlarınızda, partilerinizde tartıştıktan sonra ortak karar alarak savunun. Bunu başarmazsanız hiçbir şeyi başaramazsınız. Başarının yegane güvencesi budur. Yoksa nereye sürüklendiğinizi öğrendikten sonra çok geç olabilir. Kürtlerin politikalarını Kürtler gibi Orta doğunun en eziyet görmüş halklarından biri olan Yahudi halkının düşmanlığı üzerinde inşa etmeye kalkmalarını anlamak mümkün değil. Bu hayra alamet değil!