Erdoğan Kürtçe öğrensin

Erdoğan Kürtçe öğrensin-Dr.İ.Turanlı Posted on Perşembe, 03. Nisan 2008 Topic: Güncel Bir başbakanın hiç bir yabancı dil bilmemesi büyük bir talihsizlik,hem kendisi,hemde Türkiye için.Buna rağmen Kürtçe konuşmağı öğrenmesi Türkiyenin bölünmesini önlemek bakımından en kuvvetli önleyici tedbir olur.Türk-Kürt birlikte yaşamına büyük katkısı olur.

Başbakan Tayyip Erdoğan KÜRTÇE  öğrensin

Dr.İsmet Turanlı    

Bir başbakanın hiç bir yabancı dil bilmemesi büyük bir talihsizlik, hem kendisi, hemde Türkiye için. Buna rağmen Kürtçe konuşmağı öğrenmesi Türkiye'nin bölünmesini önlemek bakımından en kuvvetli önleyici tedbir olur. Türk-Kürt birlikte yaşamına büyük katkısı olur.

Dünyanın neresinde iki lisanlı devlet var diyor İsveç' te. Ya başbakanın dünyadan haberi yok, yahutta vatandaşların dünyadan haberleri olmadığını zannediyor.

KIBRIS’ta iki lisan yokmu? Hatta iki devletten müteşekkil konfedarasyon istiyor.

İSVİÇRE’de dört resmi lisan olduğunu hiç duymadı mı?

BELÇİKA’da iki resmi lisan olduğunu duymadı mı?

KANADA’da İngilizce ve Fransızca konuşulduğunu duymadı mı?

IRAK’ta Kürtçe ve Arapça resmi lisandır.

LUXENBURG’ta 3 lisan mevcuttur. Resmi 3 lisan eğitimdedir.

ALMANYA’da okullarda Türkçe öğretilmiyor mu?

İSVEÇ’te Türkçe ve Kürtçe öğretilmiyor mu?

Ben akrabalarımla , hastalarımla rahat Kürtçe konuşamadığım için utanıyorum. Çünkü Türkiyede Kürtçe eğitim yok.Konuşarak öğrensinler diyorlar. Eğer bir lisan sırf konuşarak öğreniliyorsa Türk Edebiyatı, Grameri ,senelerce , hatta liselerde Türkçe neden öğretiliyor? Türkçe öğrenimi çok zor da ondan mı?Yoksa Türklük üstün bir IRK MI?. Zamanın adliye vekili Esat BOZKURT’a göre Türk olmayanlar Türkiye'de ancak hizmetçi olabilirler, köle olabilirler. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikatı böyle bilsinler. Erdoğanda İsveç'te böyle mi demek istedi?HÜRRİYET gazetesi en üst köşesinde , senelerdenberi , nedamet duymadan ‚ ‚TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR ‚ diyor. Kürtler ve Diğer gayri müslimler de diyorki HAYIR !!! Türkiye hepimizindir.!!!!!!!!!Türkiyede doğupbüyüyen, Türkiye'yi vatan bilen, kalbi Türkiye için atan herkesindir. Damarlarında Türkler gibi ASİL kann taşımayanların da vatanıdır.TÜRBAN yüzünden yargılanır da siyasetten uzaklaştırılmak isteyenler bilsinler ki Türkiye de İNÖNÜ’de, DEMİREL’de, ECEVİT’TE defalarca ,tekrar, tekrar başbakanlığa oturmuşlardır. Batıda pek benzerleri yok. Belki, bize benzedikleri için İtalya'da olağandır. Onun için Erdoğan merak etmesin bu tarz HACİYATMAZLIK Türkiye'ye has bir olgudur. Sebebi de haksız yere o makamdan indirilmeleridir. Sizinle sandıkta başa çıkamadılar,askeri muhtıralarla frenleyemediler,hapsede attılar,şimdi gene yargıyı vasıta yapıyorlar.Bana kalırsa Türban günahınız sayılmaz.F akat Kürtçe eğitim olamaz deyişiniz en büyük GÜNAHINIZDIR: Onun için benim tavsiyem acilen Kürtçe öğrenmeğe bakın. Kürdistan'a yapacağınız milyarlarca yatırımdan daha efektif olursunuz.dr_ismetturanli@mynet.com

Recep Tayyip Erdoğan ''Türkiye'de Türkçeden başka dil yoktur, olamaz'' dedi.

Erdoğan: Kürtçe resmi dil olamaz Posted on Çarşamba, 02. Nisan 2008 Topic: Siyaset İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nde soruları cevaplayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ''Türkiye'de Türkçeden başka dil yoktur, olamaz'' dedi. Erdoğan, Kıbrıs sorunu konusunda ise Türk askerinin zamanı gelince çekileceğini söyledi. CNN TÜRK İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nde "AB ve Türkiye" konulu toplantıda konuşan ve soruları yanıtlayan Erdoğan, bir gazetecinin anayasa konusundaki çalışmaları anımsatarak, bu çalışmalar çerçevesinde "Kürt kimliğinin tanınıp tanınmayacağına ilişkin" sorusunu cevaplandırdı. Erdoğan, "Türkiye'de kimsenin ben 'Kürdüm' demesine mani bir hal yok. 'Ben Kürdüm' diyenin de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıyla iftihar etmesine mani bir durum yok" dedi. Türkiye'de Türk, Laz, Çerkez, Abaza, Gürcülerin de var olduğunu hatırlatan Başbakan Erdoğan, "Yani bazı Kürt kökenli vatandaşlarımızın bu denli aşırı yaklaşımdaki hassasiyeti benim ülkemde diğer etnik kökenli vatandaşlarım göstermiyor" diye konuştu. "Burada ciddi bir aşırılık var" diyen Erdoğan, Kürt kökenli vatandaşların Kopenhag Siyasi Kriterleri'nden bu yana dillerini istedikleri gibi kullandıklarını ve istedikleri gibi eğlencelerini yaptıklarını kaydetti. Bu konuda yeni bir adım attıklarını ifade eden Başbakan Erdoğan, devlet televizyonu ve radyosundan bir tanesinde ağırlıklı olarak Kürtçe, Farsça ve Arapça yayın yapmaya hazırlandıklarını belirtti. Bunların yanında ana dilini öğrenmek için kurs açmaya da imkanları ve hakları olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, "Ama öyle abartılı başladılar ki bu işe, önce kurslar açtılar, fakat kurslar yürümeyince bu defa şimdi devletten 'bize yardım verin de öğretmen tayin edin de bu kursları çalıştıralım' diyorlar" diye konuştu. "Dünyanın neresinde acaba bu tür bir yöntem var?" diye soran Erdoğan, Avrupa Birliği ülkeleri örnek gösterdi. Erdoğan, "Oralarda bile böylebir şey yok. Şu anda İsveç'te bile henüz Türkçe eğitim... Okullarda eğitim almak, dikkat edin resmi dil değil. Türkiye'de resmi dil olarak böyle bir talep var. Türkiye'de Türkçe'den başka resmi dil yoktur, olamaz. Böyle bir şey söz konusu değil" diye konuştu. "Tek ülke, tek millet, tek bayrak, tek devlet Bir katılımcının, "Almanya ziyaretinizde 'Asimilasyon insanlık suçudur' dediniz. Şanlıurfa'da da 'Tek devlet, tek bayrak, tek vatan' dediniz" sorusunu Erdoğan, "(Asimilasyon bir insanlık suçudur) ifademi sordunuz. Bunun önünü ve arkasını iyi görmemiz lazım" diye cevapladı. "Ben entegrasyonu savunan birisiyim" diyen Erdoğan, Almanya'daki konuşmasında 'Entegrasyon konusunda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak ne gerekiyorsa bunun yapılması gerektiğini söylediğini hatırlattı. "Hiçbir insandan, hiçbir toplumdan kendi dilini, dinini, kültürünü, geleneklerini yok etmesini, onları terketmesini isteyemezsiniz" diyen Erdoğan, bu ifadelerinin arkasında olduğunu söyledi. "Tek ülke, tek millet, tek bayrak, tek devlet... Bundan daha doğal ne olabilir?" diyen Başbakan Erdoğan, hiç bir ülkenin bunun aksini iddia edemeyeceğini savundu. Erdoğan, "Hangi ülke kendi ülkesi içerisinde, soruyorum sizlere, tek ülke değil bu ülke çift ülkedir diyebilir? Bu ülkenin çift bayrağı vardır diyebilirmi? Ve yahutta burada çift devlet var diyebilir mi? Veya İsveç'te çift vatan vardır diyebilir mi?İsveç tek vatan, İsveç'in tek bayrağı vardır, İsveç'in tek milleti vardır" diye konuştu. Verdiği örnekte eyalet sistemini ayrı tutan Erdoğan, onun başka bir durum olduğunu söyledi. Başbakan Erdoğan, "Onlar eyalet bayraklarıdır ama yine de merkezin bayrağı ile eyalet bayrağı orada yan yanadır ama uluslararasında eyalet bayrağı değildir temsil eden. Nedir? İsveç'in kendi bayrağıdır. Bunu da lütfen bu şekilde anlayın. Bu noktada da bu dört tane kavramın arkasındayız" dedi. "Kürtler azınlık değil" Bşbakan Erdoğan, "Terör barışçıl yöntemlerle çözülmeli, askeri yöntemlerle değil" ifadeleri üzerine, olayın sadece askeri ve güvenlik boyutu olmadığını, siyasi, diplomatik, ekonomik, sosyal, psikolojik boyutları olduğunu ve şu anda hükümetin konuyu bu boyutların tümüyle ele aldığını söyledi. "Benim Kürt kökenli vatandaşlarımı istismar edenler var, bunları da lütfen iyi takip edin" diyen Erdoğan bu duruma bir de örnek gösterdi. Erdoğan, "Az önce de bir toplantıdaydım, buna benzer bir şey gündeme geldi. Adeta Kürt kökenli vatandaşlarımızı azınlık gibi görüyor Avrupalı. Hayır, azınlık değiller onlar. Kürt kökenli vatandaşlarımıza, 'Siz azınlıksınız' dediğiniz zaman sizi tekme tokat dışarı atar. Çünkü onlar bizim asli unsurlarımız, asli yapımızın içerisinde onlar" diye konuştu. "Şimdi sıra finans kaynaklarının kurutulmasında" Terörizmin uluslararası bir sorun olduğunu ifade eden Başbakan Erdoğan, "Kimse benim teröristim iyi, senin teröristin kötü diyemez. Çünkü teröristin dini, milleti, ırkı, vatanı yok. Öyleyse burada ortak bir mücadele alanını geliştirmemiz, ortak bir mücadeleyi ve dayanışmayı geliştirmemiz şart. Bugün bana, yarın sana" dedi. Erdoğan, halen Irak'ın kuzeyinde yuvalanmış olan PKK terör örgütünün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik tehdidi durumunda olduğunu belirtti. "Kısa bir süre önce terör örgütü PKK'nın Irak'ın kuzeyindeki yuvalarına karşı düzenlediğimiz kara harekatı sivillere ve ülkenin altyapısına hiçbir zarar vermeksizin icra edilmiştir" diyen Erdoğan şimdi sıranın terör örgütünün finans kaynaklarının kurutulmasında olduğunu söyledi. Erdoğan, "Şimdi sıra Avrupa'daki özgürlük ortamını çeşitli yöntemlerle istismar eden bu terör örgütünün finans kaynaklarının ve propaganda imkanlarının ortadan kaldırılmasına gelmiştir. Bildiğiniz gibi terör örgütünün en önemli amacı, propagandasını yaptırabilmektir ve bu propagandayı yaptırabilmek için terör örgütüne her yol meşrudur" dedi. "Kıbrıs'tan asker çekilmesi en son mesele" Erdoğan, Güney Kıbrıs'ın Stockholm Büyükelçisi'nin "Kıbrıs sorununun çözümü için siyasi iradenin devam etmesi şart. Türkiye'nin bunda olumlu bir rol oynayacağı taahhüdünde bulunur musunuz? Böyle bir anlayışla Kıbrıs'taki askeri birliklerin çekilmesi gibi konulara hazır mısınız?" sorularını da cevaplandırdı. Türk askerinin ancak Ada'da barış şartlarının oluşması durumunda çekilebileceğini belirten Erdoğan, barış adada teşekkül ettikten sonra Yunan askeriyle birlikte Türk askerinin de çekilebileceğini söyledi. Erdoğan, bunları İsviçre'de Kıbrıs ile ilgili görüşmelerin yapıldığı kentte de söylediklerini belirterek, "Orada kayıtlarda var. Ne zaman, ne kadar asker çekilecek bunların hepsi orada var. Altlarına imza koyduk. Biz imzamızın sahibiyiz. Asker meselesi en son mesele. Ondan sonra adım atacağız" dedi.

Avrupa - Kürdistan arası uçak seferleri başlıyor

Rizgarî Online/ Bugün (02.04.20008) Federe Kürdistan Bölgesi ile Avrupa arasında hava yolları seferleri başlıyor. Avusturya ve Hewlêr arası hava yolları taşımacılığı 7 ay gibi bir süre durdurulmuştu. Yeniden başlayan uçak seferleriyle ilgili F.Kürdistan dış ilişkiler sorumlusu Felah Mistefa yaptığı açıklamada, Avustarya hükümeti ile verimli ve sıcak geçen görüşmelerin ve gösterilen dayanışmanın sonucunda başlayan uçak seferlerinin, F.Kürdistan ekonomisine olumlu etkisinin olacağını ve güçlenmesine katkı sağlayacağını ifade etti. Felah Mistefa ayrıca, Hewlêr-Avusturya arası uçak seferlerinin başlamasının Federe Kürdistan Bölgesinin dış dünya ile bağlantılarına da vesile olacağını söyledi. Uluslararası Hewlêr Havalanı yöneticisi Tahir Hewramî ise, Avusturya Hewlêr arası uçak seferlerinin başlamasından memnun olduklarını ifade etti. Hewramî, Avusturya ile Federe Kürdistan Bölgesi arasındaki bu kararın, Federe Kürdistan Bölgesinin istikrarlı ve sukünet içinde olduğunun bir göstergesidir, dedi. Avusturya-Kürdistan uçak seferleri 11.12.2006 tarihinde başlamış, daha sonra 7 ay gibi bir süre durdurulmuştu. kaynak krg.org

TEVKURD / Kürt ulusal sorununda çözüm seçeneği askeri değildir. Halkımız siyasi çözüm dışındaki seçeneği kabul etmeyecektir… TEVKURD Yürütme Kurulu 30. 03. 2008 günü toplandı. TEVKURD Meclisi’nin önerilerini, Kürtler ve Türkiye ile ilgili gündeme gelen önemli gelişmeleri değerlendirdi. Aşağıdaki görüşlerini kamuoyuna açıklamaya karar verdi. ***** TEVKURD olarak; Türk devletinin yaşadığı kriz, Newroz Haftası boyunca meydana gelen olaylar ve halkımıza yapılan baskılar ile Kürdistan halkının, kendi iç barışının tesisi için gerekli olan beraber yaşama kültürü ve bunun hukukunu oluşturma hususundaki görüşlerimizi kamuoyuyla paylaşmayı uygun gördük. Ankara’daki kriz; Türk devletinin Kürdistan sorunundaki çözümsüzlüğünün bir neticesidir. Kürdlerin kendi kaderini tayin etme hususunda sahip oldukları iradeyi kırmak ve halkımızın meşru taleplerini baskı, tehcir, katliamlarla cevaplandırmak, bu sistemin en bariz vasfıdır. Bir ulus olarak, uluslar arası anlaşmalar, tabii hukuk ve meşru taleplerinden kaynaklanan ve özünü; Kürd halkının kendi kadim toprakları üzerinde siyasi iktidar mücadelesi olarak tanımlanması gereken meseleyi, 1925 ve 1937 yılında İrtica ve bölücülük, 1984 yılından itibaren de asayiş meselesine indirgeyen zihniyetin ihtiyaç duyacağı araçlar; keyfi-örfi yönetim, OHAL uygulaması, yasak bölgeler ve hukuk tanımayan silahlı çetelerdir. Devletin denetimindeki bu yapının; taktik icabı dini, ideolojik ( sağ-sol ) ve askeri sac ayakları vardır. Yapılan iddiaya göre, Kürdistan’da gayri nizami harp yapan, faili meçhulleri organize eden, katliamlar yapan ve somut örneklerini Jitem’in uygulamalarında gördüğümüz bu yapının “ulusalcı” ayağı tasfiye edilmek istenmektedir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de bazı iç ve dış gelişmelere bağlıdır. Türk devletinin ulusalcı kanadı; Musul ve Kerkük dahil olmak üzere tüm Kürdistan’ın işgalini, milletimizin askeri, siyasi ve moral açısından iradesinin kırılmasını hedeflerken, AKP’nin başını çektiği İslamcı-liberal kanat ise AB projesi kapsamında; Güney-Federal Kürdistan ile sınırlı ilişkiler kurmak ve biz Kuzey Kürdlerini ferdi özgürlükler yoluyla oyalamak istemektedirler. Türk devletinin yaşadığı krize gereğinden fazla taraf olmak bize hem zaman hem de başka kayıplara sebep olabilir. Kendi milli hedeflerimiz doğrultusunda çalışmalı, Kendi kadim topraklarımızda siyasal iktidar olmayı ve geleceğimizi kendimiz kurmayı hedeflemeliyiz. Newroz haftası süresince halkımıza yönelen şiddet, sindirme, öldürme olayları; Türk devletinin inkârcı ve imha mantığına dayalı siyaseti terk etmediğini göstermektedir. Savaş uçaklarının miting alanlarındaki halka gözdağı vermesi, kolluk kuvvetlerinin sergilediği şiddeti, öldürme olaylarını şiddetle kınıyoruz. Keza, yasak bölge uygulamalarını, askeri operasyonları da kınıyoruz. Çözüm seçeneği askeri değildir. Halkımız siyasi çözüm dışındaki seçeneği kabul etmeyecektir. Bunun yanında, sömürgeci Suriye Devleti’nin Newroz’da halkımıza yönelik gerçekleştirdiği katliamı ve baskıları da kınıyoruz. Bunun yanında önemli bir husus da; Kürdistan’da faaliyet gösteren örgüt, parti ve değişik eğilimlerin hukuka ve beraber yaşama kültürüne riayet etmemeleridir. Bunun arka planı; çok renkli ve çok sesli bir toplum olan Kürdistan halkının Osmanlıdan başlayarak tabi tutulduğu katliam, imha, tehcir ve kültürümüze yönelen imha, katliam uygulamalarıdır. Daha önce başlayıp 1915 yılında zirve yapan Ermeni katliamı, Yavuz Sultan Selim’le başlayıp 1937 yılında doruğa ulaşan Dersim-Alevi katliamı, Yezidi kardeşlerimize yönelen imha operasyonları, diğer gayrimüslim çevrelere yönelen imha ve asimilasyon siyasetleri, Kürd siyasi hareketlerini de taktik ve ideolojik açıdan kendine yaklaştırmış ve benzetmiştir. Kürdistan sorununun yarattığı kriz dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de devlet Kürtler arasında çatışma çıkarma yoluna gidebilir. Geçmişte bazı Kürd kesimleri arasında yaşanan ve bize maddi, manevi kayıp olarak yansıyan süreçlerin benzerlerini yaşamamak için azami çaba sarf edilmelidir. Bazı kışkırtıcı ve kötü niyetli fert ve gurupların oyunlarına karşı da halkımız uyanık olmalıdır. Çok sesli ve çok renkli toplum yapımızı kuruyarak, milli birliğimizi güçlendirerek bu süreci götürmeliyiz. Bunun için beraber yaşama kültürünü ve bunun alt yapısını güçlendirecek hukuki ve fiili tedbirler alınmalıdır. Özgür bireyler, hukuka ve ahlaki değerlere riayet eden, kendi aralarında ve halk ile doğru ve şeffaf bir diyalog içerisinde olan yapı ve kadrolarla daha özgür bir toplum inşa edeceğimiz ve özgürlüğümüze daha yakın duracağımıza dair inancımızı ifade etmek istiyoruz. Kürdistan’da birlikte yaşıyoruz. Geleceğimizi birlikte kuracağız. Birlikte yaşama hukukumuzu oluşturalım. TEVKURD YÜRÜTME KURULU

Avrupa Adalet Divanı PKK'yi AB terör listesinden çıkardı

Avrupa Adalet Divanı PKK'yi AB terör listesinden çıkardı
Avrupa Adalet Divanı (CJE) PKK ve KONGRA-GEL'in AB tarafından terör örgütü listesine alınmasını reddederek Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’nin kararını iptal etti. Bu karar ile birlikte AB terör listesinin tamamen çöktüğü yorumları yapılıyor. Avrupa Adalet Divanı PKK ve KONGRA-GEL'in AB terör listesine karşı başvurusunu karara bağladı. Karar AB'nin ikinci en büyük mahkemesi Adalet Divanı'nın Birinci Dairesi tarafından alındı. Mahkeme yaptığı kısa açıklamada Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’nin kararını kınadı. Öcalan'ın doğum gününe deng geldi Açıklamada “Mahkeme Konsey'in kimlikleri üstte belirtilen (PKK ve KONGRA-GEL)'e ilişkin kararını iptal etti” denildi. Kararda AB'nin PKK ve KONGRA-GEL'in terör listesine alınması için yeterli kanıt sunmadığı kaydedildi. Adalet Divanı'nın kararı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'In doğum gününe (4 Nisan) denk geldi. PKK ve Kongra-Gel’in AB ‘terör örgütleri’ listesine karşı Avrupa Adalet Divanı’nda dava açtığı davanın ilk duruşması Ocak ayı sonunda Lüksemburg'da görülmüştü. Yaklaşık bir saat süren duruşmaya PKK ve Kongra-Gel’i dört İngiliz avukat savunmuştu. Avukatlar 'terör listesine' karşı 10 klasör dolusu delili mahkemeye sunarak, ateşkes sürecinde PKK ve Kongra-Gel'in 'terörist örgütler' listesine alınmasının yanlış olduğunu söylemişlerdi. PKK’nin listeye alınmasının barışa hizmet etmediğini anlatan avukatlar, mahkemenin de kararın adil olmadığı yönünde bir karar alması talebinde bulunmuşlardı. PKK 2 Mayıs 2002 tarihinde AB ‘terör örgütleri’ listesine alınmıştı. Ekim 2003 tarihinde kurulan Kongra-Gel ise Şubat 2004’te listeye alınmıştı. PKK’nin AB terör örgütleri listesinde yer almasına karşı Ekim 2002’de açtığı dava Avrupa Adalet Divanı (CJE)’nin Asliye Hukuk Mahkemesi (TPI) tarafından geçen yıl geri çevrilerek yetkisizlik kararı alınmıştı. Ancak CJE Savcısı Juliane Kokott, Eylül 2006’da PKK'nin AB’nin listesinde yer almasına karşı yaptığı itirazın hukuki olarak değerlendirilebileceğini açıklamıştı. Adalet Divanı, AB'nin en üst mahkeme olduğu için ulusal mahkemelerin aldıkları kararları da bozarak yeniden ele alabiliyor. AKPM listeyi illegal ilan etmişti Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) 23 Ocak günü 2 ret oyuna karşı 110 oy ile AB ve BM ‘Terörist Örgütler Listesi’ni illegal ilan etmişti. Bu kararla birlikte 11 Eylül sonrası ABD’nin teşviki ile hazırlanan terör listeleri daha da tartışmalı hale gelmişti. AKPM’nin kabul ettiği rapor İsviçreli parlamenter Dick Marty tarafından hazırlanmıştı. Halkın Mücahitleri örgütü de Mayıs 2007’de Avrupa Birliği’ne karşı 1 milyon euroluk tazminat davası açmıştı. Örgüt tazminat başvurusunu Avrupa Adalet Divanının Aralık 2007’de ayında aldığı kararı gerekçe gösterdi. Adalet Divanı, örgütün başvurusu üzerine AB’nin 2002 yılında örgütün ‘terör örgütleri’ listesine alınması kararını bozmuştu. Kararın bozulmasına gerekçe olarak örgütün listeye alınması konusunda haberdar edilmemesi gösterilmişti. Terör listesi çöktü Temmuz 2007'de ise CJE Filipin Komünist Partisi (CCP), Filipin Ulusal Demokratik Cephesi (NDFP) lideri profesör Jose Maria Sison ve Hollanda-Filistin El Aksa Vakfının 2002 yılında Avrupa Birliği terör listesine alınması kararını bozmuştu. Bu karar da listede yer alan diğer örgüt ve şahsiyetler için emsal niteliğindeydi. PKK ve KONGRA-GEL'in başvurusuna da olumlu cevap verilmesi ile birlikte AB’nin terör örgütü listesinin tamamen çöktüğü yorumları yapılıyor. Bir çok çevre sözkonusu listenin siyasi mülahazalarla hazırlandığı tepkisinde bulunuyordu. PKK ve KONGRA-GEL yetkilileri de ABD’nin siyasi çıkarlar doğrultusunda listeyi hazırladığını belirterek tepkilerini dile getirmişti. CELİL DEMİRALP - STRASBOURG (ANF)
lpadding="1" width="100%" border="0">

Yönetilemeyen ulus

Kürdler yüzyıllardır kendi resmi-yazılı öz hukuku olmayan, ama geçerli hiçbir resmi-yazılı hukuka da riayet etmeyen bir toplumdur. Kürd davasının en derininde yatan trajedi budur. Bunun sirayetlerini sadece siyasal alanda görmeye çalışmak doğru olmayacaktır. Bu belki de en çok sosyal ve iktisadi alanda görülebilen bir haldir. Kürd Davası’nın Özü; Kürd’ün Kendi Öz Yasasını ve Öz Yönetimini  Oluşturabilme Problemidir. Bedran HikmetKürdler yüzyıllardır kendi resmi-yazılı öz hukuku olmayan, ama geçerli hiçbir resmi-yazılı hukuka da riayet etmeyen bir toplumdur. Kürd davasının en derininde yatan trajedi budur. Bunun sirayetlerini sadece siyasal alanda görmeye çalışmak doğru olmayacaktır. Bu belki de en çok sosyal ve iktisadi alanda görülebilen bir haldirAncak, egemen ulusların yapmaya çalıştığı gibi; Kürdleri hukuksuz, bir bakıma anarşist bir toplum olarak göstermek, doğru ve ahlaki değildir. Kürdler, sadece kendilerine dayatılan hukuksuzluğu veya parçalı hukuk durumunu kabul etmemektedirler. Ve kendileri, ortak bir hukuk yaratmak istediklerinde, kendi kendileri için resmi bir toplumsal hukuk oluşturmaya teşebbüs ettiklerinde ise, egemenler tarafından buna zor ile engel olunmakta ve bu irade kırılmaktadır.

            Bu yaygın ve derin hukuksuzluk hali, Kürd toplumunun yönetilemiyor olmasının da en belirgin nedenidir. Bu yöntem krizi, 19. yy’ın başından itibaren başlayıp halen sürmekte olan 200 yıllık bir krizdir. Ve bütün Kürd isyanlarının, -ister sosyal kaynaklı, ister ekonomik kaynaklı ve isterse de direkt siyasal kaynaklı bütün isyanlarının- ana yatağıdır. Yani hukuksuz olarak gösterilmeye ve özellikle öyle bırakılmaya çalışılan bu ulusun 200 yıldır yaptığı şey, özünde hukuksuzluğa ve parçalı hukuka isyandır. Egemen uluslar da Kürd toplumunu kendi başına, onlardan bağımsız olarak bir toplum gibi, yani bir tarihi, bir kendi iç sürekliliği ve dinamiği, bir öz hukuku, töreleri, kültürü olan bir toplum olarak görmediği için bu durumu bir türlü kavrayamamaktadır. Bundan dolayı da devamlı olarak ya Kürd isyanlarını son derece sığ, yüzeysel ve basit nedenlere bağlamakta ya da “dış mihrak” deyip işin içinden çıkmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla da Kürd bireyinin, Kürd toplumunun, yasalar ve yönetim organları karşısında aldığı pozisyonu da kavrayamamaktadırlar.

Kürd ulusu, kendi öz yasasını ve öz yönetimini oluşturamadığı sürece, ne kendi içinde yaşadığı problemler ve ne de diğer uluslarla yaşadığı problemler bir son bulacaktırç Kürd toplumunun kendi iç problemlerinin çözümü de, başka ulusların yasaları ve yönetim organları ile hal olmayacağı için, Kürdler bunu kabul etmeyeceği için, bu kriz ve kaos durumu da süregidecektir. Yani yönetimsizlik ve hukuksuzluk hali problemleri doğuracak, problemlerin çözümsüzlüğü de isyanları doğuracak, isyanlar şiddet ve terörle bastırmayı doğuracak, şiddet ve terör de intikam tohumlarının ekecek ve bir mevsim sonra yeni bir isyan boy verecektir. Sonuçta ne egemen uluslar sosyal barışa ve refaha kavuşacak ve ne de Kürdler.

Yönetilememenin Sosyo-Ekonomik Sebepleri ve Sosyo-Psikolojik Sonuçları16. yy’ da Osmanlı padişahının Kürd mirlerinden, kendi aralarında birini beylerbeyi, yani tüm Kürdistan’ın beyi olarak belirlemelerini istemesi ve Kürd beylerinin bunu başaramayıp padişahtan kendileri üzerinde, kendilerinin dışında birini atamasını istemeleri, Kürd tarihinin trajik dönemeçlerinden birini oluşturur.

Muhtemeldir ki Kürd beyleri o gün kendi içlerinden birini belirleyebilselerdi, ona itaat edebilselerdi, bugün yeryüzünü bu kadar uğraştıran ve çoğu zaman stratejik oyunların taktik hamlesi olarak sahaya sürülen Kürd davası diye bir dava olmayacaktı. Çünkü o gün lider olacak olan kişi sadece Botan emirliğine veya Bitlis emirliğine hükmetmeyecekti. O lider bir ülkeye yani Kürdistan’a hükmedecekti. Kanunları bir bütün ülkede etkin olacaktı, kendi vergisini toplayacak, ülkesinin ordusu olacaktı. Yine bu ülkenin bir merkezi, bir başkenti olacaktı. Bu lider Osmanlı imparatoru ile görüşürken yine diğer devletler ile görüşürken bir beyliğin adına değil bütün Kürdistan’ın temsilcisi olarak, Kürd ulusunun adına görüşecekti. Kısacası Kürdistan’da o gün bir yönetim geleneği oluşacak, siyaset geleneği oluşacaktı. Kürdler kendi yasalarını kendileri belirleyecek ve bu adalet bütün ülkede uygulanacaktı. Ancak o gün Kürd emirleri birbirlerine itaat edemediği için bu tarihi fırsatı kaçırmışlardır.

16. yy’dan 19. yy’a kadar Kürdistan tarihi, bir nevi, beyliklerin kendi iç tarihi yani bir bütün ülkeyi ilgilendirmeyen, yöresel, parçalı, padişahların sık sık bu beyliklerin iç yönetimlerine müdahale ettiği, bir kardeşten alıp diğerine verdiği, sürekli sınırlarını küçültüp, parçaladığı ve etkinliğini azalttığı bir tarih olmaktadır.

Bu süreç 18. yy’da yoğunluk kazanıp 19. yy başlarından doruğa ulaşınca artık bu Kürdler için tahammül edilemez bir seviyeye gelmiştir. Osmanlı imparatorluğu bu süreç içerisinde her tarafta yoğun toprak kayıpları yaşamış, yükselen milliyetçi dalga bir çok ulusun Osmanlıdan kopmasına yol açmış ve hiçbir üretimde bulunmadan, yüzyıllarca bu halklardan zorla aldığı vergilerle ayakta kalan saray ve İstanbul elitinin zevk ve sefahat içindeki yaşamı sürdürebilmesi tehlikeye girmiştir.

Bu durum karşısında Osmanlı İmparatorluğunun ilk hedefi, yeterince vergisini alamadığı, zenginliklerinden yeterince yararlanamadığı özerk Kürd beylikleri olmuştur. Osmanlı imparatorları kendi iç işlerinde bağımsız olan ve kendi hukuklarını icra eden bu beyliklerin statüsüne müdahale etmiş ve parçalamaya çalışmışlardır. Yine birbirine komşu beylikleri, aralarında sorun çıkarmak vasıtası ile, birbirine düşürmüş, zayıflatmaya çalışmıştır.

Denilebilir ki iki yüz yıldır süren Kürd isyanlarının temelinde yatan en etkili sebep budur. Yani yönetim sorunu ve kendi hukukunu icra etme sorunu. Bilindiği gibi bu durum sonucunda kaos boyverince Kürd beyleri Kürd toplumunu yanlarına alarak imparatorluğa karşı ayaklanmışlardır.

18. yy’ın başından başlayan ve 21. yy’ın başına kadar devam eden bu ayaklanmalar süreci aynı zamanda Kürd toplumunun ve Kürd bireyinin sosyal gelişimine büyük bir darbe vurmuştur. Aynı süreçlerden geçen diğer medeni uluslar bu süreci tarihsel olarak çok kısa bir zamanda bitirip, enerjilerini sosyal gelişimlerine ve ekonomik gelişimlerine verirken, Kürdler ve Kürdler karşısındaki diğer egemen uluslar için bu süreç büyük bir tıkanmaya ve sosyal tahribata neden olmuştur.

Denilebilir ki, 200 yıldır Kürd toplumu, Kürd egemenleri ile devlet arasında sürekli itilip kakılmakta, iki taraftan da, bütün sosyal ve ahlaki değerler ayaklar altına alınarak, çekilmekte ve Kürd toplumu bir tarafta olmaya zorlanmaktadır. Yani bir bakıma sosyal gelişimine ket vurulmakta, feodal yapının çözülmesi engellenmekte, demokratik bir geleneğin oluşması ve uygar bir yurttaşlık anlayışının oturması engellemektedir. Ve sonuç olarak Kürdlerin yeni yönetici sınıfı, bir türlü ortaya çıkamamakta veya çıkması engellenmektedir.

Aslında egemen ulus ve sınıflar yüzyıllardır Kürd toplumuna adeta şunu demektedirler. “Siz kendinizi yönetemezsiniz. Bunu yapabilecek bir toplum değilsiniz.” Gerçekte böylesi haksızca bir değerlendirmeye veri olabilecek olgular, yeryüzündeki herhangi bir toplumda ne kadar varsa Kürd toplumu içerisinde de o kadar vardır. Ancak görünmesi gereken acı tablo şudur; yüzyıllardır egemen ulus ve sınıflar Kürd toplumuna kendi kendisini yönetme şansı vermemişlerdir ancak Kürd toplumu kendilerine bu şansı vermiştir. Ve ortaya çıkan sonuç tam bir kaostur. Egemen ulus ve sınıflar ne savaş zamanlarında ve ne de hiçbir olağan dışı durumun olmadığı barış zamanlarında Kürd toplumunu yönetilebilmişlerdir.

Sonuç olarak ne Araplar ne Farslar ve ne de Türkler Kürd toplumunun kendilerine tanıdığı şansı doğru kullanmamışlardır ve toplumu yönetememişlerdir. İçlerine aldıkları birçok toplumu, bazen tamamen eriterek, bazen entegre ederek, bazen katliama uğratarak ve bazen de yönetimi kısmen onlarla paylaşarak bir şekilde onları yönetebilmişler. Ancak çok garip bir husustur ki, asırlardır bütün bu yöntemleri Kürd toplumu üzerinde denemelerine rağmen, bir türlü bunu başaramamışlardır. Kürdleri yönetmeye muktedir olamamışlardır. Ve kendileri açısından bu durum bir türlü açıklığa kavuşmadığı için de, Kürd Davası’nın özünü de bir türlü kavrayamamışlardır.

Bu durumdan dolayıdır ki devlet asırlardır kürdü direkt olarak değil de dolaylı olarak yönetmeye çalışmaktadır. Devletin yönetim ve kanun organları, Kürd toplumunu, içine girerek, kendi kanununu icra ederek değil de, Mir, Bey, Şeyh, gibi icracı organlar vasıtası ile yönetmektedir.

Devlet bugün dahi bu politikayı gütmektedir. Sistemin bütün partileri muhafazakarından, liberaline ve hatta sosyal demokratına kadar, yine bizatihi devlet organları, Kürdistan’da böylesi icarcı organlara dayanmışlardır. Bu durumu sadece pragmatik siyasetin bir sonucu olarak görmek yanlış olacaktır. Bu onlar açısından bir zorunluluktur. Bunun dışında Kürdleri yönetme şansları yoktur. Kürd bireyine, köylüsüne, emekçisine söyleyebilecek bir sözleri yoktur.

Bu anlamda diyebiliriz ki Kürd’ün devletle, devletin Kürd ile ilişkisi asırlardır bir gölgeler boksundan ibarettir. Devletin gözünde sözde halkın temsilcisi, halkın gözünde ise devletin işbirlikçisi olan bu icracı organlar, yüzyıllardır hem devlet ile Kürdler arasında kesinkes kopmaya yol açabilecek bir onurlu savaşı hem de olası bir onurlu birleşmeye yol açabilecek bir diyalogu da engellemişlerdir. Çünkü her iki durumda da artık kendilerinin bir yaşam şansı kalmayacaktır.

Aslında bu egemen elit asırlardır adeta Kürd toplumuna şunu demektedir: Ya benimsin ya da devletin postalları altında ezilirsin. Yine devlet de toplumumuza şunu demektedir: Ya benimsin ya da bu geri ve çağdışı yaşam zincirlerine mahkumsun. Ve her iki taraf da yeni bir çıkışa ve yeni bir yönetici sınıfının ortaya çıkışına son derece tahammülsüzdür ve bunun için çok yoğun bir işbirliğine gitmektedirler.

Şurası çok ilginçtir ki ne zaman ki Kürd toplumu bu icracı organlara yönelip, onları ortadan kaldırmaya kalkışmışsa, devlet onların yanında Kürd’e karşı dikilmiştir. Yine ne zaman ki devlet bu icracı organları saf dışı bırakıp direkt olarak Kürdleri yönetmeye, onların iç yapısını belirlemeye kalkışmışsa, o zaman da toplumsal bir huzursuzluk boy vermiş ve bu icracı organlar bu huzursuzluğu arkalarına olarak devlete karşı ayaklanmıştır.

Acaba bu isyanların gerçek nedeni, mirlik, şeyhlik ve ağalık kurumunu devre dışı bırakan devletin, Kürd toplumu ve bireyi ile doğru ve adil bir ilişki kuramamasıdır yoksa gelecekleri hakkında kuşkuya düşen bu icarcı organlarını toplum içerisinde bir kaos yaratarak onları yönetilemez kılmak istemesi midir?Aynı şekilde Kürdleri istediği gibi yönetemeyeceğini anlayan devlet, bu yönetime aday olan yeni merkezleri, kaotik durumlar yaratarak yönetemez kılmak, psikolojik saldırılarla bu merkezleri Kürd toplumunun gözünde küçük düşürmek, toplumun ve Kürd bireyinin bilincinde, biz kendimizi yönetemiyoruz, buna muktedir olamayız gibi bir kanı oluşturmak istemekte ve toplumu yoğun bir dezenformasyona maruz bırakmaktadır.

Devlet bu durum ile Kürd toplumu içerisinde sosyal, psikolojik ve yönetsel bir buhran yaratmak istemektedir. Kürd toplumunun değerlerini, onu toplumsal olarak var kılan değerleri ve kurtuluşa, kendi kendini yönetmeye olan inancını tahribata uğratmak istemekte, yine bununla Kürd mücadelesini manasız kılmak istemekte ve Kürd bireyini umutsuz bırakmak istemektedir. Egemen ulusun temsilcileri her fırsatta asıl mücadelenin Kürdleri umutsuz bırakmak olduğunu açıkça söylemektedir.

Bugün bile egemen ulus ve sözde aydınları, ikide bir sanki Kürdler muzur çocuklarmış gibi, yasaları hep çiğniyormuş gibi, ortaya çıkıp, Kürdler ne istiyor, diye sormaktadırlar. Egemen ulus ve sözde aydınları sanki Kürdlerden ne aldıklarını bilmiyorlarmış gibi Kürdlere ne vereceklerini bilemez görünmektedirler. Kendilerini Kürd halkına böyle göstererek, Kürd mücadelesini belirsiz, ne için olduğu belli olmayan, manasız bir mücadele gibi göstermek istemektedirler.

Aslında bu durumun altında yatan gerçek şudur. Egemen ulusların Kürdlere vereceği bir şeyleri olmadığı gibi, Kürd davasını anlama ve çözme güçleri yoktur. Buna muktedir değildirler. Çünkü bu onların varlık sebepleri ile çelişkili bir durumdur. Dolayısıyla egemenlerden bir çözüm beklemek yanlıştır. Bu sorunu çözecek olan Kürd ulusunun kendisi ve onun geleceği yönetmeye aday çocuklarıdır.

  Yönetilemeyen Ulustan Yöneten Ulusa Kürd toplumunun yönetilemediği gerçeğini ve yarattığı sonuçları sadece siyasal alanda aramaya çalışmak doğru olmayacaktır. Bu durumu aynı zamanda sosyal, hukuki, iktisadi, kültürel, psikolojik ve hatta kriminal emarelerde aramak daha doğru ve bilimsel olacaktır.

Yeryüzünü yöneten küresel güçlerin ve özelde ortadoğuyu yöneten devletlerin şunu anlaması gerekiyor ki, bu kadar kalabalık bir nüfus yığınına sahip olan ve bu kadar dinamik olan bu ulusun yönetilemiyor olma gerçeği, onlar için büyük bir risk durumudur. Bu durum, ne zaman, nerede kırılmaya uğrayacağı önceden kestirilemeyen ve yüzyılların enerji birikimini arkasına alan bir fay hattına benzer. Bu potansiyel risk, Kürd toplumu kendi kendini yönetmediği sürece, bu devletlerin, egemen ulusların karşısına sosyal, siyasal, ekonomik ve kriminal problemler olarak çıkacaktır. Kürd toplumunu, stratejik planlamalar yapıldığı bu bölgede, sahaya her zaman sürülebilecek taktik bir koz olarak görmek büyük bir hata olacaktır. Yine uygarlık için büyük bir utanç olacaktır. Doğru ve ahlaki olan yaklaşım, Kürd toplumunun tarihsel birikimine, sürekliliğine ve kendi iç dinamiğine saygı duymak, bu toplumun kendi bağrından kendi yeni yöneticilerini çıkarmasını sağlamak, bu toplumu yönetmeye aday olan merkezlere saygı duymak ve bu durum oluştuktan sonra onlarla adil ve barışçıl bir ilişki kurmaktır. Egemen uluslar şunu bilmeli ki; Kürd toplumunu onlara pazarlayan eski, gerici yönetici klik aynı zamanda onların da başına büyük bir belayı sarmaktadır. Çünkü bu işbirlikçi kliğin işi Kürd toplumunu satarak rant kazanmaktır. Ancak bunu kabul eden egemen uluslar ne yapacaktır? Ne kazanacaktır? İşte iki yüz yıllık büyük tahribat ortadadır. Denilebilir ki Kürd davasının acısını egemen uluslar da en az Kürdler kadar çekmiştir. Zaten bu toplumun kendini hiçbir gücün yönetimine teslim etmeyeceği apaçık ortadadır. Kürd toplumu bu hesapları yapan güçleri de şaşırtmaya devam edecektir.

Bu noktada, Kürd ulusunun, aydınlarının ve öncülerinin, yani bu toplumu yönetmeye aday olan merkezlerin, ne kadar ağır, tarihi ve karmaşık bir durumla karşı karşıya olduklarını görmeleri gerekmektedir.

Kürd davasının geleceğini egemen uluslardan çok, Kürd toplumunun kendisi belirleyecektir. Bu problemin tıkanıp trajik bir hal almasında da, yine yeni bir model ile ortaya çıkıp sosyal bir devrim yapmasında da asıl belirleyici olan Kürd toplumu ve öncüleri olacaktır.Kürd toplumu ve öncüleri, eğer tarihsel ve toplumsal olarak yeni bir şey yaratabilirse, bireyin devlet ile, yasa ile, toplum ile yine doğa ile olan ilişkisini yeniden tanımlayabilirse, yeni ve özgür bir toplumsal sözleşme yapabilirse, kısacası yeni bir sistem ile ortaya çıkabilirse, bin yıldır tıkanmaya, içten bozulmaya ve yozlaşmaya yüz tutmuş ve yorulmuş Ortadoğu toplumuna yeni bir soluk verebilirse, o zaman Kürd enerjisinin karşısında durabilecek hiçbir güç olamayacaktır. Kürd toplumunun mücadelesini ve bireyini ümitsiz kılmak isteyen bu yorgun egemen uluslar, Kürd enerjisi karşısında yapabilecek hiçbir şeyleri olmayacak ve artık bu davayı bitirebileceklerine dair ümitlerini kaybedeceklerdir. Ancak Kürdler ortadoğuya ve dünyaya eskiyi, hatta eskiden daha geri olan modelleri dayatırsa o zaman da Kürd davası içinden çıkılamaz, trajik bir hal alacaktır. Bu öngörülebilir bir realitedir.

Kürdlerin ortaya çıkaracağı bu yeni sistem, mutlak anlamda Kürd’ün kendi öz yönetimini ve öz yasasını içerecektir. Bunun dışındaki modeller, ister demokratik, ister kültürel, ister iktisadi isterse de salt insani haklar ile ilgili olan modeller, bu ilkeyi içermezse, Kürd toplumunu asla tatmin etmeyecektir. Çünkü Kürd davasının özü, öz yönetim ve öz yasa davasıdır. Demokratik ve insani haklar elbette olumlu katkıda bulunacaktır ancak problemi kökten çözemeyecektir.

Bu bütün Ortadoğu toplumlarının ve Kürd toplumunun mutluluğu ve refahı için gereklidir. Çünkü Kürdlerin de herkes gibi riayet edebileceği, ederken kendisini onurlu hissedeceği bir yasasının olması, dinleyeceği bir yönetiminin olması herkes için iyidir ve uygarlık için ileri bir adımdır. Egemen ulusların da Kürdlere bunu hak görecek kadar saygısı olmalıdır.

Yine eski Kürd egemen sınıfının da artık bu hazımsızlığı, bu ümitsiz bir kara sevdaya dönüşmüş, Kürdleri biz yönetiriz, biz pazarlarız, anlayışından vazgeçmesi ve medeni, uygar bir vatandaş gibi yaşamasını öğrenmesi gerekmektedir. Varsa bir tavsiyesi, bu yeni yönetici sınıfa tavsiyede bulunabilmeli, yeni yöneticilerin de onlara danışabileceği zamanlar olmalıdır. Bu Kürd ulusun toplumsal sözleşmesi ve gelecek ümidi olacaktır.

bedranh@hotmail.com

Benim üzerimde üniforma var

Posted on Çarşamba, 02. Nisan 2008 Topic: Güncel ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney geçen hafta geldiği Ankara'da sadece birkaç saat kaldı, ancak çok önemli görüşmelerde bulundu. Bu görüşmelerden en kritiği de, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'la gerçekleşti. Benim üzerimde üniforma var

Hürriyet'in haberi

Zeynep Gürcanlı YAZIYOR

"Yapılacağı yer" bile Türkiye ile ABD arasında sıkıntı yaratan Cheney-Büyükanıt görüşmesine, Paşa ile ABD'nin "resmen" ikinci adamı, ancak genel kanıya göre ise "asıl yöneticisi" olan Cheney arasındaki "PKK nasıl bitirilir?" sohbeti damgasını vurdu.

Edinilen bilgiye göre Cheney görüşmede konuya, Türkiye'nin Kuzey Irak'a yaptığı kara operasyonundan bahsederek girdi. PKK'nın Washington tarafından "ortak düşman" olarak görüldüğünü söyleyen Cheney, Türkiye'nin PKK'ya karşı mücadelesine desteğinin süreceği sözünü verdi.

CHENEY: SADECE ASKERİ ÖNLEMLER YETMEZ Ancak tam bu destek sözünün ardından Cheney, vermek istediği asıl mesaja geldi.

Türkiye'nin PKK'yı tamamen bitirmek için, örgütün destek aldığı ortamı da ortadan kaldırmak gerektiğini ifade eden Cheney, "Sadece askeri önlemler PKK'yı bitirmeye yetmez. Askeri önlemlere paralel olarak, Türkiye'nin güneydoğuda, halkın PKK'ya desteğini kesmek için çeşitli sosyal ve ekonomik önlemler de alması gerekir. Böylece teröristler, bölge halkından izole edilir ve sorun kökünden çözülür" mesajı verdi.

BÜYÜKANIT: BEN ASKERİM. SİZİNLE ÜNİFORMA İLE GÖRÜŞÜYORUM Diplomatik kaynaklara göre, Orgeneral Büyükanıt'ın Cheney'in bu çıkışına tepkisi ise, ABD Başkan Yardımcısı'nın beklemediği şekilde oldu. Paşa, üzerindeki üniformasını göstererek, "ben askerim" dedi ve devam etti: "Şu anda sizinle üzerimde üniforma ile görüşüyorum. Dolayısıyla terör örgütüne karşı ancak alınacak askeri önlemlerden bahsedebilirim..."

Orgeneral Büyükanıt bu sözleriyle, Güneydoğu'da atılacak olası ekonomik ya da sosyal önlemler için "gerçek muhatabın" kendisi değil, hükümet olduğu mesajını vermiş oldu.

Aralarında ABD'nin de olduğu Batı ülkelerinin Türk askerine yönelik en büyük eleştirileri, Genelkurmay'ın Türkiye'nin her türlü politikasında "söz sahibi olması" üzerinde odaklanıyor.

Büyükanıt Paşa'nın, kendisiyle Güneydoğu'da sosyal ya da ekonomik yeni önlemler almak gibi siyasi bir konuyu görüşmek isteyen Cheney'e verdiği yanıtın da, aslında bu tip eleştirilere "yanıt" niteliği taşıyor.

AHMET TURK'TEN ERDOGAN'A MUTHIS FIKRA...

DTP Grup Başkanı Ahmet Türk, partisinin grup toplantısında konuşmasının tamamını AKP hakkında açılan kapatma davasına ayırdı. Türk, AKP’nin bugün “ucuza pazarladığı” demokrasiye ihtiyaç duyar hale geldiğini savunarak, Başbakan Erdoğan ve AKP’nin oturup “nerede yanlış yaptık?” diye düşünmesi gerektiğini kaydetti. AKP’ye, demokrasi ve parlamentonun gücünü yansıtacak düzenlemeler konusunda “sonuna kadar yanınızdayız” mesajı veren Türk, konuşmasında bir de fıkra anlatarak şunları söyledi: “Adam gelmiş ‘ağam Fransızlar, Urfa’ya giriyorlar’ demiş, ağa ses çıkarmamış, adam yeniden gelmiş ‘Ağam Fransızlar Urfa’ya girdiler’ demiş, ağa da yine ses yok. Adam bir kez daha gelmiş ‘Ağam Fransızlar isot tarlasına girdi’ demiş, ağa bu kez ayağa kalkmış ‘koşun, namus elden gidiyor’ demiş. AKP de isot tarlasına girildiği için telaş içinde demokrasi havariliği yapıyor. Oysa siz halktan aldığınız yetkiyi doğru kullansaydınız ülke bu duruma düşmezdi. Statükocu güçlere karşı demokrasi mücadelesi verseydiniz, demokrasi bugün tehlike altında olmazdı. AKP’nin sızlanmak,şikayet etmek yerine demokrasiyi gündeme getirmesi lazım. Yamalarla, perakendelerle bu iş düzelmez. Ne statükoya, ne kiliseye ne camiye yaranabildiniz. Ortada kaldınız başbakan.”