Güngören saldırısı failleri olarak gözaltına alınan 10 kişiye, yalnız mahkemede değil poliste de bombalama ile ilgili soru sorulmadığı ortaya çıktı. Polisin gözaltındakilere kırsaldan İstanbul’a gelen PKK militanlarının fotoğraflarını göstererek, “söz konusu şahıslara yardım ve yataklık yapıp yapmadıklarını” sorduğu öğrenildi. Bombacı olduğu iddia edilen Hüseyin Türeli’ye de bombayla ilgili sorular yerine fotoğrafları gösterilen şahıslara ilişkin sorular sorulduğu ancak Türeli’nin 30 saat süren sorgulamada ifade vermeyi redederek susma hakkını kullandığı öne sürüldü.
GİZLİ TANIK SORGUSU • Emniyetin suçlamaları gizli bir tanığa dayandırdığı, tanığın, sanıkların PKK’ya maddi yardımda bulunduğu yolunda ifade verdiği, sanıkların ise onun verdiği bilgilere göre gözaltına alındığı da belirtildi.
Bu bilgiler doğrultusunda sorulan sorular arasında ise bomba eylemiyle ilgili soru olmadığı ancak kırsaldan geldiği ve halen arandığı iddia edilen bombacı başta olmak üzere bazı PKK’lılara yardım ve yataklık yaptıklarına ilişkin sorgulandıkları öğrenildi.
Ayrıca bir fotoğraf gösterilerek, bombacı olarak aranan bu kişiyi tanıyıp tanımadıkları soruldu. Şüphelilerden birinin bombacıyı tanıdığı ama eylemden haberi olmadığını söylediği de iddialar arasında yer aldı.
TELEFONLARINIZ NİYE VAR • Tutuklanan kişilere emniyette sorulan soruların başında birbirlerinin telefonlarını nereden bildikleri ve neden telefon rehberlerinde bulunduğu sorusuydu. Bahçelievler’de göz altına alınanlar birbirlerini tanıdıklarını ve konfeksiyon işiyle uğraştıklarını söylerken, Esenyurt’tan alınanlar ise inşaatçı olduklarını ve bu nedenle birbirlerini tanıdıklarını ifade etti.
TÜRELİ ‘MÜLAKAT’TA KONUŞMAMIŞ • Şu an tutuklu bulanan şüphelilere bombayla ilgili soru sorulmadığı ve bunun soruşturma evrağına da yansıdığı ifade edilirken, polislerin “mülakat” olarak adlandırdığı ön görüşmede de genellikle PKK’ya yardım edip etmedikleri, üyeliklerinin bulunup bulunmadığı ve bombacı kişiyi tanıyıp tanımadığıyla ilgili sorular sorduğu ifade edildi.
Bazı basın organları tarafından kamuoyuna bombacı olarak ilan edilen Hüseyin Türeli’nin ise emniyet müdürlüğünde “mülakat” denilen sorgulamaya katıldığı ama ifade vermediği öğrenildi. Hakim de gözaltına alınan ve tutuklanan sanıkların hiçbirine bombayla ilgili soru sormadığı gibi Hüseyin Türeliye’de elindeki delillere dayanarak, sadece örgüte üye olmak yardım ve yataklık suçlamalarından soru yöneltti. Türeli bu sorgu sırasında hiçbir örgütsel bağının olmadığını ifade ederek yardım ve yataklık suçunu da işlemediğini sorgu hakimine verdiği ifadede söyledi.
“TEKZİPLERİMİZİ YAYIMLAMIYORLAR” • Güngören sanığı sekiz kişinin avukatları, müvekkillerinin suçsuz olduklarını iddia ederek tahliye talebiyle üst mahkemeye başvuracaklarını açıkladı. Sanık avukatları, müvekkillerinin tutuklandıktan sonra Metris Cezaevi’nde uğradıkları saldırılar ve bazı basın yayın organlarında hakklarında çıkan asılsız haberler nedeniyle İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi.
HEDEF GÖSTERİLDİLER • Sanık avukatlarından Hüseyin Çalışçı ve Mehmet Sani Kızılkaya’nın katıldığı toplantıya basının yoğun ilgi göstermesi dikkat çekti. Sözlerine Güngören’de meydana gelen patlamayı kim tarafından yapılmış olursa olsun kınayarak başlayan Av. Hüseyin Çalışçı, bazı gazetelerde müvekkili Hüseyin Türeli’nin saldırıdan üç ay önce Kandil’den gelen bombacı olarak lanse edilmesine tepki gösterdi. Çalışçı, tutuklamadan sonra İçişleri Bakanlığı’nın gerçekdışı açıklamaları ve basının yalan haberleri ile müvekkillerinin olayın failleriymiş gibi hedef gösterildiğini söyledi.
Müvekkillerinin cezaevine girişte saldırıya uğradığına dikkat çeken Çalışçı, “Müvekkiller, Metris Cezaevi’ne götürüldüğünde önce çırılçıplak soyulmuşlardır. Daha sonra 15-20 kişilik jandarma ve gardiyan tarafından müvekkillere çıplak haldeyken coplarla, tekme ve yumruklarla saldırılmış ve feci şekilde darp edilmişlerdir. Şu an tek kişilik hücrelerde tutulmaktalar. Sürekli tehdit ve hakaret edildiğini de bize beyan etmişlerdir. Ayrıca yüzlerindeki darp izlerini bize çekinerek anlatmış ve diğer darp izlerini de göstermişlerdir” şeklinde konuştu.
Saldırı ile ilgili Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını belirten Çalışçı, müvekkillerin adli tabipliğe sevki ve işkence izlerinin kaybolmadan tespiti ile faillerin tespit edilerek cezalandırılmasını talep ettiklerini söyledi.
KANITLAMAK ZORUNDALAR • Hüseyin Türeli’nin avukatı Hüseyin Çalışçı Hürriyet gazetesinde müvekkilinin ağzından yazılan “Bombayı patlattım, sonra seyrettim” ifadesinin tamamen gerçekdışı olduğunu söyledi. Hürriyet gazetesi ile birlikte bazı yayın organlarında müvekkileriyle ilgili asılsız iddiaların yazıldığını belirten Çalışçı, “Biz bu yayın organlarına tekzip gönderdik. Üç gündür tekziplerimizin yayımlanmasını bekliyoruz. Böyle bir iddiada bulunanlar bunu kanıtlamak zorundadır. Suçsuz insanları suçlu gibi gösterdiler. Tekziplerimiz yayınlanmaz ise yasal yollara başvuracağız”dedi. taraf
Ergenekon dava dosyasındaki ‘MİT raporunda’ Fethullah Gülen’in birçok faaliyeti sıralandı.
Kurdians: Friday, August 08, 2008Güleni'in MÇP’den 1992 yılında ayrılarak yeni bir parti kurma çalışmaları içerisine giren Muhsin Yazıcıoğlu’na maddi ve manevi destek verdiği vurgulandı.
Ergenekon'dan Gülen de çıktı
Vatan
1975’te Bornova’ya atanan, MSP yanlısı Nurculardan olan Gülen’in İran’da gerçekleştirilen devrimin Türkiye’de de gerçekleşmesini arzuladığı, Türkiye’de İslami devrim için yurt çapında teşkilatlanmaya önem verdiği kaydedildi.
Gülen’in aynı yıl içerisinde Said-i Nursi için Isparta’da düzenlenen mevlüte katıldığı, 1970 yılında İzmir’de Nurculuk üzerine programlar yaptığı, toplantılarda eğitici görevinde bulunduğu ifade edildi. 1971 Ocak ayı içerisinde, İzmir İmam Hatip ve İlahiyat Öğrenci Derneği içinde Nurculuk faaliyetleri yürüttüğü gerekçesiyle dernek idare heyetinden çıkarıldığı, aynı yıl Nurculuk faaliyetleri nedeniyle İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ifadesi alınarak hakkında dava açıldığı belirtildi.
Bu dava sonucunda vaaz etme yetkisinin elinden alındığı, 1972 Eylül’ünde Erzurum’a giderek Nurcu liderlerle görüştüğü, çeşitli Nur toplantılarına katıldığı kaydedildi. 1973 yılı itibarıyla Edremit’e tayin edildiği ancak İzmir’de ikametini sürdürdüğü, her hafta Cuma günleri Edremit Camisi’nde vaaz verdiği, her gelişinde Nur medreselerinde Nur toplantıları yaptığı belirtildi.
İran devrimi arzuladı
1975’te Bornova’ya atanan, MSP yanlısı Nurculardan olan Gülen’in İran’da gerçekleştirilen devrimin Türkiye’de de gerçekleşmesini arzuladığı, Türkiye’de İslami devrim için yurt çapında teşkilatlanmaya önem verdiği kaydedildi.
Bornova Merkez Vaizi olduğu dönemde, vaaz bantlarının yurtta dağıtılmasını sağlatarak Nurculuk propagandası yaptığı, 19 Nisan 1980’de İzmir’de gerçekleştirilen bir Nur toplantısında yaptığı konuşmada, birkaç gün içerisinde, “Huruç harekâtı (atılım harekâtı) başlatacağını, hemen hemen her ilde liderlerin tespit edildiğini, İran’da yapılan İslam harekâtının Türkiye’de böyle başlamış olacağını” belirttiği ifade edildi.
Aynı yıl başka bir Nur toplantısında “Huruç harekâtının başarıya ulaşması için yurtta kendi binalarında ve kiralayacakları müsait yerlerde, orta ve yükseköğrenim gören öğrenciler için yurt binalarının açılması, eğitilen öğrencilerin meyvalarını vermesi, kendi fikirleri doğrultusunda çeşitli kitap ve dergilerin basımının gerçekleştirilmesi ile özellikle Türkiye’deki öğretmenlerin büyük bir bölümünün kendi yönlerinde faaliyet göstermeleri gerektiğini” ifade ettiği belirtildi.
24 Haziran 1980’de, Denizli Merkez Akyazılı Köyü Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın açılışındaki konuşmada dikkat çeken ifadeleri de şöyle:
“Milletimiz içinde bulunduğu zelil duruma, şeytanın uşakları, muallimler ve onların yetiştirdiği inançsız talebeler nedeniyle düşmüştür. Rusya Müslümanlığın giderek azalması ve komünizmin yayılması amacıyla Türkiye’ye her yıl yardım göndermektedir. Ahlaksızlık, zina ve anarşi almış yürümüştür.”
Kaçmaya başladı
Yazıcı Nurcuların lideri olan Fethullah Gülen’in 1980 yılında Nurcuların yayın organı olan “Sızıntı” adlı dergide, “M.F.D” rumuzu ile yazılar yazdığı, sıkıyönetim komutanlığının operasyonunu haber alınca, Erzurum’a kaçtığı, Bornova Müftülüğü’ne Erzurum’dan 20 günlük, Kayseri Tıp Fakültesi’nden 45 günlük sağlık raporu gönderdiği belirtildi.
1980 Aralık’ta Çanakkale’ye tayin edildiği, 1981 Ocak ayı itibarıyla Isparta Uluborlu ilçesindeki “İmam Hatip Lisesi Öğrencilerini Koruma ve Yetiştirme Derneği” merkezinde gizlendiği kaydedildi. 27 Şubat 1981’de Eyüp İstanbul Hükümet Tabipliği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’nden 20 günlük rapor aldığı ifade edilerek 22 Mart’ta Çanakkale Müftülüğü’nden istifa ettiği belirtildi.
Ankara’da Nurcu liderlerden Toprak Diş Kliniği sahibi Hayrettin Toprak’ın evinde saklandığı, 1982’de Konya’da Nurcu liderlerle toplantı yaptığı belirtildi. Aynı yıl Keşan’ın bir köyünde gizlendiği, Molla ve Dahhak takma isimlerini kullandığı kaydedilerek Sızıntı grubu üyelerince, Gülen’in bantlarının Mekke’de kiralanan bir dükkânda Türk hacılarına satıldığı, 1983 yılında, Menemen Helvacıköy’de Y.İ.E. öğrencisi Yaşar Erdoğdu’nun yanında saklandığı belirtildi.
Ege Ordu ve İzmir, Antalya illeri Sıkıyönetim Komutanlığı’nın Şubat 1985 tarihli yazısı ile arananlar listesinde yer aldığı, 18 Mayıs 1985’te kendisini maddi yönden destekleyen zenginlere hitaben İstanbul Altunizade’de bir konuşma yaptığı ifade edilerek özel okullara para yardımı yapmaları için öğütlerde bulunduğu kaydedildi.
Gülen grubuna mensup Nurculardan Sabri Kadıoğlu’nun Abdülkadim Zellüm adlı yazarın “Hilafet Nasıl Yıkıldı” isimli eserinin ücretsiz dağıtıldığı, Hizb-ut Tahrir mensubu Muhammed Kürdi’nin, parti merkezinden aldığı emir üzerine İzmir’de tahsilini yaparken Gülen ile bir görüşme yaptığı, görüşmeden bir sonuç çıkmadığı ifade edildi.
Genelkurmay Başkanlığı’nın 15 Nisan 1985 tarihli aranan şahıslar kitabının ikinci kategori, 583. sırasında arananlar arasında yer aldığı belirtilen Gülen’in 1987 yılında İstanbul’daki evinden “imamlarına” eğitim vermeye başladığı belirtildi. Ağustos 1987’de ders verdiği öğrencilerine yaptığı konuşmada, “Alparslan Türkeş ile görüştüğünü, Türkeş’ten cemaatini şeriat doğrultusunda yetiştirmesini istediğini, onun da kabul ettiğini” ifade ettiği belirtildi.
6 Eylül 1987’de yapılan seçim yasaklarıyla ilgili referandumda, Turgut Özal’ı desteklemek amacıyla Nurcuların hayır oyu kullanmalarını sağladığı, Şubat 1990’da Korkut Özal’ın dünürünün İstanbul’daki evinde “ANAP’ın geleceği ile ilgili” toplantıya katıldığı belirtildi.
Aynı yıl Türkiye’deki İslam faaliyetlerini tek bir merkezden koordine etmek amacıyla oluşturulan İslam Şûrası içerisinde yer aldığı, 1999 yılında rahatsızlığı nedeniyle birkaç kez yurtdışına çıktığı belirtildi. Gülen’in 20 Ekim 1991’de yapılan genel seçim arifesinde MÇP’ye 3.5 milyar yardımda bulunduğu ve seçimlerde MÇP ile ittifak yapan Adalet Partisi’ni desteklediği kaydedildi
ABD’ye gitti
Nisan 1992’de Azerbaycan’a gittiği, orada TV kurma çalışmalarına başladığı, aynı tarihte ABD’deki Risale-i Nur Enstitüsü’nün çalışmalarını yönlendirmek maksadıyla gizli olarak ABD’ye gittiği belirtildi. Buradan Avusturya’ya geçtiği, Türk öğrencilerin akademik öğretim gördüğü okulları ve kaldıkları yurtları ziyaret ettiği kaydedildi. Ayrıca kuracağı üniversitelerde ders vermek amacıyla, söz konusu ülkelerdeki çeşitli profesörlerle de görüştüğü ifade edildi.
Yazıcıoğlu’na destek
MÇP’den 1992 yılında ayrılarak yeni bir parti kurma çalışmaları içerisine giren Muhsin Yazıcıoğlu’na maddi ve manevi destek verdiği vurgulandı. 19 Ocak 1994’te Ankara’da kurulan “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”nın kurucuları arasında yer aldığı belirtilerek aynı yıl içerisinde ABD, Almanya, İngiltere ve Rusya’nın Türkiye’deki büyükelçileri tarafından ayrı ayrı ziyaret edildiğine dikkat çekildi. 1995 yılı Ağustos ayı itibarıyla basında çıkan devlet yanlısı beyanları nedeniyle İBDA/C örgütü lideri Salih Mirzabeyoğlu tarafından ölümle tehdit edildiği ifade edildi. (Cumhuriyet)
AKP'nin kapatılmamasıyla yeni bir dönem başladı. Bütün işaretler, AKP'nin bu 'dördüncü dönemi'nde Kürt sorununda çatışmalı sürecin derinleşmesi dahil birçok kritik gelişmenin olacağını gösteriyor
Abdullah Gül'le başlayan dönem
Birinci dönem Abdullah Gül dönemidir. İkinci dönem, Tayyip Erdoğan'ın hükümet kurup yönettiği dönemdir. Bu dönemde, 2005 sonundan itibaren özel savaş rejimi ile uzlaşıldı, 'PKK'yi tasfiye planı' hazırlandı, İmralı'da zehirleme, dağda ezme, şehirde tutuklama ve işkence gündeme geldi. Bu dönem 1 Ekim 2006 ateşkesiyle boşa çıktı.
27 Nisan'dan Zap operasyonuna
Üçüncü dönem, 27 Nisan muhtırasıyla başlayıp Zap operasyonu sonrası kapatma davası açılıncaya kadarki dönemdir. Bu dönemde, Genelkurmay ve muhalefetle, sonra da İran, Suriye, ABD ve AB ile uzlaşarak yeni bir 'PKK'yi tasfiye planı' hazırlandı, adımlar atıldı. Ancak bu plan Zap operasyonundaki başarısızlıkla sonuçsuz kaldı.
Savaşın tırmanacağı yeni dönem
Dördüncü dönem, AKP'nin kapatılmamasıyla başlıyor. Gelişmeler, bu dönemin daha ağır baskı ve işkence dönemi olacağını, Kürtlere karşı kirli savaşın daha da tırmandırılacağını ve Türkiye'nin ABD siyaseti doğrultusunda Ortadoğu çatışması içerisine daha çok çekileceğini gösteriyor.
AKP
AKP kapatılmadı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın ifadesiyle: 'AK parti kapatılmamıştır.' Bu ifadeye ve Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın ses tonuna bakınca, Haşim Kılıç'ın bu doğrultuda çok çetin bir mücadele vermiş olduğunu anlıyor insan.
Son zamanlarda Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatmak istemediği anlaşılıyor. Başkan Haşim Kılıç'ın gereken yasal düzenlemeleri yapması için Meclis'e yönelik yaptığı çağrı çok netti. Bakalım TBMM ne yapacak? Gereken demokratik yasal düzenlemeleri yapabilecek mi? Anayasa Mahkemesi'nin HAK-PAR'dan sonra AKP'yi kapatmamış olması önemlidir. Bakalım aynı tutumu DTP'nin kapatılma davasında da gösterebilecek mi? Yoksa DTP'yi kapatarak ayrım yapacak ve siyasi yönetimin uzantısı durumuna düşmüş olduğunu mu ortaya koyacak?
AKP'nin kapatılmaması ne anlama geliyor? Bir kere bu sonuç, sert bir iktidar mücadelesi ardından ortaya çıktı. 'AKP'yi kapatma davası' ile 'Ergenekon soruşturması' birbirine karşıt mücadeleler olarak meydana geldi. Belki de Türkiye'yi dizayn etmek isteyen el, bunları karşılıklı geliştirip süreci yönetti. Bu durumda Ergenekon soruşturmasında da tansiyonun düşürüleceği anlaşılıyor. Peki, iktidar mücadelesinin sonucu ne oldu? Acaba AKP bir adım ileri gitmiştir denilebilir mi? Böyle de olsa, sonuçta yeni bir uzlaşmanın yaratıldığı açık. Yeni bir iktidar paylaşımı yapıldı. Ne kadar sürer, elbette bilinmez. Ancak yeniden uzlaşıldığı kesindir. Yine bu uzlaşmanın 'PKK'ye karşı savaş' üzerinde yapıldığı tartışma götürmezdir.
İkincisi, AKP'nin kapatılmaması Türkiye'de devlet siyasetinde merkezi kaymayı kesinleştirmiş oluyor. 'Siyasi İslam' çizgisinde bir parti ilk defa kapatılmıyor. Bu da AKP'nin iktidardaki etkinliğini arttırdığını gösteriyor. Elbette 22 Temmuz seçimleri öncesinde, yani 27 Nisan muhtırası ardından olduğu gibi AKP kendini bir kez daha gözden geçirecek. Böylece AKP, DYP ile Refah Partisi arasında bir yere gelecek. Bu da devlet siyasetinin yeni merkezini oluşturacak. Yani Türkiye'de devlet siyasetinde merkez kayması yaşandı. Artık merkez AKP çizgisidir. O da, tam olmasa bile, liberalizmle kaynaşmış siyasi liberalizm çizgisidir. Yani 1990'lı yıllarda çok tartışılan 'ikinci Cumhuriyet' gerçekleşmiş oluyor. Bunu da 'yarım İslam cumhuriyeti' olarak tanımlamak hatalı değildir.
'Siyasi İslam' çizgisinden gelen bir parti ilk defa kapatılmamıştır. Bunun AKP'ye yeniden siyasi bir güç kazandırdığını kabul etmek gerekiyor. Peki, AKP bu gücü nasıl kullanacaktır? Elbette herkes demokratikleşme yönünde kullanmasını ister. Önündeki kapatma engeli de kalkmış, 'engelleniyoruz' itirazları da ortadan kalktı. Bu temelde gerçekten demokratikleşme ve Kürt sorununun demokratik çözümü önünde samimi adımlara insan destek verir. Ancak buna dönük hiçbir işaret görülmemektedir. AKP'nin mevcut çizgisini derinleştirerek uygulamaya çalışacağı anlaşılmaktadır. Yani demokratikleşme ve anayasa değişikliğinin bol bol demagojisi yapılacak, gerçekte ise kirli savaş rejimi derinleştirilerek hayata geçirilecektir. Bu konuda herkes duyarlı olmalı, AKP demagojisine ve yalanlara asla inanılmamalıdır.
Anayasa Mahkemesi kararı sonucunda AKP için yeni bir dönemin başladığı açıktır. Bu, AKP'nin dördüncü dönemi olmaktadır. Birinci dönem Abdullah Gül dönemidir. Bu dönem AKP'nin hükümet olduğu, iktidara yavaş yavaş yerleştiği, çeşitli acemilikler yaptığı, yönünün tam kesinleşmediği dönemdir. İkinci dönem, Tayyip Erdoğan'ın hükümet kurup yönettiği, AKP'nin çizgisinin netleştiği dönemdir. Bu dönemde, 1 Mart 2003 tezkere krizi sonunda yeniden ABD ile ilişki kurularak PKK'ye karşı çürütme politikası temelinde içten provokatif-tasfiyeci dayatmada bulunmuş, başarısız kalınıp çürütme politikası boşa çıkınca 2005 sonundan itibaren özel savaş rejimi ile uzlaşılmıştır. Buna, kirli savaş rejimine teslim olmakta denilebilinir. Bu temelde 'PKK'yi tasfiye planı' hazırlanmış, İmralı'da zehirleme, dağda ezme, şehirde tutuklama ve işkence gündeme getirilmiştir. Ancak bunlar da 1 Ekim 2006 tarihli 5. ateşkes süreciyle başarısız kılınmış, boşa çıkmıştır.
AKP'nin üçüncü dönem, 27 Nisan muhtırasıyla başlayıp Zap operasyonu sonrası kapatma davası açılıncaya kadar ki geçen dönemdir. AKP yönetimi bu dönemde, önce Genelkurmay ve muhalefetle uzlaşmış, sonra da İran, Suriye, ABD ve AB ile uzlaşarak yeni bir 'PKK'yi imha ve tasfiye planı' hazırlayıp 1 Aralık 2007 tarihinden itibaren uygulamaya koymuştur. Bu planın başarısı Zap operasyonuyla sağlanmak istenirken, Zap operasyonunun (21-29 Şubat arası) başarısızlıkla sonuçlanması planın da boşa çıkmasını sağlamıştır. Yeni hükümet ve Meclis tartışmaları bu nedenle gündeme gelmiştir.
Dördüncü dönem, kapatma davasının reddedilmesiyle başlamış oluyor. İnsan bunun demokratikleşme dönemi olmasını istiyor, ancak gerçekler bunun tersinin olacağını gösteriyor. Dördüncü dönemin daha ağır baskı ve işkence dönemi olacağı, Kürtlere karşı kirli savaşın daha da tırmandırılacağı ve Türkiye'nin ABD siyaseti doğrultusunda Ortadoğu çatışması içerisine daha çok gireceği anlaşılıyor.
Bu yönde yaşanan olaylara, ortaya çıkan işaretlere bakalım. Örneğin, İstanbul'da peş peşe patlamalar yaşandı. Önce ABD konsolosluğuna baskın oldu, ardından Güngören olayı yaşandı. Yeni olaylar olacağından halen endişe duyuluyor. Nedense, yalnızca bu olayların kimin yaptığı tartışılıyor. Bu tartışılsın, ancak bir de bu olayların hangi politikanın sonucu ortaya çıktığı hususu tartışılsın. Olaylar bir sonuçtur, bu sonuçlara yol açanın AKP'nin izlediği politikalar olduğu tartışmasızdır. Dolayısıyla siyasi sorumlusu AKP'dir. AKP'nin buradaki şansı, bu gerçekleri anında ortaya koyacak bir siyasi muhalefetin bulunmamasıdır.
Diğer yandan Güney Kürdistan'a yönelik saldırılar yeniden başlamıştır. Genelkurmay Başkanlığı, Kandil ve Zap'a dönük hava saldırılarını övünerek açıklıyor. Kerkük bir barut fıçısı olmaktan çıkarak artık çatışmalar başladı. Kerkük'te yaşayanların büyük çoğunluğu şehrin Kürdistan Federasyonu'na bağlanmasını istiyor. Ancak Irak yönetimi bunu engelliyor, tersini yapıyor. Bunun da ardında İran, Suriye ve Türkiye'nin olduğunu herkes biliyor. Bu da bir AKP marifetidir. AKP politikalarının Güney Kürdistan ve Kerkük'te savaşı tırmandıracağı anlaşılıyor.
ABD yönetimi, muhtemelen 2009 başından itibaren İran'a yüklenecek. Buna hazırlandığı görülüyor. Bu konuda destek için Türkiye üzerindeki baskılarını arttırıyor. AKP hep 'olumlu' izlenim verdi şimdiye kadar. Artık hazırlık süreci sona eriyor. Bakalım AKP ne yapacak ABD-İran çatışmasında? İkisini de idare mi edecek, yoksa ikisiyle de kavgalı hale mi getirecek Türkiye'yi?
Görülüyor ki, AKP'nin dördüncü dönemi daha fazla çatışma ve daha büyük felaket dönemi olacağı benziyor. Nereden bakılırsa bakılsın, durum ciddi, gelecek tehdit altındadır. Bunu zaman geçirmeden Türk-Kürt Türkiye'de yaşayan herkes görmeli ve ortak tutum geliştirmelidir buna karşı. Yani bu dördüncü dönemi en kısa süreli hale getirmek, daha başlamadan bitirmek lazım. Yoksa yarın geç olabilir. Böyle olmaması için herkes uyanık olmalı ve ortak çaba harcamalıdır.
SELAHATTİN ERDEM
Showing posts for query AKP. Show all posts
KCK: AKP gerçek suçluları koruyup gizliyor
Ergenekon'u çözmeyen Göngören'i çözemez
'Kürt meselesini düşünmezseniz yoktur. Bak ben düşünmüyorum'
'Ergenekon'un avukatı' Baykal'ın açıklamaları ve ITC saldırısı failleri gösteriyor
Türk-Kürt çatışması kışkırtılmaya çalışılıyor
Amaç, Türk-Kürt Kavgası mı? Mehmet Altan
Kongra Gel Güngören'deki saldırıyı kınadı
Ergenekon yeni saldırı konseptinin parçası
Ergenekon'u neden PKK ile ilişkilendiriyorlar
‘Çözülemeyecek mesele yok …’ Tabii ki Kürt sorunu hariç!
Sezgin Tanrıkulu: ‘Kürtler Ergenekon’a tarafsız kalamaz’
Kerkük, Küdistan'a bağlanmadıkça ne Kürdistan özgürleşecek ne de Kürdler rahat yüzü görecektir!
Kurdians: Friday, August 08, 2008Fahri KARAKOYUNLU fahrikeya@mynet.com Tarihsel sorunları zamana yayma, zaman içerisinde gücün, despotizmin ve devletlerarası diplomasinin kirli dehlizlerinde yol alarak sözde çözmeye çalışanlar hep egemenler olmuşlardır. Bu nedenle Kerkük'ün Kürdistan'a bağlanması konusunda ayak diretenler, geçmiş tarihsel deneyimlerinden yararlanarak yine aynı yöntemleri deneyeceklerdir. Soruna, tarihsel arka plan yok sayılarak, sadece bu günün sorunuymuş gibi bir algılama ve kavrayışla yaklaşmak, çözümsüzlüğe ya da sözüm ona çözüm dayatmalarıdır. Bu nedenle, sorunu devletlerarası siyaset arenasında sözde tarafları tatmine yönelik çabalarla çözmeye çalışmak olsa olsa gerçek hak sahiplerinin mağduriyetini getirecektir. Bir sorunun tarihsel oluşu, taraflardan birilerinin gerçek hak sahibi olduğu anlamına gelmez. Birileri fiili güç kullanarak da size ait olan bir şeyi gasp edebilir, ancak bu, gasp edenin, zorbalık yapanın hak sahibi olduğu ve dolayısıyla taraf olduğu anlamına gelmez, en azında felsefi ve etik olarak bu böyledir. Ancak tüm bunlara rağmen uluslar arası hukuku –olumlu bir takım gelişmelere rağmen ne yazık ki tüm uluslar arası örgütler ve mekanizmalarda belirleyici olanlar egemen güçlerdir- ve diplomasiyi de yadsıyamazsınız, çünkü bunu hiç olmazsa dengeleyecek güce sahip olmadığınız müddetçe de bu böyledir.
Evet, çözümün pek kolay olmayacağı bilinmelidir. Sorunla hiç ilgisi olmayanların bile taraf yapıldığı düşünüldüğünde, Kürdlerin de konuyla ilgili referansları kendi tarihleri ve deneyimleri olmak zorundadır. Bu bağlamda Kerkük ve Kürdistan'ın sınırları dışında tutulmuş yerleşim yerlerinin Irak Anayasası'nın 140. maddesi gereğince Kürdistan'a bağlanması sürecinde verilen zaman dolduğu gibi, 6 aylık uzatma süresi de 30.06.2008 tarihinde dolacaktır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Steffan de Mistura'nın raporu – ki bu rapor tarihsel demografik ve idari gerçeklerle bağdaşmadığı gibi, temsilcinin teknik konulardaki görevini de aşmıştır- yeni bir tartışmanın ve haklı olarak Kürd tarafında yeni bir endişenin doğmasına neden olmuştur.
Kürdistan ve petrol sorunu tüm yakıcılığıyla güncelliğini koruyor.
Musul-Kerkük Sorunu – bana göre emperyal ve egemen güçler için hep petrol ve enerji kaynakları, Kürdler için de Kürdistan ve bağımsızlık sorunu olarak doğru olarak algılanmalıdır - 20.YY'lın başında Alman- İngiliz, I. Paylaşım Savaşı'nda aynı güçler ve onların müttefikleri arasında, Sevr, Paris Barış Konferansı, Lozan görüşmeleri sürecinde Genç Kemalistler ve İngilizler arasında, soğuk savaş döneminde Sovyetler ve Amerika Birleşik Devletleri arasında, daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri açısından da hep bir petrol ve enerji kaynaklarına hakim olma sorunu olarak güncelliğini korumuştur.
O halde, Kürdler açısından Kerkük ne ifade etmektedir. Tarihsel arka plana baktığımız zaman, Kürdistan'ın ayrılmaz bir parçası, tarihsel başkenti ve özgürleşmesi olarak kabul görmüş ve algılanmıştır. Bu her şeyden önce tarihsel bir gerçek ve saptamadır. Eğer bu algılamada bir sapma olursa, birilerinin deyimiyle mezarlığında Arap olmayan kent, Arap kenti, Türkmen kenti olmaya başlar .
Özellikle Paris Barış Konferansı sürecinden başlayarak, Kürd önderliklerinin ve örgütlenmelerinin Bağımsız Kürdistan kavrayışı ve ufkundan yosun oluşu, İngiliz askeri ve diplomatik gücünün Ortadoğu'daki petrol ve enerji kaynakları temelinde vazgeçilmez ekonomik stratejileri ile Genç Kemalistlerin Anadolu'da ve Osmanlı'nın doğudaki bakiyesi üzerinde(Kürdistan) kurmayı planladıkları etnik temelli Türk devletinin varlık nedeni, Kürdler'i diplomasi mücadelesinin kaybedeni durumuna getirmiştir.
Her ne kadar Türkiye, Irak devletinin kuruluşuyla Musul vilayeti ve Kerkük'ün Irak sınırları içerisinde kalmasını kabul etmişse de, 1920 yılındaki misakı milli, devletin tarihsel hafızasında sürekli korunarak bu günlere getirilmiş, özellikle 1991 tarihinden sonra ortaya çıkan durum karşısında, Türkiye, Kürdistan'da yaşayan Türkmenlerin haklarını kullanılarak, diplomatik ve askeri her türlü açık gizli müdahaleye baş vurarak bağımsızlık sürecini baltalamaya çalışmıştır.
Kürd siyasal talepleri ve önderleri açısından Kerkük ne ifade etmektedir?
1919 yıllarında Şeyh Mahmut Berzenci'nin- daha sonraları Kemalist hareketin etkisiyle ve kışkırtmalarıyla İngiliz önerilerini reddetmesi ve İngilizlere karşı savaşması konusundaki siyasal kararları tartışmalı olsa da- İngilizlere karşı savaşarak Kerkük'ü almak istemesi, Kerkük'ün Kürdistan toprağı olduğu konusundaki tavrının ve tarihsel duruşun ifadesidir.
Kerkük'ün Kürdistan'ın kalbi olduğu, Kerküksüz bir Kürdistan'ın düşünülmeyeceği siyasal hedefini, Kürd halkının bilincine kazıyan tarihsel şahsiyet ve önderlik, Mustafa Barzani'i olmuştur. Bu siyasal hedef, 11 Mart 1970 Özerklik Anlaşmasının 6. maddesinde kendini şöyle ifade etmektedir. “ Irak Kürdistan'ı, Süleymaniye, Kerkük, Erbil İlleriyle, bu illerin sınırları içerisinde bulunan ve yine nahiye ve köylerinin bütününden, Musul ve Diyala illerinin ise, Kürd halkının yine çoğunlukta bulunduğu kaza, nahiye ve köylerden meydana gelir. İlgili yerlerde yapılacak plebisit ile, buradaki halkın nüfus çoğunluğunun arzusuna uygun tarafa bağlanır. (Serbesti Aralık 2002 – sayı:10) Görüldüğü gibi anlaşmada Kerkük ve bağlı yerleşim yerlerinin plebisite konu edilmediği, Musul ve Diyala illerindeki Kürd nüfusunun çoğunlukta olduğu yerleşim yerlerinin de Kürdistana ait olduğu, ancak buralarda yapılacak plebisit ile hangi tarafa bağlanacağı hususu belirlenmiştir. Ancak bu gün olduğu gibi o zaman tanınan 4 yıllık sürenin sonuna yaklaşıldığında, hiçbir şey yapılmadığı gibi, Kerkük'ün demografik yapısına müdahale edilerek Kerkük'e Araplar yerleştirilmiş, bağlı ilçeler Kerkük'ten koparılarak idari yönden de değişikliklere gidilmiştir. Amaç, anlaşmayı uygulamayarak, Kerkük ve dolayısıyla petrolü Kürdlere teslim etmemek olmuştur. Basçıların dayatmaları karşısında, Mustafa Barzani, o diplomatik, insani ve siyasal duruşunu ifade eden ünlü sözlerini sarf etmek zorunda kalmıştır. “Allah şahittir; savaşı sevmiyorum, çünkü savaş, bir sorunu halletmenin en kötü yoludur. Ancak Baas Partisi bize başka bir yol bırakmadı. Onların bize getirdiği önerinin, onların lehine Kerkük'ten ve başka bölgelerden ödün vermemizden başka bir anlamı yoktur. Bu ise imkansızdır. Bu uğurda her şeye hazırız; hepimizin öldürülmesine karar verilse de…Çünkü ben, Kürdlerin kabrime gelip tükürerek, “ Niçin Kerkük'ü sattın?” demelerinden korkuyorum .(Serbesti Aralık 2002- sayı: 10)
Bu nedenledir ki, 1974 yılında tekrar Baas ırkçılarına karşı savaş başlatılmış ve her şeye rağmen bir ulusun toptan imhası tehlikesine rağmen bu konuda ödün verilmemiştir. Ancak, 1975 Cezayir Anlaşmasıyla tarih, emperyal güçler ve egemen sömürgeci bölgesel devletler açısından Kürdistan ve Petrol sorunu olarak tekerrür etmiştir.Ne yazık ki, bu durum farklı olmakla birlikte, gerek 1991 Raperini ve gerekse ABD'nin 2003 müdahalesi ile de tekrarlanmıştır.
Kürd siyasal talebinin bugünkü önderlik açısından ne ifade ettiğine ve tarihsel duruşla ne kadar uyumlu olduğuna aşağıdaki anekdotlarla devam etmek istiyorum.
Bir heyetle 1993 tarihinde Kürdistan Federe Bölge Başkanı Mesud Barzani ile görüşmemizde, Türkiye'nin Kerkük ve Türkmen nüfusuyla ilgili tezlerine karşı sorulan bir soruya “Kürdistan'ın - güneyi kastederek- tüm nüfusu 4,5- 5 milyondur, buna Türkmen nüfusu da dahildir. Kaldı ki, Türkiye'nin tezlerinin doğru olduğunu varsayalım ve Kürdler'in nüfusunun İstanbul'da Türklerden fazla olduğunu düşünelim, bu durumda orası Kürdistan olur mu? O halde Kerkük Kürdistan'dır Türkmenistan olmaz.
Yine 2005 yılında Saddam Hüseyin ve diğer Basaçsıların yargılanmalarına müdahil olmak amacıyla Diyarbakır Barosu olarak yaptığımız girişimler nedeniyle Kürdistan Federe Meclisi'ni ziyaretimiz sırasında, Kerkük ve Türkmen'ler konusunda gündeme gelen bir soruya karşılık şu anda adını anımsamadığım Türkmen temsilcisi milletvekili, “ Allah da Kürdistan'ın sınırını çizmiştir, çünkü Irak da kar en son Mendelli de yağar, bir karış ötesinde yağmaz .” Bu iki anekdotla ortaya çıkan tarihsel gerçek, Türkmen, Arap, Aşuri, Keldani ve Ermeniler'in de yönetime katılacağı bir kent realitesinin ötesinde, Kerkük'ün Kürdistan'ın bir parçası olduğu gerçekliğidir.
Mesut Barzani tüm mülakatlarında olduğu gibi en son 23.06 2008 tarihinde, İtalya'da İl Tempo gazetesine verdiği mülakata da “Kerkük kesinlikle Kürdistan'ın bir parçasıdır, ancak Kerkük'ün kimliği özellikle orada yaşayan uluslara saygı duyularak teşhis edilmelidir.”demiştir.
Tüm anayasal dayanaklar, meşruiyet ve söylemlere rağmen, bu süreç sanıldığı gibi kısa sürede ve Irak Anayasası'nda belirlendiği gibi çözülebilecek mi?
Kürdistan Federe Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani'nin 3 Haziran 2008'de Dubai'de, Kerkük yönetiminde güç paylaşımına hazır oldukları ve çözüm konusunda referandumun şart olmadığı yönündeki açıklamaları ile de Mistrura'nın raporu, Kürd siyasal çevreleri ile uluslar arası siyasi otoriteler nezdinde Kerkük konusunda, tarih tekerrürü mü edecek biçiminde haklı bir tartışma ve kaygıya neden oldu.
Kerkük'ün Kürdistan'a bağlanması stratejisi açısından bakıldığında, Kürd halkının talepleri ile siyasal örgüt ve liderlerin söylemleri arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Ancak bu süreç ne kimilerinin dediği gibi kaybedilmiş ne de kazanılmış bir süreçtir ve talep dayatıldıkça da sancılı bir süreç olmaya devam edeceği bilinmelidir.
Bu konudaki tartışmaların ve kaygıların şu ana eksen üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz.
Birinci görüş, sorunun BM'ye havale edilmesi, dolayısıyla uluslar arası diplomasi'nin devreye girmesi Kürdlere kaybettirecektir. Irak Anayasası'nın 140.maddesinin yerine getirilmemesi ve sürüncemede bırakılması halinde, Kürdler Bağdat yönetiminden çekilmeli fiili durum yaratarak Kerkük'ü Kürdistan'a katmalıdırlar; çünkü Kürdistan'ın parçalanmasında ve sömürgeleştirilmesinde çıkarlar ve dengeler üzerine kurulu devletlerarası diplomasinin temel hedefi petrol ve enerji kaynaklarına hakim olmak olduğuna göre, değişen fazla bir şeyin olmadığını, petrol ve enerji kaynaklarının yüzyıl açısından önemini yitirmediğini, hatta daha çok ihtiyaç haline geldiğini, dolayısıyla yüzyılın başındaki durumun pek değişmediğini ileri sürmektedirler. Her ne kadar Kürdler nispeten siyasal bir özne olmuşlarsa da, bu konuda belirleyici olan Kürd etnik varlığı taleplerinden çok, yine ekonomik stratejiler olacaktır. Bu nedenle Kürdler, Irak Anayasası'nın 140.maddesinde formüle edilen referanduma dayalı çözümü dayatmalı ve bunu bir an önce gerçekleştirmelidir. Aksi halde devrede olan İran, Türk, Arap diplomasisinin gücü ve zaman, Kürdler'in aleyhine işleyecektir.
İkinci görüş ise, soruna BM'in müdahil olması ve dolayısıyla uluslar arası diplomasinin devreye girmesi Kürdlere kazandıracaktır, çünkü Kürdler'in bu günkü statüleri ve geldikleri nokta, uluslar arası diplomasinin ve Kürd halkının meşru mücadelesinin ulaştığı durum olarak tezahür etmiştir. Burada dünya ile bütünleşmenin, yalnızlıktan kurtulmanın ve güç kazanmanın yolunun uluslar arası diplomasiden geçtiğini kabul etmek gerekir. Her ne kadar bu alanda başta Türkiye olmak üzere İran ve Arap diplomasisi devrede ise de, Kürdler'in de mevcut koşullarda kendini ifade edecek araçlara ve dostlar sahip olduklarını ve artık Kürdler'in 20.YY' lın başlarında ve 2. Paylaşım savaşı sorası soğuk savaş dönemindeki konumlarını çok aştığını, Kürdler'in kararlılıkla bu süreci işletmeleri gerektiği noktasında olmaktadır.
Bu iki görüşün de kendine göre tarihsel verilere dayalı haklı nedenleri olduğunu kabul etmek gerekir. Birinci görüşte olanların, bu konudaki tarihsel süreci iyi okumaları gerekir. Gerek Şeyh Mahmut Berzenci'nin, gerekse kararlı ve meşru ve bir duruşa rağmen Büyük Barzani'nin, 1991 Raperininin ve en son 2003 müdahalesinin neden Kerkük'ü özgürleştiremediğini ve bunu salt Kürd halkının talepleri, siyasal önderliklerinin söylemleri ile peşmerge gücünün yarattığı kahramanlıklarla fiili olarak çözmeye yetmediğini görmesi gerekir.
İkinci görüşte olanların da, diplomasi ile zaferin Kürdler açısından henüz çok daha yeni olduğunu, çünkü her diplomatik başarının, sorunun asıl sahiplerinin gücüyle orantılı olarak gelişeceğinin bilinmesi gerekir. Her diplomatik zafer, sizin birileri için ne kadar güç – askeri, siyasi ve ekonomik- ifade ettiğinize bağlıdır.
Kürd siyasi hareketleri ve önderlerinin temel referansı; geçmiştir, geçmiş de hep yanı başımızda ve bizimle olacaktır.
Kürd tarihinin deneyimleri veri olarak kullanılmalı ve Kerkük'ün etnik yapısı ile ilgili veriler ne olursa olsun Kerkük'ün Kürdistan'a ait olma stratejisinden taviz verilmemelidir. Baker, Hamilton ve de Mistura raporları ile ortaya çıkan Kürdler'i azınlığa indirgeme mantığı ve çözüm anlayışı, şiddetle reddedilmelidir.
Yine tarihsel süreç değerlendirildiğinde, Birleşmiş Milletler sistemi içerisinde başta ABD olmak üzere kimi devletlerin dünya siyasetinde ve ekonomik döngüsünde etkili oldukları, bu güçlerin bu konumları nedeniyle kendi çıkarlarını da önemseyeceklerini ve bunu sonuna kadar dayatacaklarını kabul etmek gerekir.
Bölge devletleri, başta Türkiye olmak üzere tarihsel verileri kullanmaktan vazgeçmediği ve özellikle Kürdler'in siyasal varlıklarına yönelik tüm argümanları her ne pahasına olursa olsun kullanacakları, bu konuda diplomasinin, gücün gereklerini, her türlü yol ve yöntemi deneyecekleri bilinmelidir.
Arap dünyasının da, başta ABD'nin onlarla olan ekonomik, askeri stratejik tüm çıkarlarını, ayrıca Arap ve İslam dünyasındaki ABD karşıtlığı politikalarını kaşıyacakları ve bu yolla ABD üzerinde Kürdler'in siyasi bir özne olmamaları yönünde etkili olacakları düşünülmelidir.
Mevcut Irak Anayasası'na rağmen Irak'ın siyasal yapısı ve güç dengeleri açısından da bu konuda bir birliğin olmadığını, (Sünniler'in, Şiilerde Fazilet ve El Sadr'ın açık şekilde anlaşmaya karşı olduğu, El Hekim'in de Sistani'in görüşlerini paylaştığı bilinmektedir.) bu bağlamda Allawi, Caferi, Maliki hükümetlerinin (henüz Peşmerge, bütçe, petrol gelirlerinin dağılımı vs… konusunda dahi anlaşma sağlanmazken) de samimi olmadıklarını ve sorunu zamana yayarak kendi tarihsel deneyimlerini kullanmak isteyecekleri unutulmamalıdır.
Kürd siyasal önderliği, bu raporla ortaya çıkan durumun, ABD'nin politikalarından bağımsız olduğu biçiminde bir anlayışa kapılmamalı, sözlü güvenceler adı altındaki güven tazeleyici yöntemlere sapmak yerine, yazılı anlaşmalara dayalı siyasal ve hukuki özne olma noktasında taviz vermemelidir. Ayrıca birileri, bu raporlarla, Kürdler'in sabrını, samimiyetini ve gücünü ölçmeye çalışıyorsa, bunun tüm “diplomatik yenilgilere” rağmen Kürdistan halkının tarihinde saklı olduğunun bilinmesi gerektiği hatırlatılmalıdır .
Sonuç olarak, Irak merkezi hükümetlerinin samimi olmaları halinde, Irak Anayasası ve 140. maddesi, sorunun çözümüne dair tüm argümanları içermekte ve bu konuda başka bir müdahaleyi gerekli kılmayacak şekilde halini mümkün kılmaktadır. Ancak bunun o kadar kolay olmayacağı bilinmelidir . Bu nedenle Kürdistan'da geçmiş hep yanı başımızda, bugün de yarın da bizimle beraber olacaktır. Kürd siyasal önderlikleri, direnme hattında ve tarihin bize emanet ettiği noktada tutunmasını bilemezse, kaybedilecek olan yalnız Kerkük olmaz, bir gelecek olacaktır . 29.06.2008- Diyarbakır
Anadil Eğitimi Bir İnsan Hakkıdır! Adara xemgîn û rengîn “İnsanlık Suçuna” dur demek de bir “İnsanlık Görevidir” Kürdlerin Türklerle tarihsel dansı Ferit Uzun Mezarı Başında Anıldı Tarihsel bir husumet geç kalmış bir işgal Koç -Mehmed Uzun Dilin kodları arasında gezinen gerçek niyet! Bir siyasal ironi : Kürdlere empati önermek Koca bir yalan : Hoşgörü Sözde Vatandaşlıktan Kerkük'e Giden Yolda Özde Türk Siyasetinin Hali Ruhiyatı Newroz ve Adar üzerine...!
Müttefik Güçlerin Irak'taki geçici sivil yöneticisi Paul BREMER ‘' gün geçtikçe, Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak ve Kürdistan'a ilişkin planlarını, Kürtler olmadan gerçekleştiremeyeceğini daha iyi kavramaktadır diyordu'' (SELAHATTİN, 18/2 2004)
Peki o günden bu güne ne oldu ne değişti ki? Irak Parlamentosunun Kerkük'le ilgili aldığı haksız karar yine gerginlik yarattı. Kararla ilgili Demokratik tepkilerini mitingle protesto etmek isteyen Kürtlere intihar saldırısı yapıldı. Aralık 2007'de yapılması planlanan referandumun son ertelenme tarihi Haziran 2008 sonunda doluyordu.
Irak Kürtleri, Haziran sonuna kadar bir çözüm planının önlerine gelmesini bekliyorlardı.
Birleşmiş Milletler Irak misyonunun hazırladığı ve BM Genel Sekreteri'nin Irak Özel Temsilcisi Steffan de Mistura 'nın 5 Haziran'da Irak Hükümeti'ne sunduğu plan Kürtlerin hoşuna gitmedi.
Talabani'nin veto edip Irak Parlamentosu'na iade ettiği yeni mahallî seçim kanununa göre, Kerkük'teki Türkmen, Arap ve Kürtlere il meclisinde eşit sayıda temsil hakkı tanınıyordu.. Böylece Kerkük'ün yönetimi bu üç unsur arasında eşit paylaşılması isteniyordu.
Bu kanunu protesto etmek için toplanan binlerce Iraklı Kürdün arasında bir canlı bomba patlatılıyor; 25 kişi Şehit ve yüzlerce kişi de yaralanıyor.
Irak ve Güney Kürdistan'da hâlâ bir çok Kürt çevrelerince yaşanan gelişmeler ve olup bitenlerden bu güne dek doğru okunmuyor ve gerçekçi davranmıyorlar. Kerkük Kürt şehri olduğu kabul edildi, 140 madde kabul edildi ve Kerkük kurtuldu gibi propagandalar baştan beri biraz da Kürdün Kürde propagandası gibi geliyordu bana.
Kerkük ve Musul'un geleceği üzerine siyasi ve politik güçlerin konumu çok önemli ve ciddi sorunları beraberinde getirir. Bu güne dek her iki bölgede de Kürtlerin talepleri söylemden öteye gitmezken, Irak'taki siyasi otorite şimdilik Kürtler için çözümden yana olumlu gelişmeler gözükmüyor. Herkes diyorlar “Musul ve Kerkük'ü'' kazanan Irak'ı kazanır. ABD'nin tavırı şimdilik Musul ve Kerkük'ü ne Kürtlere ne de Araplara vereceğini yönünde. En fazla bu iki şehirde Kürt etkinliğinin artmasına izin verebilir diyorlar.
Tarihsel olarak Musul'a bağlı E'ZİDÎ Kürtlerin çoğunlukta olan ŞENGAL kazası bu politikaların yapısından dolayı önemli merkezi konumunda.
Musul'da; Şengal, Rebia, Zimar, İnzala, Tilkef ve Kesk bölgeleri en çok Araplaştırılan ve demografik yapısıyla oynanan Kürt yerleşim yerlerinin başında geliyor.
Kerkük ise, Kürdistan' ın Musul ilinde ve Musul'un 160 kilometre güneydoğusunda, bir sıra tepelerin altında, geniş bir ovanın kenarında ve Edhem ırmağı üzerinde, Şehrezor sancağının merkezinde bir kenttir. Halkının dörtte üçü Kürd, geriye kalanları da Türk, ve Arap, Yahudi ve Keldanidir.
Kerkük'te, Kürtler nüfusun çoğunluğunu teşkil etmektedir. Onlar ne Türk ne de Arap'tır.Kürt dili ile konuşmaktadırlar. Eğer yalnızca etnik argüman dikkate alınırsa, o zaman bundan çıkacak zorunlu sonuç bağımsız bir Kürt devletinin kuruluşu olmalıdır, çünkü nüfusun sekizde-beşini Kürtler oluşturmaktadırlar.Burada Kürtlerin kendi kaderlerinin tayın hakkından başka seçenek yoktur.
Irak hükümetleri Kerkük bölgesini Araplaştırmak için onlarca yıldır bir etnik temizlik politikası sürdürmüştür. Bu hükümetler Kerkük'teki etnik nüfusu, özellikle de etnik temizlikten önce nüfusun çoğunluğunu oluşturan Kürtlerin nüfusunu azaltmaya çalışmışlardır.
(GSE 04.01.2005 Tarihli Irak Analizi ve ABD) başlıklı yazıda; Arap ve Türkmenlerin en çok rahatsız oldukları husus Kürtlerin Bağımsızlık Talepleridir diye ifade ediliyor.
Şöyle ki; Kürtler bağımsız bir Kürt devletinin kurulması konusunda referandum yapılması için Birleşmiş Milletlere ve iddialara göre Irak hükümetine bir dilekçe sunmuşlardı. Dilekçede Irak'ın kuzeyi “Güney Kürdistan” olarak tanımlanmakta ve uluslar arası koruma altındaki Kürtlerin Kuzey Irak'ın fiilen özgür olabilmesi için 13 yıldır çaba sarf ettikleri ve Arap ağırlıklı Irak tarafından kontrol edilmek is tendiklerinden bağımsızlıklarını talep ettikleri dile getirilmektedir denilmektedir''.
Son zamanlarda alınan duyumlara göre, Ankara'da bazı Türkmenlerle Arap milliyetçilerini ve kimisi terörle irtibatlı Sünni-Şii Arap örgütlerinden adamları toplayıp Kerkük'e Askeri müdahale seçeneği gündeme getiriliyor.Bir KDP yetkilisine göre, gösteri öncesi Türkmeneli TV'ye çıkan Tugay Komutanı Hasan Turan gösteriye yönelik, “yarın (28 Temmuz günü) Kerkük'te yapılacak olan gösteri kanun dışıdır. Biz böyle bir gösteriye müsaade etmeyeceğiz ve böyle bir şeyi de kabul etmeyiz” şeklinde demeç verdiğini, gösteriyi provakate ettiğini belirtti. Olası ki Ergenekonun Güney Kürdistan ayağı da faal çalışmaktadır. Geçmiş te, PKK içinde D. PERİNÇEK ve Y. KÜÇÜK bu görevleri yaptı. Şimdi de Irak Türkmen Cephesi Başkanı Sadettin ERGEÇ ve arkadaşları Türkiye ile Kerkük arasında ayni görevi yapmaktadırlar.
Geçmişte bir Türkmen yetkili aynen şunları söylüyordu'' Aslında Kerkük'te yaşayan Türkmenler, Kürtlerle hiçbir sorunları olmadığını ve dostça huzur içinde yaşadıklarını anlatıyorlar. Tek şikayetleri, Türkiye'nin Irak Türkmen Cephesi ile birlikte çeşitli provokasyonlar yaparak aralarını bozmaya çalışması. Türkiye'den tek istekleri, kendilerini rahat bırakmaları ve Kürtlerle aralarını bozmaya çalışmamaları. Türkmenler ilk kez, Kürdistan' da oluşan özerk yönetim sayesinde haklarına kavuşmuşlar. Türkiye tarafından Türkiye'deki Kürt halkına tanınmayan haklar Sayın Barzani tarafın dan Türkmenlere tanınmış. Bugün Güney'deki Türkmenlerin okulları, televizyonları, siyasi partileri, dernekleri var. İlk kez kimlikleriyle seçimlere katılıyor, yerel meclislerde ve merkezi parlamentoda temsil ediliyorlar denilmekte.(Berxwedan 5-Şubat 2007)
Hep yazdık ve söyledik dünya eski dünya eğil, Bölge eski bölge değil ve Kürtlerle eski Kürtler değil.Türkiye'nin Petrole konmak istemi halk tabiri ile öyle kolay değil adama yedirmezler. Kerkük sorununun sadece güneyli Kürtlerin ya da Kürt federe hükümetinin bir sorunu olmadığını, Kerkük sorunu tüm Kürtlerin bir sorunudur. Dolayısıyla Kerkük'e saldırı Diyarbakır'a saldırıdır. Birleşmiş Milletler Irak özel temsilcisi Stefan De Mistura'nın Kerkük konusundaki raporunu bütün Kürtler "taraflı" olarak nitelendirerek raporun Kürtlerin hak hukukuna göre değil, bazı malum güçlerin siyasal ve ekonomik çıkarlarına göre hazırlanmıştır.
BM Irak temsilcisi De Mistura'nın 12.Haziran'da Kerkük referandumunun gündemde olmadığı yönündeki açıklamalara referandumu erteleme çabalarını Kürtleri güçsüz, yoksul bırakıp rap tu zapt altına alma anlamına gelir ki, Kürtler asla bu duruma razı olamazlar. Kürtler her zaman ve her koşulda uyanık ve birlik olmalıdır. Özgür Kürtdistan'ın Bağımsızlığı birlikten ve beraberlikten geçer. 5.08.2008 http://www.kurdinfo.com/ Ali Buran
Hakan Albayrak- YeniSafak-Gürcistan hükümeti, Güney Osetya'nın fiili bağımsızlığını bombardıman marifetiyle sona erdirmek için harekete geçti. Kafkasya çalkalanıyor. Binlerce Kuzeyli Oset ve Abhaz, Gürcistan'a karşı Güney Osetya askerleri ile omuz omuza savaşmaya hazırlanıyor. 1918'de Osmanlı'nın desteğiyle kurulup 1921'de Kızılordu tarafından yıkılan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nde Abhazlar ve Osetler ile beraber hareket etmiş olan Adigeler de Güney Osetya ile dayanışmanın gereğine vurgu yapıyorlar.
Öte yandan, Rusya Federasyonu da Güney Osetya'yı destekliyor; tıpkı Abhazya'yı desteklediği gibi. Kuzey Kafkasyalıların hatırı için mi yapıyor bunu? Hayır. “Büyük Rusya”nın menfaatleri öyle gerektirdiği için yapıyor. Abhazların ve Osetlerin bağımsızlık davaları Rusya'nın umurunda değil. Rusya, bu halkları -ve dahî Gürcüleri- eskisi gibi köleleştirmeye dönük planlar bile yapıyordur!
Çeçenistan'ın bağımsızlığını kan deryasında boğmaya çalışan ve hatta Adigey Cumhuriyeti'nin özerklik statüsünü bile ortadan kaldırmaya ahdeden Rusya'ya, sırf Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlığını destekliyor diye minnet duyacak değiliz. Bu desteği pragmatik bir iyimserlikle karşılamak da bana ters geliyor. Rusya'nın himayesinde elde edilecek bir bağımsızlığın asla tam bağımsızlık olmayacağını, hatta tam kölelik olacağını düşünüyorum. Elini Ruslara kaptırıp da kolunu kurtarabilmiş bir Kafkas halkı var mı?
Yıllar önce Abhazya meselesi üzerine yazdığım bir yazıda şöyle demiştim: “Rusya'ya bağımlılık anlamına gelen bir 'bağımsızlık' mı iyidir, yoksa Gürcistan sınırları dahilinde bağımsızlığa yakın bir özerklik mi? Ben ikincisini tercih ederim.” O zamanlar Gürcistan'ın başında Şevardnadze vardı. Şevardnadze, Abhazya'ya “genişletilmiş özerklik” teklif ediyordu. Güney Osetya için de böyle bir çözüm gündeme gelebilirdi. Hâlâ gündeme gelebilir. Saakaşvili selefine nazaran daha 'merkeziyetçi' bir devlet başkanı olsa da, genişletilmiş özerklik seçeneğini bağımsızlık ihtimaline tercih edebilir. Belki etmeyecektir, ama denemekte fayda var.
AK Parti'ye kapatma davası açılmadan birkaç gün önce, Gürcistan ve Abhazya liderlerinin Türkiye'ye davet edilip Başbakan Erdoğan'ın ev sahipliğinde bir araya getirileceği ve aralarındaki meselenin çözülmeye çalışılacağı haberi yayılmıştı… O buluşma mutlaka gerçekleştirilmeli! Ve Güney Osetya lideri de görüşmelere mutlaka dahil edilmeli! Rusya'yı dengelemek için Gürcistan'la haklı olarak yakınlaşan Türkiye, bu yakınlaşmadan Abhaz ve Oset halklarını da faydalandırmak için elinden geleni yapmalı.
Türkiye'de binlerce akrabaları bulunan mezkûr halkları Moskova'nın nüfuz alanında bırakmak da Tiflis'in insafına terk etmek de Türkiye'ye yakışmaz. Tiflis, Rus emperyalizminden korunmak için Ankara'nın dostluğuna muhtaçtır ve dolayısıyla Ankara'nın telkinlerine açıktır. Bu imkân Abhazların ve Osetlerin -aynı zamanda Gürcülerin- selameti yolunda kullanılmazsa çok yazık olur.
Gürcistan, 'bağımsızlık olmaz' diyor. Abhazlar ve Osetler ise 'bağımsızlıktan başka hiçbir şey olmaz' diyorlar. Bu restleşmeyle nereye varılacak? Ne Gürcistan Abhazlara ve Osetlere kat'i olarak diz çöktürebilir, ne Abhazlar ve Osetler Gürcistan'a. Karşılıklı rıza ile şekillenecek bir statüko olmadan, tarafların kazandığı veya kazanacağı hiçbir mevzi garantili olmayacaktır. Her an yeniden alevlendirilmeye müsait fitne yalnız ve yalnız Rusya'nın işine yarayacaktır. Bu kısır döngüden çıkmak için bir orta yol bulunmalı. Seçenekler şunlar: 1-Abhazya ve Osetya'nın bağımsız devletler olarak Gürcistan'la konfederatif bir yapıda birleşmeleri, 2-Federasyon, 3-Abhazya ve Osetya'ya geniş özerklik. Bu seçenekler sırayla zorlanmalı, en kötü ihtimalle üçüncü seçeneği hayata geçirmek için taraflar ikna edilmeye çalışılmalı.
Ama bundan önce yapılması gereken bir şey var: Orta yol imkânlarını hiç değerlendirmeden Güney Osetya'nın tepesine binen, Oset köylerini ve şehirlerini acımasızca bombalayan, çok sayıda masum Oset'in kanına giren ve binlerce Oset'i sürgün yollarına döken Gürcistan'a 'dur' demek!
Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili bir açıklamasında “bölgesel barış ve güvenliği tehdit edebilecek bu çatışma ortamının itidal, sağduyu ve diyalog yoluyla aşılması” isteniyor. Gürcistan'a gösterilen dostluğun 'rezervsiz bir destek' olmadığını ortaya koyması bakımından önemli ve değerli bir açıklama, ama yeterli değil. Askeri harekâtın durdurulması ve diyalog sürecinin başlatılması için Gürcistan hükümetine net bir çağrı yapılmalı, bu çağrıya diyalog için yer ve zaman önerisi de eklenmeliydi: Türkiye… Hemen şimdi! 09 Ağustos 2008 Cumartesi
Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı Hannes Swoboda, çatışmaların şiddetlenmesinden endişe duyduğunu belirterek, Kürt halkının haklarının anayasada güvence altına alınması gerektiğini belirtti. Swoboda, Kürt sorununun artık askeri ve güvenlik yönetmeleriyle çözülemeyeceğini söyleyerek, yeni projelere ihtiyaç olduğunu vurguladı. Yıllardır Türkiye'de yaşanan Kürt sorununu ve bu sorun karşısında kullanılan yöntemleri yakından takip ettiklerini söyleyen Swoboda, Türkiye'nin soruna çoğu zaman aşırı güç ve askeri yöntemlerle yaklaştığını vurguladı. Kürtlerin sorunlarının askeri yöntemlerle çözülmeyeceğini birçok kez Ankara'ya aktardıklarını vurgulayan Swoboda, şöyle dedi: 'Bu sorunun farklı bir çerceveye ihtiyacı vardır. Her şeyden önce bir siyasi çerçevesi olmalı. Sorunun siyasi yollarla çözülmesi için bu şarttır. Sorunu güvenlik güçlerine havale etmek yanlıştır. İkincisi, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yeni bir anayasada bu sorunlar güvence altına alınmalıdır. Yine kimliğin tanınması, geliştirilmesi gibi haklar yer almalıdır. Bölge'de yaşayan insanların ihtiyaçlarını karşılamak, talep ettiği hakları tanımak önemlidir. Kürt halkı tarafından seçilen insanların, halkına bir şeyler kazandırması için fırsat ve olanaklar verilmelidir. Buna müsade edilmelidir. Eğer bu gerçekleşirse şiddetin Bölge'de azalacağını düşünüyorum. Fakat dediğim gibi, tüm bu konuların anayasa içinde güvence altına alınması gerekiyor.' Swoboda, Bölge'deki ekonomik sorunların da çözüm beklediğini ifade ederek çatışmaların şiddetlenmesinden de endişeli olduğunu ifade etti. BRÜKSEL / ANF
Malazgirt İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne düzenlenen roketli saldırı sonrası güvenlik güçlerinin düzenlediği ev baskınlarında gözaltına alınan DTP İlçe Başkanı Nedim Alkan'ın aralarında bulunduğu 12 kişiye işkence yapıldığı iddia edildi. Gözaltında gördüğü işkencelerden fenalaşan Alkan, hastaneye kaldırıldı.
Malazgirt İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne dün akşam düzenlenen roketli saldırı sonucu 1 polis yaşamını yitirmiş ve 3 polis memuru da yaralanmıştı. Saldırı sonrası güvenlik güçleri Aksungur Mahallesi'nde evlere düzenlendikleri baskınlarda DTP Malazgirt İlçe Başkanı Nedim Alkan, belediye çalışanları İshak Deniz ve Bülent Deniz'in de aralarında bulunduğu 12 kişi gözaltına alındı. Merkez İlçe Komando Karakolu'na götürülenler arasında bulunan DTP İlçe Başkanı Alkan, göğsüne aldığı darbe nedeniyle kalbinin sıkışması sonucu Van İhtisas Hastanesi'ne kaldırıldı. Hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edilen Alkan, ev baskının da kendilerine hakaret edildiğini ve hatta bacak aralarına ateş edildiğini söyledi.
Dipçiklerle dövüldüler
Alkan, maruz kaldıkları uygulamalara ilişkin şu bilgileri verdi: 'Benimle beraber birçok kişiyi de gözaltına almışlardı. Orda sürekli bizlere hakaret ve kaba dayak atıllar. Bizi dipçiklerle dövüyorlardı. Göğsüme yumruklarla vurdular. Kalbim sıkıştı ve yere düştüm. Yere düştüğümde de sürekli beni dövüyorlardı. Hareketsiz kalınca beni hastaneye kaldırdılar. Hastaneye götürürken bile hakaret ve dayak atıyorlardı.' 11 kişi hala gözaltında tutulurken, Alkan serbest bırakıldı.
Belediye binası ve dükkanlar tarandı
Malazgirt Belediye Başkanı M. Tahir Karamaner, belediye çalışanlarını da gözaltında darp edildiğini belirtti. Belediye binası ve yakın dükkanlarının güvenlik güçleri tarafından silahla tarandığını ve camların kırıldığını söyledi. Karamaner, konu hakkında hukuksal yollara başvuracaklarını da kaydetti.
VAN (DİHA)
Showing posts for query işkence. Show all posts
- Çocuğa falaka kadına işkence
- AKP hükümeti hesap vermeli
- “Tutuklanmayacak Ergenekon” Kuzey Kürdistan’da: 6 ayda 178 kişi öldürüldü
- Bir 'iyi çocuğun' itirafları : infaz, bombalama, tecavüz, işkence, suikast!
- İnsaf! Ömür 10 yaşındaydı
- Vahşete karşı bir direniş ruhu: 14 Temmuz 1982
- ‘Tek oğlumu aldılar benden’
- Yine Van yine polis!
- İran bir Kürdü yaralı halde idam etti
- İşte JİTEM'in ağına düşen 14 yaşındaki kızın hikayesi
- “Devletin vur dediğini vurduk”!
- İşkence yok infaz var!
- AKP hükümetine göre işkence 'münferit' olay
- Kürt önergesi Alman parlamentosunda
- Kürt toplumunun haklarını savunanlar baskı altında
- TÜRKİYE'DE İŞKENCE GÜNLERİ
- WPO RAPORU :‘’TÜRKLERİN %51’İ İŞKENCEDEN YANA’’
- Adaletten dönüş operasyonu
- Bornova da bir ayda 2. işkence : Mardinli Kürt'tür Vurun ulan vurun!
- Tutukluya işkence yaptılar
- Cizreli çocuklara cezaevinde işkence
- Karakolda şahitlere de işkence : 'Siz Kürtler ölmezsiniz, köpeksiniz size bir şey olmaz'
- Polis'ten neştercilere çay ikramı...
- İşkence : Vicdani retçi Bal'a Askeri Cezaevi'nde linç girişimi
- TSK'de intihar salgını: 5 ayda 26 asker öldü
- AK Parti Hükümeti tarafından değiştirilen Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun (PVSK) uygulamaları vatandaşın canını yakmaya devam ediyor.
- Vahşetin simge kızı 13 yıl sonra konuştu
- Bir askerden vahşet itirafları
- 'Dışkı davası' baş mağduru Kamil Müştak yaşamını yitirdi
- Irkçı-milliyetçi saldırgan gruplar, polis eşliğinde,
- Penisine ip bağlanarak odanın içinde gezdirilen Aslan'a 'suçunu itiraf etmesi' istendi.
- Darbe, gözaltı, işkence, idam, göç, sürgün, faili meçhul, köy boşaltma, koruculuk, itirafçılık, pişmanlık dâhil tüm yollar ve yöntemler denenmedi mi?
- Kürtlerin yüzelli yıldır süren özgürlük kavgası
- Rehn, ‘’Türk hukuki çerçevesi işkence ve kötü muameleye karşı geniş teminatlar içermektedir. Ancak hala vakalar meydana gelmektedir,
- 'Bölgede Kürt erkeğinin de kadın konusunda eğitilmesi gerekiyor. Zaten mevcut olan sistem Kürt halkına elinden geldiği kadar baskı ve işkence yapıyor
- "Eve geldi. Saat beş gibi dışarı çıktı. Yavrumun ne kahvesi vardır, ne içkisi. Kazandığı parayı ay başı bana verirdi."
- Generalini bağrına basar, 'o da demokratikleşti' diye sevinç payı da çıkarır, sonra "30 bin Kürt öldürdük" diyen yazarı taşa tutar.
- 'Önümüzdeki mahkeme gelmeyebilirim, beni işkencede öldürecekler,' sözleri hâlâ kulağımda. Necmettin sonraki mahkemeye gerçekten gelemedi, haklı çıktı.
- “Ellerine Sağlık. Bu millet bağlı bulunduğu her ülkenin başına beladır. Asalakça yaşamaya alışmışdır. Ermeniler gibi bunlarıda İran, Suriye, Irak.."
- Oyunu bozalım
- Gerilla sanilip 16 yaşında bir kız çocuğunun da aralarında bulunduğu 4'ü kadın 5 kişinin öldürülmeden once iskenceye ugradiklari ortaya cikti
- “Bitlis, Hakkari, Artvin, Çankırı, Muş, Van gibi onlarca ilde kişi başına gelirin 300-400 dolar civarında olduğu saklanmaktadır”
- Dedelerimizin Mezarlarının Nerede Olduğunu Bilmek İstiyoruz!


