Yaşadıklarımı unutmayacağım

15/04/2008 Haşim Bak Newroz kutlaması sırasında kolu polisler tarafından kırılırcasına bükülen 15 yaşındaki C.E.,’Gördüğüm işkenceleri hiçbir zaman untumayacağım’dedi C.E, Hakkari’de Newroz kutlamasına yapılan müdahalenin ardından çıkan olaylarda polisler tarafından kameralar önünde kolu bükülen 15 yaşındaki çocuk... C.E’nin kolunun polisler tarafından büküldüğü anın görüntüleri, büyük tepkilere neden olmuştu. Önceki gün serbest bırakılan C.E, gördüğü işkenceleri hiçbir zaman unutmayacağını söyledi. C.E, olaydan sonra Hakkari Emniyet Müdürlüğü’nde 2 gün gözaltına alınmış, ardından çıkarıldığı Hakkari Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, “devlet memuruna mukavemet etmek” iddiasıyla tutuklanarak Bitlis Cezaevi’ne konulmuştu. 21 gün tutuklu kalan C.E, avukatlarının itirazı üzerine dün tahliye edildi. Görüştüğümüz C.E, hâlâ sağ kolunu kullanamıyordu. ‘Kolum yerinden çıktı’ C.E, gözaltında ve tutuklu bulunduğu süre boyunca şiddete ve hakaretlere maruz kaldığını söyleyerek yaşadıklarını şöyle anlattı: “22 Mart’ta çarşıya indim. Kendimi direk olayların içinde buldum. Newroz’da olay yaşandığını bilmiyordum. Kalabalığın içine girmişim. Polisler bana doğru gelerek beni yakaladı. 3 polisti. Daha sonra beni itelediler. Önce kolumu büktüler. Kolum yerinden çıktı. Sonra polis otosuyla beni emniyete götürdüler. Arabada da dövmeye devam ettiler. Yaklaşık 3-4 kişi beraber gidiyorduk. Arabanın içinde bile bize küfür ediyorlardı ve devamlı dövüyorlardı. Emniyete götürüldüğümüz zaman zaten acı çekiyordum, ona rağmen belimin üzerine oturuyorlardı. Bazen de karnımıza ve belimize coplarla, tekmelerle vuruyorlardı.” Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında bulunduğu sırada da şiddete ve hakaretlere maruz kaldığını söyleyen C.E, “Emniyette bulunduğumuz saatler boyunca hep dövüldük. Dövdükleri zaman bizlere hep ‘O inandığınız kişiler gelip sizi kurtarsın’, ‘Apo’nun piçleri’ ve daha ağza alınamayacak çok kötü küfürler ettiler” dedi. Gözaltına alındığı gün serbest bırakılıp ertesi gün tekrar gözaltına alınan C.E, “Serbest bırakıldıktan sonra eve gittim. Kolumun ağrısından uyuyamadım. Ertesi gün çarşı merkezinde tekrar gözaltına alındım ve tutuklandım. Emniyette tekrar dayaktan geçirildim. Bize silah gösteriyorlardı. Gözümüzün önünde şarjörden çıkardıkları kurşunları parmağımızın arasına koyup, elimizi sıkıştırıyorlardı. O da çok acı veriyordu” dedi. C.E, gözaltının ardından tutuklanarak götürüldüğü Bitlis Cezaevi’nde de dayaktan kurtulamadığını aktardı. ‘Unutmayacağım’ “Benim kolum çok kötü ağrıyordu. Çok acı çekiyordum. Bana yardımcı olacak kimse yoktu. Beni görmeye gelen ailemle de sebebini bilmiyorum ama beni görüştürmüyorlardı. Ne kadar acı çektiğimi benimle beraber kalan arkadaşlar da gördü. Bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı ama acımı dindiremiyorlardı” diyen C.E, “Cezaevinde bazen açık havaya çıkarıyorlardı. Gidip gelirken de dövüyorlardı. Adeta hayvan muamelesi yapıyorlardı” dedi. C.E, yaşadıklarını unutamadığını, unutmayacağını söyledi. Rapor alacaklar Oğluna kavuştuğu için çok mutlu olduğunu belirten baba Hüseyin E, oğlunun haksız yere tutuklanarak şiddete maruz kaldığını söyledi. Oğlunun hiçbir suçu olmadığını dile getiren Hüseyin E, “Benim oğlum daha çok küçüktü ve hiçbir suçu yoktu. Ama herkesin gözü önünde kolunu çevirerek kırdılar. Bu bir insanlık ayıbıdır. Eğer bir suçu varsa zaten yakalamışsınız niye dövüyorsunuz? Dövmeye ne gerek var?” dedi. Hüseyin E, oğlunu hastaneye götürerek rapor alacağını ve tedavisini yaptıracağını ifade etti. Çocuk yaştaki birine bu kadar acı çektirmenin haksızlık olduğunu, bunları yapanların cezasını hemen çekmesi gerektiğini ifade eden Hüseyin E, “Ben bu işin hukuksal boyutundan kesinlikle vazgeçmeyeceğim. İnsanım diyen hiç kimsenin bu kadar acı çektirmemesi gerek. Benim oğlum veya bu her kimse, bu yaştaki bir çocuğa bunları yaşatanların derhal cezasını çekmesi gerek. Yaşadığım olayların şokunu yaşıyorum” dedi. (Hakkari/DİHA)

PJAK: Kolumuz Tahran dahil önemli yerleri vurabilecek kadar uzun / AFP

KANDİL DAĞI - PKK'nın İran'la savaşan kolu PJAK, Tahran'ın Kürt karşıtı politikalarını durdurmaması halinde İran'ın içinde bombalı saldırı düzenleme tehdidi savurdu. Washington tarafından desteklendiği iddiaları Batı basınına da yansımış PJAK'ın yeni meydan okuması, Bush yönetiminin İran'a saldırı tehditlerini tırmandırmasına koşut olarak Şiraz'ın gizemli bir patlamayla sarsılmasının ardından geldi. Kuzey Irak'ta İran ve Türkiye sınırına yakın, PKK'nın karargahı konumundaki Kandil Dağı'na giden AFP muhabirine konuşan PJAK siyasi büro üyesi Ronahi Ahmed, şunları söyledi: "İran bizi her gün kovalarken elimiz bağlı duramayız. İran'a Tahran içinde yanıt verme becerisine sahibiz. Kimsenin hiçbir tehdidini kabul etmiyoruz. İranlıların uyguladığı dini baskıyı kabul etmiyoruz. Tümüyle reddediyoruz."

Bölgede Savaş Tehdidi Uzun zamandır çatıştıkları İran güçlerine son olarak sınırda saldırdıklarını anlatan kadın gerilla, "Geçen ay İran'ın kuzeybatısındaki Mahkuk kentine sızdık. Onlarca İranlı askeri öldürdük. İran'ın Miryuvan kentinde de altı askeri öldürdük" dedi. "İran, ülke içinde özellikle kuzeybatıdan Tahran'a ulaşan şekilde önemli yerleri vurabilecek uzun bir kolumuz olduğunun bilincinde olmalı. İran (cumhurbaşkanı) Mahmud Ahmedinecad'ın politikalarını izlemeyi sürdürürse, muharebe şiddetlenir ve bulunduğumuz bölgede savaş kopar" tehditlerini sıralayan Ahmed, İran'la savaşı Bush yönetiminin desteğiyle yürüttükleri iddiasını ise reddetti: "Amerikalılarla ilişkimiz yok. Amerika bizi desteklemiyor ya da finanse etmiyor, tedariğimizi kendi halkımızdan sağlıyoruz."

Kürt eylemciye idam Öte yandan İran'da PKK bağlantısı nedeniyle idama çarptırılan bir Kürt eylemcinin cezası yüksek mahkeme tarafından bozulmasının ardından devrim mahkemesi tarafından tekrar onandı. Avukatı, 'çevreci eylemci' diye nitelediği 31 yaşındaki müvekkilinin 'tanrının düşmanı' ve PKK ile bağlantılı olmaktan ikinci kez suçlu bulunduğunu belirtti. Botimar'ın 14 yaşındayken terk edilmiş bir ordu kampından topladığı yüzlerce merminin mahkemede aleyhinde kanıt olarak gösterildiğini söyleyen avukat, *Mahkeme ordu yetkililerinin açıklamalırını dikkate almaksızın karar verdi" dedi. Bu arada yüksek mahkeme 26 yaşındaki Kürt gazeteci Adnan Hasanpur'un casusluktan çarptırıldığı ölüm cezasını da bozdu.

KIBLESI ANKARA SERMAYESI CEHALET DINI PARA TURK HIZBULLAH'I TEKRAR SAHNEDE...*

Hizbullah yeniden silahlanıyor Kurduğu sivil toplum örgütleri, haber ajansları ve derneklerle 'siyasallaşma' yönünde beş yılda önemli adımlar atan Hizbullah silahlı mücadeleyi tartışıyor. Diyarbakır'da hücre şeklinde örgütlenme çalışmaları başlatan Hizbullah yöneticileri ANF'ye konuştu. Cezaevinde olan örgütün üst düzey yöneticileri ile dışarıda sivil toplum kuruluşları içinde örgütlenen örgüt yönetimi arasında eylem tarzı konusunda tartışmalar yaşanıyor. Siyasallaşma ve sosyal kurumlar oluşturarak ya da içlerinde yer alarak mücadele sürdürmek ile silahlı mücedeleyi gündemine alan Hizbullah yöneticileriyle İstanbul'da görüştük. Son yıllarda Diyarbakır, Batman, Mardin, Van gibi kentlerde kurulan onlarca dernek, aşevi, vakıf ve sivil toplum kuruluşları ile direkt bir bağlantılarının olmadığını ve ortak yönlerinin 'iman' olduğunu öne süren Hizbullah yöneticileri, 90'lı yıllarda Kürt yurtseverlerine yönelik yapılan yüzlerce faili meçhul cinayeti ve devletle işbirliğini ise inkar ediyorlar. 'Derin devlet' ve 'JİTEM'in işlenen birçok cinayeti Hizbullah cemaatine mal ettiğini iddia eden örgüt yöneticileri, Ortadoğu ve Türkiye'de yaşanan kaos nedeniyle, müslümanlar olarak eyleme geçme hakkının ‘Allah' tarafından kendilerine tanındığını ileri sürüyorlar. Hizbullah yöneticileriyle görüştük Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Milli Güvenlik Kurulu'na sunduğu 'Hizbullah raporu', Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın son konuşmasında yaptığı 'irtica' açıklaması ve son beş yılda Diyarbakır başta olmak üzere bölgede birçok kentte kurdukları dernek, aşevi, vakıf, okuma salonları, sivil toplum örgütleri, haber ajansları ile gündeme gelen Hizbullah ile 'Ergenekon' tartışmaları sürerken İstanbul Anadolu yakasında bir semtte görüştük. Alınan referanslar ve aracıların girişimi sonucunda onların belirlediği gün ve saatte bir evde buluşuyoruz. Ses kaydı ve fotoğraf çekimine izin vermiyorlar. Görüşme süresince cep telefonları bile oda dışına çıkartılıyor. İstanbul'da tipik bir semt ve tipik bir ev. Geniş evde göz göze gelmiyoruz ama kadın ve çocukların da yaşadığı belli. Büyük ihtimalle Hizbullah cemaatine yakın bir sempatizan ailenin evi. Görüşmeye aracı olan kişi ile birlikte, yaklaşık iki saati aşan bir bekleyişten sonra eve gelen ve Hizbullah adına konuşabileceklerini belirten iki kişi ile tanışıyoruz. Son Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Hizbullah hakkındaki raporu, Hizbullah'ın sivilleşme faaliyetlerinin oranı, yıllarca basından uzak duran Hizbullah'ın medya örgütlenmesi, Hizbullah'ın bölgede işlediği faili meçhul cinayetler, Hizbullah içinden çıkan itirafçılar, Hizbullah'ın infaz ettiği mezar evlerde bulunan cesetler, Hizbullah'a mal edilen 'derin devletle işbirliği' konularında görüşmek istediğimizi söylüyoruz. İlk tepkileri 'derin devletle bağımız olmadı' şeklinde oluyor. Bölgede işlenen binlerce faili meçhul cinayette yer almadıklarını, olan çatışmaların karşılıklı olduğunu ve kendilerinin savunma konumunda olduğunu iddia eden Hizbullah mensubu, 'Cemaat PKK ile ortaya çıkmadı. PKK köylere, şehirlere hakimken de ortaya çıkmadı. 1980 öncesine dayanan cemaatleşme geçmişimiz var. Birçok saldırı, cinayet işlendi. Kimisi PKK'ye mal edildi, kimisi cemaatimize mal edildi. Menzil denen derin devletin münafıkları, JİTEM gibi örgütlenmelerin işlediği cinayetler müslümanların üzerine yıkıldı...' diyor. Cinayetleri kabul etmiyorlar Hizbullah adına eylem yapanların bir çoğunun derin devlet içinde yer aldıkları ve onlardan destek gördükleri yönünde onlarca vakanın delilleriyle birlikte gazetelere, mahkeme kayıtlarına girdiğini söylediğimizde, bunların 'kendi içlerine sızmış ajanlar' tarafından yapıldığını ve devletin PKK'ye karşı cemaati kullanmak istediğini anlatıyor. Bireysel olarak derin devlet denetimine girip cemaatleri adına eylem yapanların olduğunu ve devletin de cemaatin içine sızdığını bildiklerini belirten Hizbullah yöneticisi, 'O dönemde belki küçük yerlerde yada askeri kanat içinde yer alan cemaat üyeleri işbirliği yapmış olabilirler. Ancak cemaat hiçbir zaman devlet gücünü arkasına alıp müslüman Kürt halkına karşı savaşmadı' şeklinde konuşuyor. Hizbullah tarafından bölgede öldürülen gazeteci, memur, öğretmen, sendikacı, aydın, insan hakları savunucusu, doktor, öğrenci gibi yüzlerce cinayeti inkar eden Hizbullah yöneticisi, PKK ile yaşanan çatışmanın kendi inisiyatifleri dışında olduğunu ve bu çatışmanın karşılıklı yaşandığını söylüyor. 'Hizbullah tarafından kaçırılıp sorgulanan, cesetleri mezar evlerde bulunanlar siviller oldu. Ve bunların sorgu tutanakları, görüntüleri sizin evlerinizden çıktı, mahkeme arşivlerinde bunlar var' şeklindeki sorumuza, 'Hizbullah adına adam kaçırıp fidye isteyenler oldu. Fidye alamayıp kaçırdığı kişileri öldürenlen oldu. Bunların bizimle ilgisi yok. Basının 'mezar ev', 'domuz bağı' gibi sevdiği kelimelerle de ilgimiz yok. Cemaatin sorgulayarak ses ve görüntüsünü çektiği kişilerin itirafları var. Burada infaz edilenler ajandı ve sorgularında bunları itiraf ettiler' şeklinde cevap veriyor. 'Med-Zehra Vakfı başkanı Izzettin Yıldırım'damı bunlardandı' sorumuza ise, 'Izzettin Yıldırım'ı cemaat kaçırmamış. Cemaat bir sorunu görüşmek için kendisini çağırmış. Sonraki günlerde polisin cemaat evlerine yapmış olduğu operasyonda hiçbir cemaat üyemiz orda değildi ve ölüsü bulunmuş bir evde. Cemaatle ilgisi yok' yanıtını veriyor. Sivilleşme tamamlandı 'Hizbullah'ın bölgede sosyal kurumlar aracılığı ile örgütlenmesi, medyaya el atması, yardım kuruluşları kurması ileride partileşmenin habercisimi?' şeklindeki sorumuza, bölgede kurulan sivil toplum örgütü, dernek, vakıf gibi kuruluşlarla organik bir bağlarının olmadığını söylüyor Hizbullah yöneticisi. Bu gibi dernek ve örgütlenmelerle ortak özelliklerinin 'iman' olduğunu öne süren Hizbullah yöneticisi, 'Cemaatimize sempati duyan, cemaatimizin toplantılarına katılan, cemaatimizin içinde olan kişiler bu kuruluşlarda yer almışlardır, alabilirler. Bunlar gazetede kurar, dergi de kurar, hayır kurumuda kurar, dernekte açar. Halka bir faydaları varsa cemaat olarak destekleriz. Hizbullahi cemaat gizli saklı değil. Cemaat olarak yasal haklarımız neyse onları kullanırız. Nasılki başkasının yaşamına, yaşantısına bize zarar vermedikleri müddetçe saygı duyuyorsak, başkalarının da bizi kabul etmesini bekleriz' şeklinde konuşuyor. Silahlı mücadele gündemde Partileşme gibi bir programlarının olmadığını ancak seçimlerde kendilerinin de kimseden destek almadan birden fazla bağımsız aday çıkartabilecek bir güçlerinin olduğunu ileri süren Hizbullah yöneticisi, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun bugünkü ortamda bir kaos yaşadığını, müslüman kesimin Türkiye'de zulüm altında yaşadığını, baskı gördüğünü ve inananların buna sessiz kalamayacağını belirtiyor. 'Buna nasıl 'dur' diyeceksiniz' şeklindeki sorumuza, 'Yüce Allah'ın emridir. Rehberimiz de bunu her toplantısında, yazısında söyledi. Önce tebliğ ediyoruz, insanları imana davet ediyoruz. İnancımıza saygılı olmaya davet ediyoruz. Bizlere yaşam hakkı tanınmayacaksa, Türkiye'de ve Ortadoğu'daki müslümanların yıllardır uğradığı eziyet, kemalist rejimin müslümanlar üzerinde kurduğu baskı, Irak'ta öldürülen bir milyon müslüman ve siyonizm ile ABD emperyalizmi altında ezilen milyonlarca müslüman varsa, buna karşı durmak ve bunu her yolla bertaraf etmek de Allah'ın bize emrettiği görevdir. Bunun içinde tebliğ de var, ev ev örgütlenmekte var, silah kullanmak da var' diyor. 'Tebliğ zamanının dolduğunu' belirten Hizbullah yöneticisi, 'Şartlar olgunlaştığında bugün de olur, yarında' diyerek silahlı mücadeleyi geri plana atmadıklarını dile getiriyor. Hizbullah içinde 'cezaevindekiler-dışarıdakiler', 'sivilleşmeden yana olanlar-silahlı mücadeleyi savunanlar' diye bir ikilemin olmadığını ve ayrışmanın olmadığını öne süren Hizbullah yöneticisi, 'Cemaatimiz camiilerde hadis çözümlerini yaparak imanın gereklerini yerine getirdiğini sanan dar bir grup değil artık. Hizbullah bunları geride bırakmış. Cemaatte ayrışma yok. Rehber (Hüseyin Velioğlu)'den sonra cemaatte tartışmalar, kopmalar oldu. Ancak cemaat iki yıl gibi bir sürede kendini yeniden toparladı. Allah bize neyi emrediyorsa onu yapacağız. Dinimizi öğrenme, yaşatma, inancımızı tebliğ etme engellendiği zaman çözüm için seçeneklerimiz yok değil' şeklinde özetliyor düşüncelerini. Tüm dünyada özellikle Avrupa ülkelerinde Hz. Muhammed'e yapılan saldırılarla ve Ortadoğu'da emperyalist ve siyonist güçler eliyle müslümanlara karşı dünyada bir savaş başlatıldığını öne süren Hizbullah yöneticisi, Türkiye'nin de bu cephenin gönüllü hizmetkarı olduğunu, bunun için bununla savaşmanın Allah'ın emri olduğunu öne sürüyor. Son beş yılda sivilleşmeye ağırlık verildi PKK'nin 1999 yılında ateşkes ilan etmesi ardından Hizbullah'a yönelik operasyonlar 1999 yılı Aralık ayından itibaren başlatıldı. 17 Ocak 2000 tarihinde Istanbul Beykoz'da yapılan 'ani' operasyonda örgüt lideri Hüseyin Velioğlu'nun henüz tam netleşmeyen ölümü sonrasında birçok kentte aynı anda operasyonlar başlatıldı. Iki yıl kadar süren operasyonlarda 6 bin kişi gözaltına alındı, 3 bine yakın insan tutuklandı. 29 Temmuz 2003 tarihinde çıkarılan ve kamuoyunda 'eve dönüş' yasası ardından Hizbullah militanlarının büyük bir kısmı cezaevinden tahliye edildi. Sivil toplum kuruluşlarında örgütlenen ve yeni adlar altında dernek açan Hizbullah, her ne kadar bu kurumlarla ilişkisini kabul etmese de, bu sayede cemaat üyelerini bir araya getirmeyi başardı. Diyarbakır, Batman, Van, Urfa, Mardin, Bingöl gibi kent ve onlarca ilçede yeniden örgütlenmeye başlayan Hizbullah, yoksul kesime yaptığı yardımlarla adını duyurmaya başladı. Siyasi ve sosyal örgütlenmenin yanısıra, toptan gıda pazarlama, inşaat, nakliye, giyim, tekstil ve ev eşyası pazarlama üzerine onlarca işyeri açarak gelir sağlayan Hizbullah, şimdi sivilleşme yada silahlı mücadele başlatma konusunda tartışmalar yapıyor. Örgütün üst düzey yöneticileri açık açık silahı bırakmadıklarını ve 'zulüm' sürdüğü müddetçe er geç fiili eylem başlatabileceklerini söylüyorlar. Hizbullah'ın 2003'ten bu yana örgütlenmesi ve toparlanması devlet raporlarına da yansımış. Son bir yıldır özellikle Batman ve Diyarbakır'da cemaatin içinden seçilen ve ayrı eğitime tabi tutulan askeri kanata bağlı örgüt mensupları en fazla 3 kişilik birimler halinde faaliyet yürütüyor. Hizbullah üst düzey yöneticileri silahlı mücadeleyi 'yeri ve zamanı gelince olacaktır' diye özetlerken, örgütün özellikle Diyarbakır'da Iskenderpaşa, Lalebey, Hasırlı mahalllerinde hücre şeklinde örgütlendiği biliniyor. SİDAR BORAN / ANF *Ans

Güney'e Hücum

Yaşar Kaya Tarih: 12 Nisan 2008 Cumartesi Güneyi tartışmak herkesin hakkı olmalı, ama güneyi Karalamak hiçbir Kürtten gelmemelidir . Onbir ay süren Mehabat Kürt Cumhuriyeti’ni hesaba katsanız da katmasanız da ilk defa tarihi olarak Kürtler bir şeye sahip oluyorlar. O da Güney Kürt Federe Devletidir. Irak bugün federe bir cumhuriyet olmuşsa bunda Kürtlerin kanı , emeği ve mücadelesi vardır . Bugün Bağdat Merkezi Hükümetinde Cumhurbaşkanı , Dışişleri Bakanı , Başbakan Yardımcısı , Çeşitli Bakanlar , Genelkurmay Başkanı Kürt ise bunlar Kürt kanı ve mücadele ruhunun kazanımlarıdır . Körfez Savaşından sonra Kürtleri 36. paralelin kuzeyinde koruyan Çekic Güç, Kürt Federasyonun ilk kazanımı ve temel taşıdır . O günden sonra ne Saddam ne de başka bir güç Güney Kürdistan’a giremedi . 2008 yılının Merkezi Hükümet bütçesinde %14‘ü % 17 olarak kabul edilen, aşağı yukarı 12 Milyar dolar olan bu bütçe dünyanın hiçbir yerinde üç vilayete ve bu nüfusa nasip olmamıştır. Bunu kayıt düşerek geçeceğim . Güneyi eleştiriye evet ama karalamaya ve yıkmaya hayır . Siz savunun, varsın düşman yıkmaya çalışsın . Sayın Mesut Barzani 18 Şubatta verdiği demeçte Arap Televizyonuna şunu söyledi: “Eğer Türkiye PKK ‘yi bahane edip köylerimizi bombalarsa biz Kürtler yeniden silahlarımızı ele alırız .” Bu çocuklarımızı savunmaktır , şimdiye kadar kimse genç savaşçılarımıza bu kadar sahip çıkmadı. Bombalanan köyleri ilk gezen O dur . Bu işte ben buradayım demektir . Hem bu çocukların hem de bu toprağın sahibi vardır. Bir kedimizi bile teslim etmeyiz diyen Güney Kürdistanlı liderler değil midir ? Sayın Mesut Barzani yerinde, haklı ve yiğitçe demeçler verdikçe bu halk moral kazanıyor ve savaşırız diyor, kimseye yalvarmıyor. Ölüm geldiyse hoş geldi safa geldi diyor . Bu, bağımsızlığı veya bugünkü federasyonu ölümüne savunmadır . Liderlik böyle olur, tarih insana bir defa kahraman olma şansı tanır . Sayın Mesut Barzani dağdan , savaşın içinden geliyor . Peşmerge elbisesini çıkarmayışının sebebi budur. ‘Benim için en kutsal mertebe Peşmergeliktir ‘ demedi mi? Bu madalyonun bir yüzü, ikinci yüzünde tarihi utanç belgeleri var . Orada birİsrail kuruluyor, onlar emperyalizme hizmet ediyor ve feodaldırlar. Bir Türk istila ordusu gider, orayı yıkar beyanatları ; saldırılar, aşağılamalar artık ne tarihin ne de Kürt halkının hazmedebileceği sözler değildir . Burada 16 yılı aşkın bir zamandır bir parlamento , bir hükümet ve bir federe devlet var . Kürtler insafsızdırlar ve birbirlerine düşmanlığı iyi bilirler . Gidip nutuk atacakları özgür bir köyü bile elde edememişlerin Güneye saldırmaya hakları olamaz . Bu saldırı birleşik, demokrat, batıcı ve liberal Büyük Kürdistan’ın nüvesine saldırıdır. İnsanın, açılan onun üstündeki Konsolosluğu tek tek ziyaret edesi geliyor. Neyse Fransız Konsolosluğunun açılışına Fransız Dışişleri Bakanı ve eski dostu Bernard Kouchner gelecek . Birbirimizi bir defa daha göreceğiz . Bunlar kahve içmek için konsolosluk açmıyorlar . Evinden çıkmamış , Güney Kürdistan’ı görmek zahmetine katlanmamış birçok kalem artığının oturduğu yerden ahkam kesmesi ayıptır . Ayıpların en büyüğüdür . Bunların bize verdiği hiçbir şey yoktur . Ama Bağımsız, birleşik, özgürlükçü, demokrat ve liberal bir Kürdistan a temel teşkil eden bu özgür parçayı karalamaya vardırlar . Sonra adama gel burayı gör sonra konuş derler. Kürtler ‘in 200 yıl sonra hakikat olmuş bu rüyasına saldırmak Kürt halkının öfke ve nefretini çekmektedir . Özgürleştirdiğiniz yeri beğenmedik de buraya onun için mi geldik? Lütfen herkes haddini bilsin, bu konuda tarih nazarında suçlu durumuna düşmeyin, sonra kimse üstünüze sürdüğünüz bu kara lekeyi çıkaramaz . Güney bütün kurum ve kuruluşları ile kendisini askeri , siyasi, ekonomik ve de diplomatik olarak koruyacak güçtedir . Bizim savunmamıza ihtiyacı yoktur .Kürt dünyası küçüldü , kim nerede ne yapıyor bunlar biliniyor . Kosova bağımsızlığını ilan etti, ABD ‘den sonra ilk tanıyan ülke Türkiye oldu . İsrail’ in bağımsızlığı Birleşmiş Milletler ‘e geldiği zaman da ilk tanıyan Türkiye olmuştu . Neden acaba ilk tanıma Türkiye ‘den geldi ? Peki Türkiye Kürt kardeşleri için ne zaman el kaldıracak ? Kosova ‘ya dostluk ama Kürde çeşit çeşit düşmanlık neden ? Ortadoğu ‘da karların erimesini bekleyenlerin gizli planlarını bilecek durumda değiliz . Sınıra yeniden yığınak yapılıyor . Siyasi havanın aniden sıcak rüzgar estirmesi büyük ihtimaldir . Zaten bu can pazarında dişe diş bir mücadele var . Bu sürecin uzun olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok . İki milyonluk Kosova bağımsız oluyor da Kuzey ‘de Kürtler hala askere ve iktidara yalvarıyorlar: “Ne olur! bu Cumhuriyeti biraz demokratikleştirin de biz kendi dilimizde okuyup yazalım .’ Bu gidişle Siirt’ in sokağında Akın Birdal ‘ın yakasına yapışan ve ‘ Çabuk PKK ‘yi lanetle yoksa seni tepelerim’ diyen polisle Ankara ‘da Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu ‘na hakaret eden Kasımpaşa yetimi Başbakan müsveddelerini daha çok göreceğiz . Anadolu’da şehirler arası otobüslerin üstüne Kader Utansın diye yazılar yazıyorlardı . Genelkurmay’ın insafındaki Türk solunun kuyruğuna takılan ve bugün tanınmaz hale gelen Kürt hareketi için söylenecek söz şudur: “Bütün Kürdistan şehitlerinden özür dileriz!” Hewler 12-4-2008

Kürdçe konuşmaya TBMM’den ırkçı tepki! DTP ve AKP Milletvekilleri Kürdçeyi savundu...

Rizgarî Online/haber-yorum/ Milletvekillerinin Kürdçe konuşmasına dahi tahammül etmeyen bir meclis, bırakalım “kürd sorunu”nu uygar, demokratik yollarla çözmeyi, kendisi bizzat çözümsüzlüğe katkı da bulunmaz mı? Milletvekilinin Kürdçe konuşmasına idari ve siyasi yaptırım uygulamaya kalkışan TBMM’nin, Kürdlerin anadilde eğitim ve öğretim görmelerine hadi hadi karşı olması beklenir. Hani boşuna dememişler “Balık baştan kokar” diye. Türk ırkçılığı da meclisten, devletin bakanlıklarından başlayarak, her zemine pis kokular yaymaktadır... DTP ve AKP Milletvekilleri Kürdçeyi savundu Kürdçe konuştukları için dokunulmazlıklarının kaldırılması istenen DTP ve AK Partili milletvekilleri, "Kürtçe anadilimiz. Konuşmaya devam edeceğiz" savunması yaptı. Anayasa Adalet Karma Komisyonu tarafından oluşturulan 1 Nolu Hazırlık Komisyonu, yaptığı toplantıda milletvekillerinin yazılı ve sözlü savunmalarını aldı. Hakkında 7 dokunulmazlık dosyası bulunan DTP'li Sırrı Sakık, dokunulmazlığının bir an önce kaldırılmasını istedi ve "Zaten dokunulmazlıklar konusunda hukuk işlemiyor, Şimdi arkadaşlarımız Anayasa'nın 14. maddesine göre suç işlediği savıyla, dokunulmazlığı kaldırılmamasına rağmen yargılanıyor. Ben de dokunulmazlığımın kaldırılmasını istiyorum" dedi. DTP'li Osman Özçelik, Kürdçe konuştuğu için hakkında fezleke düzenlenmesini eleştirdi. Özçelik, "Anadilin yasaklanması ve bu nedenle yargılanmak, demokrasiyle bağdaşmıyor. Bedeli ne olursa olsun Kürdçe konuşmaya devam edeceğim," dedi. AK Parti Ağrı milletvekili Fatma Salman Kotan ile ortak dosyası bulanan AK Parti Ağrı milletvekili Mehmet Hanifi Alır da sözlü savunma yaptı. Alır, dosyasının, seçimlerde Kürdçe konuşmasından ötürü düzenlendiğini belirterek, "Benim anadilim Kürdçe. Bugün olsa yine Kürdçe konuşurum" diye konuştu. Alır, dokunulmazlığının kaldırılmasının ertelenmesini istedi. RO/Ömer Kaçar

SOYKIRIM PLANI- NAZI AMBLEMI -SAMANIZM...'Kürt artışı durdurulsun'da sürpriz!

Gönderen: rizgarionline Tarih: 10.04.2008 Saat: 10:38 Katkıda Bulundu rizgarionline Rizgarî Online/"Halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçundan yargılanan (*) Türkçü Toplumcu Budun Derneği (TTBD) hakkında açılan davaya Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Çingene Hakları Merkezi’nin de müdahil olacağı bildirildi. TTBD, Izmir’de "Kürt nüfus artışı durdurulsun" standı açmıştı. İzmir 9. Asliye Mahkemesi, Türkçü Toplumcu Budun Derneği (TTBD) hakkında açılan davada Barış Meclisi üyeleri ile beraber Çingene Hakları Merkezi ve Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin de müdahil olarak davaya kabullerine karar verdi. Böylece bir olan müdahil sayısı üçe çıkmış oldu. TTBD, 2006'da İzmir'de "Kürt Nüfus Artışı Durdurulsun" standı açmış, Türkiye Barış Meclisi İzmir Girişimi üyeleri dernek hakkında, "ırkçılık ve soykırım kışkırtıcılığından" dava açılmasını talep etmişti. Ancak savcı "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek" suçundan dava açmıştı. İzmir 9. Asliye Mahkemesi"nde görülen davada, Avrupa Çingene Hakları Merkezi Vakfı adına Avukat Hilal Kühey davaya müdahillik talebi vermişti. Mahkeme, bu müdahillik talebini kabul ettiğini, Avrupa Çingene Hakları Merkezi ile Helsinki Yurttaşlar Derneği"nin de Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun (CMK) 237 ve 238 maddeleri gereğince davaya müdahil olarak kabul edildiklerini açıkladı. Çağdaş Hukukçular Derneği'nden (ÇHD) avukatlar şikâyetçilerin avukatı olarak duruşmalara katılıyor. Dava eksik hususların giderilmesi istemiyle 2 Haziran'a ertelendi. BARIŞ MECLİSİ KÜRT SORUNUNA ACİL ÇÖZÜM İSTEDİ Davanın ardından Türkiye Barış Meclisi İzmir Girişimi yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "TTBD gibi uç noktadaki ırkçı tutum ve davranışlara kararlı biçimde karşı çıkmak kadar, milliyetçiliği masumlaştırılma çabalarına karşı duyarlı olmak da çok önemlidir. Ama bunlardan da önemli ve öncelikli olan Kürt sorunun demokratik-barışçıl yollardan çözümü yönünde acilen gerekli adımların atılmasıdır." (Kaynak: bianet/hürhaber/ajanslar) (*)TTBD, Kürt ve Roman nüfusunun artışının durdurulmasını isteyerek, Türk kadın ve erkeklere de “çocuk yapın” çağrısında bulunmuştu. Dernek hakkında açılan davanın ilk duruşması 19.03.2008 tarihinde görüldü. İzmir 9. Asliye Ceza Mahkemesi'nde başlayan duruşmaya, sanık Rıfat Cenk Tozkoparan ve Türkçü Toplumcu Buduncu Derneği'nden davacı olan İzmirli aydınlar katıldı. Davacı tarafın 50'ye yakın avukatla katıldığı duruşmada, sanık Cenk Tozkoparan'ı Av. Elçin Arık savundu. 6 Mayıs 2006 tarihinde Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nde imza standı açarak, "Kürt nüfus artışı durdurulsun" adı altında bir kampanya başlatan dernek hakkında açılan davada savunmasını yapan dernek başkanı Cenk Tozkoparan, 'Türkiye Türklerindir' diye başladığı savunmasında, "Bu ülke ilk kurulduğu günden itibaren üniter bir yapıya sahiptir. Bu nedenle bu ülkede yaşayan herkes kendini bireysel olarak tanımlamasının dışında Türk ulusunun bir parçasıdır. Ancak son yıllarda görüldüğü üzere Kürtler kendilerini farklı bir halk olarak tanımlamaya ve bu doğrultuda faaliyet yürütmeye başladılar. Bu nedenle bizler bunun önüne geçmek için dernek çatısı altında faaliyetlere başladık. Yani, Kürtler bu ülkeyi bölerek ayrı bir Kürdistan kurma hayali içindeler. Ben ve benim gibi düşünen arkadaşlarımla birlikte bu derneği kurduk ve böyle bir kampanya başlattık" dedi. Kürtlerin çok çocuklu olduğunu belirten sanık Tozkoparan, "Kürtler doğu illerinden İzmir gibi birçok metropole göç ederek, hırsızlığı ve kapkaç gibi suçları yaygınlaştırdılar. Doğudaki ailelerin her biri 20-30 çocuklu aileler. Bu kadar çoğalarak, Türkiye'nin geleceği konusunda ciddi tehlikeler oluşturuyorlar. Bu nedenle bizde 'Ey Türk erkeği ve Türk kadını sizde çoğalın' içerikli bir metin hazırlayıp dağıttık" diye konuştu. Yaptıklarını şiddetle savunan Tozkoparan, 1994 yılından itibaren buduncu bir zihniyet taşıdığını söyledi. Daha sonra sırayla söz alan davacı taraflar, Türkçü Toplumcu Buduncular Derneği'nin ırkçılığı körükleyerek, soykırım hesapları yaptığına dikkat çekti. Davacı Canan Uçar konuşmasında, "Bu derneğin, 'halkı kin ve düşmanlığa kışkırtmak' suçundan yargılanmasını yetersiz buluyorum. Bunların yaptığı düpe düz soykırım planıdır. Suç unsurunun soy kırım olarak değerlendirilmesini talep ediyorum. Ben bir Kürt, bir kadın ve aynı zamanda bir sosyalist olarak tüm aidiyetlerime saygısızlık yapıldığını düşünüyorum" dedi. Davacı Zeki Gül ise, "Ben bir hekim olarak bu derneğin yaptığı faaliyetlerden şikayetçiyim ve en ağar şekilde cezalandırılmasını istiyorum. Bu tür faaliyetler utanç vericidir. İnsanlık tarihinin utanç olarak hatırladığı bir takım olayları tekrar canlandırmak isteyen bu kişilerden davacıyım" diye konuştu. Müşteki avukatlarından Murat Dinçer, Türkçü Toplumcu Buduncular Derneği'nin internet sitesinden derlediği belgeleri mahkeme heyetine sunarak, "Bu derneğin sitesinde yer alan işaretler Nazi Almanya'sında kullanılan Gamalı haç benzeridir. Ayrıca bu dernek kendini Türklerin asıl inanç sistemi olduğunu iddia ettikleri Şamanizme göre hareket etmektedirler. Bizim kimsenin dinsel inancıyla bir alıp veremediğimiz yok ancak bu şekilde insanları dinsel yöndende hedef seçmektedirler" dedi. Dinçer'in konuşmasından sonra ısrarla söz isteyen sanık Cenk Tozkoparan, "Ben bir Şamanım, bunun davamızla hiçbir alakası yoktur. Öte yandan bizim kullandığımız amblem eski Türkçe'de 'Z' harfidir. Şunun da bilinmesi gerekiyor ki, Almanların kullandığı gamalı haç da bir Türk motifidir" diye konuştu. RO/Zilan Dersim

Basın düşmanları: Türkiye, İran, Suriye

Türkiye, İran ve Suriye'nin basına yönelik sansür ve ceza sicili giderek kabarıyor. Türkiye'de 24, İran'da ise en az 8 gazeteci tutuklu bulunurken Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin halen uygulamada olduğu Suriye internete en fazla baskı uygulayan ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan, İran'da Mahmud Ahmedinecad ve Suriye'de Başar Esad hükümeti basın ve düşünce özgürlüğü önüne karşı adeta terör estiriyor. Her üç ülkede de Kürtler haklarından yoksun ve baskı altındalar. İran ve Suriye Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF)'nin internet düşmanı ülkeler listesinde yer alıyor. Türkiye'de ise Erdoğan hükümeti dönemi düşünce ve basın özgürlüğü konusunda karanlık bir dönemi ifade ediyor. Daha önceki hiçbir iktidar döneminde özellikle Kürt medyası hiç bu kadar baskı ve tehdit altında bulunmadı. Suriye internet düşmanı Suriye'de Firaz Saad isimli bir yazar ve şair internette 'yanlış haber' yayınladığı iddiasıyla 4 yıl hapse mahkum edildi. Şam'ın kuzeyindeki Saydnaya cezaevinde bulunan Saad yaptığı bir haberle devletin toprak bütünlüğüne zarar vermekle suçlanıyor. Saat Kasım 2006'da gözaltına alınmıştı. 4 yıl hapse mahkum edilmesine nedeni ise El Hiwar El Mutamaden isimli internet sitesinde 'İsrail'in Lübnan'a karşı savaşında Suriye ordusu ne yaptı?' başlıklı haberi. RSF, bu mahkumiyetin haksız olduğunu belirterek Suriye'nin bu ceza ile muhalifleri baskı altına almaya çalıştığını kaydetti. Kararı şiddetle kınayan RSF, Saad'ın derhal serbest bırakılmasını istedi. Suriye'de geçen yıl hiç olmadığı kadar internet sitesi yasaklarla karşılaştı. Suriye internet üzerine en fazla baskı uygulayan ülkeler arasında yer alıyor. 25 Temmuz 2007'den bu yana internet sitesi sahiplerinin haber yayımlayanlar ve yorum ekleyenlerin kişisel bilgilerini muhafaza etmeleri gerekiyor. Temmuz 2007'de 22 yaşındaki Tarık Ömer Biasi isimli bir genç de bir internet sitesine yorum bıraktığı için tutuklanmıştı. Biasi hiçbir açıklama yapılmaksızın halen de hapiste tutuluyor. Düşünce özgürlüğüne karşı en sert önlemleri alan Suriye'de Şam Deklarasyonu'na imza attıkları için tutuklanan demokratların sayısı 11 Aralık 2007'den beri 12'ye yükseldi. Bunlardan 3'ü gazeteci. İmzacılar Suriye'de demokratik reformlar istiyordu. Ancak 'devletin prestijine zarar' verdikleri, 'yanlış haber yayınladıkları', 'devleti istikrarsızlaştırmak isteyen gizli bir organizasyona üye olmak' ve 'etnik gerilimi kışkırtmak' suçlamasıyla cezaevlerine konuldular. Türkiye en büyük cezaevi Türkiye ve İran'da durum farklı değil. Hatta daha kötü. Türkiye İran'ı da geri bırakarak bölgede gazeteciler açısından en büyük cezaevi durumunda. Erdoğan hükümeti Kürt medyasına karşı sansür iktidarına dönüştü. Bu iktidar döneminde Yaşamda Demokrasi, YedinciGün, Yaşamda Gündem, Güncel, Azadiya Welat, Gündem, Gerçek Demokrasi, Haftaya Bakış, Toplumsal Demokrasi ve Öteki Bakış gazeteleri art arda kapatma cezaları ile karşılaşıyor. Bu gazetelere sayısız dava açılırken, dağıtımcıları ve muhabirleri de gözaltı ve tutuklamalara maruz kalıyor. Halen Türkiye cezaevlerinde en az 24 gazeteci bulunuyor. İnternet AKP'ye emanet Türkiye'de 2008 yılının başından bu yana Kürt medyası 9 kapatma cezası ile karşılaştı. Yılın başından beri haftalık yayın yapan gazete YedinciGün 3 kez kapatılırken, Yaşamda Demokrasi 2, Haftaya Bakış 2, Toplumsal Demokrasi 1 ve Öteki Bakış 1 kez kapatıldı. Mart 2007'den bu yana ise 10 gazete toplam 26 kez kapatıldı. Türkiye'de internete uygulanan sansür de hiç olmadığı kadar arttı. Ülkede hızlı internet ağı ve internet kullanıcıları giderek yayınlaşıyor. Ancak buna paralel olarak hükümetin Web üzerindeki yasakları da ciddi boyutlar kazandı. Roj TV, ANF, Yeni Özgür Politika, Gündem gazetesi ve Indymedia haber sitesi Türkiye'de mahkeme kararları ile yasaklandı. YouTube paylaşım sitesine bir yılda en az üç kez Atatürk'e ilişkin videolardan dolayı erişim yasağı konuldu. Son olarak yasak dünyanın en büyük internet arama motoru Google da yasaktan nasibini aldı. Google'ın en çok kullanılan servislerinden biri olan Google Grupları'na (http://groups.google.com) erişim yasağı getirildi. Siteye erişim Silivri 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 14.03.2008 tarih ve 2008/15 Nolu Kararı ile yasaklandı. İran'da basına Ahmedinecad kıskacı Bölgede yasakçı diğer bir ülke de İran. Mahmud Ahmedinecad'ın Cumhurbaşkanlığı seçilmesinden bu yana sokaklarda ve kapalı mekanlarda halka uygulanan baskılar internet ve medyaya da uygulanıyor. Yılın başından beri RSF kayıtlarına göre en az 17 gazetenin yayının İran molla rejimi tarafından durduruldu. RSF, bağımsız medyanın susturulmak amacıyla düzenli olarak adli olanakları ellinde bulunduran İran devleti despotluğuna maruz kaldığını kaydediyor. Ayrıca tutuklu gazeteci ailelerinin de sessiz kalmaları için güvenlik güçlerinin tehdidi altına olduğuna dikkat çeken RSF, 'yakınlarının gözaltına alınmasını kınamak amacıyla medya ile, özellikle de yabancı medya ile ilişkiye geçenler cezalarla karşılaşıyor' diye belirtiyor. Halen en az 8 gazeteci İran cezaevlerinde tutuklu bulunuyor. İki Kürt gazeteci Adnan Hasanpur ve Abdulvahid Hiwa Botimar hakkında ise idam kararı bulunuyor. 2004 yılında yayını durdurulan Peyame Merdome Kurdistan haftalık gazetesi müdürü ve aynı zamanda Doğu Kürdistan İnsan Hakları Örgütü (RMMK) Başkanı Mihemed Sediq Kebudwend de 1 Temmuz 2007'den beri Tahran cezaevinde bulunuyor. İran son olarak 12 Mart'ta güncellenen RSF'nin internet düşmanı ülkeler listesinde bulunuyor. İran ayrıca RSF'ye göre gazeteciler açısından Ortadoğu'nun en büyük cezaevi durumunda. ANF CELİL DEMİRALP

AVRUPA ILE POLEMIK

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, ''Kimse Türkiye'den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında, ulus devlet ve üniter devlet yapısını tehlikeye sokacak, siyasal alanda, grupsal düzenlemeler yapmasını isteyemez ve bekleyemez'' dedi. "Belirli bir etnik gruba düzenleme yapılamaz"

CNN TÜRK'ün haberini olduğu gibi yayınlıyoruz

Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı (KTBK) birliklerinde denetlemelerde bulunmak ve yıllık Plan Semineri'ne katılmak üzere KKTC'de bulunan Orgeneral Başbuğ, KTBK Karargahı'nda, KTBK üst düzey personelinin de bulunduğu toplantında basın açıklaması yaptı. Başbuğ, Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel farklılıklara saygılı olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel alanda, bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşanması ve yaşatılması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirdiğini belirtti. Bazı uygulamaların devam etiğini anlatan Orgeneral Başbuğ, "Bunun ötesinde, kimse Türkiye'den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında, ulus devlet ve üniter devlet yapısını tehlikeye sokacak, siyasal alanda, grupsal düzenlemeler yapmasını isteyemez ve bekleyemez" dedi. Başbuğ, "Kültürel alandaki düzenlemeler herhangi bir şekilde siyasal alana doğru götürülmeye ve ikincil kimlikler birinci kimliğe dönüştürülmeye çalışılırsa ve bu konular ülke gündemine kasıtlı olarak devamlı sokulursa korkarız ki ülke kutuplaşmaya ve ayrışmaya sürüklenebilir. Bu Türk toplumuna karşı yapılabilecek en büyük kötülüktür" diye konuştu. "Sağduyulu olunmalı" Bölücü terör örgütünün 1984'ten beri bunu başaramadığını ve Türk toplumun mayasını bozmak isteyenler olduğunu, buna karşı sağduyulu ve dengeli olunması gerektiğini ifade eden Orgeneral Başbuğ, bazı marjinal grupların Türkiye'yi götürmek istedikleri noktanın bu olduğunu, tuzaklara düşmemek gerektiğini vurguladı. Orgeneral Başbuğ, "bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleden sorumlu bir komutan olarak, bu endişesini paylaşmayı bir görev bildiğini" belirtti. TSK'nın, yurtiçinde ve yurtdışında terör örgütü bulunduğu bütün bölgelerde etkisiz hale getirilinceye kadar, operasyonlara büyük birkararlılıkla devam edeceğini bildiren Orgeneral Başbuğ, "Sınır ötesi operasyon dışında, güvenlik kuvvetleri 2008 yılı içerisinde, yurtiçinde icra etmiş olduğu operasyonlar neticesinde 51 teröristi etkisiz hale getirmiştir" dedi. "Yine aynı dönemde 46 terörist sağolarak ele geçirilirken, 41 terörist de kendiliğinden teslim olmuştur" diyen Başbuğ, "Özellikle bu operasyonlarla örgütün Şırnak'ın Küpeli, Bestler, Dereler ve Tunceli, Bingöl bölgelerinde bulunan unsurlarına çok büyük darbeler vurulmuştur. Örgüte mensup teröristler ve destekleyicileri için tek çıkar yol vardır, o yol da Türkiye Cumhuriyeti devletine teslim olmak ve yüce Türk adaletinin karşısına çıkmaktır" şeklinde konuştu. "Operasyonlar kararlılıkla sürecek" Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), yurtiçinde ve yurtdışında terör örgütü bulunduğu bütün bölgelerde etkisiz hale getirilinceye kadar, operasyonlara büyük bir kararlılıkla devam edeceğini" bildirdi. Orgeneral Başbuğ, şubat ayına Irak'ın kuzeyine yapılan askeri operasyonun başarısının altında "hesaplı risk" yattığını vurguladı. "Operasyonun ne zaman, nereye, hangi birliklerle ve ne kadar süreli olarak icra edileceğinin aralık 2007'de belirlendiğine" işaret eden Orgeneral Başbuğ, operasyon birliklerinin, kışlalarından büyük bir gizlilik içerisinde 21 Şubat günü "ileriye yanaştığını ve aynı gece de operasyonun icrasına başlandığını" kaydetti. Orgeneral Başbuğ, "bunu, ne bölücü terör örgütünün ne de medyanın tespit edebildiğini" vurguladı. Operasyon hakkında detaylı bilgi veren Orgeneral Başbuğ, "Türk Silahlı Kuvvetleri, yurtiçinde ve yurtdışında örgütün bulunduğu bütün bölgelerde terör örgütü etkisiz hale getirilinceye kadar, operasyonlara büyük bir kararlılıkla devam edecektir" dedi. "Kıbrıs milli ve ortak bir sorun" İlker Başbuğ, Kıbrıs sorununun, Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak bir sorun olduğunu vurgulayarak, "Kıbrıs sorunun çözümünde, iki kesimlilik ile Garanti ve İttifak Antlaşmalarının delinmeden ve sulandırılmadan korunması şarttır. İki kesimliliğin delinmesi, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınmasıdır" dedi. Orgeneral Başbuğ, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bakış açısından Kıbrıs'ın öneminin iki temel esasa dayandığına" vurgu yaparak, "Bunlardan birincisi, Türkiye Cumhuriyeti'ne Garanti Antlaşması ile yüklenen Kıbrıs Türk halkına sağlamak zorunda olduğumuz güvenlik sorumluluğudur. İkincisiyse ittifak antlaşmasında açıkça ifade edildiği gibi, Kıbrıs'ın, Türkiye'nin güvenliği açısından taşıdığı stratejik rolün önemidir" diye konuştu. "Bu iki temel, süreklilik arz etmektedir. Çünkü Kıbrıs'ta ve Doğu Akdeniz'deki istikrar ve denge ancak bu sayede sağlanmaktadır" diyen Başbuğ, "Buradan açıkça görüleceği gibi, Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak bir sorundur" şeklinde konuştu. "Çözüm güven ortamı yaratmayabilir" Kıbrıs sorununa, BM çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunmasının istenilen bir husus olduğunu kaydeden Orgeneral Başbuğ, "Gerçekten Kıbrıs sorununa kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması isteniyorsa ilk önce, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin 1959-1960 antlaşmalarına dayalı '1960 Kıbrıs Cumhuriyeti' olmadığının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bir gerçek olduğunun ve ilgili tarafların eşit ve egemen şekilde ortaya konulacak 'ortak iradesi' olmaksızın soruna çözüm bulunamayacağının, herkes tarafından kabul edilmesi gerekir" dedi. Orgeneral Başbuğ, "Bunca yaşanılandan sonra, Kıbrıs Türk halkının, haklı nedenlerle Kıbrıs Rum tarafına karşı güven duyamaması, üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Kapsamlı bir çözümün bile hemen iki taraf arasında güven ortamı yaratabileceğini düşünmek zordur" diye konuştu. "KKTC iyi niyetine karşılık görmedi" KKTC'nin bugüne kadar iyi niyeti, barışçı ve uzlaşıcı yaklaşımlarının Güney Kıbrıs Rum yönetimi tarafından herhangi bir karşılık görmediğine işaret eden Orgeneral Başbuğ, "KKTC uzlaşmadan ve çözümden yana tavır almasına rağmen Avrupa Birliği izolasyonları ile karşı karşıya kalmıştır. Bu durum da güveni sarsmaktadır" dedi. Orgeneral Başbuğ, mutlu barış harekatının sadece Kıbrıs Türk halkı için değil, Kıbrıs Rum halkı için de barış ortamı sağladığını, binlerce yabancı uyruklu şahsın, Türk ordusunun varlığıyla kendisini güvende hissederek KKTC'de yaşadığını anlattı. Bu nedenle KTBK'nın adadaki varlığının, 1974 yılından bugüne kadar, Kıbrıs'ta yaşanan huzur ve güvenin sağlayıcısı ve teminatı olduğunun unutulmaması gerektiğinin altını çizen Orgeneral Başbuğ, "Kıbrıs sorununun çözümünde, iki kesimlilikle garanti ve ittifak antlaşmalarının delinmeden ve sulandırılmadan korunması şarttır. İki kesimliliğin delinmesi, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınmasıdır" şeklinde konuştu. Başbuğ ayrıca, "Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı ve birliklerinde yapmış olduğum denetlemeler sonucunda, birliklerimizin üstün bir moral, eğitim, özgüven ve disiplin içinde, kararlı ve her an göreve hazır bir şekilde; başta Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve savunulması olmak üzere, kendilerine verilebilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine getirebileceklerini görmekten büyük bir mutluluk duydum" dedi. "Kimse yanlış hesap yapmasın" Orgeneral İlker Başbuğ, KKTC halkının, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı duyduğu değişmeyen güven ve sevgisinin, güçlerini perçinlediğini ifade ederek, KKTC halkının, Türk ordusunun terörle mücadele verdiği desteğe Türk Silahlı Kuvvetleri adına teşekkür etti. Kıbrıs Türkü'nün yeni nesillere geçmişi iyi öğretmesi gerektiğini, bu hususun geleceğin teminatı olduğunu vurgulayan Başbuğ, KKTC'nin, kim ne derse desin bir gerçek olduğunu dile getirerek, "Anavatanından güç alan mücahit Kıbrıs Türkü de, dünyada hiçbir topluma reva görülmeyen zulüm ve haksızlıklara, gelecek nesillere örnek teşkiletmesi ve ders alınması gereken müstesna bir fedakarlık ve azimle direnmiş ve var oluş mücadelesini bir devlet kurarak taçlandırmıştır. Bunun bazıları tarafından iyi okunması ve anlaşılmasında sonsuz yararlar vardır. Kimse yanlış hesap yapmasın" dedi. "Mücadelede karamsarlığa yer yoktur" Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ ayrıca, "Terörle mücadelede hiçbir zaman karamsarlığa yer yoktur. Karamsar düşüncelerin ifadesi, örgüte yardımıyla eş anlamlıdır" dedi. Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs'ın güneyinde bulunan bazı terör örgütü destekçileri tarafından, örgütün dağ kadrosuna eleman temin edildiği ve bölücü örgüte maddi destek sağlandığının bilindiğini de kaydetti. Başbuğ, "Türkiye, içinde bulunduğu zor coğrafyada, simetrikten, yani klasik, diğer bir deyişle konvansiyonel, asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesiyle karşı karşıyadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu geniş tehdit yelpazesi karşısında, klasik harekattan iç güvenlik harekatına kadar tüm harekat nevilerini başarıyla icra etmektedir" diye konuştu. "Hesaplı risk" Şubat ayı içerisinde Irak'ın kuzeyine yapılan askeri harekatla ilgili detaylı bilgi veren Orgeneral Başbuğ, operasyona ilişkin kendisineyöneltilen soruların başında, "harekatta elde edilen bu üstünbaşarının" nelere dayandığı sorusu geldiğine işaret ederek, "Operasyonun başarısının altında, alınan hesaplı risk yatmaktadır" dedi. "Operasyonun ne zaman, nereye, hangi birliklerle ve ne kadar süreli olarak icra edileceğinin, aralık 2007 ayında belirlendiğini" belirten Başbuğ, "Bu belirleme tamamen kendi istihbarat birimlerimizin elde ettiği bilgilere dayalı olarak yapılmıştır. Operasyonun icrası sürecinde kendi istihbarat vasıtalarımızın ve ABD istihbarat vasıtalarının elde ettikleri bilgiler kullanılmıştır" diye konuştu. Birliklerin 3000 metre yükseklikte, eksi 29 dereceye varan hava şartlarında sürekli eğitim yaptığını kaydeden Başbuğ, "Personelin fiziki dayanıklılığının artırılması eğitimine de özel önem verilmiştir. Verilen bu eğitim sayesinde, personel 40 kilograma varan yükleriyle üstün hareket yeteneği kazanmış, yine bu eğitim sayesinde bazı birliklerimiz, operasyon boyunca yani 8 gün ve gece süresince toplam sadece 16-17 saat uyuma ve dinlenme ile görevlerini aksaksız ve mükemmel şekilde yerine getirebilmişlerdir" diye konuştu. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, operasyonla ilgili olarak ayrıca, "Bu operasyon; bölücü terör örgütü üzerinde, bugüne kadar hiçbir operasyonda elde edilemeyen derecede bir baskın tesiri yaratarak; operasyon bölgesinde bulunan ve bölgeye takviye olarak gelen toplam 350'ye yakın teröristin 240'ını etkisiz hale getirerek ki bu netice yüzde olarak bölgedeki teröristlerin yüzde 70'inin etkisiz hale getirilmesidir, bu da bugüne kadar operasyonlarda elde edilen en büyük yüzdedir" dedi. "Mücadele topyekün yürütülmeli" Terörle mücadele faaliyetlerinin, devlet tarafından ve topyekün şekilde yürütülmesi gerekliliği üzerine duran Orgeneral Başbuğ, "Esas itibariyle güvenlik, ekonomi, sosyo-kültürel (eğitim ve sağlık dahil), psikolojik harekat ve uluslararası alanda, birbirleriyle paralel ve eşzamanlı olarak yürütülmelidir. Çünkü bu faaliyetler birbirini tamamlamaktadır" dedi. Başbuğ, "Bölücü terör örgütüyle mücadelede güvenlik kuvvetlerinin ana hedefi ise, terör olaylarını kabul edilebilir en düşük seviyeye indirerek, terör örgütünün marjinalize edilmesidir" diye konuştu. "Güvenlik kuvvetlerin örgütün silahlı kadrosunu etkisiz hale getirirken, örgüte katılım hala devam ediyorsa terörle mücadele beklenenden de uzun sürer" diyen Orgeneral Başbuğ, "Bu görev devlete düşmektedir. O halde yapılması gereken, örgüte çeşitli nedenlerle katılanların örgüte neden katıldıklarının tespiti ile buna karşı gerekli tedbirlerin alınmasıdır" ifadesini kullandı. "Terörle mücadelenin aslında psikolojik mücadele olduğunu, ifade eden Başbuğ, "Kamuoyu terörle mücadelenin süreci ve özelliklerine ilişkin doğru ve açık şekilde bilgilendirilmeli ve yetkililerce bilinçsiz yapılan açıklamalarla gerçek dışı beklentilerin içine de sokulmamalıdır" şeklinde konuştu.