Leyla Zana'nın savunması : 'Kürtlerin 3 önderi var'

zana kurtlerin 3 lideri var

'Sayın yargıç, Öcalan'ın rolü kalıcı barışın teminatıdır'
Öncüsüne sahip çıkmak; insani, vicdani, ahlaki ve siyasi bir sorumluluktur. Bu bağlamda 'PKK halktır, halk burada!' sloganıyla sokaklara dökülen milyonlarca yurttaşımızın çığlığından süzülen mesajı doğru okumak gerekir. Kürt halkının barış, özgürlük ve eşitlik istemlerini 'terörizm'le tanımlamak halkımızı incitmektedir.
'Kürtlerin 3 önderi var' dediği gerekçesiyle 2 yıl hapis cezası alan DEP eski Milletvekili Leyla Zana'nın, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunduğu savunmasının tam metnini yayımlıyoruz.

Sayın Yargıçlar,

Öncelikle belirtmek isterim ki, düşüncelerimden dolayı yargılanıyor olmayı Türkiye demokrasisi açısından bir ayıp olarak kabul ediyorum. Düşüncenin, terörle mücadele kapsamında değerlendiriliyor olması da bir başka güncel ve yakıcı soruna dikkat çekiyor.
Aslında düşünceyi ifade edebilme diğer tüm özgürlüklerin teminatıdır. Düşünce özgürlüğünden yoksun olmak, en temel insani haklardan mahrum kalmakla eş anlamlıdır. Düşünce özgürlüğü genel kabule göre, üç ana unsurun bileşkesinden doğmaktadır. İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve bir düşünceyi yayma özgürlüğü... Herhangi birinin eksikliği, o ülkede düşünce özgürlüğünden söz edilmesini olanaksız kılıyor. Sözkonusu eksiklik aynı zamanda çoğulculuğun da gözardı edilmesine neden oluyor. Oysaki evrensel hukuk, 'önce devlet' anlayışından 'önce insan' anlayışına doğru bir evrim geçirdi.
Ne zaman düşünce özgürlüğünden ve bu özgürlüğün kullanımından söz edilse, hemen gelişmiş demokratik ülkelerde de düşünce özgürlüğünün sınırsız ve sonsuz olmadığı hatırlatılır. Konuyla ilgili yapılan araştırmalara göre; 'Türkiye dışındaki ülkelerin hemen hepsinde, düşünce açıklamasına getirilen sınırlama 'devletin güvenliği'ni değil, 'sosyal barışı' ve 'halkın güvenliğini' esas almaktadır. Dolayısıyla, başka ülkelerde benzer yasal düzenlemeler bulunduğu iddiası olayın çarpıtılmasından başka bir amaç taşımamaktadır.'
Sayın Başkan,
Kürt halkı Ortadoğu'nun yerleşik en eski halklarından biridir. Türkiye-İran-Irak ve Suriye devlet sınırları içinde yaşayan Kürtler, yaklaşık 200 yıldır varoluş mücadelesi veriyor. Bu süre içinde pek çok katliamın da mağduru olan Kürtler, 40 milyona varan nüfusları ile tüm ulusal ve demokratik haklarından yoksun bırakıldılar. Bazı tarihçilerin nüfusun daha fazla olduğuna yönelik tespitine rağmen, Kürtlere özgü, objektif bir nüfus sayımı yapılamıyor. Kürt halkı, Şeyh Mahmud Berzenci'den, Şeyh Sait'e, Seyid Rıza'dan Melle Mustafa Barzani'ye, Mahabad isyanından PKK'ye kadar uzanan yüzyıl boyunca 'statü' mücadelesi verdi.
20 milyon civarındaki nüfusuyla, Türkiye sınırları içinde, yasal tanımıyla 'Türk' kalan Kürtler, çeşitli dönemlerde legal yöntemlerin tümünü denemiş olmalarına rağmen, demokratik kanallar hiçbir zaman istenilen düzeyde açılmadı. Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlerin demokratik haklarının anayasal güvence altına alınmaması; kendilerini yasal alanda ifade etme olanağının tanınmaması beraberinde 'zulme karşı direnişi' de getirdi.
'Böl-Parçala-Yönet' ve 'Ret-İnkar-İmha' siyaseti, karşı-şiddeti doğurdu. PKK, bu dramatik dayatma ve yok etmeyi içeren haksızlığa karşı çıkışın bir sonucu olarak ortaya çıktı. 'Kürtlerin tarih boyunca 28 kez başkaldırdığı, PKK'nin 29. başkaldırı olduğu ve bunun da bastırılacağı' gerekçesiyle geliştirilen anti-demokratik uygulamalar, değişmeyen bir resmi devlet politikasına dönüştü. Değişen zaman ve farklı hükümetler maalesef bu siyaseti değiştiremedi. Sistem içinde eriyenler; milletvekili, bakan, general, üst düzey bürokrat, işadamı, para, mal, mülk vesaire sahibi olurken; asimilasyonu reddedip, ulusal kimlikte ısrar edenler mağdur olarak yok sayıldılar. Ezildiler, aşağılandılar ve değişmeyen bir baskıyla karşı karşıya kalarak susturuldular.
1924 Anayasası'ndaki inkarın şoku henüz atlatılamadan, her on yılda bir düzenli darbe alan Türkiye demokrasisinin yaraları en çok Kürtlerde kanadı. Özellikle Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan insanlık dışı muameleler ve ağır hak ihlalleri Kürtlerin yakın tarihinde bir dönemeç oldu. Yaşananlar ateşten daha yakıcı olsa gerek ki, insanlar bedenlerini ateşe yatırdılar.
Kürdistan'ın bir sürgün yerine dönüşmesi, Kürtlerin ötekileştirilmesi, 20 yılı aşkın bir süre devam eden olağanüstü hal ve sıkıyönetim uygulamaları, Kürtçe'nin yasaklanması, sarı-kırmızı-yeşil renklerinin suç sayılması, faili meçhul cinayetler, köylerin boşaltılması, koruculuk sistemi de dahil olmak üzere saymakla bitmeyecek pek çok yöntem denendi. Demokratik talepleri içeren sivil itaatsizlik eylemlerinde dahi pek çok insanımız özgür bir yaşam için hayatlarını kaybettiler. Kontrolsüz güç kullanımından doğan bu kayıpların sorumluları cezalandırılmadığı gibi, çeteci-itirafçı örgütlenmeler üzerinden geliştirilen kontr-gerilla faaliyetleriyle Kürtler bir kez daha hedefe dönüştürüldü. Feodal yapı, geleneksel devlet politikasıyla beslenerek güçlendirildi. Toplumun taleplerini bastırabilmek için kullanılan bir başka yöntem de aşiretçiliğin canlı tutulmasıydı. Köyden kente zorunlu göç; bölgelerarası gelişmişlik farkı, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerin yeterince sunulmaması da çok yönlü sorunun bir başka önemli boyutudur.
Bu şiddet dalgası kuşkusuz ülkenin insani, ekolojik ve ekonomik birçok kaynağını heba etti. Cumhuriyet'le yaşıt bu uygulamalar yalnızca rakamlarla ifade edilebilir kayıplara yol açmadı. Yangın yerine dönen yürekler, parçalanan hayatlar ve izi dahi sürülemeyen yaşamlar avuçlarımızdan kayıp gitti.
Dolayısıyla, bugün Türkiye'de 'incinmeyen' Kürt kalmadı. Hemen hepsi, hayata tedirgin ve yasaklı başladı. Daha bebekken adı, çocukluğunda dili, gençliğinde kimliği ve hayattaki duruşu yasaklarla tanıştı. Tek dilde düşünmeye, tek kimlikle kendini ifade etmeye ve tek bir bakış açısıyla düşünmeye zorlandı. Annesinin ninnileri aşağılanarak, babasının kültürel özellikleri ve tercihleri horlanarak toplum dışına itildiler. Bu tedirginlik duygusu, çoğu zaman anadillerini gizli kapılar ardında konuşmalarına sebep oldu. Resmi dili şiveli konuştukları için de ayrıca aşağılandılar. Dalga ve alay konusu oldular. Siyasal, sosyolojik ve psikolojik nedenlerle yeniden canlanan 'Kürtlük' giderek iradesel bir güce dönüştü.
Kamusal tüm alanlarda Kürt olmanın getirdiği yaşamsal zorluklar, her Kürt bireyini biraz daha siyasallaştırdı. Önceleri bu siyasal bilincin farkında olmayan Kürtler, zamanla acılarının nedenlerini sorgulamaya başladılar. Doğuştan gelen özelliklerinden 'utanan bireylerden' bir toplumsal bilinç, farkındalık ve bu farkındalığın yarattığı talepler ortaya çıktı. Küçük bir kıvılcımdan doğan harlı ateş, istisnasız bir şekilde Kürt'ün yaşadığı her yeri sarmaya başladı. Her yasak, dışlayan tutum ya da hakaret; dağları biraz daha yakın kıldı. Zamanla her Kürt ailesi bir parçasını dağlarda bulmaya başladı. Böylelikle 'Kürtlüğün' yüz kızartıcı bir şey olmadığı da anlaşılıyordu.
Sayın Yargıçlar,
Bugün burada bulunmamın nedeni, iddianamede suç ve suçluyu övmek, yasadışı örgüt propagandası yapmak olarak tanımlanmış. Özünde bir anayasa problemi olan bu konunun hukuki boyutunu sanırım çok fazla irdelemeye gerek yok. Demokratik hiçbir ülke, generallerin hazırladığı ve çağımıza yanıt olmak bir yana, sorunları daha da ağırlaştıran 12 Eylül Anayasası'nı taşıyamaz.
Konu 'suç' ve 'suçlu'yu övmekse; o halde 'suç' nedir? 'Suçlu' kimdir? Bir halkın itibar, eşitlik ve özgürlük taleplerinin savunucusu olmayı 'suç' olarak görmediğimi ifade etmek isterim. Buradaki dayanağım mağduriyet değil! Zaten mağduriyet siyasetini de hiçbir zaman hak arayışında bir yöntem olarak benimsemedim. Maddi güç, erk ve erkin getirdiği kudretin dahi, halkların iradesi karşısında tutunamadığını yaşayarak öğrendim. Dünyaya demokrasi, insan hakları ve özgürlükler temelinde yaklaşanlar için 'suç' ve 'suçlu' tanımları da görecelidir. Nitekim suç ve suçlu tanımlamaları tarihten günümüze kadar üzerinde evrensel mutabakata varılmamış hassas konulardır. Dönemlere, olaylara ve tarihsel gerçekliklere göre 'suç' ve 'suçlu' tanımlarının da güncellendiğini hepimiz bilmekteyiz. Asıl suç; demokratik kamuoyunda tartışılması gerekenlerin özenle dikkatlerden uzak tutulmasıdır.
Gerçeği olduğundan farklı bir şekilde yansıtmak ya da anlatmak sorunları çözmüyor. Konuşmadan anlatmak, anlamak mümkün değil. Öyleyse tartışabilmenin yollarını açmak zorundayız. Gerçeği teknolojinin baş döndürücü bir hızla gelişmekte olduğu çağımızda daha ne kadar maskeleyebilir, ya da yok sayabilirsiniz? Küçülen dünya karşısında geleneksel devletçi yaklaşım iflas etti. Toplumsal gerçeklik kendini hissettiriyor ve kabule zorluyor. Toplumun bir kesiminde 'suçlu' olarak görülenlerin diğer kesimde değer olarak kabul edildikleri apaçık ortadadır.
Dünya her geçen gün daha bölümlenmiş ve karmaşık hale geliyor. Belirsizlik insanları korkutuyor. Bölünmüşlüğe çare üretmek, belirsizliğe karşı hızlı karar almayı gerektiriyor. Farklılıklara saygıyı vurgulayan katkılara daha büyük bir ihtiyaç duyuluyor.
Sayın Yargıçlar,
Bu bağlamda gelişen toplumlar kendilerini geliştiren liderlere ihtiyaç duyarlar. Liderlik, bir roldür. İnsanlar o rolü üstlenen kişinin rehberliğine, yaratıcılığına, çözüm gücüne ikna olmak isterler. Lider kişinin, öncelikle savunulan davanın gerekliliğine insanları inandırması gerekir. Dün, bugün ve yarın arasında denge sağlamak zordur. Lider, geride bırakmak istediğimiz bugünle, hayalini kurduğumuz yarın arasında köprüler kurandır. Bizi de, bu köprüyü geçebileceğimize ikna ve teşvik eder. Çözüm ve uyum süreçlerini başlatan, yöneten ve kolaylaştıran insanlardır. Bu nedenledir ki, önderlikleri onaylanır.
Bu çerçevede vurgulamanın kaçınılmaz olduğu bir gerçekliği ifade etmenin tarihsel görev olduğuna inanıyorum. Geçen sene yapılan Newroz kutlamalarında, milyonların huzurunda Kürtlerin üç lideri olduğunu ve bu üç lidere de minnet borçlu olduğumuzu ifade ettim. Niyetim ne örgüt propagandası yapmak, ne de herhangi bir örgütü övmekle açıklanabilir. Sanırım sözkonusu şahsiyetlerin övgüye de ihtiyaçları yok. Konuşmamın yalnızca tarihsel bir durum tespiti olarak algılanması gerektiğine inanıyorum.
Savcılık makamı iddianamede Sayın Barzani ve Talabani'yi siyasal konumları dolayısıyla değerlendirme dışı tutmuşlar. İddia makamına hatırlatmak isterim ki, daha düne kadar Sayın Talabani ve Barzani de bugün Sayın Öcalan'ın maruz kaldığı ithamlarla anılıyorlardı.
Her birinin etki alanı farklı olsa da; her üç lider de, Kürt halkının duygu ve düşünce dünyasında önemli bir yere sahiptir. Hiçbiri diğerinin alternatifi değildir. Farklılıkları birlikteliğe dönüştürme becerisi gösterdikleri için de halkımız kendilerini minnetle anmaktadır. Minnettarlık, en basit anlamıyla 'yapılan bir 'iyiliğe' karşı kendini borçlu saymanın, gönül borcu ve memnuniyetin' ifadesidir. Bu bağlamda 'iyilik', halkların birbirlerini boğazlamasını engelleyebilmektir. Birarada yaşama iradesinin gönüllü yansımasıdır. Özgürlük ve barış eksenli bu buluşma, tarih boyunca Kürtlere yapılmış en büyük 'iyilik' olarak ifade edilebilir.
'Tarihin dahi unuttuğu bir ulus'u yeniden uyandıran bu çabanın sahipleri elbette minnetle anılacaktır. Sınırsız bir geleceği ararken toplumsal barış ve demokrasi kültürünü kucaklayarak halklarına taşıyan bu üç liderin fikirlerinden büyük bir çoğunluğun etkilendiğini söylememek aldatmacadır. Bu çerçevede Kürtlerin sözkonusu üç lideri değer olarak kabul etmesi kaçınılmaz ve doğaldır. Dile getirmek istediğim halkımızın şahsında bir hakın teslimidir.
'Liderler, tarih sahnesine toplumsal ihtiyaçların çağrısıyla gelirler. Liderin hedefi zaferdir. Kötüye, yetersize, sıradana karşı verilen mücadele de zaferi hedefler. Bu nedenle savaşta veya barışta ya da değişim hamleleri sırasında yani tarihin dönüm noktalarında, büyük liderlerin ortaya çıkması, sorunları alt etmede yol göstermesi bir tesadüf değildir.'
Bilinmelidir ki, on yıllardır yaşanan çatışmaya rağmen Türk ve Kürt halkları karşı karşıya gelmemişse bunda Sayın Öcalan'ın üstlendiği rol büyüktür. Bu rol; aynı zamanda onurlu, adil ve kalıcı barışın da teminatıdır. Toplumun değişim denilen tarihsel yolculuğa hazırlanılması doğru zamanda doğru insanların önderlik etmesiyle mümkün olur. Yoksa büyük hedefleri olan hatta o doğrultuda büyük çabalar harcayan çok insan vardır. Ama toplumları adına ve onlarla birlikte misyonlarını başaranlara lider gözüyle bakılır. Bu nedenledir ki, halkımız kendisini Kürt Halk Önderi olarak kabul ettiğini defalarca hem sözlü hem de yazılı bir şekilde ifade etmiştir. Halkımızın nezdinde nasıl ki Kürtçe konuşmak, Kürdistan ya da Sayın Öcalan demek suç değilse, bu davaya inanmak suç değildir. Öncüsüne sahip çıkmak da; insani, vicdani, ahlaki ve siyasi bir sorumluluktur. Bu bağlamda 'PKK halktır, halk burada!' sloganıyla sokaklara dökülen milyonlarca yurttaşımızın çığlığından süzülen mesajı doğru okumak gerekir. Kürt halkının barış, özgürlük ve eşitlik istemlerini 'terörizm'le tanımlamak halkımızı incitmektedir.
Unutulmamalıdır ki, savaşın olduğu yerde bir gün mutlaka barış da olacaktır. İsrail Başbakanı Sayın İshak Rabin'in, yıllarca 'terörist' dediği Sayın Yaser Arafat'la barış bildirisini okuması, Güney Afrika Devlet Başkanı Sayın De Klerk ve Mandela'nın üç yüz yıllık beyaz egemenliğine son veren cesaretleri bellekler de olup, hala saygıyla anılmaktadır. Yeni bir yaşam olan barış; bölücü, parçalayıcı ve dağıtıcı değil, aksine, birleştirici, bütünleştirici ve toparlayıcı niteliktedir. Çünkü barış, inşaanın ta kendisidir.
Sayın Yargıçlar,
Yargılamanın bu aşamasına yönelik sunuşumu bitirirken, önemli bir kararımı da bu duruşma vesilesiyle duyurmak istiyorum. Bundan sonra 'suçlama' ne olursa olsun duruşmalarda savunma hakkımı kullanmamayı düşünüyorum. Mücadeleye başladığım günden bu yana; yer ve zaman ayırmaksızın, meydanlarda ya da duruşmalarda, hep aynı düşünceleri savundum. Bazen tanık, bazen sanık oldum. Uzun yıllar da hükümlü kaldım. Ne 'tutsaklığım'da ne de 'özgürlüğüm'de düşüncelerimin doğrultusu değişmedi. Düşüncelerime onay verilmeyebilir, hatta aykırı ve farklı düşünceler de savunabiliriz. Fakat artık birbirimizi tekrar etmenin anlamsızlığına inanıyorum. İnsanlarımızın düşüncelerinden dolayı şüpheli, sanık ya da mahkum olmayacakları düşünsel evrimini tamamlamış bir süreç diliyorum.
Leyla Zana

Ergenekon albümünden çok konuşulacak fotoğraflar

image Star Gazetesi'nin haberine göre, Ergenekon sanıklarının değişik tarih ve mekanlarda yaptıkları toplantıların belgesi fotoğraflar oldu. Farklı meslek grubupları ve hayatlardan olmalarına rağmen zanlıların, kimi zaman bir ormanlık alandaki kampta, kimi zaman bir otel lobisinde bir araya geldikleri görülüyor. Ormanlık alanda daha önce soruşturma konusu olan Vatansever Güç Birliği Haraketi ile Kuvayi Milliye Hareketi arasındaki birliği sağlama toplantısının görüntüleri de dikkat çekti. Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ile Kuvayi Milliye Derneği Başkanı emekli Kurmay Albay Fikri Karadağ hemen hemen her karede yer alırken, geçtiğimiz günlerde tahliye edildikten sonra hayatını kaybeden Kuddusi Okkır'ın da değişik yerlerdeki toplantılarda hazır bulunduğu görülüyor.

BiRLiK ZiRVESi

Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ile Kuvayi Milliye Derneği Başkanı emekli Kurmay Albay Fikri Karadağ'ın da katıldığı ormanlık bir alanda yapılan toplantıda, Kuvayi Milliye Derneği ile Vatansever Kuvvetler Derneği'nin birleşmesi masaya yatırılmış.

Okkır her yerde

image Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi Derneği Başkanı Taner Ünal ile Kuddusi Okkır bir arada...

Gergin buluşma

Muzaffer Tekin, Kuvayi Milliye Teşkilat Başkanı Hüseyin Görüm ve Kuddusi Okkır'ın görüldüğü fotoğrafın Ergenekon toplantısını gösterdiği öğrenildi.

Dost sohbeti

Türk Ortodoks Patrikhanesi Sözcüsü Sevgi Erenerol, Muzaffer Tekin ve avukat Kemal Kerinçsiz neşeli bir sohbet anında görülüyor.

Yılın Kuvvacıları

image

24 Aralık 2006... Hilton Oteli... Yılın Kuvvacısı ödülünü alanlar arasında Veli Küçük, Turhan Çömez, Kemal Kerinçsiz, Vedat Yenerer gibi Ergenekon tutukluları ile CHP Milletvekili Nur Serter de var.

 

image

2006 Yılın Kuvvacısı ödül töreni. Yer Hilton Oteli. Veli Küçük, Emin Gürses, Kemal Kerinçsiz ve Turhan Çömez aynı karede.

image

Tuncay Güney, Celal Talabani ile. Arkalarında da Özal ile Talabani'nin birlikte resmi var.

Soruşturma yeni değil üç yıldır devam ediyor

ERGENEKON soruşturması kapsamında Genelkurmay Askeri Başsavcılığı'nda muvazzaf subayların da dosyalarının olduğu iddiasına Akşam Gazetesi yeni bir boyut getirdi. Gazete dün manşetten verdiği haberinde aralarında 6 kurmay Albay'ın da bulunduğu 20 subayın Ergenekon Terör Örgütü ile ilişkili soruşturulduğunu yazdı. İddiaya göre MİT'in 3 yıl önceki raporunda dile getirdiği Hava Kuvvetleri içindeki illegal örgütlenmenin açığa çıkarılması için Genelkurmay dosyayı Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na gönderdi. Askeri Savcılık ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı arasında belge ve bilgi alış verişi gerçekleşti ve muvazzaf subaylarla Ergenekon bağlantısı araştırılıyor.

Genelkurmay Başkanlığı ise uzun süredir devam eden soruşturmanın yeni gibi yansıtıldığını, Ergenekon'la ilgisinin bulunmadığını açıkladı. Bu tür yayınlarda ''kasıt aramamanın mümkün olmadığı'' belirtilen açıklamada, bu tür haberlerle Türk Silahlı Kuvvetlerine hukuk dışı saldırılara yöneltildiği ifade edildi ve halkın yasal ve demokratik tepki göstermesinin doğal bir beklenti olduğu vurgulandı.

Ergenekon okyanus ise kum tanesi bile değilim

image ERGENEKON kapsamında tutuklanan ve 1997-99 arası Kocaeli'nde 15. Kolordu Komutanı olarak görev yapan emekli Orgeneral Hurşit Tolon'u ziyaret eden Kocaeli Gazetesi İmtiyaz Sahibi Tanzer Ünal 'Morali çok iyi' dedi. Tolon'u 'eski bir dost, arkadaş'' olarak ziyaret ettiğini belirten Ünal, Tolon'un hakkındaki tüm iddiaları reddettiğini söyledi. 'Ergenekon bir okyanus ise ben bu okyanusta bir damla, bir kum tanesi bile değilim' dediğini aktardı. Tolon'un sorguda (madem emeklisin başkaları gibi niye balık tutup, resim yapmıyorsun?) diye sorduklarını anlattığını ifade eden Ünal, 'Ergenekon'a baş arıyorlardı, bizi buraya monte ettiler'' dediğini anlattı.

Okkır'ın ölümünü iki müfettiş soruşturuyor

ADALET Bakanı Mehmet Ali Şahin, 'Ergenekon''da tutuklandıktan sonra sağlık nedeniyle tahliyesinin ardından hayatını kaybeden Kuddusi Okkır'ın ölümü ile ilgili 2 müfettiş görevlendirdiğini açıkladı. Şahin Okkır'ın eşinin 'devletten özür beklemesi'ne ilişkin şöyle konuştu: Bakanlık olarak, personelinin, hastanelerin veya hekimlerimizin merhum Okkır'ın ölümü konusunda kusuru, savsaklama var mı. Raporu görelim sonra değerlendirme yaparız.

zaman

PKK-Ergenekon ilişkisi

 milliyetci ulkucu zaman yenisafak ergenekon pkk

Renklerin içinde en erken beyaz kirlenir. Türk sisteminin kendi içindeki hesaplaşmadan Kürtlerin payına, birbirlerini Ergenekonculukla suçlamak düştü.

Genç nesiller belki bilmez, ama ben çok iyi hatırlarım, 1980 öncesi bir çok Kürt ve Türk örgütü PKK kurucularından Kemal Pir’i MİT görevlisi olarak suçlardı. Bu konuda bir çok broşür okuduğumu hatırlıyorum. Karadeniz’in Kürdistan ruhlu bu yiğit çocuğu, Diyarbakır  zindan direnişinde Hayri Durmuşlarla birlikte bu dünyadan göçüp gitti. Şimdi her Kürdün evinde resmi var.aksiyon Pkk

Türk ırk devleti içindeki kirli hesaplaşmanın en paspal ve en seviyesiz biçimi yine Kürtlere kaldı.

Doğrusu bu yolda Fethullahçı basın çok iyi çalışıyor. Kürt çocuklarının en temiz direniş sayfalarına kalın, kirli birer çentik attılar.

Herkes kuşkulu. Fethullahçı basın dağdaki gerillaların birbirleriyle olan telsiz görüşmelerini  yayınlıyor güya. Yazılanlara bakılacak olursa dağdaki gerillalar da birbirlerini Ergenekoncu olmakla suçluyormuş!

Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan çoktan Ergenekoncu subaylarla çalışıyorlarmış!

Dağların çıldırtıcı koşularında otuz senedir sırtları döşek görmeden Ergenekon için ağaç kabuğu dişliyorlarmış demek!

Sağlığında Kemal Pir’in MİT ajanı olduğunu söyleyenler şimdi Türk basını ve Türk itirafçılar aracılığıyla PKK yöneticilerinden Ergenekoncu çıkarmaya çalışıyorlar.

Düzen, Türk devletini yeniden restore etme işlemini Kürtleri kirleterek sürdürüyor.

Adsız

Günde üç öğün pişmanlık yasasından yararlanmak için başvuran Şemdin Sakık, savcılığa PKK Ergenekon ilişkisini açıklamak için başvuruda bulunuyor. Emrindeki binlerce Kürt çocuğunu ölüme gönderen birine mertçe ortaya çıkıp PKK-Ergenekon ilişkisini açıklamak düşer. Emekli MİT ajanları, polis şefleri, tatminsiz siyasetçiler sürekli PKK devlet ilişkisi açıklanmalıdır diyorlar.

Açıklansınlar. Böylece Kürtlere erkenden bir hesaplaşma ve arınma süreci yaşatırlar.

Fakat öyle yapmıyorlar. PKK- devlet ilişkisini açıklamaya sıra geldiğinde belgeler ya çalınmış oluyor, ya ismi bilinmeyen bir başçavuş belgelere el koymuş oluyor, ya ilişkiyi kuranlar öldürülmüş oluyor ya da saklandığı dolapta fareler belgeleri yemiş oluyor....
Kürt ulusu bu kadar mı kirlenmiş? Binlerce kahramanının canıyla var olmuş Kürt direnişi bu kadar mı kirli?

Doğrusu Türk ırkçılığı iyi çalışıyor. Kendi çürük düzenini yeniden restore ederken, Türk –İslam faşizminin sokak kanadı devlet hakimi Kemalist bürokrasinin kemiklerini kırarken, Kürt’te el atılacak hiçbir değer bırakmıyor.

Türkiye toplumu 85 yıldır nice krizler yaşadı; ne darbeler, ne idamlar, ne çalkantılar ne tutuklamalar gördü. Tek partiden çok partili zamanlara geçti, parlamento fesihleri yaşadı. Kürdistan’nın dağ ve taşına Ecevit’in “Karaoğlan” efsanesi yazıldı?

Peki daha sonra krizlerden Kürtlere ne düştü? Köpek soyu gibi birbirini yiyenler, Kürde karşı birleşerek streslerini atmadılar mı?

Türk devleti ve Fethullahçı basın Kürt çocuklarına karşı alçakça bir kampanya sürdürüyor. Türklere devlet kuran Kürtler 85 yıldır Türkiye’de demokrasi ve eşitlik kavgası yapıyor. İnsan Hakları Dernekleri, Türk Solları, Sendikalar, Sivil Toplum kuruluşları, kendisini topluma yenilikçi olarak yutturan AKP gibi siyasi partiler, Kürtlerle dolup taşıyor. Kürt ile orantılı düşünüldüğünde, insan hakları ve demokrasi mücadelesinde Kürde karşı kaç Yozgatlı, Kırşehirli, Rizeli, Bayburtlu, Sakaryalı, Zongundaklı ve Merzifonlu var?

Sadece Diyarbakır ve Batman’dan Türkiye çapında tanınmış yüzlerce demokrasi mücadelecisinin adını sayabilirim. Buna karşı kaç Yozgatlı, Kırşehirli, Rizeli, Bayburtlu, Sakaryalı, Zonguldaklı veya Merzifonlu demokrat veya insan hakları mücadelecisinin ismini verebilirsiniz?

Kürtler; Türk demokrasi mücadelesinin, darbeciliğin, İslamcılığın, yenilenme ve restorasyonunun dolgu yemi olmaktan bıktı. Yozgatlı, Kırşehirli, Rizeli, Bayburtlu, Sakaryalı, Zongundaklı veya Merzifonlunun yapması gerekeni yapmaktan bıktı.

Şimdi soruyorlar: Ergenekoncu musun? Yoksa Ergenekon karşıtı mı? Bir Kürtte saflıkla bunlar necidir diye bir soru sorsa haksız mıdır?

Rütbe hırsızlarının, sokakların ve camilerin sahibi Türk İslam faşistlerinin, İmam hatip yetişmeli takunyalı bürokratların 150 senedir kendi aralarında sürdürdükleri iktidar kavgasının Kürt olarak hangi yanına güç yetireceksin?

Türkler, gecikmiş de olsa kendi evlerini ve önünü temizliyorlarsa temizlesinler. Bu, gerçek bir temizlikse insan ancak bundan mutluluk duyar. Fakat Türk toplumunun omuz vermesi gereken bu temizliği Kürtlerin artık yorgun düşmüş omuzlarına yüklemek ve bu yükü yüklerken de onların değerli ve kutsal bulduğu simge ve kişilere hakaret etmek ahlaksızca bir yoldur.

Ergenekonculuk, Türk ırk devletinin dahi taşımakta zorlandığı yayılmacı Türk çeteciliğinin diğer adıdır. Türk devleti, ad yapmış üç-beş kirli generalini yargıya teslim etmekle tarihi suç ve hesaplardan yırtacağını sanmaktadır...

Kürtlere ve Kürt siyasetçilerine gelince; ister PKK’li, ister PKK karşıtı olsun, Kürt toplumuna ve mücadelesine emek vermiş herhangi bir Kürt şahsiyeti veya siyasetinin Ergenekoncu olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Kürtler aksine, Türk ırk yayılmacılığın, Ergenekonculuğun kurbanlarıdırlar.

Türk devleti, Türk basını, Türk partileri, silahlı kuvvetleri, düzen içi veya düzen dışı çeteler çeşitli zamanlarda mutlaka muhalif hareketlere sızmaya ve etkilemeye çalışmışlardır.

İsrail uzun yıllar Arafat’ın örgütü FKÖ’ye karşı HAMAS’ı desteklemesi gibi... Şimdilerde ise HAMAS İsrail’in kabusudur.

Burada kesin bir yargımı belirtip konuyu kapatmak istiyorum. Gittikçe güç ve itibar kaybeden Kemalist ordu ve CHP evet Kürtlerin celladıydı. Hala cellatlık yapıyorlar. Fakat güç ve itibar kaybettiklerinin de artık farkındalar...

Kürtler, Türklüğün Ortadoğu’da yeniden yayılmacılığın adı olan Yeni Osmanlıcılığın, yani Türk-İslam sentezinin, yani takunyalılar sınıfının, yani Fethullacılığın cellatlığına hazır olsunlar.

Kürt özgürlük mücadelesine gelince; Kürt çocuklarının zulme karşı olan otuz yıllık haklı direnişini kimsenin kirletmeye ve saman fiyatına teslim almaya gücü yetmez. Bir güç zaafa ve aymazlığa düşerse, yeni güçler, birikmiş ulusal enerji üzerinden Kürt davasını alır götürürler.

Gasp edilmiş Kürdistan yurdu, Kürt özgürlük mücadelesini her koşulda omuzlayacak yiğit ve kararlı insanlarla doludur. Hasan Bildirici- Kurdistan-Post.org

İran, Medya Savunma Alanları’ndaki sivil yerleşim alanlarını bombaladı.

image Bombalamanın, İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki’nin temaslarda bulunmak üzere Ankara’da olduğu bir süreçte gerçekleşmesi dikkat çekti. Saldırı, önceki gece yarısına doğru saat 22.00-23.00 sıralarında Xinere, Berkim, Kelmar, Kelmar, Sinin, Stêrokan, Lolan, Girde Şiwan ve Seroke alanlarına yönelik gerçekleşti. HPG kaynaklarının da doğruladığı bombalamada köylüler korunmak için mağaralara sığındı. İran ordusu, dün öğleden sonra da Kandil’deki Zergeya Ser, Zergeya Xwarê, Şinawe, Beste ve Erkeyan köylerini top atışına tuttu. İran saldırısının 2 saatten fazla sürdüğü belirtilirken, can ve mal kaybı olup olmadığı konusunda bilgi alınamadı.

Xinere ve Xakurke’de keşif uçuşları

Öte yandan Türk keşif uçaklarının son bir haftadır Medya Savunma Alanları’ndaki Xinere ve Xakurke bölgelerinde keşif uçuşları yaptığı öğrenildi. ANF/SİDEKAN

27 camide Roj TV hutbesi

image

Almanya’nın Roj TV’nin faaliyetlerini ülke genelinde yasaklaması Kürt camilerinde Cuma vaazların konusu oldu. Avrupa genelinde CİK’e bağlı olan 27 camide de Roj TV yasağına karşı vaazlar verildi ve hutbeler okundu. Köln’deki Xelil İbrahim camisinde Cuma namazını CİK Başkanı Melle Şafi kıldırdı. Kürtlerin yaşadığı cografyada tek dil ve tek dine zorlandığını belirten Mella Şafi, “Kürtlerin birlikte yaşadığı, Türk, Arap, Farslar bugün Kürtlere karşı uyguladıkları yasakları din adına yapıyorlarsa bunlar Müslüman değildir. Bunlar kafirdirler. Allah hiçbir zaman insanların renklerine, dillerine karşı yasaklamalar getirilmesini kabul etmez” dedi. Melle Şafi, hutbesinde Kürtlerin dili, sesi ve rengi olan Roj TV’ye getirilen yasağı kınayarak, yasağın bir an önce kaldırılmasını istedi. Melle Şafi, “Kendisine müslümanım, insanım diyen herkes bu yasağa karşı çıkmalıdır” dedi. “Avrupa’nın kendi siyaseti ve çıkarları doğrultusunda bugün Kürtler’i kurban etmesi, Hıristiyan dinine terstir” diyen Melle Şafi, “Biz Kürtler bugün Almanya’nın mültecileriyiz. Bize karşı bu yasaklar onların dinine ters düşer. Diyoruz ki; dilimize, kültürümüze karşı yasakları kaldırsınlar. Bizim dilimizi, rengimizi yansıtan Roj TV’yi yasaklamaları halkımıza yapılan bir zulümdür” diye konuştu.

Bu arada 26 Temmuz Cumartesi günü Dortmund şehir merkezinde bulunan kilisenin önünde aynı amaçla bir miting yapacakları bilgisini veren Melle Şafi, herkesi eyleme destek sunmaya çağırdı. ERDAL ALIÇPINAR/ KÖLN YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Ergenekon incileri

 milliyetci ulkucu zaman yenisafak ergenekon pkk

Ergenekon'u 'muhalefeti sindirme aracı' olarak kullanan AKP'ciler gerçekleri çarpıtmaya devam ediyor. AKP ve yandaşı medyanın, 'PKK-Ergenekon ilişkisi' yalanı açığa çıktı

Ergenekon operasyonuyla birlikte 'darbe karşıtı olduklarını' iddia ederek kaybettiği toplumsal desteği yeniden kazanmaya çalışan AKP ve yandaşı medya, Ergenekon'la ilgili gerçekleri gizlemeye ve çarpıtmaya devam ediyor. 'Ya benden yana olursunuz ya da Ergenekoncusunuz' dayatmasında bulunan AKP hükümetinin, operasyonu 'toplumsal muhalefeti sindirme aracı' haline getirdiği her geçen gün netleşiyor.

Gerçekler ortaya çıktı

Taraf Gazetesi'nin, Ergenekon'a ait 'çok gizli' ibareli Lobi belgesindeki 'Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösteren Ergenekon' kısmını sansürlemesinin ardından yeni bir skandal ortaya çıktı. AKP'nin yandaşı Yeni Şafak Gazetesi'nin 'Ergenekon'un kilit ismi' olarak yansıtılan Tuncay Güney'e dayandırdığı 'Ergenekon-PKK ilişkisi' bizzat Güney tarafından yalanlandı. Y. Şafak'ın psikolojik savaş yürüttüğü ortaya çıktı.image 

AKP'nin Ergenekon yalanları

Ergenekon operasyonuyla birlikte 'darbe karşıtı olduklarını' iddia ederek kaybettiği toplumsal desteği yeniden kazanmaya çalışan AKP ve yandaş medyası, Ergenekon'la ilgili gerçekleri gizlemeye ve çarpıtmaya devam ediyor. Ergenekon operasyonunu sadece 'hükümete yönelik saldırılarla' sınırlı tutan ve 'Ya benden yana olursunuz ya da Ergenekoncusunuz' dayatmasında bulunan AKP hükümetinin, operasyonu 'toplumsal muhalefeti sindirme aracı' haline getirdiği her geçen gün netleşiyor. İddianamede yer aldığı belirtilen 'Ergenekon'un sağcı, solcu, İslamcı birçok kesimden meydana geldiği' yönündeki iddiaların da bu yöndeki psikolojik savaşa hizmet ettiği belirtiliyor.

AKP hükümeti ve yandaşı medya, gerçekleri çarpıtmaya devam ediyor. Azadiya Welat ve Gündem gazetelerinin yaklaşık bir yıl önce manşetten verdiği Ergenekon'a ait 'çok gizli' ibareli Lobi belgesini yeni yayınlayan Taraf Gazetesi'nin, belgede yer alan 'Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösteren Ergenekon' kısmını sansürlemesinin ardından yeni bir skandal ortaya çıktı. AKP'nin 'tetikçi' gazetesi Yeni Şafak, bir skandala imza attı. Y. Şafak'ın önceki gün sürmanşetten duyurduğu ve 'Ergenekon'un kilit ismi' olarak yansıtılan Tuncay Güney'e dayandırılan 'Ergenekon istese PKK bir ayda biter' haberinin yalan olduğu ve gerçekleri çarpıtma amaçlı hazırlandığı açığa çıktı. PKK'nin Ergenekon'la ilişkisi olduğu ileri sürülen haber, önceki gün Kanal D'de yayınlanan 32. Gün programına Kanada'dan canlı yayınla bağlanan Tuncay Güney tarafından yalanlandı. Yeni Şafak Gazetesi'nin manşetten neredeyse tam sayfa verdiği 'Tuncay Güney Ropörtajı'nın gerçek olmadığı ortaya çıktı. Güney, Y. Şafak Gazetesi'nden Fikri Akyüz'ün yüzüne 'Yeni Şafak'la böyle bir röportaj yapmadığını, gazetede kendisiyle röportaj diye yazılan bilgilerin 7 yıl önce işkence altında alınan polis ifadeleri olduğunu, buna rağmen gazetenin bu belgeyi servis alarak röportaj gibi yayınladığını' söyledi. Güney, PKK'yle bir ilgisinin bulunmadığını, PKK-Ergenekon ilişkisine ilişkin bir iddiasının olmadığını vurguladı. image

Bu sözlerin karşılığında Fikri Akyüz ise sözkonusu 'ropörtajın' İstihbarat Şefi arkadaşları Şaban Arslan'ın bir 'toparlama haberi' olduğunu belirtti. Güney ayrıca Akyüz'e bazı belgeler gösterdi. Belgeler Y. Şafak antetiyle Güney'in e-mail ve msn adreslerine gönderilmiş şu anda cezaevinde bulunan iki emekli paşanın ve Doğu Perinçek'in polis ifadeleriydi. Bu belgelerin Y. Şafak tarafından çarçabuk nasıl ele geçirilip, Güney'e hangi amaçla servis edildiği ise merak ediliyor. Öte yandan Güney çarpıcı bir iddiada daha bulundu. Güney, 'Susurluk ne olduysa Ergenekon da böyle olacak. Su yatağına akar. Benim gözlemlerime göre bu olay kapanmıştır' dedi. Kanada'da yaşayan Güney ayrıca, Emniyet Müdürü ve polislerden oluşan grupla emekli generallerin başını çektiği Ergenekon grubunun kendisinin dışarıya çıkmasını istediğini ve bunun için de yardımcı olduklarını söyledi. 

Muvazzaflar yargılanacak mı?

İşçi Partisi Doğu Perinçek'in gözaltına alındığı operasyonda İP bilgisayarında çıkan Ergenekon belgesinin MİT tarafından üç yıl önce hazırlanmış ve asker kökenli illegal bir oluşumu deşifre eden rapor olduğu belirtiliyor. Akşam Gazetesi'nin haberine göre, Ergenekon soruşturması görevdeki subaylara kadar da uzanmış oldu. Bu gelişmeyle ilk kez darbe iddiaları askeri soruşturma konusu haline geldi. Örgütlenmenin MİT'in üç yıl önce Hava Kuvvetleri'nde 6'sı Kurmay Albay 20'den fazla subay, askeri öğrenci ve sivil memurun içerisinde yer aldığı bir illegal örgütlenme olduğuna dair hazırladığı raporun Hava Kuvvetleri Komutanı Faruk Cömert'e gönderilmesiyle deşifre edildiği belirtiliyor. Habere göre, 'çok gizli ve kontrollü' damgasıyla Genelkurmay'a gönderilen rapor, Genelkurmay tarafından, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Faruk Cömert'e iletildi. Cömert, belgeyi askeri istihbarata havale etti. Ancak, bu yazışmalar devam ederken belge önce Harp Akademileri'nde bir yarbayın bilgisayarından çıktı. Sonra da Ergenekon operasyonu sırasında İşçi Partisi'nin bilgisayarında bulundu. İddiaya göre, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, muvazzaflarla ilgili olduğu için belgeyi iddianameye almadı, Genelkurmay'a gönderdi. Bunun üzerine Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığı, çift yönlü araştırma başlattı. Araştırmanın belgenin nasıl sızdığını ve içeriğinin doğru olup olmadığını kapsadığı iddia ediliyor. Bu kapsamda Cömert'in ve emekli istihbarat görevlilerinin bilgisine başvurulacak. Gerektiği takdirde, bilgi verebileceğini söyleyen Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök'ün de ifadesine başvurulabilir. ALTERNATİF

BAŞKAN BARZANİ İLE CROCKER, SON SİYASİ GELİŞMELERİ DEĞERLENDİRDİ..

image

PNA-Çeşitli temaslarda bulunmak üzere bugün Kürdistan Bölgesi başkent Hewler’in Seladdin kasabasına gelen ABD’nin federal Irak büyükelçisi Ryan Crocker ve beraberindeki üstdüzey heyet Kürdistan Bölge başkanı Mesut Barzani tarafından kabul edildi.Görüşmede federal Irak ve Kürdistan bölgesindeki son siyasi gelişmeler masaya yatırıldı.

Kürdistan Bölge başbakanı Neçirvan Barzani , Başkan Barzani’nin Bağdat özel temsilcisi  Dr. Nur Şawes , Güvenlik Ajansı başkanı Mesrur Barzani , Başkanlık divanı başkanı Dr. Fuat Hüseyin , İçişlerinden sorumlu bakan Kerim Şıngali  ve Dışişlerinden sorumlu Felah Mustafa’nın da  hazır bulunduğu görüşmede 140.maddenin uygulanması , Petrol yasası , yerel seçimler yasası ve federal Irak ile ABD arasında imzalanması beklenen güvenlik anlaşması gibi ülkenin son siyasi sürecini meşgul eden  en önemli konular detaylarıyla ele alındı.

Kürdistan Bölge hükümeti ile merkezi Bağdat hükümeti arasında askıda kalan 140.maddenin uygulanması , petrol yasası gibi sorunların birönce çözüme kavuşturulması gerektiğinin önemine vurgu yapıldığı görüşmede ülkede yerel seçimler yasasının da bütün tarafların üzerinde uzlaşmaya varacağı bir çözüm mekanizmasının belirlenmesi gerektiğinin altı çizildi.

Federal Irak ile ABD arasında imzalanması beklenen güvenlik anlaşmasının detaylarına inildiği  görüşmede  her iki taraf da söz konusu güvenlik anlaşmasının imzalanmasının iki ülkenin çıkarına olacağına vurgu yaptı.

Federal Irak’ta siyasi sürecin gelişmesi yönünde başkan Barzani’nin aldığı büyük rolün önemine değinen büyükelçi Crocker , ülkede askıda kalan sorunların biran önce çözüme kavuşmasını ümit ederek özellikle Kürdistan ile ABD müttefikliğinin önemine dikkat çekti.

Mitannilere ait tablet bulundu

image

Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde bulunan Hırbinmerdan Höyüğü'nde yapılan kazılarda Kürtlerin atası olarak bilinen Hurrilerin bir kolu olan Mitannilere ait ilk kez yazılı bir tablet bulundu. Hırbinmerdan'da çalışan İtalyan kazı ekibinin başkanı Catania Üniversitesi'nden Nicola Laineri, kazı yaptıkları alanın milattan önce 2 bin 200 ile bin 600 yılları arasına tarihlenen Orta ve Geç Tunç dönemine ait bir yerleşim olduğunu bildirdi.image

Yerleşimde çok iyi korunmuş Orta Tunç dönemi yapıları bulunduğunu ve şimdiye kadar Mitanni dönemine ait bir tablet ile Suriye kültürü olan kahverengi ve kırmızı renkteki çok sayıda çanak çömlek bulduklarını belirten Laineri, 'Kırmızı kahverengi olarak işlenen çanak çömlekler, bize bu bölgenin kuzey Suriye ile ticaret halinde olduğunun işaretlerini veriyor. Sadece burada görülen bu teknik, boyama ile değil, objelerin fırınlarda farklı ısıya maruz bırakılmasıyla oluşturulmuş. Az ısı verilen parçalar kahverengi diğerleri kırmızı renk alıyor' dedi. Laineri, şimdiye kadar yaklaşık bin metrekarelik alanı gün yüzüne çıkardıklarını ve saray olduğunu düşündükleri bir yapı, çok sayıda çalışma atölyesi ile tapınak ve dinsel seremonilerin yapıldığını düşündükleri bir meydan bulduklarını ifade etti. Laineri, 'Orta Tunç dönemine ait bu bölgede, belki de en iyi durumda olan bir binayı ortaya çıkarmaya başladık. imageKazdığımız alanda çok sayıda atölye var. Bunların bir tarafında ise tapınak ve meydan bulduk' diye konuştu. Buldukları eserler arasında en dikkat çekici parçaların ise 25-30 santimetre ebatlarındaki kenarları süslenmiş, ortasında kadın ya da erkek figürü ile ön kısmında dışarı çıkıntı yapan küçük bir çanağın bulunduğu rölyefler olduğunu kaydeden Laineri, bunların şimdiye kadar sadece Irak'ta bir adet bulunduğunu ve bölgede çok sayıda Orta Tunç yerleşimi olmasına rağmen ilk kez Hırbinmerdan'da ortaya çıktığına dikkat çekti. Kazı ekibi başkanı Nicola Laineri, şöyle dedi: '25-30 santimetre boyutunda, etrafı boya ve çeşitli dekorasyonla süslü, ortasında çoğunlukla çıplak kadın figürü bulunan bu rölyeflerden 4 tane bulduk. Ayaklarında halhal olan çıplak kadın figürünü duruşuyla İştar ile ilişkilendiriyoruz. Ön kısmında işlevsel olmayan küçük çanağa su ya da şarap konularak tanrı ya da tanrıçaya sunulduğu anlaşılıyor. Bunlardan 4 tane bulduk. Meydan dediğimiz alanda bunların yanı sıra üzerinde çok sayıda geyik motifi olan eşyalar bulduk. Bunlar dinsel ritüeller için kullanılmış olmalı.' Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ısrarla yapacağız dediği Ilısu Barajı inşaatının başlaması halinde ise Hasankeyf'in yanısıra bütün bu tarihi eserlerin bulunduğu bölge sular altında kalacak. DİYARBAKIR