Vatan
Başbakan Tayyip Erdoğan, New York'ta yaptığı konuşmada PKK ile ilgili çok önemli bir bilgi verdi. Erdoğan, "PKK'nın elinde ağır silahlar var, tankı var topu var dedi.
Başbakan şöyle devam etti:
"Bize gelen istihbaratlara göre, Kuzey Irak'ta PKK kamplarında ağır silahlar var.PKK kamplarında top, tank ve buna benzer Amerika'ya ait maalesef ağır silahlar çıktı. Bunun yanında yakaladığımız PKK terör mensuplarının ellerinde silahlar çıktı, bunu Amerikalı yetkililer sonunda kabul ettiler” dedi.
Erdoğan, Dış Politika Konseyi'nde bir konuşma yaptı ve soruları yanıtladı.
Erdoğan, 'Türkiye'de ABD'ye sempati yüzde 9 oranında, ABD'ye düşmanlık sadece Irak'la mı ilgili? “ sorusuna şu yanıtı verdi:
“Böyle bir kamuoyu araştırmasını biz yaptırmadık, ama ciddi bir aleyhtarlık olduğunu biliyorum. Bu aleyhtarlığın, yani ABD'ye aleyhtar olma konusunun önceliğini şu anda Irak konusu çekiyor, bunu söyleyebiliriz. Orta Doğu politikaları çekiyor diyebilirim, İsrail-Filistin noktasındaki gelişmeler, Irak'taki gelişmeler, bu işte önem arz ediyor. Çok çok önemlisi özellikle Irak'taki gelişmelerle bağlantılı olarak Türkiye'deki bölücü terör örgütü PKK'nın Kuzey Irak'ta konuşlanması. Hele son zamanlarda PKK terör örgütünün elinden irili ufaklı Amerika'ya ait silahların çıkması, Türkiye'de korkunç bir tepki meydana getirmiştir.”
Seçimlerde bu konun partilerinin aleyhine kullanıldığını ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“PKK kamplarında top, tank ve buna benzer Amerika'ya ait maalesef ağır silahlar çıktı. Bunun yanında yakaladığımız PKK terör mensuplarının ellerinde silahlar çıktı, bunu Amerikalı yetkililer sonunda kabul ettiler. 'Evet' dediler. 'Bazıları işte bölgeler terk edilirken, oralarda kaldığı için onlara kaldı' dediler. 'Bazıları korsanlar, silah tüccarları vasıtasıyla bunlara ulaştırıldı' denildi. Bu tabii Türk halkı üzerinde çok çok olumsuz tesirler meydana getirdi ve bu noktayla ilgili de biz doğrusu hala o beklediğimiz tavrı göremedik, bu konuyu tüm yetkililere ifade ettik. İnşallah kısa bir süre sonra burada Başkan (ABD Başkanı Bush) ile de bir görüşmemiz olacak, daha geniş konuşacağız. Dışişleri Bakanıyla bu konuları görüştük, kendileri bu konuyla ilgili olarak gerekli hassasiyeti göstereceklerini bizlere ifade ettiler.”
"SARKOZY İLE PARİS'TE GÖRÜŞECEĞİM”...
Mehmet Ali Küçük Tarih: 28 Eylül 2007 Cuma Büyük veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesini bir şekilde duymayanınız yoktur. Sunumu, indeksi, bölümleri, dipnotları ve aneksleriyle okuyup üzerinde yorum yapabileceğiniz bir metni yoktur bu projenin. Herkes birşey söyler hakkında ve parayla satın alınmak için kendini öne atan birkaç Türk kalemşörü hariç, genelde herkes karşısında olduğunu ilan eder. Devlet adamları ise, ne olduklarını bilmeseler bile, ABD’yle ters düşmektense, arkasında, sağında - solunda, yanında; karşısında değil, civarında olduklarını söylerler. Günü gelir bakarsınız ki onlar da aslında ne olduğunu bilmiyorlarmış. Biz Kürdler, her ne ise bu proje, sezgisellikle kendimiz için çok hayati olduğunu anlar, bir ucundan bize bir faydası dokunacağını hisseder ama konu üzerine kafa yormamayı tercih ederiz. Oysa yavaş yavaş elle tutulur bir devlet gücüne sahip oluyorken en çok bizim bu konular üzerine düşünce üretmemiz, olan biteni anlamaya çalışmamız gerekir. O kadar da irademiz dışında cereyan etmemektedir olan bitenler. Alıştığımız veya alıştırıldığımız şekliyle “BOP” diyerek devam edelim; sınırları, Kuzey Afrika’nın her iki sahilinden Afgan steplerine kadar uzanıyor. Bu ‘hat’a, Karadeniz’in kuzeyinden Yemen’e doğru inen ikinci bir hat çekerseniz çoğu yorumcunun üzerinde uzlaştığı BOP sınırlarını çizmiş oluyorsunuz. Bu sınırlar, Brzezinski’nin ‘Büyük Satranç Tahtası’nda sınırlarını çizdiği Avrasya hattıyla uyuşmamaktadır. Dolayısıyla, konuya girişi oryantalist Türkleri okuyarak yapanlar, BOP’u ve muhtemel hedeflerini anlamada Türklerin yaşadığı kafa karışıklıklarını da yaşamışlardır. Bırakınız Kissinger dünyasında yaşamaya devam etsinler. Bu bölgede yaşayanların, etraflarını nasıl algıladıklarına bağlı olarak, BOP’a farklı anlamlar yüklediklerini görüyoruz. Haşhaşi rüyalarından ayıkamayan enternasyonalist solcular ille de yerel ‘sömürgeciler’ tarafından ‘sömürülmek’ istediklerinden, konuyu emperyalizm olarak algılamaktalar. Öteki dünya ile bu dünyayı birbirinden ayırabilmekten aciz beyinler olan biteni bir Haçlı Seferi olarak betimliyorlar; sanki zamanında İslam ordusunun fethettiği topraklar değillermiş bu topraklar veya sanki İslam’dan önce ‘piç’miş gibi buralarda yaşayanlar.Yerel tiranlar, tahtlarını ve zenginliklerini, kendi becerilerine değil de, dünyaya 20. yy’da yaklaşık bugünkü biçimini veren Avrupalılara borçlu olduklarını bildiklerinden, dış güçle yani bu sefer ABD ile uzlaştıklarında tiranlıklarının devam edeceği sanısıyla, BOP’la ve sahibiyle uzlaşmayı deniyorlar. Onlara göre BOP, bir nevi I. Dünya Savaşı sonrası durumdur. Bunların hepsi de yanlış olsa gerek. 19. yy sömürgeciliğini az çok hepiniz bilirsiniz. Elinize bir siyasi dünya atlası alıp inceleyecek olursanız, garipseyerek farkedersiniz ki aslında hepimiz bir nevi Avrupalıyızmışız. Hemen tüm ülkelerin sınırlarının çizilişinde, bir Avrupalı devletin ordusunun, ya galip ya mağlup olarak rol oynadığını farkedersiniz. 20. yy’ın başı, dünyaya, Avrupa sınırlarının evrenselleşmesini bırakmıştı. Avrupa ideolojisi, sömürgeler için birbirleriyle savaşan Avrupalı güçlerin, keyiflerine göre Dünya’yı elde cetvel masa başında bölmeleri ideolojisi olarak kayıtlara geçti. Avrupa ideolojisinde yerel güçlerin hükmü sıfırdır. Gerek (Kürdistan’ı da kapsayan) Ortadoğu sınırları çizilirken, gerek Afrika veya gerekse de Okyanusya sınırları çizilirken yerel kültüre beş kuruşluk saygı gösterilmemiştir. Avrupa ideolojisi barbar ve yağmacı ideolojidir. Estetikten veya saygıdan yoksundur. Karanlık bir lekedir insanlık tarihinde Avrupalıların koloniyalist dönemi. Kürdistan’da, Endonezya’da, Şri Lanka’da, Keşmir’de, Bellucistan’da, Afgan steplerinde veya koskoca bir kıta olan Afrika’da sınır gerginliklerinden dolayı her gün devam eden çatışmaların, dökülen kanın ve telef olan hayatların tüm günahı Avrupalıların boynunadır. Tarih elbette bu dönem aşıldıktan sonra dönüp bir yargılamada bulunacaktır. Avrupalıların koloniyal dönemlerinin sonu, güneşlerinin batışı, önce göçmenlerin devleti ABD’nin kuruluş bildirgesi ve kurtuluş savaşıyla, sonra ve nihai darbe olaraksa Japon İmparatorluğu’nun Hindiçin’de (Vietnam) Avrupalılara karşı kazandığı zaferle kendini belli etmişti. Japonya, inşaatta kullandığı direklerin altında kaldı bir dönem ama Amerika, güçlü ideolojisiyle, Sovyetler sonrası dönemde tüm dünyaya kendi ideolojisini hakim kılmakla meşgul. Amerika Birleşik Devletleri ideolojisi olan güçlü bir federasyondur. Özgürlüklerdir bu ideolojinin günlük yaşamdaki ifadesi. Kısıtlanmamış özgürlük; sahtekar ve maskeler takan bir özgürlük değil. En basit manasından en geniş manasına ve hayatın her alanına hükmeden bir özgürlük. Özgür Romalılığın, köleleri de kapsayacak biçimde genişlemesine benzer bir şekilde her insanı kapsayacak biçimde genişletilmiş bir özgürlük. Siyasal ifadesi yerinden yönetimdir bu ideolojinin ama soyut ve her yöne çekilebilen anarşizan bir yerinden yönetim değil. Veya İsviçre gibi ırkçılıkla özgürlüğü aynı potada eritebilen sahte bir yerellik / özgürlükçülük denklemi de değil. Yerel yönetimlerin, aşağıdan yukarıya örgütlenirken, yukarıya tam bağlılıkları Amerikan sisteminin önemli bir karakteristiği. Örneğin Amerikan eyaletleri içişlerinde bağımsız değil özerktirler. ABD’nin dünya algısı ve tasarımı da yaklaşık böyle birşeydir. Amerika, yani Washington, hiçbir devlet ligine dahil olmaz, her devletle kendi ilişkilerini geliştirir. NATO örneğin, üye devletlerin bir askeri topluluğu olmaktan öte, diğer devletler için ABD ile aynı askeri kampta bulunuyor olmanın ifadesidir. Şimdilik bu kadar olsun. Fırsat geldikçe, süren ulusal ve uluslararası gelişmeler ekseninde bu konuya değineceğimizden, önsöz hükmünde not etmiş olalım. Mehmet Ali Küçük
Etiketler: america, kurdistan, turkey terror
Hasan Bildirici Tarih: 28 Eylül 2007 Cuma Üç parçalı Irak ile Türkiye arasında imzalanan anlaşmada “sınır ötesi operasyon”, yani “sıcak takip”e yer verilmedi. Kürdistan yönetimi anlaşma öncesi tavrını net koydu: “Kürdistan sınırlarının ihlali anlamına gelen bir anlaşmayı kabul etmeyiz,” dedi. Türkiye çok bastırdı, günlerdir bastırıyor; fakat Kürdistan yönetimi, kendi topraklarının hakimi olduğunu gösterdi. Aslında Irak’ın değil, Kürdistan’nın ana gövdesini gasp etmiş Türkiye’nin bu anlaşmaya ihtiyacı vardı. Türkiye sadece PKK’den çekinmiyor, bağımsızlığa mutlak koşacak olan Güney Kürdistan’nın, eninde sonunda Kuzey Kürdistan ile birleşmesinden korkuyor. Bu anlaşma ile Türkiye inkarcı ve gaspçı varlığını garanti altına almış mı oldu? Şam, İran ve ardından Ankara’nın Kürt düşmanı rejimleri çökecek. Bunu iyi biliyorlar, bilmeseler de bunu hissediyorlar. Onun içinde rejimlerini tükenişe götürecek yolları şimdiden tıkamaya çalışıyorlar... Ancak Irak ile imzalanan anlaşma, hiçbir işlevi olmayan “PKK Koordinatörlük birimi”ne çok benziyor. Hatırlayın, Ralston, Başer ve Gül’den ibaret “PKK Koordinatör Kurumu” nasıl heyecan yaratmıştı. Hatta bazı Kürt şahsiyetleri, “Koordinatörlük kurumu oluşturuldu, PKK’nin işi bitiktir,” diyorlardı. Bu anlaşmanın “sınır ötesi operasyon” maddesini içermemesinin zaferi Kürdistan yönetimine aittir. Barzani liderliğindeki Kürt yönetimi, bu kararlılıkla, PKK’li kardeşlerini korumakla kalmamış, Güney Kürdistan sınırlarının Türk devletine kapalı olduğunu Türk muhataplarına açıkça imzalatmıştır. Türk devleti buna rağmen, bu anlaşmayı ihlal edip Güney Kürdistan’ı işgale kalkabilir mi? Üçüncü Dünya savaşını başlatma koşulu ile işgale kalkabilir evet. Sonra da Yemen türküsü söyler... Kürdistan’nın bir başka zaferi de, ABD Senatosunun Kürdistan’ı resmen tanıması ve Irak’ın üçe bölünmesini kabul etmesidir. Gerçi Beyaz Saray Irak’ın bölünme planını şimdilik reddetti ama Senatonun onayladığı bu planı geleceğin muhtemel Amerika Başkanı Hilary Clinton destekliyor. Zaten Hilary Clinton ne zamandır ABD birliklerinin Irak’tan çekilmesi gerektiğini söylüyor. Bush’tan sonra ABD başkanlığına Demokrat Parti adayı Clinton seçilirse, kendi deyimleriyle çok azı Güney Kürdistan’da kalacak olan ABD birlikleri tümden Irak’tan çekilecek. ABD çekilince birleşik Irak bitecek. Birleşik Irak bitince de, Birleşmiş Milletlere üç yeni devlet üye olacak... Şiiistan, Suniistan ve Kürdistan... Şiiistan’nın destekçisi çok, en başta İran... Suriye... Lübnan Hizbullahı... Suniistan’ın destekçisi de çok ... Bütün bir Arap devletleri... İslam’ın yetim çocuğu Kürtlerin İslam alemi ve devletleri içinde dostu yok, aksine tüm İslam devletleri Kürde düşman... Fars, Arap ve Türk’ün Kürt düşmanlığından dolayı, Güney Kürdistan’ı uzun bir süre daha ABD ve Batı koruyacak... Korumak zorundalar. Çünkü Ortadoğu da Kürtlerin yenilgisi ABD’nin yenilgisi anlamına gelir... Bir tartışmanın peşinen önünü kapatmak gerekiyor. Fars, Arap ve Türk İslam faşizmi Kürtlere düşman olduğu için Kürtler ABD ile müttefik halinde... ABD, Soğuk Savaş döneminin tüm kirli ilişkileriyle kilitlenmiş Suriye rejimi ile bir ölçüde İslam radikalizmin beyni olan İran rejimlerini çözmedikçe Ortadoğu’da tutunamaz ve kalıcı bir düzen kuramaz. ABD’nin Bush liderliğindeki savaş yönetimi bu nedenle Suriye ve İran rejimlerini hedef almış görünüyor. Bu iki rejimin de iç edilmiş birer Kürdistan'ı var... Nasıl ki doğanın bir diyalektiği varsa, savaşların ve hakimiyet kavgalarının da bir diyalektiği vardır. Bu diyalektik şunu söyler: Güçlüysen, bir numaraysan, sonuna kadar gitmek zorundasın... Yoksa erkenden yarı yolda kalır, kendi uygarlığının çöküntüsüne tanıklık edersin... ABD’nin durumu bu. Bir yönetimi dağıtır, arkadan gelen diğer yönetimi toparlar... Zafer çanları dört parçada Kürtler için çalıyor. Bunu abartmadan söylemek gerekiyor. Amca oğullarının evleri arasından geçirilmiş dandik sınırların acısını biz çektik. Zulmünü biz gördük... Ciğerleri ırk devletlerinin namlularıyla dağıtılmış acılı atalarının kanlı gömleklerinin asılı olduğu sınır boylarını çiğneyip geçecek olan geleceğin özgür Kürt nesilleri, oralarda piknik yapıp, özgürlük şarkıları söyleyecekler...
MAHMUT OSMAN: ‘’PKK KONUSUNDAKİ HERHANGİ BİR ANLAŞMA İÇİN FKB’NİN GÖRÜŞÜ ALINMALI ÇÜNKÜ OPERASYON KÜRDİSTAN TOPRAKLARINDA YAPILACAK’’
PNA-Kürdistan İttifak Listesi’nden Irak Parlemantosuna üye olan Dr.Mahmut Osman, Irak hükümeti ile Türk hükümeti arasında PKK’nin çıkarılmasına yönelik hiç bir anlaşmanın imzalanmadığını bildirdi.
Irak Sesine konuşan Osman, ‘’Böyle bir anlaşmanın imzalanması Irak’ın egemenliğinin ihlali anlamına gelir. Irak’ın güvenliği ve egemenliğinin korunması gerekiyor. Irak anayasası, bu şekildeki anlaşmalara izin vermez. Eğer böyle bir anlaşma imzalanırsa bunun Kürdistan Bölgesi üzerinde olumsuz etkisi olur. Bunun için Kürdistan Bölgesi’nin görüşü alınmalı. Çünkü askeri operasyon Kürdistan topraklarında yapılacak.’’dedi.
Osman, ‘’Eğer iki ülke arasında bir anlaşma imzalanırsa Kürdistan İttifakı kendi tepkisini gösterecektir. Çünkü Kürdistan İttifakı bu konuda askeri çözümden yana değildir.’’ Dedi.
PKK’nin bir terör örgütü olarak tanınmasını reddeden Osman, ‘’PKK Türkiye’deki Kürdistani bir partidir ve Kürt halkının haklarını savunuyor’’ dedi.
Türkiye’nin yüz yıla yakın bir süredir Türkiye’de Kürt halkına karşı sertlik siyaseti güttüğünü söyleyen Osman, ‘’Türkiye’nin kendi ülkesindeki Kürtlere karşı siyasetini değiştirmesi çağrısında bulunduğunu ’’ söyledi.
Orgeneral Başbuğ için asıl sorun Kuzey Irak… M. Ali Birand/Posta Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ’un Pazartesi günü Kara Harp Okulu öğretim yılı açılışı nedeniyle verdiği ilk ders sırasında söylediklerini incelemeye bugün de devam etmek istiyorum. Dünkü yazımda, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın PKK ile ilgili sözlerini aktarmıştım. Asker gözüyle, PKK’nın gelişmesini, nereden nereye geldiğini ve sürdürülen mücadelede ne hatalar yapıldığını anlatan Org. Başbuğ, PKK’nın ötesinde bir başka noktaya dikkat çekmişti. Kuzey Irak’taki gelişmelere işaret etmişti. Org. Başbuğ’un Kara Harp Okulu konuşması, 27 Haziran’da Eğirdir’deki brifingi ve kendisiyle bundan bir süre önce yaptığım uzun bir değerlendirme sohbetinde söylediklerini bir araya koyunca, karşıma çok ilginç bir manzara çıkıyor. Satır aralarını okuduğunuz zaman, Org. Başbuğ’un, PKK’yı bizlerin tahmin ettiği kadar büyük bir tehdit olarak görmediği anlaşılıyor. Konuşmalarında sürekli aynı vurguyu yapıyor: “... PKK’nın şu veya bu şekilde kontrol altında tutulduğu, silahlı mücadelesinde beklenen başarıyı gösteremediği... TSK’ya karşı üstünlük sağlamasının imkansız olduğu...” Buna karşılık Org. Başbuğ’un kullandığı cümleler ve yaptığı vurgular, Türkiye’nin bölünme tehlikesinin aslında Kuzey Irak’tan kaynaklandığı inancını gösteriyor. Org. Başbuğ, PKK’yı besleyen kaynak olarak Kuzey Irak’ı görüyor, ancak daha da önemlisi, bağımsızlığa yaklaştıkça, Kürt kökenli vatandaşlarımızın hiç değilse bir bölümü için cazibe merkezi olduğuna dikkat çekiyor. Barzani’nin bölgedeki nüfuzunun giderek arttığına işaret ediyor. Aslında, gerçekçi düşünülürse, Kuzey Irak’ın bağımsızlığı elde etmesi durumunda, cazibe merkezi konumundan daha öteye geçeceği ve ilerde -uluslararası konjonktürdeki değişikliklere göre- bir Kürdistan’ın kurulması olasılığının büyüyeceğini görmek o kadar de güç değil... Kuzey Irak, artık eski Kuzey Irak değil. Kürtler uzun yıllar sonrasında bağımsızlığın kokusunu aldılar. Konjonktür onların lehine gelişti. Özellikle son Irak istilası, her şeyi değiştirdi. Artık ok yaydan çıktı. Bir daha geri dönülmesi çok güç. ABD’nin istilasına kadar, Kuzey Irak’ın bağımsızlığından söz etmek güçtü. Ancak ABD’nin girişi ve ardından yaşananlar (özellikle Şii-Sünni çatışması) Irak Kürtlerinin önünü açtı ve bağımsızlık imkanı genişledi. Bugün için Irak’ın bölünmesi hala kolay değilmiş gibi görünüyor, ancak bu koşullar her an değişebilir. Barzani, boş yere sertleşmiyor. Türkiye ile arasının açılması pahasına boş yere Ankara’nın nasırına basmıyor. Eninde sonunda, bir gün tam bağımsızlığa kavuşacağına inanıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaptığı hesaplar da hiç yanlış veya abartılı değil... Org. Başbuğ, konuşmasında işte bu “tehlikeyi” ön plana çıkarıyor. PKK tehdidinin önüne koyuyor. PKK faaliyetinden daha önemli, daha kaygı verici olarak görüyor. Peki, ne yapılabilir? Org. Başbuğ, o konuda da son derece gerçekçi. Hamasetin cazibesine kapılmıyor. “ABD’nin onayı olmadan veya ABD’nin itiraz edeceği bir askeri müdahale yapılamayacağını” da açıkça söylüyor. Türkiye’nin Kuzey Irak’tan dışlandığı ve bölgede pek bir etkinliğinin kalmadığı da ortada. Peki ne olacak? Seyirci mi kalacağız? Hayır... Org. Başbuğ ilk defa, Türkiye’nin gelişmeleri zora sokacak, engelleyecek ve Kuzey Iraklılar’a da Amerika’ya da “bağımsızlığı pahalıya mal ettirecek” gücü bulunduğuna işaret ediyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin genel stratejilerinde bir ilk... Üzerinde tartışılması gereken, yepyeni bir yaklaşım... Çok kimsenin gözünden kaçan bir unsur... * * * BARZANİ KATI , TALABANİ DAHA ESNEK Org. Başbuğ’un tüm dikkatleri çektiği Kuzey Irak’ı iki lider yönetiyor. Biri Mesud Barzani, diğeri de Celal Talabani. Her ikisinin de farklı yaklaşımları var. Mesud Barzani, tüm Kürtlerin liderliğine oynuyor. Milliyetçilik bayrağını en üst düzeyde tutuyor. Türkiye aleyhtarı konuşmalar yaptıkça, hem içerdeki prestiji artıyor, hem de Kuzey Irak dışındaki (özellikle Türkiye) Kürtler üzerindeki etkinliği yaygınlaşıyor. Bugün Güneydoğu’da birçok kesim Barzani’ye büyük saygı duyuyor. Barzani, PKK kartını, Kerkük baskısına karşı kullanıyor. Türkiye’ye bir gözdağı veriyor. “ Eğer siz Kerkük’e karışırsanız, PKK’de sizi rahatsız eder” demek istiyor. Türkiye de, Barzani’yi muhatap olarak kabul etmek istemiyor. Görüşmemekte direniyor. Barzani, PKK konusunda anlayışla hareket ettikçe de, Kerkük sorununda sertleşiyor. Zira Kerkük Referandumu’nun ertelenmesinde Ankara’nın etkili olduğunun farkında. Celal Talabani ise, son dönemlerde, Barzani’ye oranla ve özellikle PKK konusunda Türkiye’ye daha yakın bir tutum izliyor. PKK’nın faaliyetlerini eleştiriyor ve Kerkük konusunda uzlaşı yanlısı bir görüntü veriyor. Bu son derece önemli, zira Kerkük Talabani’ye bağlı peşmergelerin kontrolünde. Yani, Barzani sert ve katı, ancak iki anahtardan biri de Talabani’nin cebinde. Ankara, eski Cumhurbaşkanı Sezer’in her iki Kürt lidere uyguladığı görüşme ambargosunu önümüzdeki aylarda kaldırmaya ve temaslara başlamaya hazırlanıyor.
Kuzey Irak, Org. Başbuğ’un konuşmasından sonra, Türkiye’nin gündemine farklı bir şekilde girecektir. Önemli olan, bu yaklaşımın AKP hükümeti tarafından da paylaşılıp paylaşılmayacağıdır.
Orgeneral Başbuğ'un çıkışının Batı'daki yankıları
Semih İdiz-Milliyet
Orgeneral İlker Başbuğ'un Kara Harp Okulu'nda yaptığı ve genelde "sert" diye değerlendirilen konuşmasının, Ankara'daki Batılı diplomatik çevreler tarafından "acil" kodlu kriptolarla merkezlere geçildiğini söylememiz şaşırtıcı olmayacaktır.
Kuşkusuz İlker Paşa da bunu bilerek konuştu, zira Türkiye'nin özellikle PKK konusunda tahammülü artık ciddi bir şekilde zorlanmaktadır. ABD'ye güvenen Iraklı Kürt liderliğinden yansıyanlar da haliyle yardımcı olmamaktadır.
Buna karşılık, geçmiş deneyimlere de dayanarak, İlker Paşa'nın verdiği mesajların Batı'da özellikle de askeri kesimimizin arzuladığı şekilde -alınmasının güç olduğunu düşünüyoruz. Nitekim Batılı diplomatlarla yaptığımız konuşmalar da bunu doğrular nitelikteydi.
ABD'deki bazı çevreler kullanır
Bu çerçevede, İlker Paşa'nın "'Belki Türkiye tek başına Irak'taki gelişmelere yön veremez, ancak gelişmelerin maliyetlerini artırabilecek güce sahiptir" şeklindeki sözlerinin Washington'daki Türkiye aleyhtarı çevreler tarafından kullanılacağını şimdiden görür gibiyiz.
Nitekim, "Irak'a girişte bize yardım etmeyen Türkiye, çıkışta da etmez" düşüncesinin, Başkan adaylarından Hillary Clinton dahil olmak üzere, birçok kişi tarafından şimdiden telaffuz edildiğini görüyoruz. İlker Paşa'nın sözlerinin bu kişiler tarafından "teyit" niteliğinde kullanılacağı kesin.
Öte yandan, yakın gelecekte Dışişleri Bakanı olması ihtimali bulunan Richard Holbrooke gibi Demokrat Partisi'ne yakın önemli şahsiyetler de, Irak'ta ileride zorunlu olarak kalacak Amerikan güçlerinin Kuzey Irak'a çekilmesi gerektiğini açıkça söylüyorlar.
Bunun bir nedenini de "Türklerle Kürtlerin çatışmasını engellemek" olarak ortaya koyuyorlar. Bu, "Güvenli bölge oluşturan Kürt dostlarımızı Türkiye'ye karşı korumamız gerekir" demenin başka bir yoludur. Bu "lobi"nin de İlker Paşa'nın sözlerini değerlendirmek isteyeceği kesin.
AB 'pür dikkat' izliyor
AB'ye gelince, kasımda yayımlanacak İlerleme Raporu öncesinde "pür dikkat" Türkiye'yi izliyor. Batı basınından da görüleceği gibi, en çok merak edilen konuların başında da, "Ordu siyasi sürece müdahale eder mi?" sorusu geliyor.
Hal böyle olunca, İlker Paşa'nın -ağırlık laiklik üzerinde olmak suretiyle- Türkiye'deki siyasi düzenin temel özelliklerini sıralayarak, "TSK bu yapı ve niteliklerin korunmasında her zaman taraf olmuştur ve olmaya da devam edecektir" şeklindeki sözlerinin dikkat çekmemiş olması olanaksızdır.
Nitekim AB çevrelerinde bu sözlerin "Ordu siyaseti bırakmaya niyetli değil" diye yorumlandığını daha şimdiden görüyoruz. Bu arada, İlerleme Raporu'nda buna da atıfta bulunulacağını gösteren sinyaller alıyoruz.
Kıdemli askerlerimizin yaptıkları bu konuşmaların nüfusumuzun geniş bir kesimde hoş karşılandığını biliyoruz. TSK'nın aslında Türk siyasetinin bir parçası olduğu da inkâr edilemez. Onun için birçok kişi tarafından "gerekli" olarak değerlendirilen bu konuşmaların sona ermesini beklemek gerçekçi değildir.
Ancak bu konuşmaların Batı'da, bizde arzulanan şekilde kabul edilmesini beklemek de kanımızca gerçekçi değil.
ABDULBARİ ATWAN
(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, genel yayın yönetmeni, 24 Eylül 2007)
Suriye cephesi şu günlerde anormal hareketlenmelere sahne oluyor. Ülkenin kuzeydoğusuna yönelik 'gizemli' İsrail hava saldırısı sonrası geçen üç günde iki kez olağanüstü hal ilan edildi. Bu hareketlenmeler, daha fazla karışıklığı körüklemeyi amaçlayan İsrail sızdırmalarıyla aynı zamana denk geliyor. Sunday Times önceki gün, İsrail istihbarat organlarına yakın bir ismin yazdığı bir raporu yayımladı. Rapor, özel bir İsrail komando birliğinin Suriye derinliklerine sızdığını ve inşaat halindeki nükleer tesislerde bulunan Kuzey Kore nükleer malzemelerini ele geçirdiğini ifade ediyor.
İran planı iki yıldır yapılıyor
Bütün bunlar, Suriye'ye yönelik bir askeri operasyon ihtimalinin çok yüksek olduğunun işaretini veriyor. Ortaya çıkan soruysa, bu operasyonun İran ve Suriye'ye yönelik kapsamlı bir Amerikan-İsrail saldırısıyla mı, yoksa sadece Suriye'ye mi yönelik düzenleneceği hakkında.
ABD'nin İran'ı vurma hazırlığı sürüyor. Zira ülkesinin savaşa hazırlanmasını isteyen Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner'in açıklamalarından sonra Sunday Times, ABD hava kuvvetlerinin en iyi subaylarından oluşan bir grubu İran'la savaş planını belirlemekle görevlendirdiğini ortaya çıkardı. Gazete Bush yönetiminin iki yıldır İran'a saldırı planı yaptığını ve hava gücünün en parlak generallerinden Lawrence Stutzriem'ı, İsrailli elektronik savaş uzmanı General Lani Kass'ın yardımıyla yeni planı idare etmekle görevlendirdiğini su yüzüne çıkardı.
Suriye'ye karşı dozu artan kışkırtma ve karalama kampanyalarıyla özetlenmesi mümkün olan iki senaryo var: İlki, İsrail'in ABD ve hatta belki de Fransa'yla öncü darbede bulunma bağlamında bir ön anlaşma yapıp, önce Suriye'yi, sonra Lübnan'da Hizbullah'ı ve son olarak da Gazze'deki direniş hareketleri ve özellikle de Hamas'ı hedef alacağına yönelik.
Bu senaryoya göre bu öncü darbeler, Suriye'nin ve özellikle de Hizbullah'ın füze kapasitesini yıkmayı, Suriye hava savunmasını ve Moskova'dan ithal ettiği mühimmatları sınamayı, İran'ı tahrik etmeyi ve müttefiklerini savaşa çekmeyi hedefliyor.
Bu durum ABD Başkanı Bush ve İsrail hükümeti açısından İran'a saldırı kararını kolaylaştırır.
İkinci senaryoya göreyse, Suriye'ye başka sınırlı fakat tahrik edici saldırılar düzenleneceğini öngörüyor. Buna göre amaç, Şam'ı meşgul etmek, kendisine ve İran'a yönelik daha kapsamlı bir saldırı bekleyerek misillemede bulunamaması sebebiyle Arapları sıkıntıya düşürmek.
İkinci senaryo daha baskın. Zira sadece Suriye'yle uğraşılması ve operasyonların bu ülkeye yöneltilmesi, İran'a saldırı seçeneğine göre daha az külfetli ve kolay. İran'a saldırının külfeti son derece ağır olacaktır. Bazı Körfez ülkeleriyse yine de bu seçeneği yeğliyor; zira, Suriye'nin intikam misillemesi İran'ınki gibi bu ülkeleri hedef almaz.
Suriye rejiminin imajının yıkılması, kendi kamuoyu ve Arap kamuoyundaki görüntüsünün sarsılmasına yönelik bir operasyon yürütüldüğü açık. Bu da, Suriye'yi İsrail'in alçaltıcı ihlallerine yanıt veremeyen zayıf bir ülke gibi göstererek yapılmakta. Bu amaçla Suriye derinliklerine saldırı düzenlendi, İsrail komandolarının ülkenin en kuzeyine sızdığına ve korunması gereken hassas askeri bölgelere girdiğine dair bilgiler sızdırıldı.
Sunday Times'ın sızdırmalarının hedefi iki yönlü. İlki Suriye'nin askeri kurumlarının zayıflığını gözler önüne sermek, ikincisiyse geçen yılki Lübnan savaşındaki alçaltıcı yenilgiyle saygınlığını kaybeden İsrail ordusuna itibarını geri vermek.
Suriye'deki resmi suskunluk ve bu İsrail-ABD sızdırmalarına yanıt verilmemesi, bu haberleri doğruluyor ve hedeflere ulaşıyor. Suriyeli yetkililer ve sözcülerin çoğunluğu yaşananların içyüzü, İsrail saldırılarının yapısı ve hedef aldığı askeri üslere dair sorulara
yanıt vermek noktasında büyük bir zihin karışıklığı ortaya koydu;
anlaşılmaz ve dolayısıyla ikna edici olmayan bir biçimde konuştu.
Suriye, İsrail, ABD ve 'ılımlı Araplar' koalisyonu tarafından hedef alınıyor. Zira Şam, Arap değişmezlerine asgari düzeyde tutunmayı sürdürse de, rejimin sorunu şu: Arap sokaklarına ulaşmak ve onları yanına çekerek Arap sisteminin dayattığı tecridi kırmaya çalışmamak.
Tecridin kaldırılmasıyla kastedilen, siyasi tutukluları serbest bırakarak, özgürlükleri genişleterek ve direnişçi Arap söylemini yapılandırarak iç cephesini güçlendirecek cesur adımlar atması. Zaman kısa, manevra alanı da sınırlı. Ramazan Bayramı'nın yaklaşması, cezaevlerinin özgürlükler ve siyasi reformlara dair konularda rejimle ayrı düşen bazı isimlerden boşaltılması için uygun bir fırsat sunabilir.
Arapların tavrı kabul edilemez
Suriye'nin maruz kaldığı İsrail tahrikine karşı bazı Arap çevrelerde 'alay' kokusu alıyoruz. Bazı Arap rejimlerinin gizlice ve aleni bir biçimde İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırısının bir an evvel gerçekleşmesini istediğini söylersek abartmış olmayız. Bu, her açıdan üzücü ve acı verici. Böyle bir trajediyi yaşayacağımızı hiç tahmin etmiyorduk...
Suriye yönetimi, kendisini ve güçlerini alçaltan hakaretlere tepki olarak Lübnan'da bazı hatalar yapmış, hatta felaketlere yol açmış olabilir. Fakat bu bazı Arapların, ümmetin düşmanlarına karşı bütün savaşlarına girmiş bu Arap ülkesini yıkma amaçlı ABD-İsrail saldırısının tarafında yer alması
anlamına gelemez.
(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, genel yayın yönetmeni, 24 Eylül 2007)
radikal
Posted on Perşembe, 27.Eylül 2007
Topic: Dünyadan
Federal Kürdistan Bölge (FKB) hükümetinin ABD temsilcisi Kubat Talabani, ABD Kongresini üst kanadı Senato'nun Irak'ın bölünmesi planını tartışması esnasında Kürdistan Bögesi'ndeki istikrar, refahtan ve FKB hükümetinin resmiyetinden bahsettiğini bildirdi.
PNA-Federal Kürdistan Bölge (FKB) hükümetinin ABD temsilcisi Kubat Talabani, ABD Kongresini üst kanadı Senato'nun Irak'ın bölünmesi planını tartışması esnasında Kürdistan Bögesi'ndeki istikrar, refahtan ve FKB hükümetinin resmiyetinden bahsettiğini bildirdi.
Talabani, Senato'nun Birleşmiş Miletler (BM), Uluslararası Güvenlik Kurulu ve Irak'a komşu ülkelerden bu ülkenin yönetiminin yürümesi için plana destek vermeleri çağrısında bulunduğunu söyledi.
Talabani, Senato'nun 23 oya karşı 75 oyla Irak'ta federal sistemin uygulamasına tam destek verdiğini ve Irak'ta güçlü bir bölgesel yönetimin olması yönündeki düşüncelere katıldığını söyledi.
Resmi temsilci Talabani, Senato'nun Irak anayasasının Federal Kürdistan Bölgesini resmi olarak tanıdığına ve Kürdistan hükümetinin de Kürdistan Bölgesi'nin resmi hükümeti olduğuna değindiğini bildirdi.


