Kandil’e peşmerge sevkiyatı
ANF/HEWLER (21.11.2007)- Federal Kürdistan Bölge Yönetimi, PKK'ye karşı sınır ötesi operasyona yeşil ışık yakan söylemlerinin ardından, peşmerge güçlerinin Kandil Dağı bölgesine yönelik sevkiyat yaptığı ve bu bölgenin çevresine uçak savar tipi ağır silahlar yerleştirildiği bildirildi. Kandil Dağı çevresinde kontrol nokta sayısını arttıran peşmergelerin, topladıkları istihbarat bilgilerini ABD Genelkurmay ikinci Başkanı James Cartwright ile ABD kuvvetlerinin Irak'taki komutanı Org. Davit Petraeus'a iletecekleri öğrenildi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın DTP'yi hedef gösterip kapatılmasına kadar giden süreci başlatmasının ardından "Ya silahı tercih edersiniz, ya demokrasiyi tercih edersiniz" söylemleri ve DTP'nin kapatılmasına karşı çıkışı ile çelişkili tutumunu sürdürürken, aynı tutumu Federal Kürdistan Bölgesi Bölge Hükümeti Başkanı Mesut Barzani ile Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin göstermesi dikkat çekiyor. "PKK'ye yönelik barışçıl bir çözüm getirilsin PKK kabul etmezse o zaman terörist deriz", "Sınır ötesi harekat olursa kendimizi savunuruz" şeklinde açıklamalarda bulunan Barzani ve Talabani, Başbakan Erdoğan ve ABD Başkanı Geroge W. Bush'un 5 Kasım'da yaptıkları görüşmenin ardından adeta ağız değiştirdi. Talabani ile Barzani bu kez, "PKK'ye karşı önlemleri arttıracağız" beyanlarında bulunmaya başladı ve Türkiye'nin baskısıyla Süleymaniye ve Hewler'deki PÇDK bürolarını kapattı. Maxmur Mülteci Kampı üzerinde de baskılar arttırıldı. Kandil Dağı bölgesine gıda ambargosu ve PKK'ye yönelik istihbarat çalışması başlatıldı.
PEŞMERGELER OPERASYONDA YER ALACAK MI?
Hükümet yetkilileri diğer yandan da bölgede yaşayan Kürtlerin sınır ötesi operasyona yönelik tepkilerini dindirmek için "PKK Kürtlerin birliğine zarar veriyor" şeklinde beyanlarda bulunup, basın yayın organlarına "PKK'ye karşı aleyhte yayın yapın" uyarısında bulundu. Hükümet böylelikle yanıltıcı politikalarına kılıf aramaya başladı. Bu gelişmelerle birlikte hükümet yetkilileri daha önce şiddetle karşı çıktıkları sınır ötesi operasyon konusunda da 'fikir' değiştirdi. Mesut Barzani, "PKK'ye karşı sivil bölgelerimize zarar gelmemesi şartıyla, bu türden bir operasyona karışmama niyetindeyiz" diyerek, Türkiye'ye adeta "Buyurun gelin" derken, Irak Cumhurbaşkanı Talabani de, "PKK'ye karşı Türkiye'ye gerekli istihbarat yardımı yapacağız" açıklamasını yaptı. Bu gelişmeler yaşanırken, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın kamuoyunu şaşırtan açıklamaları geldi. Baykal, Federal Kürdistan Bölgesi ile ilişkilerin geliştirilmesini, yeni sınır kapılarının açılmasını içeren bir dizi öneriyi kapsayan paketi açıkladı.
Bir kaç gün öncesine kadar bu gelişmeler yaşanırken, şu günlerde Barzani ve yakın çevresinin PKK'ye karşı yapılacak kara ya da hava operasyonuna karşı çıkan diğer parlamenter ve ileri gelenleri bastırdığı, buna gerekçe olarakta "Ticari ilişkilerimiz zedeleniyor. PKK'ye karşı operasyon yapılsın ama bu ilişkiler zedelenirse şirketlerimiz batar" dedikleri öğrenildi. Federal Kürdistan Hükümeti Başbakanı Neçirvan Barzani'nin Türkiye'nin Kandil Dağı bölgesine yapacağı operasyonda peşmergelerin de yer alması gerektiğini kapalı kapılar ardında yapılan iç görüşmelerde dile getirdiği belirtiliyor.
KANDİLE PEŞMERGE SEVKİYATİ
Hükümetin baskılarının artmasının ardından Kandil Dağı bölgesine peşmerge sevkiyatı da başladı. Kandil'e giden yollarda her gün yeni kontrol noktaları oluşturulurken, bu bölgelere peşmerge sevkiyatı sürüyor. Kandil'e giden yollarda çadır kuran peşmergeler, ikişer kilometrelik aralıklarla konumlandı. Yolları kullanan ve şüpheli görülen kişiler, uzun süre kontrol noktalarında bekletilirken, bazıları karakollara götürülerek, ifadeleri alınıyor. Kandil Dağı çevresinde bulunan tepelere ise ağır silahlı peşmerge birlikleri yerleştiriliyor. Bu bölgeler de özellikle uçak savar olarak bilinen ağır silahların yerleştirilmesi dikkat çekiyor. Sevkiyat kapsamında Zaxo kenti kırsal alanına da 300 kişilik özel peşmerge birliği gönderildi.
Bölge hükümetinin talimatı doğrultusunda peşmergelerin uzun süredir yaptığı istihbarat çalışmalarını ABD ve Türkiye'ye teslim edeceği belirtiliyor. Peşmergelerin topladıkları istihbaratı, Türkiye'de Genelkurmay ile operasyon ve istihbarat konularında görüştükten sonra Irak'a gelen ABD Genelkurmay ikinci başkanı Orgeneral ABD James Cartwright ile ABD kuvvetlerinin Irak'taki komutanı Org. Davit Petraeus'a rapor halinde sunacakları öğrenildi.
"Ticari ilişkilerimiz zedeleniyor. PKK'ye karşı operasyon yapılsın ama bu ilişkiler zedelenirse şirketlerimiz batar"
Kurdians: Wednesday, November 21, 2007Ahmet Kaymaz'ın eşi ve Uğur'un annesi olan Makbule Kaymaz, vuruldukları yere her gidişinde eşi ve çocuğunun gözlerinin önüne geldiğini belirtti.
Kurdians: Wednesday, November 21, 2007
Uğur Kaymaz davası AİHM yolunda
Bugün babası Ahmet Kaymaz ile birlikte 13 kurşunla katledilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ın ölüm yıldönümü. 3 yıl önce yaşanan ve ardından yargıya taşınan olayda, skandal bir dava süreci yaşandı. Ahmet ve Uğur Kaymaz'ı öldüren polislerin yargılanma sürecinde 'güvenlik' gerekçesiyle duruşma Eskişehir'e taşındı. İki yıl süren dava sonucunda yargılanan polisler beraat etti. Olayın sıcaklığını hala üzerinden atamayan Kaymaz Ailesi, davanın peşini bırakmayacaklarını ve şu an Yargıtay'da olan davayı AİHM'e taşıyacaklarını söyledi.
Kaymaz Davası AİHM yolunda
Mardin'in Kızıltepe ilçesinde 21 Kasım 2004 tarihinde 13 kurşunla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz'ın ölümünün üzerinden 3 yıl geçti. Ancak, katilleri hiçbir şey olmamış gibi ellerini kollarını sallaya sallaya gezmeye devam ediyor. Türkiye'deki adalet sistemine artık hiçbir güvenlerinin kalmadığını belirten Kaymaz Ailesi, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşımaya hazırlanıyor.
Mardin'in Kızıltepe ilçesinde 21 Kasım 2004 tarihinde Ahmet Kaymaz ile 12 yaşındaki oğlu Uğur Kaymaz'ın güvenlik güçlerince 'HPG'li oldukları' iddiasıyla öldürülmelerinin üzerinden 3 yıl geçti. 3 yıl önce yaşanan ve ardından yargıya taşınan olay, skandal bir dava sürecini beraberinde getirdi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir'e taşınan ve yaklaşık 2 yıl süren dava polislerin beraat etmesiyle sonuçlandı ve karar şu an Yargıtay'da. Olayın üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen Kaymaz Ailesi, halen olayın sıcaklığını yaşıyor. Davanın Mardin'den Eskişehir'e sevkinin ardından gelişen yargılama sürecinde yaşananlar ve polislerin beraat etmesine tepki gösteren Kaymaz Ailesi, olayın peşini bırakmamakta kararlı.
'Oğlum ve eşim sürekli aklımda'
Ahmet Kaymaz'ın eşi ve Uğur'un annesi olan Makbule Kaymaz, vuruldukları yere her gidişinde eşi ve çocuğunun gözlerinin önüne geldiğini belirtti. Tüm delillere rağmen katillerin beraat etmesine bir anlam veremediğini ifade eden anne Kaymaz, 'Biz adaletin yerini bulmasını istiyoruz. Olayın peşini bırakmayacağız. Katillerin dışarıda gezmesini istemiyorum, cezalandırılmasını istiyorum. Adalet böyle karar veriyorsa adalet bu değildir' diye konuştu. Oğlunun ve torununun 'terörist' olmadığını söyleyen Ahmet Kaymaz'ın annesi Emine Kaymaz ise, tepkisini 'Çocuklarım çatışmaya girmedi. Biz kesinlikle bu mahkeme sonucunu kabul etmiyoruz. Davamızı sürdüreceğiz. Katillerin bırakılmasını istemiyoruz. Cezalandırılmalarını istiyoruz' sözleriyle dile getirdi.
'AİHM'e başvuracağız'
Ahmet Kaymaz'ın kardeşi Reşat Kaymaz da yaşananların çatışma değil direk infaz olduğuna dikkat çekerek, 'Olayın yaşandığı günlerde Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu geldi. AKP ve CHP'den milletvekilleri ve yetkililer gelerek olayın yüzde 80 infaz olduğu kanaatine vardılar. Buna rağmen davanın beraatle sonuçlanmasına bir anlam veremiyorum' dedi. Davanın karar duruşmasında TBMM İnsan Hakları Komisyonu başta olmak üzere birçok yetkilinin duruşmaya çağrıldığını ancak katılmadıklarını dile getiren Kaymaz, 'Biz olayın peşini bırakmayacağız. Mahkemelerde delillerimizi sunduk ve olayın bir infaz olduğunu belirttik. Ancak beraat kararı çıktı. O zaman bu durumda ağabeyim ve yeğenimi 'terörist' olarak görüyorlar. Uğur'u ben büyüttüm. Bu durumda en büyük 'terörist' benim. Türkiye'deki hukuka inancımız kalmadı. Bundan sonra ne olursa olsun AİHM'e başvuracağız' diye konuştu. Kaymaz, insan hakları örgütlerine ve tüm diğer çevrelere de duyarlılık çağrısında bulundu. Kaymaz, 'Bir daha Uğurların, çocukların ölmemesi için duyarlılık gösterilmelidir' dedi.
MARDİN / DİHA İbrahim Açıkyer
Kamu hizmetlerinde, belediyelere Türkçe dışında diğer dillerin kullanılmasına da izin verilmesi' istendi
Kurdians: Wednesday, November 21, 2007
AK'den Türkiye'ye Kürtçe tavsiyesi
11:59Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Yerel Yönetimler Meclisi, Diyarbakır'ın Sur Beldesi Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş'ın Danıştay tarafından görevinden alınmasını eleştirdi. Yerel Yönetimler Meclisi'nde dün yapılan toplantıda, 'Türkiye'de yerel demokrasi ve Güneydoğu Anadolu'da durum' başlıklı rapor ve buna bağlı tavsiye kararı tartışılarak oylandı. Tavsiye kararında, 'Güneydoğu Anadolu'daki belediyelerin, belediye hizmetlerinde, Türkçe'nin dışında başka dil kullanmalarına olanak sağlanması tavsiye edildi ve belediye hizmetlerinde Kürtçe kullanılması kararı verdiği için Demirbaş'ın Danıştay tarafından görevinden alınması' eleştirildi. 'Türkiye'deki mahalli idareler yasasında konu ile ilgili değişiklikler yapılması' tavsiye edilen kararda, 'Kamu hizmetlerinde, belediyelere Türkçe dışında diğer dillerin kullanılmasına da izin verilmesi' istendi ve 'Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, azınlık hakları ve azınlık dilleriyle ilgili protokollere imza atarak onaylaması' çağrısında bulunuldu. Kararda, 'Belediye meclislerinin siyasi kararlar verebilecek şekilde yerel ve mahalli idareler yasasında değişiklik yapılması' çağrısında da bulunuldu. Görevden alınan belediye başkanı Demirbaş da 'belediye hizmetlerinde Türkçe dışında Kürtçe ve diğer dillerin kullanılmasının doğal ve temel bir hak olduğunu, bunun Avrupa Konseyi ilke ve prensiplerine aykırı olmadığını' savundu. Demirbaş, 'hakkını savunmak için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurabileceğini' söyledi.
STRASBOURG
DTP'li 54 belediye başkanının Roj TV'nin kapatılmaması için Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'e gönderdikleri mektup nedeniyle yargı..
Kurdians: Wednesday, November 21, 2007
Roj TV davasından yine karar çıkmadı
DTP'li 54 belediye başkanının Roj TV'nin kapatılmaması için Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'e gönderdikleri mektup nedeniyle yargılandıkları dava, başka bir tarihe ertelendi. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya, tutuksuz olarak yargılanan belediye başkanları katılmazken, avukatları hazır bulundu. Bir önceki duruşmada Danimarka Medya Sekreterliği'nin Roj TV'ye ilişkin kararının Türkçe tercümesinin Adalet Bakanlığı tarafından gönderildiği bildirildi. Avukatlar gelen belgenin orijinal belgeden yapılan bir tercüme olmadığını, İngilizce çevirisi üzerinden yapılan tercüme olduğunu belirtti. Avukatlar, belgenin orijinal hali olan Danimarka dilinden çevirisinin Danimarka Büyükelçiliği'nden talep edilmesini istedi. Mahkeme heyeti avukatların talebini uygun bularak, orijinal çevirinin Danimarka Büyükelçiliği'nden istenmesine karar verdi. Duruşma belgenin beklenmesi için ileri bir tarihe ertelendi. Aralarında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, Şırnak Belediye Başkanı Ahmet Ertak, Dersim Belediye Başkanı Songül Erol Abdil ve Hakkari eski Belediye Başkanı Metin Tekçe'nin de bulunduğu DTP'li 54 belediye başkanı, Türkiye'nin Roj TV'nin kapatılması girişimlerine karşı, 2005 yılı Aralık ayında Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'e mektup göndermişti. Belediye başkanları, Roj TV'nin Bölge'de en çok izlenen televizyon olduğuna dikkat çekerek, televizyonun kapatılmamasını ve Türkiye'de yayınına izin verilmesini istemişti. Mektubun basında yansımasının ardından DTP'li belediye başkanları hakkında Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açılmıştı.
DİYARBAKIR
Lagendijk, kapatma davasının iddianamesinde de yer alan “DTP’nin bölgesel özerklik talebini” ise hata olarak görmediğini ifade etti.
Kurdians: Wednesday, November 21, 2007
LAGENDIJK: ‘’TÜRKİYE’DE BÖLGESEL ÖZERKLİK TARTIŞMALARI HATA DEĞİL’’
21-Nov-07 [9:59]PNA-AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, ''DTP’ye açılan kapatma davasının Türkiye’nin müzakere sürecine büyük zarar vereceğini'' söyledi. Eşbaşkan, ''Türkiye’de bölgesel özerklik tartışmalarının da hata olmadığını'' söyledi.
NTV’ye konuşan Eşbaşkanı Lagendijk, “Büyük hayal kırıklığına uğradım, yanlış bir tepki veriliyor. Eğer DTP kapatılırsa, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olanlar ‘Bakın demokratik yollarla seçilmiş bir partiye tahammül edemiyorlar, böyle bir ülkeyle neyi müzakere ediyoruz’ diyecektir. Bu dava, 301. madde gibi yeni bir soruna dönüşebilir” dedi.
Lagendijk, kapatma davasının iddianamesinde de yer alan “DTP’nin bölgesel özerklik talebini” ise hata olarak görmediğini ifade etti.
Joost Lagendijk, şöyle konuştu: “Bana göre, bölgesel özerkliği tartışmaları hata değil. Bunun Türkiye’de hassas bir konu olduğunu biliyorum ama Avrupa’daki örneklere de bakalım; Almanya, İspanya ve İngiltere’de de özerk bölgeler var, ancak bu ülkeler bir bütün olarak varlıklarını sürdürüyor. Özerklik, bölünmeden ya da ayrılmadan farklıdır. Ancak bunlar Türkiye’de birbirine karışmış durumda. DTP’ye başka bir konuda eleştirim var. PKK’nin yaptıklarının doğru olmadığını, kendi stratejilerinin bu olmadığını açıkça dile getirmeliler. Bunu yapmadılar. Ahmet Türk’le görüşmemde bu mesajları vereceğim.”
Eşbaşkan, Irak’a büyük çaplı bir askeri operasyon düzenlemenin terör sorununu çözemeyeceğini de savundu.
PKK’nın acilen koşulsuz ateşkes ilan etmesi gerektiğini belirten Lagendijk, çatışmalar sürerken bir af ilan edilmesinin ise doğru olmayacağını belirtti.
Ortadoğu’da 22 Arap devletine, İsrail’e, Filistin’e ve Türkiye’ye yer var! Ama bu coğrafyanın kadim milleti Kürdlere ve Kürdistan’a yer yok.
Kurdians: Wednesday, November 21, 2007
TÜRKİYE’YE BAĞIMLI ‘BAĞIMSIZLIK'MI!’
Geçtiğimiz Salı akşamı Londra’da Kürd sorunu tartışıldı.
YAŞAR KARADOĞAN/The Guardian gazetesinden Michael Howard’ın yönettiği panelde tanıdık simalar vardı.
Kürd hükümetinin Londra temsilcisi Beyan Abdurrahman, Celal Talabani’nin eski sözcüsü gazeteci Kamuran Karadaghi, ‘Modern Kürd tarihi’ adlı kitabın yazarı David McDowall ve Mısırlı yazar Adil Derviş Türkiye ile ABD arasında gerginliğe yol açan, Ankara’nın Kürd hükümeti ile ilişkileri ekseninde Kürd sorununu tartıştılar.
Bir dönem Kürd hükümetine anayasal konularda danışmanlık yapan, ABD’nin Hırvatistan eski büyükelçisi Peter Galbraith de bulunduğu Zambiya’dan telefonla panele katıldı.
Panelin tartışma başlığı ‘bağımsız Kürdistan’ın zamanı mı?’ ydı.
Telefonun ucundaki Galbraith’e göre ‘ Irak bölgesinde bağımsız Kürdistan’ın zamanı geldi..‘Irak Kürd liderliği Irak’a inanmıyor. Bir süre önce yapılan referandumda halkın %95’i bağımsızlık istedi. En sonunda bağımsız olacak’
Howard dünyada ne kadar Kürd olduğunun bilinmediğini,ama Kürdlerin sayı ve coğrafya itibariyle dünyadaki devletsiz en büyük halk olduğunu vurguladı.
Howard geçenlerde Kürd yönetiminin 5 petrol sözleşmesi imzaladığına dikkat çekerek, Kürdlerin ekonomiyi bağımsızlık için bir platform olarak gördüğünü söyledi.
Howard’a göre de ‘Kürdistan fiili bir devlet durumunda. Peşmergeler merkeze bağlı değil. Kürdistan’da Irak bayrağının dalgalanması yasak.’
Adil Derviş ise Kürd hareketinin hiç bir zaman terörizme başvurmadığını, Saddam Hüseyin’in Kürd lideri Mustafa Barzani’yi öldürme girişiminden bile sonra herhangi terörist bir faaliyette bulunmadığına dikkat çekti.
Adil Derviş’in dikkat çektiği ikinci önemli nokta ise Arapların Kürdlere karşı izlediği iki yüzlü politikaydı:
‘Real politika elde edilebilecekleri engelliyor. Kürdler 1975’teki Cezayir antlaşmasından ders aldı. Arapların çoğu Kürdlere sempatik değil. Arap diktatörlükleri medyayı manipüle ediyorlar. Filistin için devlet isterken, Kürdlere gelince bu hakkı çok görüyorlar. Ortadoğudaki politik kültür ve mevcut politikalar Kürdlere karşı komplo üzerine kurulu. Kürdler izole edilmiş durumda.’
David McDowall ‘Kürd kimliğinin artık kültürel, linguistik bir kimlik olmaktan çıktığını ve politik bir kimlik haline geldiğini, ancak 20.yüzyıl devlet ve hükümetlerinin farklı kimliklere tahammül etmediğini’ ifade etti.
Dowall,1918’den sonra Mezopotamya’da yaşayanlara farklı kimlikler dayatıldığını, batı ve İsrail’in ayrılıkçılığı desteklemesi nedeniyle bölgedeki devletlerin çok rahatsız olduğunu söyledi.
Türkiye sınırları içerisinde yaşayan Kürdlerin yarısından fazlasının 15 yaş altında olduğunu, 3500 Kürd köyünün boşaltıldığını, 2 milyon Kürdün yerinden edildiğini belirten Dowall PKK’ye katılımların bu politikalarla ilgili olduğuna dikkat çekti.
Dowall, Türkiye’nin 20 yıldaki politikasının Kürdlerin inkarına dayandığını, AB ile birleşme süreci içerisinde atılan olumlu adımlara rağmen Kürd sorununun çözüm noktasından uzak olduğunu söyledikten sonra PKK konusunda şunu vurguladı:
‘Bana sorarsanız PKK’nin tek başarısı Türkiye’de sıradan Kürdler arasında kitlesel bir kimlik hareketi yaratmayı başarmasıdır ve bu bir günde ortadan kalkmaz. Türkiye Ermeni katliamını bile konuşmak istemiyor.’
Bir süre öncesine kadar Talabani’nin sözcülüğünü yapan Kamuran Karadghi ilginç görüşler ortaya attı.
Karadghi öncelikle Talabani’nin Irak cumhurbaşkanlığı hakkındaki görüşlerini açıkladı:
‘Talabani pozisyonundan memnun. Herkesle konuşma imkanına sahip. Ne zaman bir problem olsa onu çözme prosedürü onunla başlıyor. Yaptığı işi severek yapıyor ve onu dinliyorlar. Kürd liderliğinden Irak liderliğine kendisini iyi adapte etti. Kendisi bu pozisyonu kabul edince kendisini yüzde yüz Iraklı görüyor.’
Karadaghi, Kürd Federe devleti ile Türkiye arasında PKK nedeniyle başlayan kriz nedeniyle de dikkat çekici görüşler öne sürdü:
Kürd liderliğinin şu anda Türkiye ile olan kriz gibi durumlara ilişkin bir planı yok. PKK bizim sorunumuz değil demek yetmez. Bir şeyler yapmak lazım. Bu nedenle de şimdi dağda kontroller, yasaklamalara başlandı. Daha fazla sorumlu davranmalıyız, çünkü Irak’ın bir parçasıyız.’
Galbraith ABD’nin PKK ile direk görüşmeyeceğini vurguladıktan sonra, 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve PKK’nin 2004’e kadar silah kullanmamasına rağmen Türkiye’nin politikalarında bir değişiklik olmadığına dikkat çekti.
Adil Derviş, Kürd federe devletinin PKK’ya karşı sınırlı bir güç kullanmasının iyi olacağını savundu.
Kürd temsilci Beyan Abdurrahman ‘Kürd liderliği ve Kürd halkının Kürdler arası bir çatışmayı kabul etmeyeceğini, PKK’ye karşı silahlı bir hareketin başarılı olamayacağını, Türkiye’nin şimdiye dek 24 defa silahlı müdahalede bulunduğunu ama bunun bir sonuç vermediğine’ işaret etti.
Abdurrahman, Barzani ve Talabani’nin uzattıkları elin kabul görmediğini, Ankara’nın Kürd bölgesel hükümeti ile tartışmayı ve görüşmeyi kabul etmememesini eleştirdi. Kürdlerin kendilerine dayatılan Araplaştırma, Türkleştirme ve Acemleştirme politikalarına karşın kimliklerini koruduklarını, Türkiye ile dostana ilişkiler içinde olmak istediklerini, 1991’de Türkiye’nin sınırlara yığılan Kürdlere yapılan yardımlarda yer aldığı için müteşekkir olduklarını söyledi.
Galbraith, Kürdistan’ın bağımsızlaşması durumunda bölgede yeni dinamiklerin ortaya çıkacağını, bölge devletlerinin, başta Türkiye olmak üzere kendilerini buna ayarlayacaklarını, Kürdistan’ın bağımsızlaşması halinde ise Türkiye’ye bağımlı olacağını öne sürdü.
Beyan Abdurrahman, Rus gazeteciyle görüşürken.
Yapılan tartışmalarda Türkiye’nin ‘sınır ötesi harekat’ dediği ‘harekatın aslında Kürd federe devletini hedeflediği, PKK’nin bir bahane olduğu görüşünde birleşildi.
Kürd federe devletinin hem merkezi hükümette yer alıp, hem de kendi bölgesinde otonom davranmasının doğru bir politika olduğu, ancak real politik şartların Kürdlerin bağımsızlık ilan etmelerine imkan vermediğine vurgu yapıldı.
Türkiye ve İran’ın Kürd Federe Devleti’ne daha ortada bağımsızlık yokken böyle saldırı altında tutması uluslararası arenada yapılan tartışmalarda gözönünde bulunduruluyor.
Dünyadaki ‘büyük güçler’ herşeye kendi çıkarları açısından baktıkları, Kürdlerin bağımsızlık ilan etmesinin onlara ne getirip ne götüreceğinin hesabını inceden inceye yaptıkları için Kürdlerin self-determinasyon hakkını konuşmuyorlar.
Bu nedenle de ‘real politik’ özellikle de Talabani tarafından joker bir sözcük olarak sık sık karşımıza çıkıyor.
Geçtiğimiz ağustos ayında sevgili Dr.İsmail Beşikçi ağabeyle sohbet ederken ‘Sarı Hoca’mızın yanıt aradığı sorulardan birisi de Batı’nın Kürdlere karşı izlediği politikaydı.
Beşikçi hoca, herkesin bütün yabancı uzmanlara, aydınlara bunu sorması gerektiğini söylüyordu.
Geçen akşamki panelden sonra David McDowall’e yaklaştım bunu sormak için.
Görüşmeyeli birkaç yıl olmuştu.
Dowall Ortadoğu ve Kürd sorunu ile bir süredir uğraşmadığını, mahkemelerdeki iltica davalarında bilirkişilik yapmayı da bıraktığını söyledi.
Ona İsmail hocayı anlattım.
McDowall tabii ki Beşikçi hocayı ve içeride geçirdiği 18 yılı biliyor:
‘İngiltere 1.Dünya Savaşı’nda çok yorulmuştu. Ekonomisi çok kötüydü. Sıradan asker evine gitmek istiyordu. İngilizler, Türklerin Fransızları nasıl söküp attıklarını gördüler. Bu nedenle kararlı Türk ordusuyla savaşmayı göze alamadılar. Lord Curzon Türk hayranıydı, petrolün önemini bilmiyordu.’
Türklerin Kürdleri kullanarak Fransızları yenmeleri, Şefik Özdemir’in Berzenci ve Sımko vasıtasıyla Kürdleri İngilizlerle çatıştırmasının, Selahaddini Eyyubi’nin Haçlıları durdurmuş olması gibi nedenlerle Kürdlerden bir intikam alınmış olunamaz mıydı? Sınırların böyle çizilmesi tesadüfi miydi?
McDowall’e göre neden ‘İngilizlerin Türklerle savaşamayacak kadar yorgun ve ekonomilerinin kötü olması’ydı.
Bu da bir görüş ama ben hiç tatmin olmadım.
Kürdlerin siyasal birlik sorunu ve rahat manipüle edilebilmeleri dünden bugüne kadar uzayan bir sorun.
Bugün tartışılan Irak’taki Kürd bağımsızlığı da ‘Türkiye’ye bağımsızlıktan’ geçiyor.
Bunun da nedenleri var..
Bazıları ekonomik nedenler..
Bazı nedenleri ise Kürdler bizzat kendileri yarattılar.
Kürd Federe devleti batıya açılmak için Türkiye’yi bir ‘kapı’ olarak görse de, Türkiye bırakalım kendisine bağımlı bir ‘Kürd bağımsızlığını’, Irak sınırları içerisindeki bir Kürd federasyonuna bile karşı.
Türkiye’nin 17 ekimde TBMM’de çıkardığı tezkere Kürdler üzerinde psikolojik bir baskı unsuru olarak kullanılmaya devam ediyor.
Herkes ABD çekilir çekilmez Kürd Federe Devleti’nin dört taraftan ateş altında kalacağını biliyor.
Kürdler 20. yüzyılda büyük güçlerin jeopolitik hesaplarına kurban edildiler.
21. yüzyılda da Kürdlerin devletlerarası çıkar çatışmalarının kurbanı olmayacağının garantisini kimse vermeye yanaşmıyor.
Ortadoğu’da 22 Arap devletine, İsrail’e, Filistin’e ve Türkiye’ye yer var!
Ama bu coğrafyanın kadim milleti Kürdlere ve Kürdistan’a yer yok.
Kürdlere birbirlerini vurmaları dayatılıyor.
Amerika ile kapışmaları isteniyor.
Kürdler bu komploları red etmelidir.
Kürdler için zaman giderek kısalıyor.
Kürdlerin az zamanda çok adım atması gerekiyor.
Fotoğraflar: Yaşar Karadoğan
© Rızgarî Online
Güney Kürdistan’ın bağımsızlık düşlerine ağır silleler indirerek, PKK’yi ve Kuzey Kürtlerini dört bir yana linç ettirerek süreci karşılıyor...
Kurdians: Wednesday, November 21, 2007
Kuzey Kürdistan'ın tasfiyesi
Kurdistan-Post.Org (Com)Bush Erdoğan görüşmesinin ardından Türkiye’nin Kürt Planı’nın ne olduğu tahmin edilmeye çalışılıyor. ABD ve Türk yönetiminin Kuzey Kürdistan’ı düşleriyle birlikte tasfiye etme planı “açılım” olarak anlatılacak. Çaptan düşmüş ve her türlü işbirlikçi ilişkiye girip çıkmış ne kadar Kürt varsa, bunlara yüklenecek dandik misyonlar ve Türk ırk ve düşüncesini geliştirecek demokratik düzenlemelerle Kürt sorununda önemli adımlar atıldığı söylenecek...
Kerkük referandumu ertelenmiş, bağımsızlık beklentileri geri plana itilmiş, tüm ekonomik damarlarına sızmış, kilit noktalarına askerlerini ve ajanlarını yerleştirmiş, nokta operasyonları yapma izni çıkarmış, PKK’ye ulaşan dağ yılları kesilmiş Irak’a bağlı Kürdistan yönetimine, Türk devleti böylece karışmayacak!
Benim epeyi zamandır söylediğim şey buydu.
Türkiye’nin ve Güney Kürdistan’ın stratejik ortaklığını Kuzey Kürdistan’ın feda edilmesi üzerine, ABD planları çerçevesinde sağlamak.
PKK Lideri Öcalan’ın ABD tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesi bu planın başlangıcı idi.
ABD’nin yeni Ortadoğu planı Türkiye’ye ve Güney Kürdistan’a birlikte gereksinim duyuyor. Güney Kürdistan’ın Kürtlerin Kabe’si olmasına özde Türkiye’nin de bir itirazı yok. Eğer Kuzey Kürdistan dosyası kapatılacaksa, Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması Türkiye’nin ne umurunda!
Nasıl ki, katliam artığı Yahudilere Filistin’in yarısı verilerek dünya vicdanı rahatlatıldıysa, 40 milyonluk Kürtlere de Kürdistan’ın ufak köşesi olan Güney Kürdistan verilerek, o da Irak’a bağlı olması koşuluyla, dünyanın ve bölgenin elini ayağını kilitlemiş olan Kürdistan dosyası kapatılmış olacak!
Güçlerini dört parçaya dağıtmış, taleplerini Bağımsız Kürdistan’dan, “Demokratik Özerklik’” e kadar çekmiş olan PKK; gövdesi ve kitlesiyle birlikte bu plan önünde artık tasfiye edilmesi gereken bir engel olarak görülüyor.
Resim netleşiyor: Eğer önemli bir aksilik çıkmazsa; Türk yönetimi ve ABD; Güney Kürdistan’ın kısmi desteğini alarak PKK’yi tümüyle tasfiye etme planını devreye sokacak...
PKK tasfiye edilirken, Türkiye’deki Kürt çözümünün Türk unsurları devreye sokulacak... Bildik isimler... Türkiye’ye bağlı aşiret reisleri, Türk-İslam sentezinin Kürt versiyonları... Güney Kürdistan ile ticari ilişkileri olanlar... Fethullahçı tarikatlar... Ne bileyim... O kadar çoklar ki...
Siyasetin, diplomasinin, çıkar ilişkilerinin dürüstlüğünü ve ahlakını sorgulamayın böyle bir zamanda. Hele söz konusu olan Kürt Sorunu ve bunun tartışması ise bu tür erdemleri hiç aramayın...
Ne hoş! Türk devleti, Kürde karşı işlediği seksen yıllık soykırım suçlarından tek kırıntısının hesabını vermeden, tek bir Kürt katilini adalete teslim etmeden, Türk ırk milliyetçiliğinden en ufak bir taviz vermeden; ABD Kongresinde Ermeni Soykırım Yasasını erteleterek, Kerkük Referandumunu gerilere iterek, Güney Kürdistan’ın bağımsızlık düşlerine ağır silleler indirerek, PKK’yi ve Kuzey Kürtlerini dört bir yana linç ettirerek süreci karşılıyor...
Bazı Kürtler, Güney Kürdistan’ı sağlama almak için şimdilik böyle davranmak iyidir, diyor...
Bunu, 20 milyon olduğu halde Türkiye okullarında anasına hala Kürtçe seslenemeyen Kürt siyasetçiler söylüyor...
Bağımsız Kürdistan istediği zaman yan kuruluşlarına dünya ülkelerinin parlamentolarında toplantı yaptırabilen PKK, sürekli barış elini uzattığı güçlerin şimdi kendisine karşı birleşmiş olmalarının niteliğini anlamaya çalışıyor...
Her türlü entrika içeren diplomatik ilişkilerinden ve perde arkası çıkar vuruşmalarından bizim gibi insanlar pek anlamaz... İki hafta sonra tersine dönecek siyasi tespitlerle tav olmak da iş değil. Ulusun veya toprağın bir parçasını, yaşamı ne zaman alt üst olacağı belli olmayan ötekisi lehine feda etmek Kürt aydınının işimidir bilmiyorum.
Fakat nüfusu 15 ila 20 milyon arası olduğu söylenen Kuzey Kürdistan, Kürdistan’ın ana gövdesidir. Bir ülkedir, bir vatandır, yıkık köyleri ve yüzyıldır Türk soykırımı altında zehir içmiş bir halkı vardır. Bu halkın 30 yıldır direnen çocukları vardır...
Biz bu halkın aydınlarıyız, yazarlarıyız, siyasetçileriyiz... Biri lehine, ama ötekisinin aleyhine kirli ilişkilere, ittifaklara giremeyiz...
Girersek bunun adı başka bir şey olur... Dürüst olmak, vicdanlı olmak, hak ve adalet sahibi olmak sağlam durmak için yeterlidir.
Kuzey Kürdistan’ın açık alınlı insanlar tarafından yönetilmesini istemek bir düş değil, bir hayal değil, somut bir taleptir.
Ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, arkalarından ne kadar destek olursa olsun, ne kadar paraları ve maddi olanakları ellerinde bulundururlarsa bulundursunlar; bir çok çevre ve ilişkiye sahip olsunlar, Kürdistan davasını iç eden hain anlaşmaları Kürt halk çocukları sahiplerinin suratına yine çarpacaktır... Öncekilerde olduğu gibi her defasında yine çarpacaktır... İki kişi kalsa da çarpacaktır...
Çünkü Kürt ulusal davası, sırtını Türk namlularına dayayıp kendi çocuklarını aşağılayan bir avuç çıkarcının değil, yüzde yetmişi açlık sınırı altında yaşayan bir halkın davasıdır.
Bunu görmemekte ısrar eden ve reform kırıntılarında dahi on yıl gecikmeli adım atan Türk devleti ise Kürt krizinden asla kurtulamayacaktır.
Kimse bizden, yüz yıldır devletler ve örgütler düzeyinde yürürlükte olan, “Kendi Kürdünü döv, başkasının Kürdünü sev!” politikasına destek çıkmamızı beklemesin.
Kafası ve yüreği tutsak bir ülkenin kol ve bacaklarının özgürlüğü, ana gövdenin özgürlüğü kadardır.
Hasan Bildirici
bildiricihasan@hotmail.com
Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen onların peygamberi MACHİAVELLİ ’dir.(İtalyan siyasetçi-düşünür)
Kurdians: Tuesday, November 20, 2007
PKK ve
PARTİYA AZADİYA AZERBAYCAN–İRAN ( PAAİ )
İmha ve inkarın olduğu yerde ona karşı özgürlük ve barış hareketi de boy verir ve bu iki olgu güçlü-zayıf ekseninde -çatışarak- bir sona varır.
Türkiye’de olduğu gibi gittiğim İran’da da sistemin kültürleri ve bireyleri kendisine benzetmek için imha ve inkara dayalı bir politika güttüğünü fark ettim.
İran’da da herkes Fars olmak ve İslami prensiplere uymak zorundadır.
Azeri birkaç kişi ile yaptığım sohbet sırasında, kimlik problemi yaşadıklarını ve egemen fars/islam rejimine karşı Azeri özgürlük rüyasını gerçekleştirmek için organize olmaya çalıştıklarını gördüm.
1940 larda İran Azerbaycan’ı ve İran Kurdistan’ı bağımsızlıklarını kazanmış ve kısa süreli bir devlet hayatına kavuşmuşlardı. Ancak bir zamanlar devrimci kimliğine hayran kaldığımız ve bıyıklarımızı onunkine benzetmeye çalıştığımız ama aslında dünyanın en barbar ve paranoyak katili olan Stalin ve diğer Sovyet şefleri bu devletlerin yaşamasına izin vermediler. önce Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki Laçin-Zengılan koridorunda kurulan Kızıl Kurdistanı (1922) daha sonra da Mehabat Kürt Cum. İle İran Azerbaycan Cumhuriyetlerini devletler arası ilişkiler ağında ölüme terk ettiler. Stalin, sadece Kürtlere ve Azerilere karşı barbarlık yapmadı, kendi ülkesinde de özürlü olan vatandaşlarını temizleyerek Hitler gibi kusursuz ve sağlıklı bir ırk yaratmaya çalışmıştı.
Tahrandan dönerken Azerilerin yoğun olarak yaşadığı Tebriz bölgesinde birkaç Azeri ile sohbet etme ve onları dinleme imkanı bulmuştum.
Tebriz otobanında bozulan aracımızı Gürbulak sınır kapısına taşımak için bir kamyon kiralayarak gecenin yarısında beraber yola koyulduk. Hava soğuktu ve dışarıda durulacak gibi değildi. Üç yüz kilometrelik yolu uykusuz geçiremeyeceğini söyleyen şoförümüz bir süre yol aldıktan sonra Gürbulak Tebriz arasındaki sufiyan’da durup dinlenmeye karar verdi. Kamyonu stop ettikten sonra dışarıda pusu kuran soğuk hava, arabanın içinde de hissediliyordu.
Bu durumlara alışık olan şoför üstüne battaniyesini çekip sessizce uyumaya başladı.
Ancak battaniyem olmadığı için üşümeye başlamıştım.
Dışarıda açık bir yer bulurum düşüncesiyle arabadan indim ve cadde boyunca ilerledim. Soğuktan buğulanan bir vitrinin arkasında içeride birilerinin oturduğunu görünce kapıyı iterek içeriye selam vererek girdim.
Gaz ile çalışan bir ocağın etrafında oturan birkaç kişi hararetle konuşuyordu, hatta seslerini dışarıdan bile duymuştum. .
-Türkiyeli misin ağa? Dediler.
Dediler.
-Evet. Dedim.
-Gel otur ağam, sen de ısın.
Gecenin o saatinde ısınacak bir yer bulmanın mutluluğunu hissetmiştim o an.
Hoş-béj olduktan sonra sohbetlerine katıldım.
Bu arada genç bir Azeri hararetle İran rejimini eleştiriyordu.
“ Men Azeriyem ve menim kendi dilim var, ama Fars rejimi Azerileri ve Kürtleri zorla fars yapmak istir. Bu haksızlıktır. Men Fars olmayı qebul etmenem. İslami Fars rejimi faşisttir. Zulum yapmağtadır…”
Dili döndüğünce İran rejiminin asimilasyoncu katı İslamcı kurallarının verdiği rahatsızlığını ifade ederek bu zulümden kurtulmanın çarelerini sıralıyordu.
Ona: “Gardaş, sen de PKK gibi düşünüyor ve Azerilere özgürlük istiyorsun ! dediğimde şaşırmıştı.
-Ne démağ istirsen ağam? dedi.
dedi.
-Yani senin dediklerini Türkiye’deki Kürtler de kendileri için söylüyor, Türkiye’de PKK ne istiyorsa sende İran Azerileri için aynı şeyleri dile getiriyor ve istiyorsun! O zaman senin PKK ile benzer bir siyasi yanın vardır, demek istedim.
Anlamamış ya da kafası karışmış gibi bakmıştı. Çünkü, birileri ona PKK’nın Kürt olmadığı ve Kürtleri temsil etmediğini söylenmişti
Ona, söylediklerinin doğru olduğunu, her insanın kendi dilini, kimliğini ve kültürünü yaşama hakkının insani bir hak olduğunu, ancak faşist rejimler milli çıkarlarını devam ettirmek ve azınlıkta olan halkları eriterek tepkisiz hale getirmek için, yasakçı ve baskıcı politikalar uygularlar. Dolayısıyla dünyanın her yerinde egemenlerle bağımlılar arasındaki ilişki /çelişki ve çatışma bu sebeplere dayanır…
Türkiye’de de vesayetçi kurumların demokrasiyi vesayet altına aldıklarını, bu yüzden demokratik girişimlerin bile başarısızlığa uğradığını ve demokratik açılımların uygulanabilirliğinin zayıf olduğunu, Kürtlerin aslında terörist olmadıklarını, sistemin onları, “ya Türk olmayı kabul edeceksiniz ya da dağa çıkacaksınız” ikilemine zorladığını ve insani hiç bir çözümün sistem tarafından kabul edilmediğini, çaresiz kalan Kürtlerin dağlara sığındığını, defalarca ateşkes ilan ettikleri halde saldırıya maruz kaldıklarını, meclisteki Kürt vekillerin de son zamanlarda yaratılan milliyetçi baskıdan nasiplendiklerini, hatta barış ve demokrasi düşmanlarının onları meclisten atmaya çalıştıklarını anlatmaya çalıştım.
Söz ister gibi elini kaldırarak susmamı istedi:
-Şayet PKK Kürtleri temsil ediyor ve Kürt özgürlük hareketiyse, neden Türkiye’deki tüm Kürtler tarafından desteklenmiyor?” dedi.
-Türkiye’deki Kürtlerin çoğunluğu, ümmet anlayışıyla hareket ettikleri için, din kardeşliği duygusuyla bağlı oldukları Türklerle henüz bağlarını koparamadılar. Ancak kimliklerinin yasaklanması, imha ve inkar politikalarının anlaşılmasıyla politize olan ve dinin kendilerine karşı kullanıldığını anlayan bir kısım Kürtler 1924 ten bu yana sisteme karşı tepkilerini göstermektedirler.
Ümmetçi anlayışla hareket edenlerin dışında kalanların bir kısmı asimle olmuş ve bir kısmı da menfaat ilişkisi içinde işbirlikçi bir anlayışla hareket etmektedir. Bu sebeplerden dolayı bölünmüş olan Kürtler, henüz gerçek güçlerini gösterme basiretin sergileyemiyorlar. Korku egemen kılınmış, “ben Kürd’üm” diyen herkes PKK li gibi görülerek derdest edilmiştir/edilmektedir. Dolayısıyla korkan ve çıkar ilişkileri içinde olan Kürtler deşifre olmamak için kendilerini belli etmemeye çalışırlar.
-Peki, mademki birlik olmuyorlar niye savaşıyorlar? Hem orada kötü de olsa İran’dan daha fazla demokrasi vardır, Türkiye ortadoğudaki tüm ülkelerden daha modern, güzel ve de rahattır. Biz oraya gelmek, yaşamak ve çalışmak isteriz.
-Önce sivil siyasetin egemen kılınması gerekir.
Sistemi tek ırk temeline dayandıran üniter/militer zihniyeti tasfiye etmeden Türkiye’de barış, huzur ve demokrasiyi geliştirmek imkansızdır. Çünkü toplumu kamplara bölüp çatıştıranın sitemin kendisidir. Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen onların peygamberi MACHİAVELLİ ’dir.(İtalyan siyasetçi-düşünür)
Türkiye’nin orta doğu ülkelerine nazaran daha modern ve güzel olduğu söylenebilir ancak, insana verilen önem açısından geri kalmıştır. Sistem, vatandaşı devlete karşı sorumlu tutmaktadır. Oysa demokrasilerde devlet vatandaşa karşı sorumludur.
Özellikle son günlerde esir askerlerle ilgili yaşananlar ibret vericidir.
Vatandaşları başka diyarlarda zor durumda kalan ülkelerin gösterdiği ilgi ve yakınlığı ne yazık ki ülkemiz kendi esir askerleri için gösterememiş, aksine tabut içinde dönmelerinin milli menfaatlere daha uygun olacağı açıklanmıştır. Bundan da anlaşılacağı üzere Türkiye’de insan olmaktan çok Türk olmak ve bu ülkü doğrultusunda hareket etmek daha önemliymiş. Sizler de Türki bir kavim olduğunuz için Türkiye’de baş üstünde tutulur 1. sınıf vatandaş olursunuz. Çünkü mutlu olmayı hak eden Türklerdensiniz yani…!
Sözümü bitirdiğim anda bir diğeri şunu sordu:
-Avrupa Birliğine girmek için anayasa değişikliğinin olacağı söylenmektedir. O zaman sıkıntılarınız biter…
-Anayasa değişikliği için çalışmalar yürütülmektedir, ancak anayasasında kişileri referans alan ülkelerde demokrasinin olmadığını biliyoruz. Mesela İran, K.Kore ve Türkiye…
Eğer Türkiye yeni anayasasını Kemalizmin boyunduruğundan kurtaramazsa hiç bir anlamı olmaz değişikliğin.
Ancak, yine de Türkiye’nin batıya daha yakın olması ve AB ile yakınlaşması bu kısır döngünün eninde sonunda bozulacağına olan umutlarımızı geliştirmektedir.
Eski generallerin çıkıp kendi hatalarını dile getirmeleri ve Kürt’lere karşı bir takım haksız uygulamalarda bulunduklarını ifade etmeleri olumlu bir gelişmedir.
Ancak esas sorun aydınlardan kaynaklanmaktadır.
Büyük umutlar beslediğimiz aydınların yaratılan milliyetçi dalgadan tırsıp ağız değiştirmeleri ve post kurtarma endişesi ile askerlerle dirsek teması, bazı kesimlere cesaret vermekte ve değişimden yana olanlara baskı yoğunlaşmaktadır.
Korku egemen kılındıkça değişimi isteyenler de azalmaktadır.
Koyulaşan sohbetimizi kapıya gelen şoför bozmuştu.
“Gidelim” işaretiyle Kürt, Azeri, Fars ve diğer halkların sınırları olmayan birleşik bir coğrafyada yaşamaları dilekleriyle ayrıldık.
Güzel bir diyalog ortamı oluşmuştu, farklı etnik yapılara sahip ama ortak noktaları özgürlük ve barış arzusu olan bir açık oturum...
Kim bilir, belki bir gün bir arada yaşamanın bir yolunu bulur ve insanca yaşamasını beceririz.
Ne diyelim, bazen rüyalar gerçek olur.Umalım ve dileyelim…
Fikret YASAR
fktyasar@gmail.com


